Anasayfa » HABERLER » TRUMP ORTADOĞU’DA: KANAYAN FİLİSTİN, KUŞATILAN KATAR (1)

TRUMP ORTADOĞU’DA: KANAYAN FİLİSTİN, KUŞATILAN KATAR (1)

Ortadoğu’da da izlemeye koyulduğu siyasetin etkileri bir kaç alanda kendisini göstermeye başladı. Trump Yönetimi’nin İran’a yönelik Obama döneminin diyalog eksenli politikalarının tersi daha şahince bir istikamet izleyeceği netleşti. “Trump etkisi” kendisini Gazze’de yaşanan elektrik ve akaryakıt sorunu ve İsrail’in yeni yerleşimlerin inşasını hızlandırması bağlamında da kendisini hissettirdi. Son günlerde tanık olduğumuz Katar Krizi ise yeni bir halka olarak Ortadoğu’da yaşananlara eklendi.

Haberiyat/ Levent Baştürk

8 Kasım 2016’da düzenlenen Amerikan başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi aday işadamı Donald Trump kazandı. Seçim kampanyası sırasında dış politikaya ilişkin yapmış olduğu açıklamalar Trump’ın hem Ortadoğu bazında hem de küresel ölçekte alışılagelmişin dışında bir dış siyaset izleyeceğini göstermekteydi. Trump, görevi devraldıktan sonra, kampanya esnasındaki bir takım söylemlerini ve vaatlerini – en azından belli bir süre için – törpülemek zorunda kaldı. Ancak belli ölçüde geri adım atmış olmasına rağmen Trump’la beraber Amerikan yönetimine gelen ton farklılığı kendisini hemen belli etmeye başladı. NATO zirvesi esnasında yaptığı konuşmasıyla ve tavırlarıyla müttefiklerinin tepkisini çekti. Trump yönetimi ABD-Asya-Pasifik işbirliğinin en önemli ayaklarından biri olan Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan (TPP) da çekildi. Ortadoğu’da da izlemeye koyulduğu siyasetin etkileri bir kaç alanda kendisini göstermeye başladı. Trump Yönetimi’nin İran’a yönelik Obama döneminin diyalog eksenli politikalarının tersi daha şahince bir istikamet izleyeceği netleşti. “Trump etkisi” kendisini Gazze’de yaşanan elektrik ve akaryakıt sorunu ve İsrail’in yeni yerleşimlerin inşasını hızlandırması bağlamında da kendisini hissettirdi. Son günlerde tanık olduğumuz Katar Krizi ise yeni bir halka olarak Ortadoğu’da yaşananlara eklendi.

TRUMP’IN ORTADOĞU DIŞ POLİTİKASI

Trump, selefi Demokrat Obama’nın genel prensip olarak benimsediği liberal uluslararasıcı dış politika anlayışına ters düşen bir tavır benimsedi. Trump’a göre, ABD’nin uluslararası toplumla iyi/yapıcı ilişkiler geliştirmesi ve sürekli işbirliği arayışı içinde olması tek başına arzu edilir bir durum değildir. Uluslararası ilişkiler dostluk ve işbirliğinin yanısıra mutlaka başka somut kazanımları ve maddi getirileri de sağlamalıdır. Dolayısıyla Trump, uluslararası örgütlerdeki ve ittifaklardaki Amerikan varlığına da bu açıdan bakmaktadır. Onun için ilişkilerden daha fazla önemli olan ilişkilerin maliyetidir. Eğer maliyet elde edilenden fazlaysa bu durumda Trump’a göre bazı şeyler yanlış gidiyor demektir.

Ekibinde aşırı sağcı olarak nitelendirilebilecek kişileri bulundurmasına rağmen Trump’ın, Obama öncesi muhafazakar Bush döneminin politikalarıyla da arasına bir mesafe koymuş olduğu söylenebilir. Rejim değişikliği, demokrasi ihracı ve ulus inşası gibi girişimler Trump’ın gündeminde yer almamaktadır. İnsan hakları söylemine de –Küba istisna olmak şartıyla- Trump dış politikasında fazla bir yer verilmez.  Hatta Trump seçim kampanyası esnasında işkenceyi savunan bir pozisyon almaktan da çekinmemiştir. İşkenceyi neden savunduğuna baktığımız zaman Trump’ın Ortadoğu politikasının önemli unsurlarından biri karşımıza çıkmaktadır: “teröre karşı mücadele”.

Trump ve ekibinin teröre karşı mücadele vurgusunun, şiddet yanlısı ulusaşırı örgütlerin varlığının yanısıra Ortadoğu siyaseti bağlamında iki açıdan önemli olduğunu görmekteyiz.  Birincisi, bu vurgunun  İslamofobik bir çıkış noktası var. Terör, Trump ve ekibinin söyleminde İslam’ın kamusal hayatta siyasi ve sosyal aktörler bazında görünürlük talebiyle veya şekillendiricilik vasfıyla özdeş görülmektedir. Bu bağlamda sadece DAEŞ değil, Müslüman Kardeşler Hareketi gibi çok partili hayatta rekabet etmeyi benimsemiş oluşumlar da rahatlıkla terörist statüsüne konulabilmektedirler.

İkincisiTrump’ın kampanya döneminden bu yana sürdürdüğü terör konusundaki sığ yaklaşımı, yaklaşık yirmi yıldır reform yönünde dış baskılara maruz kalan bölgedeki otoriter rejimleri rahatlatmış durumda. Bu bakımdan Trump’ı telefonla ilk arayarak kutlayan liderin Mısır devlet başkanı Abdülfettah El-Sisi olması oldukça anlamlı. “Terör”e, yani kamusal görünürlük talebi olan İslami hareketlere veya Hamas gibi bir direniş hareketine, karşı mücadelede işbirliği yaptıkları sürece otoriter rejimlerin varlığı Trump yönetimi açısından fazla bir önem taşımıyor.

Trump ve ekibinin terör vurgusundan pay alanların sadece Sünni dünyadaki İslamcı siyasi hareketler olmadığını belirmemiz lazım. İran’nın terör bağlamında şeytanlaştırılması seçim kampanyasından bugüne Trump’ın Ortadoğu siyasetinin temel noktalarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Savunma Bakanı James Mattis’in Nisan ayı ortasında yapmış olduğu Riyad ziyaretindeki sözleri bu bakımdan kayda değer: “Bölgede sorun olan olan nereye baksanız karşınıza İran çıkacaktır”. İran’a yönelik Trump yönetiminin meylettiği – ve Washington’da pek çok taraftarı olan- şeytanlaştırma başlıca üç varsayıma dayanmaktadırBirincisi, İran’in nükleer silah elde etme ve kullanma arayışında olduğunu ileri sürer. İkinci olarak, İran’ın bölgedeki terörist örgütlere yoğun bir destek sağladığı ileri sürülmektedir. Üçüncü varsayım ise İran’ın silahların zoruyla bölgede önüne geçilemez bir bölgesel hegemonya kurma arzusu içinde olduğunu kabul etmektedir. Bu üç varsayımın dayandığı bir de temel varsayımdan söz edilebilir: İran irrasyonel mollalar tarafından yönetilen bir fundamentalist diktatörlük rejimidir.

Kısaca, Trump Yönetimi’nin söyleminde ve Ortadoğu politikasının merkezi noktasında en temel kabullerden biri İran’nın dünyada terörizmin önde gelen destekçisi olduğu ve bölgede İsrail ve Arap devletlerine hayatî bir tehdit oluşturduğudur. Bu tehdidi ortadan kaldırmak için ABD tarafından ilk yapılması gerekenlerden biri İran’la yapılmış olan nükleer anlaşmasının rafa kaldırılmasıdır. Böylece, Trump yönetiminin İran odaklı sabitleşmiş tutum ve söylemi bölgesel düzeyde daha genel amaçların gerçekleştirilmesinin gerekçesi haline getirilmektedir.

Nedir bu bölgesel düzeydeki genel amaçlar? Bunların başında özelde IŞİD’i genelde ise “İslami terörizm”i mağlup etmek amacıyla bölgesel işbirliğini güçlendirmek gelmektedir. İkinci olarak Trump Yönetimi tarafından bölgede hep bir gerilim sebebi olarak varlığını sürdürmekte olan Filistin Meselesi’ni elimine etmek için İsrail ile Filistinliler arasında, ABD’nin bir “çözüm dayatması” olmaksızın yeniden müzakerelerin başlatılması amaçlanmıştır. Üçüncüsü, İsrail ile Arap ülkeleri arasında siyasi ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin sağlanmasıdır. Dördüncü husus ise, Körfez’deki Arap ülkelerine her türlü Amerikan desteğinin sürdürülmesidir. Son olarak da bölgedeki Sünni Arap ülkeleri arasında kuvvetli bir bölgesel askeri ittifakın, bir çeşit Sünni Müslüman NATO teşkilatının oluşturulması vardır.

Yukarıda açıklamaya çalıştıklarımızın yanısıra, Trump ve ekibinin Ortadoğu politikası bağlamında üzerinde durulması gereken diğer husus, bölgenin en temel sorunu olan Filistin Meselesi hususunda takınmış olduğu tutumdur. Trump seçim kampanya sırasında kendisini en pro-İsrail başkan adayı takdim etmeye özen göstermişti. Seçildikten sonra da her fırsatta gelmiş geçmiş en pro-İsrail ABD başkanı olduğunu her fırsatta söyledi. Trump, Amerikan başkanlığı seçim kampanyalarında bütün adaylar arasında resmi Amerikan duruşunu da hiçe sayacak derecede en katı ve koyu İsrail yanlısı tutum takınan kişi olarak belirdi.  İşgal altındaki topraklarda yerleşimlerin sürekli artıyor olmasını yeni bir barış sürecinin önünde bir engel olarak görmediğini ifade etti.  Meseleyi vahim kılan bir diğer husus ise, Trump, Kudüs’ü İsrail’in ebedi başkenti olarak resmen tanıyacağını ilan etti. Dolayısıyla, Trump’ın seçim zaferi Netanyahu’nun önündeki her türlü engelin kalktığı hissine kapılmasına sebep oldu. Nitekim seçimin ardından İsrail, Batı Şeria’da yeni yerleşimlerin inşasını önceden görülmemiş derecede hızlandıracaktı.

TRUMP’IN ORTADOĞU SİYASETİNİN ERKEN İCRAAT DÖNEMİ

Görevi devralmadan önce Trump’ın “Sünni kökenli şiddet yanlısı örgütlere yönelik mücadele”de, Ortadoğu’daki varlığını benzer bir mücadeleyle meşrulaştırmaya çalışan Rusya’yla bir ortak paydada buluşması bekleniyordu. İşte bu buluşma noktasında, Trump iktidarının Suriye’deki Esad rejimine alan açacağını düşünenler oldu. Trump cephesinden de bunun mümkün olduğuna dair imalar yapılmıştı. Çünkü önemli kısmı İslamcı unsurlardan oluşan Suriye muhalefeti de Trump’ın nazarında terörist hükmündeydi. Bu bakış açısı haliyle Esad’ı da ehveni şer kılıyordu.  Ancak daha görevi devralma yemini etmeden önce ve göreve başlamasının ardından Trump’ın önemli dış politika ve güvenlik politikalarında geri adım atmaya ve resmi çizgiye gelmeye başladığı görüldü. Irak ve Suriye’de yürütülen Amerikan operasyonlarında  Pentagon (Savunma Bakanlığı) insiyatifi elden bırakmayarak muhtemel bir ABD-Rus ortak hareketi ihtimalini ortadan kaldırdı. Bu arada Trump ekibinden bazı isimlerin Rusya ile olması gerekenin çok ötesine giden bazı görüşmeler yapmış olmaları ve bunların hem medyaya yansıması hem de soruşturma konusu olması, Rusya ile ilişkilerde umulan bir gelişmeye yol açmadı. Aksine pek çok konuda Amerikan iç siyasetinde Rusya’nın adının sürekli anılması iki ülke ilişkilerinde bir gerilemeyi bile beraberinde getirdi. Lakin Trump’ın iktidara gelmesi, Ortadoğu bağlamında yoğun etkisini ilk önce Filistin’de ardından da Körfez’de gösterecekti.

Devam edecek…

 

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*