Okur Hattı
Gönderen : Şinasi ULUDOĞAN
بســـم الله الرحمن الرحيم




Hamd göklerin yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabb’i (yöneticisi ,terbiye edicisi.koruyup kollayanı egiticisive öğreticisi vs ) olan Allah’a salât ve selam O’nun göndermiş olduğu Resullere Nebilere Alimlere Şehitlere tüm Muvahhidlere olsun.

Şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki, bu kitap kendisinde bir şüphe barındırmayan, aklım var diyen, düşünebilen, isteği olan herkesin ama her kesin bir çaba ve gayret sonucu anlayıp kavrayabileceği, apaçık, dupduru olan bir kitaptır. (‘O Ramazan ay’ı ki, insanlar için hidayet olan, doğru yolu ve hak ile batılı apaçık belgelerle birbirinden ayıran Kur’an onda indirilmiştir…(’Bakara suresi/185) “ Elif,Lam,Ra Bunlar, apaçık Kitabın ayetleridir.”(12/1) Çünkü bu kitap ayetleri anlaşılsın diye geniş geniş açıklanan bir kitaptır. ( Allah bu kitabı açıklanmış olarak indirmişken O’ndan başka bir hakem mi arayayım…(Enâm/114) (‘…Biz kitabı sana her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik’( Nahl suresi/89)
Kitabın indirilişinden günümüze kadar geçen bu uzun süreçte, maalesef kişiler ve toplumlar, kitabı asıl amacından uzak bir şekilde okuya gelmiş, Arapça bilenlerse O’nu gereği gibi açıklamamışlardır. Hidayeti arzulayan, hak ve doğru yola ulaşmaya çalışan her insan bu yüce kitabı Rabbinden kendisine yeni gelen özel bir kitap( mektup-mesaj) gibi algılamalı ve konuştuğu dil neyse o dile göre tercüme edilen (meal) dilde okumalıdır. Evrensel olmasının da anlamı bu olsa gerektir. “İşte bu(kur’an) önündekileri doğrulayıcı ve şehirler anası(Mekke) ile çevresinde kilerini uyarıp korkutman için indirdiğimiz kutlu bir kitaptır….”( Enâm suresi /92) Şu an yeryüzünde yaşayan milyarlarca insana Arapça öğretme şansımız pratikte mevcut değildir.Dolayısıyla bu mucize kitabı her kesin konuştuğu dile tercüme edip tüm insanların bu yüce kitaptan haberdar olup onunla kurtuluşa ermeleri sağlanmalıdır. Çünkü bu kitap, eksiklikten ve fazlalıktan uzak, katıksız olup, kıyamete kadarda böyle kalacak bir kitaptır.
Bu kitap, Resulullah’ın adına uydurulmuş olan hadisler nedeniyle farklı dildeki topluluklar tarafından hep ölmüş olanlara okuna gelmiştir. Kur’an okumanın sünnet, dinlemenin farz olduğu anlayışı İslam toplumlarında yer edip, din üzerinden menfaat elde eden kişi, kurum ve kuruluşlarında bu yanlış anlayışı olduğu gibi devam ettirmelerinden dolayı insanlar genellikle hep dinleyen konumunda olmuş dinlediklerinin de anlamını öğrenme ve araştırma zahmetinde bulunmamışlardır. Samimiyetlerinden şüphe duymadığımız dinleyicilerin O’ kitabı gereği gibi okuyup gereği gibi yaşamaları gerekmiyor muydu? İlmin beşikten mezara kadar farz olduğu kanaatinin yaygın olduğu bir toplumda yaşayıp bunun tersine hareket edilmesi garip bir durum değil mi dir? Din adamlılığı kisvesiyle yıllarca toplumun kanını emen bir takım çevrelerin karınlarına ateşten başka bir şey doldurmadıklarını, kendilerine verilen ilmin, aslında halka doğru bir şekilde, gizlenmeden açıkça anlatılması koşuluyla verildiğinin bilinmesi ve buna göre hareket edilmesi gerekmiyor muydu? “Allah kendilerine kitap verilenlerden: “O’nu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!” diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının ardına attılar ve birkaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar.(Alî İmran/187)
Asırlardır Kur’an’ın kalbi sayılan Yasin suresini, yalanlarcasına ölmüşlerin ruhuna ( ki ruhla ilgili Kuran’da ayrıntılı bir bilgi yoktur. “ Sana ruh’tan sorarlar. Deki: onun bilgisi Rabb’imden bir emirdir. Size ilimden pek az şey verilmiştir”(İsra suresi/85.) okuyup okutan ve buna göz yuman sahte din bilginleri neden Yasin suresindeki gerçekleri açıklamazlar. “Babaları uyarılmamış, gaflet içinde olan bir toplumu uyarman için gönderildi’(Yasin suresi/6) ‘ Diri olanları uyarıp korkutmak küfre sapanların üzerine sözün hak olması için indirildi’( Yasin suresi/70) ( “ …Biz Kitab’ı sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdi…”( Nahl suresi/89 ) Asıl geliş amacı insanları müjdelemek ve korkutmak olan bu yüce kitap, kendi ruhuna aykırı bir şekilde kullanılmış din bezirgânları tarafından az bir dünyalık için adeta bir meta gibi satılmıştır. Oysa bu yüce din ( bir yaşam tarzı, bir hayat biçimi) yeryüzünde yaşıyor olanlarla ilişki kurmak için indirilmiştir. Şu çok iyi bilinmeli dir ki! Kuran’ın tamamı, ferdi, ailevi ve içtimai olaylara bir çözüm kitabıdır. Yaşayıp ölmüş olanlar eğer hayatta iken O’nun içeriğine göre yaşamışlarsa zaten Allah (cc) ondan razı olacaktır. Aksi bir durumda ise o kişi ebedi hüsrana uğrayacak, arkasından faydası olur diye okunup ruhlarına bağışlanılan hatimler ise bir işe yaramayacaktır. Efendim Allah dilerse faydası olur şeklindeki yaklaşımlar Allah’ı gerektiği gibi tanımamanın O’nun bizler için indirmiş olduğu kitabın özünü kavrayamamanın bir ürünüdür. Elbette Allah(cc) ne dilerse o olur ancak O’nun koymuş olduğu bir yasa vardır (sünnetullah) ki bu yasa kişilerin muradına, zannına göre işleyecek değildir.
Bu konuda İslam ümmetinin içerisinde bulunduğu yanlışları sıralamak bir kitap dolusu kadar yer teşkil edebilecek cinstendir. Ancak biz konumuz gereği nasıl okunmalı konusunu yine kitabın kendi diliyle anlatmaya çalışalım. Öncelikle bu kitabın, bizim rehberimiz, kılavuzumuz ışığımız, şanımız şerefimiz olduğunu, kati bir delil ve hüccet teşkil ettiğini, değişmez değiştirilemez olduğunu, apaçık olduğunu, öğüt ve nasihat olduğunu, âlemlere rahmet ve nur olduğunu, doğru yola iletici ve furkan olduğunu, her şeyin sağlamasını yapabileceğimiz tek ölçü olduğunu, akıllara hitap ettiğini, evrensel ve çağdaş bir katalog olduğunu Allah (cc)tarafından korunmuş ve kıyamete kadarda korunacak bir kitap olduğunu bilmek ve böylece iman etmek gerekir. Bunu her adam anlayamaz mantığı, külli yalan ve küfür teşkil eden bir mantıktır. Bir harfinin binlerce manaya geldiği uydurmasıda Kuran’ı yüceltmeye değil, insanları O’ndan uzaklaştırmaya yönelik sinsice bir yaklaşımdır.Aklı olan her kesin sadece altı yüz dört sayfalık, yüz on dört sureden müteşekkil ve altı bin küsur ayetten oluşan, gayesi sadece ve sadece insanı, Yaratıcısına kulluğa, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaya O’ndan başkalarının kanunlarına uymamaya sevk edip dünya ve ahiret saadetini temin için indirilmiş, gönüllerdekine şifa olan bir kitaptır. Okuma yazması olup gözü gören, kulağı işten her Müslüman’ın, her insanın bu kitabı, bir kerede olsa baştan sona mealinden okumaya, Resulullah(sav)’ın hayatıyla ilgilide ciddi bir siyer (sireti Resulullah) kitabı bitirmeye gayret göstermesi yaratılışın amacına uygun olan en güzel bir kulluğa işaret etse gerektir. Rabb’imiz olan yüce Allah (cc) bu kitabı sırf insanlar doğru yola ersin, dünya ve ahiret saadetine kavuşsunlar diye göndermiştir. Ne Allah (cc) Araptır nede Arapça kutsal bir dildir. İnsanların renklerinin farklı olması nasıl ki birer ayetse dillerinin farklı olması da aynı şekilde birer ayettir. ( O'nun ayetlerinden biride; Semaların ve yerin yaradılışı ve dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu, muhakkak ki, bunda bilginler için elbette âyetler vardır. 30 / 22 ) Arapçanın diğer dillerden farklı yönleri ve özellikleri olduğu gibi diğer dillerinde Arapçadan farklı yön ve özellikleri mevcuttur. Bu anlamda birinin bir diğerine karşı farklı bir ayrıcalığı söz konusu değildir. Üstünlük elbetteki Allah (CC) tan gereği gibi korkmaktadır. Yarın herkesin toplanıp duracağı huzuru ilahide, herkes ama herkes bu yüce kitaptan sorguya çekilecektir. Sorumlu tutulacağı kitabın içeriğini anlamayan, anlamak için çaba göstermeyen ve dolayısıyla da hayatına tatbik edemeyen bir kişi bu imtihan dünyasında nasıl başarılı olacaktır?. Rabbi’nden kendisine indirilmiş olan bu kitabı hayatında bir kez olsun anladığı dilden okumamış her kişinin vay haline! Elhamdülillah Müslümanıp deyip kendi dinini tahkik ( incelemek) etmeyen, ömrünü boş şeylerle geçirip, müntesibi olduğu dini başkalarına havale eden ,aklını kiraya verip , sahte şeyhlerin, efendilerin ve din bezirganlarının peşine takılan,LÂİLAHE İLLALLAH deyip onun gereği olan amelleri yapmayan kişilere bu mukaddes Kur’an Resulullah’ın diliyle ‘ RABB’İM KAVMİM ( Ümmetim) BU KUR’AN’I TERK EDİLMİŞ BIRAKTI’(Furkan suresi /30) çok acı olan bir gerçeği ortaya koymuştur..Bende Müslüman’ım diyen biri için ne kadar vahim bir durumdur bu değilmi? Bu yüce kitap ne bir zümreye, ne bir kişiye, ne bir kavme, nede sadece bir ulusa gelmiş değildir. Bilakis geldiği günden kıyamete kadar tüm insanlığı kendisinin muhatabı kabul etmiştir. Allah (cc) insana akıl vermiş, bu aklın yeterli olmadığını bildiği içinde onu vahiyle tamamlamıştır. Ne akıl, vahiyden bağımsız hareket edebilir, nede vahiy, akıl olmadan bir anlam ifade eder. Bu ikisi insanoğlunun olmazsa olmazlarındandır. Bunlardan her hangi birini devre dışı bırakmak yaratılış gerçeğine aykırı zulüm içeren bir davranışta bulunmak demektir. Yine bu yüce kitap bir çok yerde kendisinin bir öğüt olduğunu ifade eder “Andolsun biz bu Kur’anı öğüt almak için kolaylaştırdık öğüt alan yok mudur.?”(Kamer suresi / 17,22,32,40 ) Sadece Kamer suresinde dört defa öğüt almak için kolaylaştırıldığını söyleyen bir kitaptan öğüt almak için elbette onu kendi dilimize çevrilen meal ve tefsirlerden okumalı ve okutmalıyız. “ Şüphe yok ki bu Kur’an en doğru yola iletir ve Salih amellerde bulunan müminlere büyük ve güzel bir ecir olduğunu müjdeler.”( İsra suresi/ 9 ) En doğru yola iletenin kendisi olduğunu buyuran yüce Kur’an’ı, anlamadan okuyan nasıl doğruya erişipte ondan öğüt alabilecek? Okunan Kuran’ı anlamadan dinleyip nasıl sevap umulabilinir? Dünyalık menfaatler söz konusu olduğunda kılı kırk yaran siz Müslümanlar, neden konu Kur’an’ı okuyup onu anlamaya ve yaşamaya gelince yan çiziyorsunuz?Allah nasıl olsa anlıyor mantığıyla neden kendinize ve o kitaba zulüm ediyorsunuz.? Bu kitabı Allah biz okuyup anlayalım ve yaşayalım diye indirmiş olmasına rağmen, sizler O’nu hep perşembeden perşembeye ölülerinizin ardından üstelik anlamadan okumadınız mı? O’na saygı olsun diye tozlu raflara kaldırmadınız mı? Gelinlik kızlarınıza çeyiz eşyası yapmadınız mı? Oysa Resulullah “ Ben size iki emanet bırakıyorum. Biri Allah’ın size, sizin için göndermiş olduğu Kuran’ı Kerim, bir diğeri ise O kitabın uygulaması olan benim sünnetim ( ehl-i beytim) dir. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmaz ve sapıtmazsınız buyruğunda bulunmadımı? Ve Allah (cc) Âl-i İmran 103’te” Ve hepiniz Allah Teâlâ'nın ipine sımsıkı sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Ve Allah Teâlâ'nın üzerinizde olan nimetini de hatırlayınız ki, siz birbirinize düşmanlar iken sonra Allah Teâlâ kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeşler oluverdiniz ve sizler ateşten bir çukur kenarında iken sizi ondan çekip kurtardı. İşte Allah Teâlâ ayetlerini sizlere açıklar, tâki hidayete erebilesiniz.” Bu yüce Kitab’a sarılmak, kahve köşelerinden, boş şeylere dalmaktan, aşırı dünyalık peşine düşmekten vazgeçmeyle olur. Bu Kitab’a sarılmak, ilmin her aklı olana farz olduğuna iman etmeyle olur. Bu kitab’a sarılmak insanın en büyük nimeti olan aklı kullanmayla olur. Bu kitab’a sarılmak fert fert bu dinin adamı olmakla olur. Çünkü İslam’da din adamlılığı veya özel bir din adamı sınıfı mevcut değildir. Müslümanım diyen kadın erkek herkes bu dinin adamı olmak zorundadır. Bu böyle olunmadığı için dir ki İslam âlemi parça bölük, perme perişan bir şekilde ABD’nin ve Avrupa’nın oyuncağı ve sömürüsü haline gelmiştir. Bu böyle olduğu içindir ki Ortadoğu’nun bağrına yerleştirilen (habis ur ) Siyonist israil, tüm İslam âlemine kan kusturmaktadır. Bu dinin kaynağı olan bu yüce kitabı hayatımızın dışında tuttuğumuz için dir ki iki yakamız bir araya gelememektedir. Düşününüz bir kere, bir elbise bir ayakkabı almak için saatlerce çarşılarda dolaşıp en kalitelisini ve en hesaplısını aramıyormusunuz? Evinize almak istediğiniz herhangi bir şeyde bu duyarlılığı gösteren siz Müslümanlar neden dünya ve ahiret mutluluğunun yolunun geçtiği bu kitaba zaman ayırmazsınız? Neden giyeceğinize, yiyeceğinize gösterdiğiniz özeni kendi mensubu olduğunuz bu dine göstermiyorsunuz? Biliniz ki herkes yalnızca çalışmasının karşılığını görecektir. Hiç kimse bir başkasının yükünü taşımayacaktır. “Hiç kimse, bir başkasının yükünü yüklenmez. İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çabası elbette görülecektir. Sonra ona karşılığı tas tamam verilecektir.” (Necm suresi /38.39.40.41) İnsanlarla hayvanları ayıran en büyük özellik şüphesiz ki insana verilmiş olan akıl nimetidir. Mesela tavuklarda kursak vardır taneyi de taşı da yutarlar . Çünkü akıl yoktur, akıl ise ayırt edicidir. İnsan ise akıl sayesinde iyiyi kötüden ayırt edebilme şansına sahiptir. Bu şans ancak aklın, Kur’an la bütünleşmesine bağlıdır. Kur’an la aklını birleştirenler ve vahyin emirlerine göre aklını kullanıp onu yaşayanlar elbet teki Rab’lerine daha yakın olacaklardır. Aklınızı kullanmıyor musunuz uyarısını sürekli yineleyen yüce kitabımız aklını kullanmayanlara pislik indireceğini söylemektedir. ( Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanmaz ve pisliği ( Rics’ i ) akıllarını kullanmayanlara verir. 10 /100 ) Sadece akıl elbette her şeyi çözmeye yeterli değildir. Yukarda da belirtmeye çalıştığımız gibi korunduğunda şüphe olmayan kur’an’ la, aklın işbirliği mutlaka şarttır. Ki gaybe isabet eden bir takım konuları kavrayabilelim.
Şunu bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum. Bizim bu anlattıklarımızdan bir takım yanlış anlayışlar üretenler ve konuları polemik konusu yapacak olanlar mutlaka çıkaktır. Ancak peşinen şunu ifade etmeliyim ki, bu dinin akidesi bellidir. Olmazsa olmazları da bellidir. Oda Bakara suresi 285. ayetide öz olarak ifadelendirilmiştir.( Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene imân etti, mü'minler de hepsi de Allah Teâlâ'ya ve onun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân etti. Biz Allah Teâlâ'nın peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırmayız - dediler. Ve biz dinledik, İtaat da ettik, mağfiretini dileriz… 2 / 285 ) Hiç kimse resulü kitaptan, kitabı da resulden bağımsız düşünemez. Öyle bir düşünce sahibi olmak demek iman esaslarının zedelenmesi yıkılması demektir. Allah (cc) bizlere bu rahmet ve hidayet kaynağı olan Kur’an’ ı mübini ( APAÇIK KİTAB ) seçmiş olduğu Resule bizzat uygulattırarak bize ulaşmasının sağlamıştır. ( Andolsun Allah’ın Elçisinde sizin için Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardır. 33/21 ) Ortaya koyduğumuz bu apaçık delillerden sonra tüm insanımızın yapması gereken bellidir. Zaman geçmiş değildir. Rant elde etmek isteyen bir takım çevrelere alet olmadan yalnızca Allah rızası için bu mukaddes kitabımız olan kuran’ı Kerimi elimize alıp mutlaka anlamını öğrenmeli ve onu günlük yaşantımızın bir parçası haline getirip sürekli başvuracağımız bir yol arkadaşı olarak görmeliyiz. Anlayamadığımız yerler olursa ( ki akıllar eşit değildir) bunu da bir bilene sormalı danışmalıyız. Tabiî ki bu bilen kişi mutlaka Kuran’la haşır neşir olmuş olan ve yaşantısıyla da gıpta edilen biri olmalıdır. Şeytani düzenlerin oyununa kananlardan olmamalıdır. Demokratik ve laik düzeni hiçbir surette kabul etmemelidir. Kısacası Tevhid akidesi düzgün olanlardan olmalıdır. Bunu da ancak yine Kuran’la anlayabiliriz. Günümüzde var olduğuna inanılan ve kendilerini Peygamber soyuna nispet eden birçok efendi ve şeyh mevcuttur. Ancak ne var ki bunların büyük çoğunluğu düzenin dümen suyuna girmiş ve kendilerine intisap edenleri mistik bir anlayışla koyunlaştırmışlar ve Kuran’ın anlaşılmasının önüne en büyük engel olarak kendilerini koymuşlardır. Zira bu efendi ve şeyhler kerametleri kendilerinden menkul olarak bu kitabı en iyi anlayan ve uygulayan, kendi müritlerinin yerine okuyan, anlayan, düşünen ve yaşayan kişiler olarak sunulmuşlardır. Maalesef toplumda da büyük rağbet görmüşlerdir. Çünkü onlar kolay cennet vaat ederek insanların saf duygularını istismar etmişlerdir. Şu çok iyi bilinmelidir ki cennet kazanmak o kadarda kolay bir olay değildir. Kendi kabuklarına çekilip bir takım virtleri çekip bunu cennet kazanmak için yeterli bulanlar şu ayetleri çok iyi okumalıdır. Bakara suresi214.” Yoksa Cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali sizlere gelmedikçe. Onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı ve sarsıntılara uğradılar. Hatta peygamberleri ve onunla beraber iman edenler. Allah'ın yardımı ne zaman? Diyecek bir hale geldiler. Haberiniz olsun Allah'ın yardımı şüphe yok ki pek yakındır.” Ali İmran suresi 195. Artık Rabbi kerimleri onlara şöyle karşılık verdi ki! Ben sizden gerek erkek ve gerek kadın bir amel edinenin amelini zayi kılmam. Bazınız bazınızdansınız. Şimdi hicret etmiş olanlar ve yurtlarından çıkarılmış bulunanlar ve benim yolumda eziyete uğrayanlar ve savaşta bulunan ve öldürülenler yok mu, elbette Allah katında bir sevap olmak üzere onların suçlarını örteceğim ve elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım ve güzel mükâfat ise katımdadır. Ali İmran suresi 142 Allah Teâlâ sizden cihad edenleri ayırt etmedikçe ve sabredenleri belli buyurmadıkça cennete girivereceğinizi mi sanıverdiniz? Tevbe suresi111. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ müminlerden nefislerini ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüleceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tevrat'ta, İncil'de ve Kuran’da zikredilmiş, hak olan bir ilâhî va'ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ'dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?. Artık yapmış olduğunuz o alışverişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur. Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi cennetin yolu apaçık bellidir. Zor, zahmetli ve çetin bir yol olduğu ortadadır. Bu zor ve çetin yolun üstesinden Resulullah nasıl ki Kuranın yap dediklerini yaparak yapma dediklerinden kaçınarak gelmişse biz ümmet ininde aynı yolu takip etmesi farz ı ayındır. Nasıl okumalı konumuzu noktalarken içerisinde şüphe barındırmayan kuranın yoluna uyanlara ve onu Resulü Ekrem (sav) gibi tek kılavuz edinenlere selam olsun. “Rab'bin, O’ izzet sahibi, onların isnat ettikleri vasıflardan münezzehtir.. Ve selâm Resullerin üzerine ve hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a” (Saffat suresi 180.181.182.)
Gönderilme tarihi: 01.01.2012
Gönderen : Mehmet ERSOY
Avlanmak Haram mı?
Otuzlu yaşlarımın başlangıcındayım, beyaz reno station arabayla mesleği şoför olan arkadaşımla pekte sık olmayan aralıklarla gittiğimiz avcılık yolculuğuna koyulduk. Av köpeği ile birlikte üç kişiyiz. Pınarbaşı Köyünü geçtikten sonra Oysu Köyüne kadar olan ormanlık alanlarda avlanmayı düşünüyoruz.
Sabahın erken saatlerinde aracımızı park ettikten sonra ormana girerken arkadaşıma ait olan av köpeğinin içimizde en çok sevinen olduğunu davranış ve havlamalarıyla çok kolay anlayabiliyoruz. Havanın temizliği ve etraftaki çam kokusu bizi de avlanmanın cazibesine çekiyor ve her birimiz üç tarafa dağılıyoruz.
Ayağımızın dibinden ya da az ileriden tavşan çıkarsa elimizdeki çifteleri doğrultup ateş edeceğiz. Arkadaşa göre benim avcılığım biraz zayıf genelde attığımı yaralıyorum. Bu arada uzaklarda köpeğimizin sesini de dinliyoruz. Tavşan peşine düştüğünde henüz yüzüğünden çıkmamış ana arının sesini vererek bize mesaj verir. Neredeyse öyle vakti yaklaşmakta ne biz ne de köpeğimiz bir tavşana rast gelmedi. Bu arada büyük bir dağın eteklerinde ormanın başka bir mevkiisine vardığımızda, Tekke Mevkiinde aracı bıraktığımız yerde öğlen yemeğini yedikten sonra başka bir yerde avlanmaya karar verdik
Yemek ateşini yakmadan birkaç cırık vurmak için arkadaş doğu tarafa ben batı tarafa yöneldik. Bulunduğumuz yerde çok sayıda bulunan çamdan çama uçuşan serçenin üç katı büyüklüğünde rengi siyah kuşlara cırık diyoruz. Tavşandan vazgeçtik kuş vuralım düşüncesiyle gözümüz cırık seslerinin geldiği yüksek çam tepelerinde. Arkadaşın silah sesini duyduğumda genelde attığını vurduğunu biliyorum. Ben de boş dönmemek için bu sefer vurmada çok istekliyim. Hem avlanmanın haram olmadığı yönünde düşüncelerimi açıkça dile getiriyor Kuranı Kerimdeki bazı ayetleri delil olarak görüyordum. Mesela “Ava çıktığınızda av hayvanlarını ava salarken Allah’ın adını anın.” ayeti buna bir örnekti.
Karşı tepede bir cırık sesi duydum büyük bir dikkatle ağaçların arasından kuşu arayarak yaklaştım ve 20 metrelik çamın tam tepesinde cırığı gördüm, en ufak bir kıpırdanmada kaçtıklarını bildiğim için çok sakin bir şekilde silahı doğrulttum. Çok canlı, tüyleri parlak, durmadan cırık sesleri çıkaran çok güzel bir kuş. İnsana yaşamanın tadını böyle çıkarın dercesine etrafa neşe saçan cıvıl cıvıl bir kuş.
Göz, gez, arpacık derken hedefte cırık var artık tetiği çekme vakti, hedef öyle bir net görülüyor ki arada dal parçaları da yok. Ancak tetiği çekmekte tereddüt ediyorum, aynı dalda cırığın 10 cm yanında saka kuşu benzeri ufak bir kuş daha var onu vurmak istemiyorum uçması için bir müddet bekliyorum ama bu cırığı mutlaka vurmalıyım ve muzaffer bir asker edasıyla geri dönmeliyim. Ufak kuşun kaçmayacağını bu arada cırığında kaçacağı endişesiyle tetiği çekmesi için parmaklarıma emir veriyorum bu ara da ufak kuşun kaçtığını görüyorum ve iş bitiyor. Artık o hayat dolu kuş çamların dallarına çarparak yere düşüyor. Eski güzelliğinden eser yok kafasını dahi kaldıramıyor bir o yana bir bu yana savruluyor.
Bu arada ateş yakılmış, bulunduğumuz yerde az ileride kuyuya yöneliyoruz, kuşun tüylerini yolup karnını yarıp iç organlarını çıkarttıktan sonra elimde ufacıcık karaciğeri kontrol ettiğimde kuşun tek saçma ile belleğime yerleşecek bir şekilde ciğerinden vurulduğunu görüyorum.
Kor olmuş ateşte kuşları ve diğer yiyeceklerimizi pişiriyoruz. Doğrusu kuşun eti biraz sert ve ekşimsi bir tadı olduğundan pek hoşuma gitmiyor, zaten daha önceden vurduğum tavşan etini de yerken bitiremeden sofradan çekilmiştim. Namazlarımızı kıldıktan sonra daha önceden karar verdiğimiz yere doğru arabamız ile hareket ettik.


Bir müddet sonra gideceğimiz yerde koyun sürülerinin olduğunu gördük sürüdeki köpeklerin bizim köpeğimize saldırır endişesiyle oraya gitmekten vazgeçip geri dönmeye karar verdik. Bulunduğumuz yol Altıntaş Gediz karayolu idi bu yolda pek fazla trafik yoğunluğu olmaz. Arkadaşımın biraz sağa yanaşıp U dönüşü yapacağını düşünerek ona baktığımda öğle vakti güpegündüz her yer karardı, buna rağmen düşünmeye devam ediyorum ve vaktin geldiğini anlıyorum ve bunu boynumu eğerek kabulleniyorum. Çocuklarım çok ufaktı aklıma onlar geliyor daha sonra arkadaşımın üçüncü olan ufak kızını düşünüyorum ve vaktimin ertelendiğini etrafımdaki gittikçe yükselen sesleri duymaya başladığımda anlıyorum.
Daha sonra Hastanedeki doktor raporunu okuduğumda sol omzumun kırıldığını ve ciğerimin delindiğini öğreniyorum, midibüs diye tabir edilen otobüs aracımızın sol tarafından tam ortalayacak şekilde düğüne yetişmek telaşıyla hızlı bir şekilde vurarak bizi 10 metre sürüklemişti.
Yoğun bakım dahil bir aylık hastane süresince bunun bana bir mesaj olduğunu düşünüyorum işlemiş olabileceğim günahlarımı, hatalarımı ölçüyorum, tartıyorum bir kanaate varamıyorum. Ta ki iyileşip eve dönünceye kadar, kapıyı açıp içeri girdiğimde av silahımın kabzesinin kırılmış olduğunu görüyorum. Artık mesajımı almıştım, tövbeler olsun. Bir gün ormana giderseniz ya da kır gezisine, yanınızdan geçen tavşan olursa ya da kuş, onlara söyleyin bu parmaklar o tetiği çekmeyecek. Mehmet ERSOY 13/11/2011
Gönderilme tarihi: 15.11.2011
Gönderen : Şinasi ULUDOĞAN
Selamun Aleyküm İktibas Ailesi bu değerlendirmemi sizinle paylaşıyorum. Yazıyı yayınlayıp yayınlamamakta ve tashih yapmakta serbestsiniz Allaha emanet olunuz selamun aleyküm BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
ERCİŞ ZİYARETİMDEN EDİNDİĞİM İZLENİMLER
Evet deprem insanoğlunun baş edemediği felaket ve acıların en büyüklerinden. Gerek imkânların yetersizliğinden, gerek ihmalden, gerek çok katlı binaların yapımındaki teknik hatalardan ve donanım eksikliğinden, gerek insanoğlunun kendi cinsinden olan hemcinslerinin hayatını hiçe sayan malzemeden çalmalardan, insanımızın vurdum duymazlığından, bir şey olmaz rahatlığından, en önemlisi de tağuti düzenlerin yeryüzünü ifsad eden, ekini ve nesli yok etmeye müsait politikaları, halkları çeşitli fırkalara bölüp zayıf bırakmaları (ki bu en büyük zulüm ve yıkımdır)’ından kaynaklansın geride bıraktığı büyük yıkımlarla deprem sanki de hayatımızın değişmez unsurlarından birisi oldu.
Depremin sebepleri için yukarda saydıklarımdan daha fazla sebep ortaya konulabilir ama hiçbir sebep ya da neden depremin doğurduğu maddi ve manevi yıkımı haklı çıkaramaz. Ancak Rabbimizin (Andolsun, sizi korku, açlık, mallar(ınız)an canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.” Bakara suresi /155.ayet ) ayetinin mana ve mesajı başka.
Kurban bayramın 3. Ve 4. Günü depremin en çok vurduğu Erciş’e, Tokat’tan 17 kişilik bir arkadaş gurubuyla gittik. Gördüğümüz manzara akıllara ziyan dedirtecek büyük bir yıkımın resmi idi. Tabi bir Müslüman olarak Rabbimize sığınma, O’ndan af, mağfiret ve merhamet dileme ihtiyacını her zamankinden daha fazla hissettim. Kaç katlı olduğunu sormadan bilemeyeceğimiz binaların nasıl yerle yeksan olduğunu ve onların altında ezilmiş ve sanki tenekeye dönüşmüş onlarca aracın görüntüsünü yakinen görmek insanı çok daha fazla etkiliyor, düşündürüyor ve hüzünlendiriyor.
Evet, acı ve yıkım çok büyük. Biliyoruz ki ülkemiz fay hattında deprem kuşağında ama nice deprem kuşağında olan birçok gelişmiş ülkede depremin bu kadar bir yıkıma sebep olmaması bizleri ilerisi için çok daha fazla endişelendiriyor.
Daha üzerinden bir yıl geçmemiş bir tsunami yaşayan Japonya’da depremden değil de onun getirdiği tsunamiden dolayı büyük bir zarar görmesi onların depremle ilgili büyük bir mesafe kat ettiklerinin göstergesi olsa gerek. Ancak buna rağmen depremle değilse bile onun doğurduğu tsunami gibi yan felaketler en gelişmiş bir düzeyde de olunsa insanoğlunun ne kadar aciz olunduğunu bir kez daha ortaya koyması bakımından ibretlik ve öğütlük bir olaydır.
Televizyonların karşısında canlı olarak servis edilen tsunmai gibi büyük felaketler dünyanın diğer taraflarında yaşayanları pek te ilgilendirmiyor gibi bir hava doğuruyor. Zira dünyamız aynı anda çok büyük felaketleri peş peşe yaşıyor ama her ne hikmetse tüm bunlar insanoğlunu, yaratıcıları olan âlemlerin Rabbi olan Allah’a imana ve O’na kulluğa sevk edeceğine (ibret ve öğüt alanları tenzih ederek söylüyorum ki ) tam tersi azgınlık ve taşkınlıklarına eskisinden daha fazla devam ediyor görüntüsü çıkıyor ortaya. Tabi bu manzara hemen aklımıza Kitabımız Kur’an’ı Kerimdeki şu ve benzeri ayetleri getiriyor.
“Onları dağlar gibi dalgalar sardığı zaman, dini tamamen Allah’a tahsis ederek O’na dua ederler. Ama kurtulup, karaya ayak bastıklarında, içlerinden bazısı orta yolu tutar. Ayetlerimizi gaddar ve nankör olanlardan başkası bile bile inkâr etmez.” Lokman suresi 32. Ayet.
Baksana gemiye bindiklerinde dini Allah'a has kılarak O'na ihlâsla dua ederler. Derken kendilerini karaya çıkardı mı derhal (Allah'a) ortak koşmaya koyulurlar; Ankebut suresi 65. ayet
“Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını ise dilediğine bağışlar. Kim de Allah'a ortak koşarsa, hakikatten çok uzak bir sapıklığa sapmış demektir. Nisa suresi 116. ayet
Sırası gelmişken Japonya’yla ilgili kendimce tespit edebildiğim ve çarpıcı olacağına inandığım bir gerçeği bu yazımda sizlerle paylaşmak istiyorum.
Evet, Japonya depremle ilgili belki de dünyanın en donanımlı ve en tecrübeli bir ülkesi ama gelin görün ki yukarda da bahsetmiş olduğum gibi tsunami gibi felaketleri önlemede de son derece aciz. Zira insanın gücü ve kudreti de her ne olursa olsun bir yere kadar. Ancak burada dikkatlerinize sunmak istediğim asıl konu şudur.
Geçen Cuma akşamı arkadaşlarımızla Araf suresinin şu ayetlerini okurken şu konuyu gündeme taşıdık. Hem ülkemizde hem Japonya’da hem de dünyanın değişik yerlerinde yaşanan deprem ve benzeri felaketleri insanlık nasıl algılıyor. Baktık ki Araf suresindeki vereceğim şu ayetler insanoğlunun genel olarak bu felaketleri nasıl algıladığını ortaya koyuyordu. Şöyle ki “94- "Peygamber gönderdiğimiz her ülkenin halkını, ola ki, bize yalvarırlar diye, mutlaka sıkıntılara ve belalara uğrattık. "
95- Sonra kötü günleri iyi günlerle değiştirdik de sayıca çoğaldılar ve: "Atalarımız da hem sıkıntılı hem de sevinçli günler geçirmişlerdi" dediler. Bunun üzerine onları hiç ummadıkları bir sırada ansızın yakalayıverdik. "
96- "Eğer o ülkelerin halkları iman edip kötülüklerden sakınsalardı, göğün ve yerin bereket kapılarını yüzlerine açardık. Fakat yalanladılar, biz de onları işlediklerinin cezasına çarptırdık. " (Araf suresi 94.95.96)
Japonya’nın bu gün yakalamış olduğu teknolojik gelişmişlik, deprem ve benzeri felaketlerle baş etme konusunda bizlerden çok çok fazla önde olduklarını gösteriyor. Lakin asıl görünmesi gereken yukarıda alıntıladığımız ayetlerin vermek istedikleridir. Zira şahit olabildiğimiz kadar birçok yıkımın yaşandığı bu ülkede Japon halkı bir takım etkenlerden olsa gerek hala göklerin yerin ve içerisinde bulundurduklarının sahibi olan Allah azze ve celleye iman etme ve gereğini yapma konusunda hala duyarsız. Hala Allahtan gayri şeylere tapan bir kavim var karşımızda. Müslüman olanlarını tenzih ederek söylemek isterim ki maalesef hayatlarını bir parçası olarak algıladıkları ve tedbir üstüne tedbir aldıkları deprem ve benzeri felaketler onların ebedi felaketlerini hızlandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Bu durum bizim zaviyemizden ancak şöyle açıklanabilir. Yani Japonların depremle ilgili elde ettikleri ve bizlere başarı diye gösterilen şey olsa olsa Allah azze ve cellenin dünya için koymuş olduğu “sünnetullah” tır. “ Çalışana Allah verir” ilkesinin bir tezahürüdür onların depremle ilgili elde etikleri üstünlük. Oysaki bu üstünlükleri onları hala ummadıkları yerden gelen felaketlere karşı koruyamamaktadır.
Evet, Erciş ziyaretine dönecek olursak Kurban bayramını acı ve hüzünle geçirmemize sebep olan bu depremin elbette ki doğurmuş olduğu birçok olumsuz sonuçlar var önümüzde. Bununla birlikte deprem sonrası yaşanan olumlu gelişmeler depremin doğurduğu sonuçları rahmete dönüştürmesi bakımından bir hayli sevindirici.
Önce, tespit edebildiğim bazı olumsuzlukları burada sizinle paylaşmak istiyorum. Televizyonlarda görünenden daha fazla bir yıkımın, mahrumiyetin ve mağduriyetin olduğunu, büyük bir dramın ve acının şehrin üzerine çöktüğünü gördüm. Adeta hayalet şehir olmuş Erciş. Askerliğini o bölgeye yakın bir yerde yapan birisi olarak oraların özelliklede çok soğuk geçtiğini biliyorum. Lakin bu sefer özelliklede geceleri bu soğuğun çok daha fazla dondurucu olduğunu hissettim. Eksi onları geçen soğuk kış şartlarında insanlar sürekli sallantı halinde olan bu şehirde çadırlarda katalitik ve elektrikli sobalarla ancak bir nebze olsun soğuğun şiddetini kırabiliyorlar oda yangın riskini göze alarak.
Özelliklede gün batımından sonra devlet birimlerinin ki buna belediye de dâhil ortalıkta görünmediklerine üzülerek şahit oldum. Şehir âdete kaderine terk edilmiş bir vaziyette. Devletin görünen yüzü sadece ilk günlerin gündüz vakitleri için geçerli gibi geldi bana. Her ne kadar geçmiş yıllara göre depremle ilgili mesafeler kat etmiş olsak ta can kayıplarının, yukarıda sıralamaya çalıştığımız sebeplerden dolayı çok fazla olması gerçekten içlerimizi acıtıyor.
Bu ve benzeri olumsuzlukları gidermek ve bölge insanını, özelliklede bu soğuk kış şartlarında barındırmak ve ısındırmak öncelikli ve acil bir görev olmalıdır.
Gelelim depremin doğurduğu bir takım olumlu getirilerine. Depremin olumlu getirileri de varmıymış demeyin sakın. Elbette var. Zira Rabbimiz olan Allah azze ve celle Bakara suresi 216. ayette “ Bazan hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir, buna karşılık hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz” buyurmuyor mu?
İşte tamda böyle bir rahmet ve bereket yaşattı yaşatıyor bu deprem bizlere.
Evet, gördük ki son yaşadığımız tüm olumsuzluklara aleyhte yapılan kampanyalara rağmen sağduyulu bu ülke insanı her şeye rağmen Van’a Erciş’e koştu. Mazlumun dini, ideolojisi, dünya görüşü, mezhebi meşrebi sorulmaz ilkesinden hareketle elinden geleni yapmaya çalıştı, çalışıyor. Bu milleti etnik anlamda parçalamak isteyenlerin oluşturdukları suni engelleri tek tek kaldırarak şeytanın oyununu bir kez daha bozdular. Çok iyi biliyorlar ki bu toplumun mayasında şöyle veya böyle İslam var. İslam bu topraklarda olduğu müddetçe ve insanlar Rablerinden gelen bu kitaba sarıldıkları müddetçe Kürtler ve Türkler ve daha başka başkaları bu topraklarda huzur içerisinde yaşamaya devam edecekler.
Bir başka olumlu hadisede, ulusal televizyonlarda pekte gösterilmeyen, o bölge insanının tevekkülü, sabrı, kanaatkârlığı, misafirperverliği ve hoşsohbeti idi. Bizleri gerçekten çok samimi ve yürekten karşıladılar. Çadırlarını ve bir bardak çaylarını bizlerle paylaşmak için âdete can attılar. Daha önce yaşamış oldukları acıların alınlarında derin izler bıraktığı ve yaşları 45’in üstünde birçok vatandaşımız, bizlerin götürmüş olduğu yardımdan ziyade bizimle yakinen ilgilenmeye çalıştıklarını gördüm. Bu Samimi ve candan yaklaşımları unutmak elbette mümkün değil. Görünen o ki bir takım terör örgütleri her ne yaparsa yapsın bu topraklarda yaşayan insanları istedikleri gibi bir pozisyona getiremeyecekler.
Her yaştan insanların hele bir de Tokattan geldiğimizi söylediğimizde bizlere ağız dolusu dualar etmeleri bizleri hem sevindirdi hem de onlara karşı olan yetersizliğimizden dolayı mahcup etti.
Çadır önlerinde ve çadır içlerinde daha birçok güzelliğin bir arada yaşandığı o kısa anlar hayatımın en güzel ve en manidar günlerinden biri olarak kalacak muhakkak.
Bayramın 4. Günü itibariyle Tokada döndüğümüzde, yerel televizyon kanalımız olan kanal 60’ta “SÖZ KONUSU” adlı programı yapan ve sunan, bizlerle birlikte Erciş’e koşan değerli kardeşimiz Mahmut Delen, saat 21 00 itibariyle benimde aralarında bulunduğum bir gurubu canlı yayına alarak izlenimlerimizi tüm Tokatlılarla paylaştı.
O programda da belirttiğim gibi İslam, orijinal olarak elimizde bulunan yüce kitabımız Kur’an’ı Kerimi rehber edinerek ve onu en güzel bir şekilde hayatına tatbik eden Hz Muhammed (sav) tek lider tek önder ve tek örnek olarak kabul eder ve onun yolundan sapmaz isek, aramızda ki anlaşmazlıkları Allah ve Resulüne götürerek oradan çıkacak hükme gönül rahatlığıyla tabi olursak bu ülkede yaşayan herkes tıpkı Yunus Peygamberin halkı gibi hem dünyada hem de ahrette mutlu ve bahtiyar olacaktır.
Suni duvarların, beşeri ide ve ideolojilerin Allah’ın kendisine kul olsunlar diye yaratmış olduğu insanları, kendilerine kul köle edinenlerin Kur’an’ın hakikatleriyle yıkılmaya yüz tuttuğu bir süreci yaşayacağımızın işaretlerini görerek umudumu daha bir tazeledim. Yeter ki umutlarımızı kaybetmeden onları sürekli zinde tutarak üzerimize düşen kulluk ve insanlık borcumuzu yerine getirmeye çalışalım.
Bu arada bizim Tokatlılar ekibinden olan Hüseyin Doğan hocanın tanıştığı Kütahyalı yaşlı bir amcanın orada bunuş sebebinin burada anlatmadan geçemeyeceğim.
İsmini şu an için hatırlayamadım o amca Çanakkale harbinde yaşanmış bir kahramanlık hikâyesini dinleyip te buralara geldiğini ifade ediyordu. O hikâyede İngilizlerin Nusret mayın gemimizi batırmak için fırlatmış olduğu torpidoya kendisini nasıl siper yaptığını ve Nusret mayın gemisini kurtardığını ve şehit düştüğünü dolayısıyla o kara günlerde Vanlı bir askerin böylesine bir fedakârlığının kendisini buralara getirdiğini anlatmıştı. “Yavrum işte şimdide sıra bizde diyordu”
Yurdun birçok yerinden birçok insanın hala oralarda yardım etmeye devam etmesi de gösteriyor ki insanlık henüz ölmemiş.
Beni sevindiren bir başka sebepte 18 yaşındaki oğlum Furkan ve ismini yukarda andığım Hüseyin hocanın oğlu İbrahim Doğan ve AbdulKadir hocanın oğlu Muhammed Taha ve benzeri yaştaki gençlerin bu olayı bizlerden daha çok fazla sahiplenmeleri oldu. Bu yaştaki gençlerin paylaşma ve yardımlaşma duyguları Âdemin çocukları olan tüm insanlık ailesine güzel bir mesaj olsa gerek.

Evet, daha birçok olumlu ve olumsuz olarak görülebilecek olan şeylerin varlığı bizleri, abartıya ve karamsarlığa götürmeden dengeli, tutarlı ve sabırlı bir şekilde davranmaya yöneltmesi gerekmektedir.
Âcizane benim görebildiğim, tespit edebildiğim olumlu ve olumsuzluklar bunlar idi. Ama biliyorum ki benden daha iyi bu işi gözlemleyenler ve gereğine göre davrananlar mevcuttur.
Yazıma burada son verirken Rabbimizden bizlere bir daha böyle yıkımları göstermemesini temenni ediyor hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum.
Şinasi ULUDOĞAN
11/11/2011
Gönderilme tarihi: 14.11.2011
Gönderen : Bünyamin Zeran
Van'da gerçekleşen depremle ilgili bir duyuru yapılması ve insanların duygularını aktarabilecekleri bir yorum sayfası eklemek sanırım güzel olur. Allah depremden ötürü sıkıntılı olan kardeşlerimize yardım etsin.
Gönderilme tarihi: 23.10.2011
Gönderen : Mehmet Demirel
Sevgili Okurlar,
Ercümend Özkan Bey'in twitter hesabı açılmıştır. http://twitter.com/ercuemendoezkan
farklı ve faydalı olması dileğile.
Gönderilme tarihi: 07.09.2011
Gönderen : Mehmet Uzun
Tarih: 8 Ağustos 2011 saat 21:30
Yer: Mithatpaşa caddesi Kızılay / Ankara’da bir restorant,

Restorantın terassında dışarıya doğru oturmuş çayımı yudumlarken, karşımda duran İktibas dergisinin binasını seyrediyorum. Uzun uzun seyrettim, çok kalabalık, insanlar vızır vızır çalışyorlar, öte-beriye hareket ediyorlar gibi izleyip, ne yapmaya çalıştıklarını okumaya çalışıyor gibi uzun uzun seyrediyordum...
Hayır, lambalar kapalı ızsız haldeydi. Hiçbir hareketlilik yoktu. Fakat ben sanki çok yoğun mesayidelermiş gibi lambaları söndürülmüş binayı seyrediyordum. Cadde araç gürültüsüyle yoğunken ben ıssızlığa doğru bakıyor ve sessizliği dinliyordum.
Huuuşp, çayımdan bir yudum aldım. Aslında Ankara'ya gelmemin nedeni başkaydı.. Bir iş görüşmesi için gelmiştim. Planlarımda Mithatpaşa caddesine uğramak yoktu. Fakat bilemediğim bir duygu ve hisler beni buraya doğru sürüklemişti. Bu saatte kapalı olduğunu bile bile ayaklarım beni Miyhatpaşa caddesine götürdü..
Aklım ve duygularım bambaşkaydı. Bir boşluk içerisindeydim. İleriye doğru adımlamak isterken, geçmişim beni geriye doğru asılıyordu. Ve ben koskoca Ankara'da yapa yalnızdım. Yaklaşık 3,5 milyomnluk Ankara’da bir ben vardım, bir de Rabbim. Dertleşiyorduk. Yanlızlığı paylaşıyorduk. Ben yapayanlız Rabbimle dertleşirken karşımda İktibas dergisindeki ıssızlığı seyrediyordum.
İktibas dergisine en son 2007'de gelmiştim ve hafızamda hoş olmayan anılar vardı. Hafızamı temizlemeye çalıştım, kötü anıların yerine iyi anıları yazmaya çalıştım, fakat 2007'den bu yana kimseler yoktu. Hiç bir kimse kötülüklerin yerine iyi birşey yazmak için ayağa kalkmadı. Buralar çooook ıssız.. Uzun uzun bekledim, belki birileri gelir ve ışıkları yakar diye, karanlıklar aydınlanır diye, fakat hiç bir ışık yanmıyordu, yanmadı da.. Herkes gitmiş, kimseler kalmamıştı, ben orada yapa yanlız çayımı yudumluyordum. Ben de kendimi kaybetmiş ve kendimi arıyordum.. Nerede kaldım, herkes nerede.. Ben nereye gitmeliyim ????
''Beyfendi bir çay daha alır mısınız?'' sesiyle irkildim. Çayım bitmiş garson çayımı tazelemek istiyordu..
- Yok hayır, Hesabı alabilir miyim.
Kendi kendime ‘oğlum aklını başına al. Bu saatte elbette burada kimseler olmaz’ dedim. Çayın ücretini ödedikten sonra oradan ayrıldım. Ertesi gün gündüz saatlerinde gelim..
Gönderilme tarihi: 03.09.2011
Gönderen : şükrü
sizi yeni keşfettim.
kavramlar ve arşiv kısımlarını inceledim.
gerçekten çok güzel yazılar...
kur'an meallerini yıllardır okurum, alaah'ın kitabıyla o kadar örtüşüyor ki... müslümanlar birbirini tanımasalarda aynı kaynaktan beslenince itikad aynı oluyor.
hepinizin kalemine,yüreğine eline sağlık. allah yar ve yardımcınız olsun.
Gönderilme tarihi: 30.08.2011
Gönderen : cahil cuhala
sabır ile birlikte kendimizi sorgulayarak bir ay oruç tutarak geçirdik.ALLAH a hamd olsun.hem içimizdeki seytanlari hem dişimizdaki seytanlari bu ay daha güzel gormemizi ve karşi duruşlarımızı sağlamlaştırdık.ELHAMDÜLİLLAH.İMAN etmemizi herşeyiyle ALLAH a ait oldugumuzu hatırladık.Ne güzeldir ki insan nefsine hükmetmesini bilmesi bilerek rabbine kendini adaması.Bizler gerçekten neden oruç tuttugumuzu bilmeden aç kalıyor ve her an bedensel ihtiyaçlardan bahsederek ağzımız kufur doluyorsa gerçekten manevı hazza ulaşmış oluyormuyuz.Rabbıme hamdu senalar ederım kı bu ramazan gerçekten imanimi ve kendımı sorgulamama dogru yolu bulmama yardım ettı.(UMULUR kı hamd edersınız)gerçekten oruç bızlere verilmiş en buyuk nimetlerden biridir.HAMDOLSUN yuce yaradana...
Gönderilme tarihi: 30.08.2011
Gönderen : hakk perest
selamun aleykum
paylaşım butonlarınıza Twitter 'ıda eklerseniz tam güzel olacak inş.
Gönderilme tarihi: 18.08.2011
Gönderen : cahil cuhala
korkulacak hersey ınsanda ürpertirirken o söz verilen yerde dönüşte ve yine varılacak o yeri bile bile o kadar çok korkulacak katlıamlari kendi içimizde yaparken neden hiç ürpermiyoruz.bizler korku dediğimiz olayları sadece o an oldugunda anlıyoruz ANI YAŞAMAK ne kadar gereksizlik dünyasi ilim teknolojı ve hırs yaratılışta kı en büyük zaaflarımız değilmidir....ben derginizi devamlı takıp eden birisi değilim.ancak anladiğim sudur kı gercekten perdeleri açık olan insanlar var burada...
Gönderilme tarihi: 29.06.2011
Gönderen : seyhan sara koç
sitenizde yayınlanan haberleri neden twitter'de paylaşamıyoruz acaba. twitter artık sizin paylaşıma açtığınız bir çok portaldan daha etkili bir alan. umarım bu acilen gerçekleşir...
bu vesile ile selam eder, allah'a emanet olunuz derim.
Gönderilme tarihi: 20.06.2011
Gönderen : yahya aydın
sanal alemın en özgürlükçü forumu olan
iktibas forum neden kapatıldı yada tekraradan açılacakmı

selam ile Editörün Notu: Sayın Yahya Aydın, forum sayfalarımız yeniden gündeme gelecektir inşallah. Ama şu an için bunun için net bir tarih veremiyoruz. Saygılarımızla
Gönderilme tarihi: 03.06.2011
1. Sayfa gösteriliyor. Toplam Sayfa: 6
1 | 2 | 3 | 4   
 
YAZARLAR
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
-9 / 5 °C
Hakkari
-10 / 2 °C
İstanbul
5 / 9 °C
İzmir
7 / 13 °C