Tebliğ

Tebliğ

Sabırla, istikrarlı olarak, güzel bir üslub ile, anlaşılır bir dil ile, samimiyetle ve muhatabı insan yerine koyarak (ona tepeden bakmayarak, değer vererek) yapılacak tebliğin müessiriyeti beklenir.

Ercümend Özkan

Yetiştirme, eriştirme, bitiştirme, götürme, taşıma, ulaştırma, vardırma, gönderme, açıklama manalarına gelen Tebliğ arabça Be-La-Ğa’dan türemedir. Vardırıcı, iletici, açıklayıcı, eriştirici, erdirici, taşıyıcı anlamına gelen Mübelliğ de ism-i fâildir. Bülûğ da kezâ aynı kökten türeme olup, erme, ergenlik, bir diğer ifade ile cinsel kişiliğin açığa çıkması anlamındadır. Belâgât ise iyi, güzel söz söyleme, sözü kusursuz, düzgün ve muhatabın anlayacağı seviyede açıklayıcı konuşma (açıklama) anlamındadır. 

Kur’an, Peygamberin başlıca görevinin tebliğ olduğunu belirtiyor: «Ey elçi!.. Rabb’inden sana indirileni duyur (açıkla); eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah, kafirler toplumunu doğru yola iletmez.»(5/67) Kendine indirileni açıklamak tebliğ iken ve elçiliğin gereği iken, açıklamamak elçilik görevini yerine getirmemek demektir. İndirilenleri açıklamanın getireceği zararlardan Allah elçisini koruyacaktır. Zira insanlar işitmedikleri, duymadıkları şeyi duyduklarında tepki gösterebilir ve çoğu kez de gösterirler. Gösterecekleri tepki açıklama yapanı dışlamak, küçük görmek, toplumdaki yerinin dışına itmek, giderek hakaret etmek, dövmek, sövmek ve öldürmeye kadar varabilir. İşte bütün bu tepki türlerine karşı Allah elçisini koruyacağını taahhüt etmekte ve tebliğinin ulaşacağı insanların göstereceği tepki karşısında onu koruyacağını bildirmekte, güven vermektedir ona. Yapılacak açıklamaları reddedecek, inkâr edecek olanları (kâfirleri) elbette başarıya ulaştırmayacaktır. Zira Allah her şeye kâdirdir. 

«Size Rabb’imin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.»(7/62), «Size Rabb’imin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir (emin) bir öğütçüyüm.»(7/68) buyuran Allah, seçtiği elçinin güvenilir (Emin) olduğunu ayrıca ve tekîden bildirmek gereğini duymaktadır. Zira emin olmayanların (güvenilirliği bulunmayanların) güvendirici olmaları, söylediklerine inanılması söz konusu değildir. Dürüst olmak, emin olmak, güvenilir olmak Peygamberin daha İslâm’dan haberi yok iken, kendisine vahiy gelmeden de üzerinde bulundurduğu bir vasfı idi ki onunla temayüz etmiş, tanınmıştı yaşadığı toplum içinde. İslâm tarihinden bilmekteyiz ki Muhammed, kavmi içinde Emîn bilinen bir insandı. Onun, kişiliği hakkında sağladığı emniyet bir bütün olarak yalnız doğru sözlü olmasından değil, kötü bilinen işlerden de uzak durmasından, fakiri, yoksulu görüp gözetmesinden, insanların iyiliğini istemesinden, akraba ile ilişkiyi kesmemesinden oluşuyor, arkadaşlarına, yakınlarına, tanıdıklarına veya hemen hiç tanımadığı insanlara da aynı tavırları sergiliyordu. Zira dürüstlük öyle bir kavramdır ki bulunduğu kişiyi herkese karşı aynı gösterir, herkese karşı kendini gösterir. Tıpkı tersi, yani dürüst olmamak gibi. Nitekim hırsız olan kimse için çalınacak mal önemlidir, malın sahibi değil. Mal bulamadığı zaman arkadaşınınmış veya caminin halısı imiş hiç farketmez onun için ve yalnızca çalmaktır onu düşündüren. Dürüstlük de hâkezâ böyledir ve üzerinde bulunan insanı herkese karşı dürüst kılar, tavırlarında sözlerinde herkese karşı doğru olmak, olduğu gibi tezahür etmek onun vazgeçilmez özelliğidir. Resulullah (s.a.) da daha İslâm olmadan bile insanlar arasında itibar düşürücü olarak bilinen haksızlığa karşı Mekke’de kurulan Hılfu’l-Fudûl’a dahil olmuş ve Emin olduğu gibi Eminlikten yana da olduğunu göstermiştir. Bu katılımını Allah’ın elçisi olduktan sonra da tasvib etmesi ve yine katılırdım buyurması da onu göstermektedir ki Küfr düzeninde yaşarken de Hak’tan, doğrudan yana idi ve böyle olmayı içinde yaşadığı düzeni sağlamlaştırma olarak anlamıyordu. Zira bilahare peygamberliği ile gelen mesaj herkesin iyi olmasını, bütün insanların doğru yol (hidâyet) üzere olmalarına çağrı sahibi idi ve ayırım yapmadan «Ey insanlar!..» diyerek bütün insanlara hitab ediyor ve davet ediyordu. 

«(Salih), onlardan öteye döndü: ‘Ey kavmim! Ben size Rabb’imin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz’ dedi.»(7/79), «Dedi ki, (Azabın ne zaman geleceğine dâir) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben, benimle gönderilen şeyi size duyuruyorum; fakat sizi cahillik eden bir kavim görüyorum..»(46/23), «(O Peygamberler), Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlardı. Hesab görücü olarak Allah yeter.»(33/39), «(Şuayb), onlardan öteye döndü: ‘Ey kavmim’ dedi, ‘Ben size Rabb’imin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim, artık kâfir bir kavme nasıl acırım?’ dedi.»(7/93)

Kur’an’da Tebliğ ile ilgili hemen bütün âyetlerin, Allah’ın her kavme gönderdiği peygamberlerin ağzı ile kavimlerine, kendileriyle Rabb’lerinden gönderileni Duyurmak olarak bildirildiğini görüyoruz. Gerçek de odur ki herhangi bir şeyden sorumluluk, o şeyden haberdâr edilmekle başlamaktadır. Bu sebebledir ki haberciler gönderilmeli, duyurucular duyurmalıdırlar sorumlu tutulacak şeyleri. Sünnetullahda böyle olduğunu görüyor ve biliyoruz. Bu itibarla Peygamberler (Rabb’lerinden haber getirenler) öncelikle içinden seçildikleri kavimden, yakınlarından başlayarak getirdiklerini duyurmalıdırlar. Müjdelemeli ve korkutmalıdırlar. Ki sorumluluk bundan sonrası için söz konusu olsun. Tebliğ ile ilgili âyetlerin tümü siyâkı ve sibâkı bakımından yalnızca bunu vurgulamaktadırlar.

Rabb katından getirilen gerçekler bilinmelidir ki açıklanabilsin. Bunu Peygamberlere Allah bildirmekte, açıklamaktadır. Peygamberler de insanlara açıklamakla görevlidirler. Biz müslümanız diyenler de gerçekten Rabb’imiz katından gönderilenleri gerçeğine uygun olarak bilmeli (öğrenmeli) ve ancak bilmemizi takiben onları insanlara açıklamalıyız. Bu demektir ki bilmek, açıklamaktan önceliklidir. Bu itibarla Rabb’imiz katından gelenleri öğrenmeden açıklamamız (açıklayacağımız şeylerin belirsizliği nedeniyle) mümkün olmayacak ve bir gerçeği açıklamış bulunmayacağız, kendimizi, açıkladık sansak da. İşte öncelikli olan öğrenmek, bilmektir. Bu gerçek kaçınamayacağımız bir gerçek, ihmal edemeyeceğimiz bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. 

Bilmek ve açıklamak. Açıklamak bilmeyi gerektirir. Açıklamanın insanlar üzerinde etkinliği için emin olmak gereklidir. Ki güvenilirliği bulunandan alınan haber güvenilir haberdir. Tebliğ sahibinin güvenilir olmaması onun bildirdiğinin gerçeğin ifadesi olması ihtimalini asgariye düşüren asıl faktördür. Emniyet(güvenilirlik)le gerçek(doğru) birbirinden ayrılmaz, ayrı yerde bulunmaz ki lazım-ı gayr-ı mufârıktır. Bir yerde doğru yoksa güven yoktur, güven yoksa doğru yoktur. En azından insanlar üzerindeki etkisi bakımından bu gerçek, değişici değildir. 

Emin olanlarca duyurulan gerçeklerden yüz çevirmenin sonuçlarına değinen âyetler sonuca açıklık getiricidirler: «‘Eğer yüz çevirirseniz, artık ben (duyurmak için) size gönderildiğim şeyi size duyurdum. Rabb’im, sizin yerinize başka bir kavim de getirebilir. Siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Şüphesiz Rabb’im, her şeyi koruy(up gözet)endir.’»(11/57), «(Böyle yapar) ki, onların Rabb’lerinin kendilerine verdiği emirleri duyurduklarını bilsin. Ve (Allah) onların yanında bulunan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi bir bir saymıştır.»(72/28) Emin olanlardan işittiklerinden yüz çevirenlerin artık Rabb’lerine karşı söyleyebilecekleri bir şeyleri kalmayacaktır. Zira Elçiler onlara Rabb’lerinden gelen gerçekleri duyurmuşlar ve görevlerini yapmışlardır. Böylece de Rabb’lerinin kendilerine verdiği emirleri duyduklarını (Rabb’leri) bilsin. Ki sorumluluk söz konusu olabilsin. 

Allah insanlara kendileri için gereken doğruları (gerçeği) elçileri vasıtasıyla bildirmeyi kendine sünnet (âdet) edinmiştir. Elçilerin görevi ise kendileriyle gönderileni insanlara duyurmak(tebliğ)tır. Getirilenlere inananlara; «Allah’a itaât edin. Resul’e itaât edin, sakının! Eğer dönerseniz, bilin ki elçimize düşen açıkça duyurmaktır.»(5/92) buyuran Allah, teslim olandan itaât istemekte, dönenden ötürü de peygamberini sorumlu tutmamakta ve Onun görevinin açıkça duyurmak olduğunu tekîd etmektedir. «Resul’e düşen, sadece duyurmadır. Allah neyi gizleyip neyi açığa vurduğunuzu bilir.»(5/99) «Onlara va’dettiklerimizin bir kısmını sana göstersek de, seni vefat ettirsek de sana düşen sadece duyurmaktır. Hesab görmek de Bize düşer.»(13/40) Duyurulanların tavırları ne olursa olsun Resul’e düşen gerçekten duyurmaktır, kendisine bildirilenleri duyurmak. Duyanların kabul edenleri itaâtle yükümlü iken, kabul etmeyenlerinin hesabını görücü Allah’tır. 

Allah Kur’an için de Tebliğ’dir (14/52) buyurmuştur. Kur’an okunduğunda da görülmektedir ki gerçekten o, Allah’ın kulundan neye inanması, neyi nasıl bilmesi ve yapması gerektiğini gösteren açıklamalarla doludur. Baştan aşağı açıklamadır. Daha önceki kavimlerin hallerini açıklamadan, onlara elçi gönderildiği zaman olup bitene kadar nice şeyi açıklayan Yüce Allah, kıyamete kadar insanların müşkillerini çözücü açıklamalarını Kur’an’la göndermiş, Resulü de bunu insanlara açıklamıştır. Yüz çevirenlerin üzerine açıklayıcının bekçi olarak gönderilmediği de (42/48) sarahatla belirtilmektedir.

Rabb’imiz katından bildirilen gerçekleri duyurmak tebliğdir. Açık bir şekilde bu doğruları anlamak ve anlatmaktır. İnsanlardan dileyen bunlara inanır ve gereğince amel eder, dilemeyen ise nankörlük eder ve reddeder.

İslâm’ı tebliğ ise, Tebliğ Kur’an olduğundan onu açıklamaktır. Açıklayıcı Resulullah’ın nasıl açıkladığını açıklamaktır. Net, anlaşılır bir anlayış ancak aynı nitelikli açıklama için elzemdir. Birbirine karışmış ve karıştırılmış, eğri mi doğru mu tahkik edilmeden bilinenlerin açıklanması açıklama (tebliğ) değildir. Önce, açıklayacağınız şeyin doğru ve açık olması gerekmektedir. Kendinde doğru bulunan ve bunu açıkça bilenler ancak açık olarak bildirebilirler. Söz ve tavırlarında Rabb’imiz katından gönderilmiş gerçekler bulunanların yapabilecekleri şey tebliğdir, başkası değil. 

Gerçek, kabul edilebilir şekilde sunulmalıdır ki ona ihtiyacı olanlar da sahiplenebilsin. Güzel bir üslub ve yaklaşım ile yapılan açıklamaların insanlar üzerinde etkinliği bilinmektedir. 

«Bizim üzerimize düşen, yalnız açıkça duyurmaktır.» (36/17)

Buraya kadar üzerinde durduğumuz Tebliğ’i, Kur’an’da geçen şekli ile vermeye çalıştık ve âyetlerden de örnekler vererek ne anlama geldiğinin gereğince anlaşılması için açıkladık. Şimdi ise Resulullah (s.a.)’ın bu Tebliğ(Kur’an ve Kur’an’ın açıklaması)’i nasıl yaptığı üzerinde durmak ve günümüzde yapılması gerekenin de anlaşılmasına yardımcı olmak için uyarlayıcı olarak bunu yapmak istiyoruz.

Öncelikle şunu tekrar belirtmek gerekir ki Kur’an bizâtihi tebliğ’dir, yani bir açıklama’dır. Allah’ın kullarına yaptığı bir açıklama.. 23 yıl boyunca süren yaşanan hayatın içindeki problemleri de vesile ittihaz ederek yapılan bir açıklama.. Hayatı açıklama, hayatın kaidelerini açıklama, bu hayatı yaşayanların neleri nasıl yapması gerektiği ile ilgili açıklama.. Daha evvel gelip geçen kavimlerin neler yaptıklarını açıklama.. Kendilerine açıklanan Allah’ın emirlerini dinleyen ve dinlemeyenlerin, başlarına gelmiş ve gelecek olanların açıklaması.. Nelerden kaçınılması gerektiği ile nelerin özenle yapılmasının istendiğinin açıklaması.. Yaşanılan dünyanın açıklaması ile ukbâ (akibet-son) hakkındaki açıklamalar bir bütün olarak Kur’an’dadır. Kur’an baştan sona bir açıklama kitabıdır.

Daha önce gönderilen peygamberlerin (açıklayıcıların) neleri açıkladıklarından bilgiler veren, bilmediklerimizi bize bildiren, Allah’ın nelerden râzı olup, nelerden râzı olmadığını açıklayan Kur’an bütün bunları insanların kolay anlayabilecekleri şekilde, anlaşılır şekilde açıklamıştır. Kur’an kendisi açık olduğu gibi, onu açıklamakla görevlendirilen de açık, net, dürüst, emin, aklı başında ve insanların içinde iyi tanınan açıklıkta bir kişiliğin sahibi idi.

Kur’an’ın açık oluşu, anlaşılır bulunuşu yine kendi ifadesi ile sâbit olduğu gibi, okunduğunda da rahatlıkla anlaşılabilirliğiyle görünmektedir. Onu övdüğünü zannederek her bir âyetinde 50 bin manâ bulunduğunu söyleyenlerin Kur’an gerçeğinden habersizler zümresi olduğunu, böyle yapmakla Kur’an’ı övmek değil, bilâkis erişilmez, ulaşılmaz, anlaşılmaz bir Kitab haline getirenler olduğunun tarih de, günümüz de şahitliğini yapmaktadır. İnsanın zaafı, karşılaştığı müşkilleri çözmek yerine o müşkili büyüterek müşkile perestij etmek şeklinde tecelli etmiştir çoğu kez. Gerçeklerin sâde, anlaşılır olması zorunluluğunu kabule bir türlü yanaşmayan insan, karşısındaki gerçeklerin gerçek olmadığı zehâbını taşıyagelmiştir. Bu yüzden de hep hüsrana uğrayanlardan olmuştur.(1) 

«‘Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor? Ona kendisiyle beraber uyarıcı olacak bir melek indirilmeli değil mi?’ dediler.»(25/7), «‘Yahut kendisine (gökten) bir hazine atılmalı, yahut kendisinin bir bahçesi olmalı da ondan (hiç zahmet ve meşakkat çekmeden) yemeli değil mi?’»(25/8), «Kavminin içinden ileri gelen inkârcı bir grup (diğerlerine şöyle) dedi: ‘Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi, melekleri indirirdi. Biz ilk babalarımızdan böyle bir şey işitmedik.’»(23/24), «Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de yemek yerler, çarşıda gezerlerdi. Biz sizi birbiriniz için bir sınama (vasıtası) yaptık. Sabrediyor musunuz? Rabb’in görendir.»(25/20) 

Kureyş’in peygambere itirazları, Onun çarşılarda pazarlarda gezen, yiyen içen, yanında meleklerden açıklayıcılar bulunmayan ve üstelik kendilerinin konuştuğu dili konuşan birisi oluşundandı. Vehimlerinin sonucu olarak böyle söyleyip, açıklamalarına karşı koyuyorlar, inanmak istemiyorlardı. Üstelik kendilerinin konuştuğu dilden konuşuyor ve sonra da ‘bunları bana Rabbim söylüyor’ diyorsun diye itiraz ediyorlardı. Gönderilen açıklamada ise «Anlayasınız diye apaçık Arabça ile gönderdik» deniliyor. 

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız Kur’an’ı açıklayana yapılan itirazların bir kısmı ile ilgili olanlarıdır. Zaafının sonucu insan normal, sâde, tabii olanı, anlaşılır bulunanı bir türlü kabul etmek istememekte, ona itiraz etmekte ve kendisine bildirilenler pek sâde ve anlaşılır ise bunun nasıl olup da Allah’tan olabileceğini bir türlü kabul edememektedir. İlâhî olanın şöyle akıl almaz, şaşkınlık verici, hayretlerden hayretlere düşürücü olması gerektiğini vehmetmiştir insan hep.. Bu sebeble de günümüzde dahi kendisinde İslâm’dan bir şeyler bulunması gereken insanlarda olağanüstü haller aranması, onları masal kahramanları haline getirme temayülü, isnâd edilen kerâmetler hep bu cümleden olup, peygamberlerin olağanüstülüğü reddetmelerine karşılık evliyâ(!)nın hep olağanüstülüğe sığınması da gösteriyor ki peygamberler tabii insanlarken, velîler gayr-ı tabiiliği seçmektedirler. Kaldı ki Kur’an başından sonuna kadar tabii olayları ve olayların tabiâtını anlatan bir açıklayıcı Kitab olmuştur. İnsanın zaafından istifade etmek değil, onu güçlendirmeyi hedefleyen İslâm, insanın eksiğini tamamlamayı, onu takviye etmeyi hedefleyen Kur’an’ın mesajıdır. Kur’an’ın dışına insanları çekmek isteyenler ise hep olağanüstülük bazında mes’eleyi ele almış ve alınması için çaba göstermişlerdir. Ki bu tavır kesinlikle Kur’an’a karşı bir tavırdır.(2)

Açıklayıcı, açıklamak istediklerini ne kadar açık söylerse söylesin herhalde insanların açıklananlara bakış açısına göre sonuç ortaya çıkmaktadır. 

Resulullah; insanların içinden sağlıklı ruh yapısına sahib, dürüst, insani müşkilleri bulunan (anne ve babasının vefat etmişliği ve geçim sorunu gibi), akıllı, basiretli, kararlı bir kimse olarak seçildi. Elçinin kişiliği, elçiliğin amacının gerçekleşmesi açısından önemlidir. Açıklayıcının güzel bir ahlak sahibi bulunması, kendisinden emin olunan bir insan olması, yalan söylemeyenlerden olması söyleyeceklerine inanılması için mutlaka gerekli bir husustur. 

İnsan, kabul etmesini isteyerek bir şeyi bir başkasına nasıl bir sıra takib ederek açıklar? Kimden, nasıl vasıflar taşıyanlardan başlayarak bunu yapar sorularının karşılığı olan cevaplar konuya açıklık getiricidir. Elbette önce tanıdıklarından başlamaktadır. Tanıdıklarının da kendisine, ileteceği mesaja yakın bulduklarından başlayacaktır açıklayıcı.. Mesajını açıklarken herhalde inandırıcı bir ses tonundan, yüz ifadelerine kadar her şeyiyle önce kendisinin inanmışlığını gösteren hâli söz konusudur. Gerçekten kendisi inanmayanın başkalarını inandırması büsbütün mümkün olmasa da çok güçtür. Bu sebeble mesajı henüz kendisi inanmadan başkalarına iletmesi söz konusu olmayacaktır. Önce kendisi emin olacak, inanacak, inandıracak derecede doğruluğundan emin bulunacak ve bundan sonradır ki başkalarına bunu açıklayacaktır. 

Bir cismin bir başka cisimle yakınlaşıp birleşmesi nasıl birbirine en yakın noktalarından oluyorsa, insanlara yaklaşmanın, onlarla belirli hususlar üzerinde birleşmenin de vazgeçilmez yolu budur. Bu sebeble kendisinde açıklanacak bir şeyler bulunan insan bunu başkalarına açıklarken, açıklayacağı kimsenin açıklayacağı şeye duyduğu yakınlığı veya uzaklığı hesaba katmak zorundadır. Nitekim Resulullah da hanımı Hz. Hatice’ye, güven duyduğu arkadaşı Hz. Ebu Bekr’e, kendisine bir baba gibi bağlı kölesi Zeyd’e ve benzerlerine açıklamada bulunurken bu yakınlığı gözetti tabii. Bu yakınlık yalnız akrabalık şeklindeki yakınlık değildi. Sunulacak, açıklanacak fikre yakınlık söz konusudur. 

İnsanlara mesajı bulunanlar, insanlar için mesaj taşıyanlar onların yalnızca insan olduklarına itibar ederek hareket ederler. Başlangıcı itibariyle belki biraz daha ‘yakınlık’a mevzii bir itibarla öncelik tanımaları, ilelebed bu yakınlığın gözetileceği anlamına gelmemektedir. Nitekim belli dönemin aşılmasını takiben açıklama artık topluma yapılmaktadır. Kamuoyu oluşturucu açıklama da budur. 

Açıklama (tebliğ) ister ferde, ister topluma yönelik olsun mutlaka samimiyet taşımalıdır. Ferdin veya toplumun düzeyinin altında veya üstünde bir açıklama değil seviyesinde bir açıklama anlaşılır ve kabul edilebilir bir açıklamadır. Kullanılan kelimelerin seçiminde bile netlik, anlaşılırlık, anlatılmak istenilen şeyi en iyi, kısa ve öz anlatacak dilin seçimi önemlidir. Öncelikle anlaşılması açısından önemlidir: «Biz onu anlayasınız diye Arabça bir kitab olarak indirdik.»(12/2), «Apaçık bir dille.»(26/195), «Biz düşünüp, anlamanız için onu Arabça bir Kur’an (tebliğ-açıklama) yaptık.»(43/3) buyuran Allah aynı zamanda Tebliğ(açıklama)in de niteliğini açıklayıcı bilgiler vermektedir bize..

Sabırla, istikrarlı olarak, güzel bir üslub ile, anlaşılır bir dil ile, samimiyetle ve muhatabı insan yerine koyarak (ona tepeden bakmayarak, değer vererek) yapılacak tebliğin müessiriyeti beklenir. Bu, mutlak anlamda müsbet sonuç alınır demek değildir. Zira sonuç tebliğ edenin elinde değildir. Allah’ın ancak zamanını bildiği fakat muhatabının (tebliğ edilenin) da kabul edip etmemeyi kendisinin bileceği bir iştir. 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.)’in hayatı dikkatle incelendiğinde, insanlarla görüşmeleri, konuşmaları gözlendiğinde rahatlıkla nasıl bir üslub kullandığı, nasıl hareket ettiği görülecektir. Bütün güçlük bu konuda gerektiği kadar bilgi sahibi olmamakta ve sahib olunan bilgilerin de yerli yerinde bilinmiyor olmasındadır. Zira Peygamber bir tür söz söylemiştir; bu alınır ve hayatınca hep bu üslubla konuşmuş gibi şiâr edinilmeye çalışılır. Bu büyük bir yanlışlıktır. Zira Resulullah bir insan olarak insanların içinde yaşamıştır. Herkesin de karşılaştığı gibi bin türlü hâl ile de karşılaşmıştır. Her hâli gerek konu, gerek muhatab, gerekse diğer şartlar açısından biri diğerinden farklı olacaktır, nitekim de öyle idi. Bu sebeble hangi sözü nasıl bir ortamda sarfettiğini göz önünde bulundurmadan alır ve genel olarak değerlendirirseniz elbette bir takım çıkmazlar bekleyecektir bunu yapanı. Kur’an’daki âyetler de öyle değil midir? Yaşanan bir hayatın akışı içinde o hayata müdahale ederek biçimlendirmeyi amaçlayan Kur’an üslub itibariyle günlük dili kullanmış, anlaşılır olmuştur. Ne var ki ifadelerin tealluk ettiği mes’elelerin öncesi ve sonrası kaale alınmadan soyut olarak değerlendirilmesi hâlinde çok farklı anlamlar çıkarmak ve Kur’an’daki anlamının dışına çıkarmak söz konusu olacaktır nice âyetin manasını.. Bu duruma düşmemek için, Kur’an nâzil olduğu 23 yıl boyunca yaşanan hayat ile birlikte bilinmeli, ele alınmalıdır ki tebliğ olabilsin. İslâm’ı anlaşılır şekilde anlatabilmek için ise elbette gereğince anlamış olmak gerekir. Onu gerektiği gibi anlamak ve insanların da anlayabileceği gibi anlatmakla sorumluyuz. En iyi açıklayıcı Resulullah (s.a.)’ı, en iyi açıklama olan Kur’an’ı gerektiği kadar tanır, bilirsek bu konudaki müşkilimizi de çözmüş olacağız. 

Dipnotlar

(1) «Şüphesiz bu çok şerefli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir kitaptır. Ona arınmış olanlardan başkası el süremez. Alemlerin Rabbinden indirilmiştir.» (Vâkıa 56/77-78-79-80) «Şüphesiz ki bu çok şerefli ve yüce bir Kur’an’dır.» Onların, iddia ettikleri gibi bir kahinin sözü, bir delinin saçması veya Allah adına uydurulmuş bir şey değildir. Eskilerin efsanesi olmadığı gibi şeytan tarafından da indirilmemiştir. Bilâkis o yüce bir Kur’an’dır. Kaynağı yücedir, hedefi yücedir. 

«Korunmuş bir kitaptır.» O kitap muhafaza edilmiştir. Bu âyetin tefsiri hemen ardından gelen şu âyetle yapılmaktadır: «Arınmış olanlardan başkası ona el süremez.» Müşrikler Kur’an’ı şeytanların indirdiğini sanıyorlardı. Burada bu iddia reddedilmektedir. Çünkü şeytan Allah’ın katında hıfzedilen bu korunmuş kitaba el süremez. Onu ancak arınmış melekler indirirler. «Ona arınmış olanlardan başkası el süremez» âyetinin en açık ve uygun tefsiri budur. Buradaki (Lâ) edatı nefy içindir. Nehy için değildir. Nihayet Kur’an’ı yeryüzünde temiz ve pis, mü’min ve kâfir herkes elleyebilir. Bu durumda nefiy edatı tahakkuk etmez. Ancak manayı şeytanların indirmesine bağlamakla nefiy edatı gerçekleşmiş olur. Gökte saklı bulunan bu kitabı ancak arınmış olan melekler eller demekle, şeytanların indirmesi iddiası nefyedilmiş olmaktadır. 

Bu görüşü âyetin devamı da teyit etmektedir. «Alemlerin Rabbinden indirilmiştir» şeytanların yanından değil. Bu âyetin bir başka manaya geldiğini belirten iki hadis rivâyet edilir. Buna göre ancak temiz olanlar elleyebilirler. Ne var ki İbn Kesir o iki hadis hakkında şöyle demektedir: Bu hadisi Zühri ve diğerleri okumuşlardı ancak onu ahzetmek gerekmez. Dârekutni aynı rivâyeti Amr İbn Hazm’dan, o da Abdullah İbn Ömer’den ve Osman İbn Eb’ül-As’dan nakletmiş ise de her iki hadisin senedinde (değişik) görüşler vardır ki doğrusunu Allah bilir. 

(2) Burada şunu hatırlatmakta yarar umuyoruz. Mu’cize asıl olarak konumuzun dışında olduğundan yazının metninde değinmedik. Burada öncelikle Hz Muhammed’e gönderilen Kur’an’ın bizzat bir mu’cize (Bir benzerini yapma konusunda herkesi acze düşüren bir Kitab) olduğunu belirtmek isteriz. Ayrıca daha önce gönderildikleri halkların inanmamakta ısrar etmeleri ve şunu şunu yaparsan inanırız gibi ısrarlı istekleri üzerine Allah mezkûr peygamberlerini desteklemek için mu’cizeler göstermiş ve bunun bazı örneklerini de Kur’an’da zikretmektedir. 

Diğer yandan mu’cize kabilinden olaylar, onu gören ve ona rağmen inanmayanları bağlayıcıdır. Bizim açımızdan ise adı geçen mu’cizeyi görmediğimize göre ilzâmî bir yanı yoktur. Yalnızca Allah, Kur’an’da zikrettiğinden bahse konu olayın cereyan ettiğine inanırız. Durumumuz, mu’cizenin bizzat gösterildiği kimseler(kavimler)den farklıdır. 

(İktibas, sayı 113-114)

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *