Anasayfa » HABERLER » SİYÂSETTEN YIKILMAK

SİYÂSETTEN YIKILMAK

Allah’ın belirlediği siyâsete şirk bulaştıran insanlar kendi görüşleriyle hareket etmeye başlayınca süreç sekteye uğradı ve zamanla tersine dönmeye başladı. Şu kesin ki; en ufak da olsa Allah’ın sisteminden bir tâviz verildiğinde orada ânında bir “gedik” açılır ve şeytan hemen o gedikten içeri dalar. Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısından sonra böyle bir gedik açılmış, zamanla büyüyen bu gediği Hz. Ali kapatmaya çalışsa da şeytanın eski uşakları büyük bir direnç gösterip hîlelere başvurmuşlar ve sûret-i hak’tan görünerek gidişâtı büyük ölçüde yeniden tersine çevirmişlerdir.

Hârûn Görmüş 

“O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205). 

Siyâset kelimesi lûgatta: “Memleket idâre etme sanatı. Devlet idâre tarzı. Dünyâ ve âhirette kurtuluşa sebep olacak bir yola, insanları irşâd ile beşeriyetin salâhına çalışmak. Diplomatlık. Politika. Seyislik, at idâre işleriyle uğraşma” olarak geçer.

Allah’ın siyâsetinin yâni hükümlerinin hâkim olmadığı, dolayısı ile zulmün ayyuka çıktığı Mekke’de yaşayan Muhammed bin Abdullah; vicdânı kararmadığı ve merhâmeti zedelenmediği için halk tarafından “el emin” olarak çağırılan birisiydi. Fakat Mekke’deki mevcut kötü durum onda aşırı bir rahatsızlığa yol açıyordu. Yürürlükte olan zulüm ve adâletsizliği gördükçe vicdânı sızlıyor, bundan dolayı toplumun ezilenleriyle ilgilenip onlara yardım ediyordu. Fakat bu kötü durumu kökten çözümleyecek bir yol bulamıyordu. Bu nedenle zulmün kol gezdiği şehirden sık-sık uzaklaşıyor ve derin düşüncelere dalıyordu. Milâdi 610 yılında, Ramazan ayının bir gecesinde düşünceye daldığı Hira mağarasında bu soruna çâre olacak o olay yaşandı ve Peygamberimize ilk vahiyler gelmeye başladı.  

Gelen ilk vahiyler, yapılması gereken şeyin insanların kendi düşünce ve fikirlerine yâni keyiflerine göre değil, Allah’ın isteğine göre olmasını söylüyordu: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alâk 1). Okuma, idrâk etme, amel-eylem sürecinin Allah’ın adıyla yâni O’nun istediği gibi yapılması emrediliyordu. Yâni siyâsetin Allah adına olması emriydi bu. Oysa Mekke’deki siyâset Allah adına değil, bir-takım nüfuzlu kimselerin sözde putlar üzerinden kendilerine göre belirlediği bir siyâset ile yapılıyordu. Zâten zulmün, adâletsizliğin, acının, feryâdın ve insana yakışmayacak anlatılması bile güç eylemlerin nedeni, hayâtın yâni siyâsetin; âlemleri, Dünyâ’yı, insanları yâni hayâtı yaratan Allah’a göre değil de, bir-takım kişilerin, çıkarlarına göre belirledikleri siyâsete yâni “insana göre” yürütülmesiydi. İnsan hem her şeyi bilebilecek kapasiteye sâhip olmadığından doğru ve kesin kararı veremez, hem de nefs-sâhibi olduğundan dolayı kendi çıkarını göz-ardı ederek hükümler-kânunlar çıkaramaz. Böyle olunca da küçük bir azınlık mutlu (daha doğrusu haz-merkezli) bir hayat yaşarken, halkın büyük çoğunluğu her alanda zor bir hayat yaşamak zorunda kalır.  

Peygamberimiz gelen vahiylerin ardından Allah adına okuma-eyleme sürecine girmiş ve büyük mücâhede ve mücâdelelerden sonra îman-hicret-cihad süreciyle birlikte Arabistan yarım-adasında Allah’ın kânunlarının geçerli olduğu İslâm’i sistemi yerleştirmiştir. Bu sistemle birlikte “asr-ı saadet” diye isimlendirilen bir dönem başlamış ve zulüm çok büyük ölçüde bertarâf edilerek hak-hakîkat adâlet-eşitlik yeryüzünde tekrar diriltilmiştir. Böylece Peygamberimizin şu hayâli gerçekleşmiştir: “İslâm inancı öyle bir barış ve güvenlik ortamı oluşturacaktır ki, en uzak yerden bir kadın tek-başına Mekke’ye gelecek, Kâbe’yi tavâf edip dönecek ve o kadına hiç-bir zarar gelmeyecektir”. Bu durum aynen gerçekleşmiştir.  

Fakat çok geçmeden, Allah’ın belirlediği siyâsete şirk bulaştıran insanlar kendi görüşleriyle hareket etmeye başlayınca süreç sekteye uğradı ve zamanla tersine dönmeye başladı. Şu kesin ki; en ufak da olsa Allah’ın sisteminden bir tâviz verildiğinde orada ânında bir “gedik” açılır ve şeytan hemen o gedikten içeri dalar. Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısından sonra böyle bir gedik açılmış, zamanla büyüyen bu gediği Hz. Ali kapatmaya çalışsa da şeytanın eski uşakları büyük bir direnç gösterip hîlelere başvurmuşlar ve sûret-i hak’tan görünerek gidişâtı büyük ölçüde yeniden tersine çevirmişlerdir. Böylece Allah-merkezli bir siyâset değil, insan-merkezli bir siyâset açığa çıkmaya başlamış ve akabinde tabî ki zulmün çirkin yüzü de kendini yeniden göstermeye başlamıştır. Fakat şunu da söyleyelim ki, toplumda alttan-alta İslâm’i bir damar her zaman olagelmiştir ve târih bunun örnekleriyle doludur.  

Dünyâ cennet değildir ve Peygamberimiz hayatta iken de istenmeyen olaylar yaşanmıştır. “Mutlak güzelliğin olduğu bir cennet” gibi düşünmemek ve zannetmemek gerekir asr-ı saadet denilen örnek toplumu ve zamânı. Fakat zulmün, bir genelleşmesi ve normâlleşmesi durumu var, bir de zulmün hem çok etkisizleşmesi hem de çok azalıp nâdirleşmesi durumu var. Yâni hem kötülüğün çok-çok azalması, hem de kötülüğün cezâsının vahiy-merkezli verilmesi durumu vardır ki bu durum kötülüğün genelleşmesini engellediği gibi, mazlumun yüreğinin soğumasını da sağlar. Günümüzde bilindiği gibi her sâniye hırsızlık, yolsuzluk, cinâyet, tecâvüz vs. vs. gibi her türlü çirkeflikler olmakta ve zamanla da artmaktadır. Düşünsenize; “hayâtınız boyunca sâdece bir yada iki kere hırsızlık vakâsı görmüşsünüz yada duymuşsunuz.. Hayâtınız boyunca cinâyet vakâsı duymamışsınız.. Hattâ bir zamanlar bu gibi zulümlerin çok fazla yaşandığını duyunca şaşırıyorsunuz, anlam veremiyorsunuz”.. Şöyle bir olay anlatayım; Bundan 30 yıl önce bir komşunun “meşhur bisikleti” çalındığında, tüm mahalle 1 hafta belki de 15 gün boyunca bunu konuşmuştu. Gündem olmuştu yâni. Çünkü böyle bir durum sık yaşanmıyordu. Hele bir de hayâtımız boyunca bir yada belki iki kere böyle bir olay duyacak bir güvenlik ortamı olduğunu düşünsenize!.. İşte İslâm’ın adına yaraşır bir Dünyâ böyle olur.  

Târihin belli zamanlarında asr-ı saadet dönemine benzer örneklikler de görülmüştür. Sâdece bir kere olup bitmiş bir şey değildir yâni. Zâten Dünyâ bir imtihan dünyâsıdır ve insanların bir kısmının diğer bir kısmını def etmesiyle durum iyi ve kötü olarak değişir durur. Fakat âlemlerin Rabbi olan Allah, Dünyâ’nın, aynen göklerde olduğu gibi kendi siyâseti ile yönetilmesini istiyor ve bunu emrediyor. Aksi-takdirde zarârı görecek olan yine insandır.  

Dünyâ’da son 200-300 yıldır Allah-merkezli düşünme ve edip-eyleme terk edilerek, insan yâni akıl-merkezli bir düşünce-ideoloji ortaya çıkmış, bu düşünceye göre hareket edilmeye başlanmıştır. Bu durum, dîni istismâr edenler tarafından zulme uğratılmış olanlar için bir kurtuluş yolu olarak görüldüğünden, bu düşünce benimsenmiş ve yayılmıştır. Bir düşünce ilk ortaya çıktığında, Allah-merkezli olmadığından bozuk bir temele sâhip olsa da, insanlar mevcut durumu hemen bir-önceki duruma göre kıyasladıkları için, yeni durumu çok çabuk benimserler ve ona sımsıkı sarılırlar. Oysa o durum Allah-merkezli örnek toplumlar ve zamanlara göre çok da iyi değildir. İşte modernizm, hümanizm, rönesans, aydınlanma, bilim, akıl vs. gibi kavramlarla ifâde edilen yeni sistem, zamanla güçlenerek (bu güçlenmenin nedeni aslında hırsızlığa ve zulme dayanır) tüm Dünyâ’ya yayılmaya başlamış ve insanların genelinin desteğini  almıştır. Bunun yapılabilmesi için insanların fıtratlarına işlemiş olan din vicdanlara gömülmüş ve oraya hapsedilmiştir. Daha önceki kötü durumun sebebinin din olduğu söylenmiştir. Bu durum gerçekten de batı toplumları için geçerlidir ama İslâm toplumu için böyle bir durum bir-kaç istisnâ hâriç geçerli değildir. Böylece dînin yerini ilâhi olanı göz-ardı eden ve yadsıyan akıl almış, hayat “akla göre” daha doğrusu “nefse göre” düzenlenmeye başlamıştır. Tabi buna “düzen” denilebilirse. Aslında bu durum, insanın, kendini Allah’ın da -hâşâ- üstüne çıkarması anlamına gelir.   

Şeytan insanları yeniden kandırmış ve insanlar artık siyâsetlerini Allah-merkezli değil, insan-merkezli yapmaya başlamışlar fakat bu durum doğaya ve fıtrata aykırı olduğundan dolayı da yıkılış ilk önce siyâsetten başlamıştır. İnsanlar tüm târih boyunca siyâsetten yıkılmışlardır ve yıkılmaktadırlar. Hadi batı’nın tahrif edilmiş dîninde siyâsete pek de yer yok ve sezar’ın hakkı sezar’a, tanrının hakkı tanrıya veriliyor. Peki, İslâm tamâmen bir siyâset dînidir. İslâm’i siyâsetin Allah/vahiy-merkezli gerçekleşmesi farz ve şart olmasına rağmen müslümanlara ne oluyor?. İsmi sâdece nüfus kayıtlarında “müslüman” olanları da geçelim; bir mezhebe-târikata-cemaate bağlı olan ve hayâtını İslâm ile düzenlediğini iddia edenlere ne oluyor?. Hattâ Kur’ân-merkezli bir din düşüncesine sâhip olanlar ve bu nedenle ellerinden Kur’ân’ı hiç düşürmeyenlere ne oluyor?. Ellerinde Kur’ân olduğu hâlde siyâsetlerini şeytanın ve tağutların belirlemesine neden karşı çıkmıyorlar ve bu tâğûti siyâseti, sürekli konuşarak, yazarak-çizerek eleştirmeyip bu bağlamda bir gündem oluşturmuyorlar ve tam-aksine bu tâğutlara destek olacak düşüncelere ve söylemlere sâhipler?.  

Cevâbı çok basit aslında. Çünkü insanlar Dünyâ’ya göbeklerinden bağlıdırlar ve bu bağları çok sıkı olanlar bağın kopmasını hattâ gevşemesini bile istemiyor. Zihinleri görece Allah ile bağlı olsa da, göbekleri tâğutların bağıyla bağlı. İşte şirk budur ve tevhide aykırı olan şeydir bu. Tevhidi parçalayarak ve bozarak din ile Dünyâ’yı ayırmış oluyorlar:

“Ki (bunlar) Allah’ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah’ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar işte bunlardır” (Bakara 27). 

İnsan târih boyunca, İhsan Eliaçık’ın formülasyonu ile söylersek, her dâim “2 S” ve “2 Ş”den dolayı yâni “servet-siyâset” ve “şehvet-şöhret”ten dolayı imtihanı kaybetmekte ve yıkılmaktadır. İnsanlar her zaman bu 2 S ve 2 Ş’den yıkılmaktadır. Müslümanların hâl-i pür melâlinin nedeni, bu formülasyonun 2 S’sidir. Müslümanlar en çok servet ve siyâsetten yıkılmaktadır. Servet ve siyâset birbirinin neden-sonucudur. Sarsıntı servet ve siyâsetle başlamış ve yıkılış da yine servet ve siyâset ile olmuştur. Müslümanlar için 2 Ş çok fazla etkili olmamıştır. Müslümanları yıkan şey servet ve siyâsettir. Siyâset, servete de kavuşmanın bir yolu(!) olduğundan, insanlar/müslümanlar siyâsete aşırı kapılmışlar ve kapılmaktadırlar. Fakat bu siyâset Allah-merkezli olan siyâset değildir ve zâten Allah-merkezli siyâset, servete-şöhrete kavuşmanın değil, fedâkârlığın, zorluğun bir kapısıdır. Eskiden samîmi müslümanlar kendilerine bir görev tevdî edildiği zaman, sorumluluğundan dolayı o görevi kabûl etmek istemezlerdi fakat o ehliyet ve liyâkate sâhip olduklarından  dolayı tersinden bir sorumlukla görevi kabûl etmek zorunda olduklarını bilirlerdi. Şimdi öyle mi; adam siyâsete girmek için varını-yoğunu harcıyor, kendini yırtıyor. Tabi böyle olunca da o yaptığı harcamaların karşılığının kat be kat fazlasını almak için yırtınmaya başlıyor bu sefer de. Siyâseti servete âlet ediyor yâni. Zâten Allah-merkezli olmayan siyâsetler çıkar-merkezli olmaya mahkûmdur.  

Artık müslümanlar tâğutun siyâsetine kapılmışlar ve onu desteklemektedirler. Oysa onu inkâr etmekle emrolunmuşlardır:

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğutun önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60). 

Bunu yapmalarının nedeni, tüm Dünyâ’da Allah/vahiy-merkezli olmayan siyâsetin geçerli olan sistem olmasındandır. Bir şey yaygınlaşınca geçerliliği görece artar. İnsanlar yaygın olana ve çoğunluğa uymaya meyyâldir. Hâlbuki “çoğunluk” genelde sapıtır ve saptırıcıdır: 

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-am 116).

Müslümanlar dinleri doğrultusunda bir yol tâkip etmeye mecburdurlar ve bu konuda bir eleştiri yapmaya bile hakları yoktur: 

“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyân ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb 36).

 Tüm âlemi Allah yarattığı için onu düzenlemek de Allah’a âittir. Bu, “siyâseti yâni kânunları-kuralları Allah’ın belirlemesi” demektir:

 “Hüküm vermek yalnızca Allah’a âittir” (Yûsuf 40).

 “İyi biliniz ki yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir” (A’raf 54).

 “İhtilâfa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır” (Şûrâ 10)

 “Yalnız Allah’ın hükmüne dâvet edildiğiniz zaman kabûl etmiyorsunuz. Fakat şirk unsuru olan başka hükümler bahis konusu olunca kabûl ediyorsunuz. Oysaki hüküm yalnız her-şeye gücü yeten Allah’ındır” (Mü’min 12).

 Dünyâ’ya göbeklerinden bağlı insanların/müslümanların korktukları şey, İslâm’i sistem yürürlükte olduğunda rızıklarının azalacağı korkusudur. Bu korku çok yersiz bir korkudur:

 “Dediler ki: ‘Eğer seninle birlikte hidâyete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız. Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her-şeyin ürününün aktarılıp toplandığı, güvenli bir harem’de yerleşik kılmadık mı?. Fakat onların çoğu bilmiyorlar” (Kasas 57).

 İslâm’i sistemde rızık azalmaz ama eşitlenir. İslâm’da “rızıkta eşitlik” vardır. İslâm’i sistemde azalacak olan şey rızık değil, isrâftır. “Ayrıcalıklı olma durumu”dur. Birinin yerken diğerinin bakması durumu kaybolur İslâm’da.

 Allah, hak din yerine bâtıl dînin peşinde gidenleri uyarıyor ve bâtıl dinlerin bir meşrûluğunun olmadığını söylüyor:

 “Yoksa onların, Allah’ın dîninde yasaklamış olduğu bir şeyi meşrû kılacak ortakları mı vardır” (Şûrâ 21).

 “Onlar hâlâ câhiliye hükmünü mü arıyorlar?. Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Mâide 50).

 Ey bâtıla ve batı’ya meyletmiş olan müslümanlar!: “Siz yalnızca zannın peşinden gidiyorsunuz ve sürü psikolojisiyle hareket ediyorsunuz” (En-âm148).

 Toplumun önde gelenlerinin bâtıla saplanmış olması sizi yanıltmasın. Bâtılın tuzağına düşmüş olanlar “sizden” olunca o şey bâtıl olmaktan çıkmaz:

 “Sizin kâfirleriniz onlardan daha hayırlı mıdır?. Yoksa sizin için Kitaplarda bir beraat mi var?” (Kamer 43).

 Allah-merkezli olmayan siyâseti desteklemek şirktir. Allah’tan başkalarının kânunlarına uymak şirktir ve O’nun kânunlarından başka kânunlara uyanlar, kânunlarına uyduklarını ilahlaştırmış olurlar. “Kimin kânunlarına göre hareket ediyorsanız, onun dînindensiniz” demektir. Türkiye’de “Allah’ın kânunlarına” göre hareket etmek kânûnen yasak ve suçtur. (Anayasanın 24. maddesi). Fakat Atatürk kânunlarına göre hareket etmek şarttır. Bu durumda Türkiye’nin “ilahı” yada “rabbi” kimdir?.

 En iyi kânun, kânun koyucunun o kânundan yararlanmadığı kânundur. Allah’tan başka kânun koyucular yâni müşrikler, kim olursa-olsun mutlaka o kânunları kendi çıkarına istismâr ederler.

 “Kur’ân hakkıyla okumak” demek, “modern kânunlara karşı gelmek”, “modern kânunları çiğnemek” demektir. Ey Dünyâ’yı İslâm-merkezli değiştirmeyi hayâl edenler!.. Bilin ki, yaşadığınız ülkenin/Dünyâ’nın kânunlarına ters hareket etmeden yâni “suç işlemeden” o değişimi gerçekleştiremezsiniz. Bu değişim, Allah’tan başka olan kânunları reddetmekle başlar.

 Bâtılın yolunda gidenler iş-başına geçtiklerinde:

 “O, iş-başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

 Hak yolunda gidenler iş-başına geçtiklerinde:

 “Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidâr sâhibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a âittir” (Hacc 41).

 Allah’tan başkalarının belirlediği siyâsete göre düzenlenen bir sistem şirk sistemidir. Allah ise şirki aslâ bağışlamaz:

 “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır” (Nîsâ 116).

 Son pişmanlığın âyeti ise şudur: “Ey Rabbimiz!. Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola-siyâsete) götürdüler. Ey Rabbimiz!. Onlara azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır)” (Ahzâb 67-68).

 Hakîki İslâm, siyâset bölünmesiyle (sünnî-şii) bölündü ve zayıfladı, yâni siyâsetten yıkıldı; fakat yine İslâm’i-tevhidî siyâsetle birleşerek dirilecektir.

 En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*