Anasayfa » HABERLER » TRUMP’IN “KUDUZ KÖPEK” LAKAPLI BAKANI MATTİS
james-mattis-felaket

TRUMP’IN “KUDUZ KÖPEK” LAKAPLI BAKANI MATTİS

Trump’ın Mattis’i seçmesi, bilinçli değil duygusal gibi duruyordu. İlk görüşmeleri sadece kırk dakika sürdü ve Trump, Mattis’e ürkütücü namından çok dünya görüşü bakımından tükenmiş göründü. Mattis’i Savunma Bakanı olarak aday gösterdiğini ilan eden Trump, General’in “Kuduz Köpek” olan kod adını kullanıp, onu taktiksel dehası, kaba dili ve merhametsiz üslubuyla ünlü olan General George S. Patton ile karşılaştırdı.

Haberiyat 
ABD Başkanı Donald Trump’ın kabinesinde en çok tartışılan isimlerden biri Savunma Bakanı James Mattis. Uzun yıllar Irak işgalinde rol alan Mattis, ‘kuduz köpek’ lâkabıyla anılıyor.Dexter Filkins, The New Yorker’da James Mattis’e lgili kapsamlı bir doosya hazırladı. Arkadaşımız Esra Öztürk, Mattis hakkında ilginç ayrıntılar içeren dosyayı Haberiyat için özetleyerek çevirdi.

Söz konusu dosyayı ilginize sunuyoruz:

22 Ocak, yani ABD Başkanı Trump resmi olarak göreve geldikten iki gün sonra, yeni Savunma Bakanı James Mattis’ten ABD’nin Yemen’de askeri saldırı başlatmasını tavsiye eden bir bilgi notu aldı. Emekli bir Deniz Piyade Teşkilatı Generali ve Afganistan ve Irak’taki savaşlarda gazi olan Mattis, kırk yıllık kariyerinde hem son derece düşünceli hem de aşırı agresif haliyle ün yaptı. Kanunla ve teamüllerle Savunma Bakanlığı makamı sivillere tahsis edilmiştir ancak Mattis, özünde halen bir bahriyeli. Sadece üç yıldır ordunun dışında (kural yedi yıl uzak kalması) ve atanması için Kongre’de ayrı bir düzenlemenin kabul edilmesi gerekti. Profesyonel hayatında Pentagon’a ilk kez takım elbise ve kravatla gidiyordu.

Mattis, Trump’a saldırının bir an önce başlatılmasını tavsiye etti. Yemen’deki el Kaide liderlerinden birini hedef alan operasyonun karanlık bir gecede yapılması gerekiyordu ve hareket için zaman yaklaşıyordu. Önceki yönetimler altında böylesi saldırılar, yapılmadan önce, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin detaylı müzakerelerini gerektiriyordu. Oysa bu kez konu, Trump, Beyaz Saray’a geldikten üç gün sonra Mattis, aralarında o dönem Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Mike Flynn ve Genelkurmay Başkanı Joe Dunford’un da bulunduğu birçok danışmanın katıldığı bir akşam yemeğinde tartışıldı. Baskının hedefinin, el Kaide liderinin saklandığı bir dağ kampı olduğunu açıkladılar. Ordu, onu yakalamayı ve istihbarat toplamak amacıyla silah arkadaşlarının bilgisayarlarını ve telefonlarını ele geçirmeyi umuyordu.

Operasyonun planı önceki yönetim altında yapılmıştı fakat Obama, süresinin sonunda böyle riskli bir görevde bulunmak istemedi. Obama’nın ölçüsü, tamamen tedbire yönelik önceliği sürdürmekti ki bu da Pentagon’un önde gelen generallerini sık sık öfkelendiriyordu. Beyaz Saray, sekiz yıl boyunca Pentagon’un Ortadoğu ve Güney Asya’daki operasyonlarını sıkı sıkıya yönetmişti. Hatta bir savaş bölgesinin bir yerinden diğer yerine helikopterleri sevk etmek gibi gündelik konular bile üst düzey müzakere icap ettiriyordu. Eski bir savunma yetkilisi bana şöyle dedi: “Pentagon, Beyaz Saray’dan bir şey çıkarmak için adeta kesik camların üstünden sürünerek geçmesi gerekirdi.” Generaller artık harekete geçmek istedi. Saldırıyla ilgili bilgiye sahip kıdemli bir yetkili, “Ordu, süratle bir şeyler yapmak için sabırsızlanıyordu.” diye konuştu. “Ortada bir hüsran vardı çünkü pek çok operasyon ertelenmişti.” Trump, Yemen’e askeri hücum planını duyduğunda adım atılması talimatı verdi.

Yemekli toplantıdan dört gün sonra Seal Team 6 (ABD’nin Deniz Muharip Mücadele Özel Timi), karanlık bir gecede Yemen’e inip el Kaide karargahına sürpriz yapmayı bekliyordu. Kıdemli yetkili, “Bizi bekliyorlardı.” dedi. Görev; özel kuvvetler, Harrier uçaklarının, helikopterlerin ve silahlı grupların (yazar cihatçı ifadesini kullanıyor. ÇN) müdahil olduğu silahlı bir çatışmaya evrildi. Hedeflenen liderle birlikte en az 14 el Kaide mensubu öldürüldü. Fakat bir deniz komandosu da çatışmada hayatını kaybetti ve bir hava aracı tamir edilemeyecek derecede zarar gördü. 25 kadar sivil öldürüldü. Aralarında altı yıl önce ABD’nin insansız hava aracı saldırısıyla öldürülen Amerika doğumlu imam Enver el Evlaki’nin sekiz yaşındaki kızı da bulunuyordu.

Basında çıkan haberler, baskının pek az kayda değer istihbarat ürettiğini yazınca, Trump, operasyondaki sorunları generallere yükledi. Kıdemli yetkili, asıl suçun Başkan’ın aceleci karar vermesinden kaynakladığını ileri sürerek “Mattis, ters gidebilecek konuları Trump’a bildirdi fakat herhangi bir işlem yapılmadı.” dedi. Yetkili, Mattis’in Trump’la ilgili meseleleri yumuşatacağını herkese duyurdu. Kamuoyu önünde operasyonun arkasında durdu ve öldürülen deniz komandosunun cesaretini övüp “Eğer kendini böylesine adayan savaşçılar olmasa ABD var olamaz.” diye konuştu.

Trump’ın Mattis’i seçmesi, bilinçli değil duygusal gibi duruyordu. İlk görüşmeleri sadece kırk dakika sürdü ve Trump, Mattis’e ürkütücü namından çok dünya görüşü bakımından tükenmiş göründü. Mattis’i Savunma Bakanı olarak aday gösterdiğini ilan eden Trump, General’in “Kuduz Köpek” olan kod adını kullanıp, onu taktiksel dehası, kaba dili ve merhametsiz üslubuyla ünlü olan General George S. Patton ile karşılaştırdı.

Ancak Mattis’in Kuduz Köpek karakterini sahiplenen Trump, başkaları için cazip olan diğer bir yönünü ihmal etti. O da Mattis’in önemli derecede allame bir asker ve entelektüel bir analist olmasıydı. Mattis, bu açıdan bir nevi Trump karşıtı, savaşın barbarlıklarıyla aklı başına gelmiş bir gazi ve Amerikan dış politikasının uluslararasıcı geleneğinin bir gardiyanıydı. Mattis, Stanford Üniversitesi’nde birlikte çalıştığı Henry Kissinger’dan destek görüyordu. Mattis, mülakatta kendisinin isabetli bir seçim olduğunu kanıtlamak istercesine bira ve sigara ikram etmenin de işe yaradığını söyleyip işkencenin bir sorgu aracı olarak yeniden tesis edilmesi fikrinin terk edilmesi için Trump’ı ikna etmeye çalıştı. Hatta “Kuduz Köpek” bile yanlış bir adlandırma; hiç bir arkadaşı bu kod adını kullanmıyor ve Mattis de bu lakabı kafaya takmıyor.

Mattis, Trump’ın patavatsız eğilimlerine karşı bir fren mekanizması olabilirdi. Ama uluslararası ilişkilerin birçok meselesine ilgisiz olan böyle bir Başkan’la ordunun ölçüden yoksun kalması da başka bir ihtimal. Ordu, Yemen baskınını takip eden haftalarda, Obama yıllarında nadir rastlanan bir ölçekte bir dizi operasyon başlattı. Irak ve Suriye’de hava saldırılarını artırıp çok sayıda silahlı grup üyesinin (Yazar İslâmcı militan ifadesini tercih ediyor. ÇN) yanında yüzlerce sivili de öldürdü. Hava Kuvvetleri, Afganistan’daki IŞİD sığınaklarına şu ana kadar kullanılan en kapsamlı geleneksel silah olan 22 bin pound değerinde bir bomba attı. Deviz Kuvvetleri, Beşar Esad rejimini kimyasal silah kullandığı için cezalandırma mahiyetinde Suriye’deki bir hava üssüne 59 füze fırlattı. Uçak gemili bir savaş grubu, Kuzey Kore hükümetini nükleer ihtiraslarını azaltmaya ikna etmek amacıyla Kore yarımadasının bulunduğu Sarı Deniz’e gönderildi. Son olarak da IŞİD’e karşı Suriyeli Kürtleri silahlandırma kararı verildi.

En az beş ülkeden ucu açık düşmanlık gören ve Doğu Avrupa’dan Kuzey Kore’ye tahmin edilenden çok daha ciddi askeri zorluklarla karşı karşıya olan Birleşik Devletler’in dış politikasını bizzat Mattis’in kendisinin belirlemek zorunda kalacağına yönelik endişeler var. Mattis’i yıllardır tanıyan eski bir savunma yetkilisi, “Mattis kazanmak ister. Mattis zafer ister. Mattis dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek ister.” dedi. “Beyaz Saray artık çok daha laçka. Orduya dönüp, ‘Siz yaparsınız. Size güveniyoruz. Siz profesyonelsiniz.’ diyorlar. Korkarım sarkaç başka bir yöne savruluyor ve ordu, ne isterse elde ediyor. Çünkü General Mattis bir savaşçı. Kırk yılını insanları öldürmekle geçirdi ve kariyeri tamamen kazanmak üzerine inşa edilmiş.”

Mattis, diğer çağdaş generallerden farklı savaşır. 2004’te Irak’taki bir isyan sırasında binlerce askeri komuta ederken, Iraklı liderler ve o dönem Irak’ta en üst rütbeli Deniz Piyadesi Komutanı olan General James Conway’le buluşmak için zırhlı bir araca tırmanıp aracı kullandı. Mattis’in konvoyu yolda tuzağa düşürüldü; kendisi ve güvenlik ekibi, isyancılarla silahlı çatışmaya girdi ve çatışma sona erdiğinde toplantıya gitti. Conway bana, “Odaya girdiğinde üniforması kana bulanmıştı.” dedi.

Kendisine yeni pozisyonunda onu en çok neyin endişelendirdiğini sorduğumda IŞİD, Rusya ya da savunma bütçesi demesini beklemiştim. Fakat o, “Amerika’daki siyasi birliğin eksikliği. Esaslı bir dostluğun eksikliği.” dedi.

Mattis, başından beri Irak’ın işgal edilmesinin kötü bir fikir olduğuna inanıyordu. Bana, üstü gelip adamlarını henüz kamuoyu önünde konuşulmayan işgale hazırlamaya başlaması için Birleşik Devletler’e gitmesini emrettiği 2002 yılında Kandahar’da olduğunu ve denizci özel görev kuvvetlerini komuta ettiğini söyledi. Mattis, “‘Şaka mı yapıyorsun?’ diye cevap verdim. Bana söylediği şeyi asla unutmayacağım: ‘Jim, şimdi git ve o denizcilerle piyadeleri hazırla. Gidiyorsun.’ Sonra gittik ve hazırlandık.”

Mattis’e göre işgalin başlıca hatası, akabindeki yanlış kararlarla katmerlendi. Irak hükümeti düştüğünde, piyade komutanları, ülkenin ayakta kalan tek kurumu olan Irak ordusunun bütünlüğünü koruyup anarşiye engel olmayı ümit etmişti. O zaman yetkililer bana bütün Irak birimlerinin kendilerini takdim edip işbirliği teklif ettiğini söylemişti. Ancak savaşın en hayati kararlarından biri gösterdi ki Bush yönetimi, orduyu dağıtmaya çalıştı. Mattis ve diğer kıdemli komutanlar buna karşı çıkmıştı.

ABD’nin mevcudiyetinden tabi ki memnun olmayanlar da vardı. Bir grup Iraklı şeyh, 2004’te Mattis’e öfkeyle Amerikalıların ne zaman ülkeyi terk etmeyi planladıklarını sordu. Mattis, blöf yaparak cevap verdi: “Ben asla gitmeyeceğim. Fırat’ın aşağılarında küçük bir yer buldum. Orada emekli olacağım.”

Oysa Mattis o yıl Irak’tan ayrıldı ve California, Pendleton Kampı’nda 1. Deniz Piyadesi Seferi Kuvvetleri’nin komutanı oldu.

Obama, 2010’da Mattis’i Oval Ofis’e çağırdı. Ortadoğu ve Güney Asya’daki Amerikan kuvvetlerini denetleyen Merkez Kuvvet Komutanlığı’nın başına henüz geçmişti ve Obama, Mattis’in önceliklerinin neler olduğunu bilmek istedi.

Konuşmaya şahit olan eski bir Beyaz Saray yetkilisinin söylediğine göre Mattis, “Üç önceliğim var. İran, İran ve İran.” dedi.

Mattis’in İran’a karşı Irak’taki yıllarında güçlenen nahoş bir bakışı vardı. Savaş boyunca İran rejimi, Şii milisleri ülkeye yönlendirdi. Zaman zaman da onları özellikle “delici patlayıcı” (EFP) olarak bilinen ve dökme kurşun ateşleyip zırhı delebilen ölümcül aletlerle silahlandırıyordu. İran yapımı EFP’ler yüzlerce Amerikalı askeri öldürmüştü.

Mattis, merkez komutanı olarak İran’ın karşısına çıkmak için saldırganca hareket etti. Diğer Amerikalı yetkililerle birlikte İran’ın Irak sınırındaki eğitim kamplarını imha ederek karşı saldırıya geçme planı yaptı.

Mattis, çok daha özgüvenli bir tutumla konuyu savunurken kendisini diplomatik kabiliyetlerinin sınırında buldu. 2011 yılının sonralarında Obama’nın Beyaz Saray’ı, İran’ın nükleer silah programına dair endişe taşıyordu ve İsrail ordusunun erken davranıp saldırı düzenlenmesinden kaygı duyuyordu. Katar’da Amerikan diplomatlara verilen bir brifingde Mattis’e Basra Körfezi sularında bir çatışma ihtimali olup olmadığı soruldu. Brifinge katılan kıdemli bir Amerikan diplomata göre Mattis, İranlıların Amerikan kuvvetlerine saldırması halinde savunma için yetkisi bulunduğunu ve misilleme yapılmasını beklediğini ifade etti.

Bu sırada Obama yönetimi, nükleer programı kısıtlama ihtimalini tahlil etmek üzere İran rejimi ile gizli müzakereleri açtı. Obama’nın danışmanları, nükleer anlaşmanın uzun yıllar teröre sponsor olduktan sonra İran’ı Batıyla daha samimi bir şekilde çalışmaya teşvik edebileceğine inanıyordu.

Mattis, 2012 yılının yazında dünyanın petrolünün büyük çoğunluğu için transit rota olan Basra Körfezi’nde mayınları döşeme ihtimallerini görmek amacıyla İranlıları vurma yetkisi için baskı yapmaya başladı. Dönemin Savunma Bakanı Leon Panetta, “Maksat, patlak vermeden önce savaşı durdurmaktı.” dedi. Pek çok iç tartışmanın ardından Obama, yalnızca kendisinin böyle bir saldırıyı yetkilendirebileceğine karar verdi.

Obama’nın eski yardımcıları, bana Mattis’i sevip hayranlık duymalarına rağmen ilişkilerin tatsız başladığını söyledi. İki eski kıdemli yetkiliye göre, Mattis, Ulusal Güvenlik Konseyi toplantılarına artık düzenli olarak davet edilmiyordu. Usame bin Ladin’in mekanına yapılan baskın ve Taliban’la barış görüşmelerinde yer alma girişimi de dahil olmak üzere Ortadoğu’daki diğer dış politika meselelerinin dışında tutuldu.

Ancak Obama’nın yardımcıları, Mattis’in, bazıları İran’ın bölgede teröre verdiği desteğe mani olmak üzere tasarlanan agresif seçeneklerle Beyaz Saray’ı temsil etmeyi sürdürdüğünü ifade etti. Yönetimde, İran’la girilecek bir çatışmanın güç tehdidiyle mi yoksa gösterilen esneklikle mi engellenecek olduğu üzerinde bir tartışma ortaya çıktı.

O sıralarda İran Hava Kuvvetleri, Basra Körfezi üzerinde uluslararası hava savasında uçan bir Amerikan insansız hava aracını vurdu. Mattis, bir sonraki hava aracına eskortluk yapması için bir savaş uçağı göndermeyi teklif etti; Beyaz Saray da onay verdi. Ve İran Hava Kuvvetleri jeti, insansız hava aracına yaklaştığında Amerikan savaş uçağı, onu neredeyse vuruyordu. Beyaz Saray’ın girişime imza vermesine rağmen yardımcılar memnuniyetsizdi. Eski bir kıdemli Amerikan komutan bana şöyle dedi: “O olayı Mattis’in üstüne attılar. Mattis’in İranlılarla bir savaş başlatmaya çalıştığını düşünüyorlardı. Beyaz Saray, üniformalı birine güvenmedi.”

2013’te Mattis görev döneminin sonuna yaklaşırken Obama, Mattis’in planlanandan beş ay önce emekli olacağını söyledi. Mattis, doğrudan bilgilendirilmemişti; durumu yönetimdeki bir arkadaşından öğrendi.

Son dönemde bir grup gazeteciye konuşan Mattis, nükleer anlaşmaya eleştirel yaklaşamaya devam ettiğini ve bunun temel nedeninin, anlaşmanın İran’ın bölgedeki saldırgan faaliyetlerini kısıtlamadığı gerçeği olduğunu söyledi. Mattis, bölgedeki en tehlikeli aktör ve “bir ülkeden ziyade devrimci bir hareket” olarak nitelediği İran’a karşı kuşkucu tutum sergilemeyi sürdürüyor. Geçen yıl yaptığı bir konuşmada Amerika’nın bekleyişinin Ortadoğu’da İran’la başa çıkmak olduğunu ifade etti. Mattis, “Gelecek, dehşet verici. Hiç birimiz için hoş olmayacak.” dedi.

Mattis, Trump’ın göreve gelmesinden kısa bir süre sonra Alman Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’den bir telefon aldı. von der Leyen, diğer konuların yanı sıra Trump’ın “tarihe karıştı” beyanatında bulunduğu NATO hakkında konuşmak istiyordu.

Mattis, görüşme sırasında von der Leyen’e, Trump’ın kampanyasıyla ilgili yapacak bir şeyi olmadığını hatırlattı; apolitik bir adam olduğunu dile getirdi. Trump’ı açıkça eleştirmeden ona NATO’nun, Amerikan dış politikasının taşıyıcı sütunu olmaya devam edeceğini, ayrıca modern dünyanın güvenlik ve finansla ilgili temellerini şekillendiren İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeni sürdürmek için elinden geleni yapmayı tasarladığını belirtti.

Mattis, bana NATO bakanlarıyla konuşmadan önce Beyaz Saray’ın konuşma metnini incelediğini ve Trump’ın ifadeleriyle çelişen noktalar olmasına karşın onay verdiğini söyledi. İşin aslı, sanki Trump da, Mattis ve Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster’ın da aralarında bulunduğu diğer ana akım dış politika danışmanlarının görüşlerinin dediğine geliyordu. Trump, görevindeki üç aydan kısa bir süre içerisinde Rusya’nın Suriye’ye verdiği desteği alenen kınadı, Amerika’nın NATO’ya bağlılığını yineledi ve daha önce döviz kurları üzerinde manipülasyon yapmakla suçladığı Çin’i kucakladı.

Görünüşe göre Trump, Mattis’e istediği her şeyi veriyor. Bütçe Direktörü Mick Mulvancy, Pentagon’un harcamalarına ek olarak 54 milyar dolar daha taahhüt etti ki bu da Obama’nın önceki yıl planladığı tutardan yüzde üç daha fazla.

Zorluklar, Mattis için göz korkutucu. Rusya, Avrupa’yı karıştırıyor. Fazla sayıda el Kaide savaşçısını barındıran Yemen ve Somali düşüyor. Çin, kıyısındaki devamlı kullanılan deniz rotalarına erişimi engelleme tehdidinde bulunuyor. Birleşik Devletler, Başkanlık seçimindeki siber saldırıdan dolayı sallantıda. Panetta, Mattis için, “Şu ana kadar gördüğümüz en kaotik uluslararası ortamla karşı karşıya.” dedi.

Mattis, Obama yönetiminin özellikle Ortadoğu’daki dış politikasıyla büyük oranda mutabık olmadığını ifade ediyor. Obama 2011’de, Irak’taki birliklerinin sayısını sıfıra indirdi. Mattis, bu tamamen geri çekilmenin Irak’ı istikrarsızlaştırdığını ve IŞİD’in ülkede geniş alanları işgal etmesine neden olduğunu söyledi. Son Amerikan birlikleri Irak’tan ayrılmadan önce yani 2011 yılının kasım ayında kıdemli bir istihbaratçıdan aldığı brifingi aktardı: “Birliklerimizi çekersek ne olur diye sordum. Analist bize bir başka örgütün ortaya çıkacağını söyledi. Ve bu olduğunda, şimdiye kadar gördüğünüzden çok daha tehlikeli olacağını belirtti. Sonunda pat diye şunu söyledi: ‘General, eğer birliklerinizi çıkarırsanız 2014 yazına kadar kıyamet kopacak.’ ”

Mattis, aynı zamanda Obama’nın Afganistan meselesinde aldığı kararları da eleştirdi. Başkan, 2009’da ülkedeki birliklerin sayısını önemli derecede arttırdı ancak orada ne kadar zaman kalacaklarıyla ilgili bir limit belirledi. Mattis bana, Obama’nın dış politikasının ABD’nin uluslararası düzenin organizatörü olma rolünü ciddi anlamda zayıflattığını ve bunun da düşmanları cesaretlendirdiğini söyledi ve ekledi: “Buna feragat diyebilirsiniz ama düşmanın bakış açısından bu ABD’nin mağlubiyete sürüklendiği anlamına geliyor.”

Mattis, dünyanın dört bir tarafındaki müttefiklere Amerika’nın kararlılığını temin etmenin kendi görevi olduğuna inanıyor: “Brüksel’den Avrupa’ya, Abu Dabi’den Kahire’ye, Tel Aviv’den Tokyo’ya muteber bir güvenlik ortağı olarak gerçek ve iyi niyetli olduğumuzu tasdik etmek mecburiyetindeyiz. ‘Sizinleyiz.’ dediğimizde artık bize inanan bir tanesi bile yok.” Mattis, küçük bir grup Amerikan askerinin Rus saldırganlığına karşı tuzak teli mahiyetinde on yıllarca hizmet ettiği Litvanya’dan bahsederek, “Bu, Amerikan iradesinin bir tezahürüdür. Amerikan iradesinin bir karşılığı olduğu bir dönemde, test edilemezler. Bugün, oraya savaşmaları için yeterince kuvvet konuşlandıracağız. Bu, caydırmanın tek yolu.” dedi.

Trump, bu çabada, komutanlara daha geniş otonomi verdi. Yönetimden kıdemli bir yetkili, “Fırsatlar ortaya çıktıkça yararlanabilme gücü sağlaması için daha fazla yetki veriyoruz.” dedi. Trump, Suriye ve Irak’taki Amerikan askerlerinin sayısını belirlemesi için Mattis’e ruhsat verdi. Mattis’in isteği üzerine Yemen ve Somali sahasındaki komutanlar, artık Beyaz Saray’dan izin almadan bazı saldırılar düzenleme yetkisi verilerek güçlendirildi. IŞİD’le mücadelenin daha yoğun olduğu Suriye ve Irak’ta, Beyaz Saray, benzer şekilde yetkiyi emir komuta zincirine indirgedi. Birleşik Devletler, aynı zamanda Afganistan’daki militanlara yapılan hava saldırılarını artırdı; komutanlar, yeni kuralların saldırılara çok daha hızlı karşılık verilmesine olanak tanıdığını dile getiriyor.

Mattis için olduğu kadar Trump için de geçerli olan daha önemli bir soru var: Askeri kuvvetlerin temelde beklenen hizmet amacı nedir? Amerikalılar Ortadoğu’da beş ülkede savaşıyor. Irak’taki savaş, küçük bir duraksamayla birlikte 14’üncü yılında; Afganistan’daki ise 16. İnsansız hava araçları, Yemen ve Somali’de yaklaşık on yıldır hedefleri vuruyor. Suriye’deki iç savaş, kanlı bir çıkmaz. Trump, kampanyası boyunca göreve geldikten sonraki ilk ay içerisinde IŞİD’i yenmek için yeni bir plan ortaya koymayı taahhüt etmişti; ortada hala bir plan yok.

Mattis, bana hem Irak’ta hem de Afganistan’daki hatanın, belirli bir “görev sonu kriteri” bulunmaması olduğunu söyledi; yani Birleşik Devletler ne için savaştığını hiç bir zaman tam anlamıyla bilmiyordu. Buna karşı örnek olarak, Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkarmak için yaptığı harekatı 1991’de başarılı bir şekilde tamamlayan Başkan George H. W. Bush örneğini sundu. Mattis, “Saldırdık. Onları etkimiz altına aldık. Ve sonra sağcılar, ‘Bağdat’a yürüyün’ dediğinde, Bush, ‘Hayır. Görev sapması olmayacak. Stratejimizi değiştirmeyeceğiz. Yoksa koalisyonu kaybederiz. Bütün dünya bizimle.’ dedi. Hatta, o meselede Rusya bile bize yardım etmişti.” dedi.

Mattis, askeri gücün yalnızca daha geniş bir siyasi stratejinin bir parçası olduğunda işe yaradığını ifade etti. Bu görüşü Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da paylaşıyor. Mattis ve Tillerson haftada üç, dört kez görüşüp en az birinde beraber yemek yiyorlar.

Mattis, Ortadoğu savaşları için bir “görev sonu kriteri” belirlemeye çalıştı. Irak ve Afganistan gibi terör eğilimi olan bölgelerin yanı sıra Somali ve Yemen’de de hedefi, şiddeti yönetilebilir seviyeye indirmekti. Ölü ve yaralıların sayısını çok düşük bir noktaya getirmek istediğini söyledi. Bu noktada, şiddetin baş göstermesini engelleyerek kontrol almak amacıyla yalnızca tek tük müdahalelerde bulunmanın büyük ihtimalle Birleşik Devletler için yeterli olacağını ifade etti.

Ancak bu ülkelerin tamamında bu beklentinin gerçekleşmesi uzun yıllar mesafesinde. Ortadoğu’nun savaşları, nihayetinde ancak güçlü ülkelerin desteklediği siyasi çözümlerle yatışacak. Birleşik Devletler; Irak ve Afganistan’da yıllarca süren faaliyetlere ve trilyonlarca dolar harcamaya rağmen böylesi çözümler getirmeyi başaramadı. Ordu gücü tek başına sadece daha fazla ordu gücü vaat ediyor. 2013’te Kongre’de kendisine dış ilişkilerde diplomasinin rolü hakkındaki görüşleri sorulduğunda kullandığı ifadelerde de bunu söyledi: “Eğer Dışişleri Bakanlığı’nı eksiksiz bir şekilde fonlamazsanız, o zaman gidip biraz daha cephanelik malzeme almam gerekir.”

Kuzey Kore, 26 Nisan’da KN-17 denilen ve iki bin milden uzağa nükleer füze başlığı taşımak üzere tasarlanmış orta menzilli bir balistik füze denemesi yaptı. Füze, fırlatıldıktan kısa bir süre sonra patladı ancak uzmanlar endişeliydi. Trump’ın göreve gelmesinden o tarihe kadar yapılan beşinci denemeydi ve Kuzey Kore rejiminin yeni Başkan’ı test ettiğini gösteriyordu.

Mattis, Amerika’nın müttefiklerine Kuzey Kore’nin nükleer bir saldırısı karşısında son derece kuvvetli bir karşılık verileceğini söylemişti. Ancak üzerinden haftalar geçmesine karşın, hem Mattis’in hem de mesai arkadaşlarının diplomatik ve ekonomik araçları askeri araçlarla bir araya getirerek daha entelektüel bir yaklaşım sergiledikleri görülüyordu. Güney Koreli ve Japon deniz piyadeleriyle ortaklaşa tatbikatlar yapıp Güney Kore içerisinde füze savunma sistemi inşa edilmesi sürecini hızlandırdı. ABD, uluslararası düzene liderlik etmiyorsa da en azında işbirliği yapıyordu. Yönetim, Çin’in Kuzey Kore üzerinde daha fazla nüfuzu bulunduğunu kabul etmiş gibi duruyordu; Trump, durumu yatıştırması halinde Çin’e, daha iyi bir ticaret anlaşması teklif ediyordu. McMaster, daha sert bir duruş sergiledikleri için Çinli liderleri takdir etti. Kıdemli bir Amerikan ordusu yetkisi Kuzey Kore’yi etki altına almaya çabası konusunda bana, bölgedeki askeri faaliyetlerin diplomatik faaliyetlere ikincil olduğunu ifade etti. Mattis’in söylediğine göre hedef, “Kore yarımadasının barışçıl bir biçimde nükleerden arındırılması”.

Ancak rejim, nükleer programın kapatılmasına yönelik on yıllardır süren girişimlere karşı çıktı. Kuzey Kore müzakerelerinde görevli eski bir ABD arabulucusu olan Robert Carlin, “Kuzey Koreliler Amerikan ana vatanını vurabilecek kabiliyette olmaları gerektiğine ikna olmuşlar. Yoksa Amerikalılar onlarla ciddi anlamda görüşmez.” dedi. Kuzey Kore, 14 Mayıs’ta Hwasong-12 isimli, 1300 milden fazla irtifaya ulaşan ve aşırı sıcağa dayanıklı bir atmosfere geri dönüş aracı gönderen bir başka füze denemesi yaptı. Bilim insanları,  bu denemenin rejimi, Birleşik Devletler’i vurma kapasitesine sahip bir füze geliştirmeye daha da yaklaştırdığını söyledi.

Bu yılın başlarında gazetecilere konuşan Mattis, düşmanları hakkında fikir ediniyor. Mattis, Vladimir Putin’in rasyonel bir lider olduğuna inandığını ve dolayısıyla saldırganlıktan vazgeçirilebileceğini dile getirdi. Mattis’e Kuzey Kore liderinin rasyonel olup olmadığını sormuştum. O da, “İrrasyonel ve öngörülemez olduğuna dair tartışmalara şahit oldum; ayrıca gücü tahkim etme konusunda son derece düşünceli olduğuna dair savlar da gördüm. Okumaya devam edip bir çıkarıma varıp varamayacağıma bakacağım.” diye cevap vermişti.

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*