Anasayfa » HABERLER » SABİT DİN SABİT ŞERİAT

SABİT DİN SABİT ŞERİAT

Vahyin maksadı insandaki fıtratı korumaktır. Bunun için çeşitli konularla ilgili emir,  yasak, öğüt ve tavsiyeler olarak tezahür eden dinin hükümleri; insanın fıtratı ve eşyanın tabiatı üzerine bina edilmiştir. Çünkü ilk günden günümüze kadar hiçbir eşyanın tabiatı değişmediği gibi; hiçbir insanın fıtratında da bir değişme olmamıştır.

İslam, ilk elçi  Hz. Adem (as) dan başlayıp son elçi Hz. Muhammed (as)’a kadar  gönderilen dinin adıdır. Bu anlayış Kur’an’ın ifadesiyle “Allah indinde din İslam’dır” (Ali İmran 3/19) sözü ile tescillemiştir.  Hal böyle olunca zamanın, mekânın, kavimlerin,  gönderilen Elçilerin değişik kavimlere, değişik dillerle, muhtelif zaman aralıklarında gönderilmiş olması, bu gerçeği değiştirmemiştir. Her Elçi gönderildiği kavmi sadece Allah’a kul olmaya çağırırken, Taguta kulluktan da kaçınmalarını istemiştir:

“Andolsun biz, her millet içinde: “Sadece Allah’a kulluk edin, Taguta tapmaktan kaçının” diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet etti, kimine de sapıklık gerekli oldu. İşte yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın!” (Nahl 16/36)

Burada kısaca “kulluk etmek” olarak ifade edilen şey, vahyin tüm maksadını kapsamaktadır. Vahyin maksadı insandaki fıtratı korumaktır. Bunun için çeşitli konularla ilgili emir,  yasak, öğüt ve tavsiyeler olarak tezahür eden dinin hükümleri; insanın fıtratı ve eşyanın tabiatı üzerine bina edilmiştir. Çünkü ilk günden günümüze kadar hiçbir eşyanın tabiatı değişmediği gibi; hiçbir insanın fıtratında da bir değişme olmamıştır. Eşyadaki bu özelliklerin değişmediğine bizzat Allah Teâlâ şahitlik ettiği gibi, Melekleri ve eşyadaki özelliklere vakıf olan âlimleri de şahit göstermektedir:

“Allah, kıstı/ölçüyü ayakta tutarak kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sahipleri de… Ondan başka ilah yoktur. O güçlüdür hikmet sahibidir.” (Ali İmran 3/18)       insanda ve eşyada fizyolojik bir değişim olmadığı için bulunan fosillerdeki karbon atomlarına bakarak o fosilin kaç yaşında olduğunu tespit etmek mümkün olmaktadır. Psikolojik bir değişim de söz konusu olmamıştır. Örneğin: insanın benliğine ilham edilmiş olan takva ve fücur/ iyiliğe ve kötülüğe meyletme özelliği Hz. Âdem’de ne idiyse bizde de aynıdır. Sahiplenme duygusu, karşı cinse meyletme arzusu, yeme –içme, teneffüs etme ve defi hacet etme özelliği hep aynı kalmıştır. Eşyaya ilk verilen tabiat ne ise herhangi bir müdahale ile değiştirilmediği sürece her zaman ve zeminde tabiatının hükmünü icra edecek niteli devam etmektedir. Taşın sertliği,  ateşin yakıcılığı soğuğun donduruculuğu, şarabın sarhoş ediciliği gibi.  İşte Allah Teâlâ dinde koymuş olduğu hükümleri bu değişmeyen sabiteler üzerine bina ettiği için, Kur’an’da belirlenen hükümlerde de bir değişme söz konusu olmamış. Ancak mahiyeti Kur’an’da olmakla beraber olayın niteliği gereği sosyal, ekonomik, teknolojik şartlar ile ilgili olan boyutu ile ilgili konularda Allah Teala belirleyici bir ölçü koymamış; zaman ve zemine uygun düşecek tespiti  zamanın emir sahiplerine bırakmıştır.  Örneğin zenginliğin bir değer olduğunu ve onların mallarında fakirler için bir hak bulunduğunu (Zariyat 51/19,  Sadakaların verileceği kimselerin sayılmasına rağmen (Tevbe 9/60) bu sadakayı verecek kimsenin sahip olması gereken malın  miktarı/nisabı, ve verilecek kısmın oranının belirlenmesi, “Düşmana karşı kuvvet hazırlanması ve kuvvetin zamana göre mahiyetinin tespiti  (Enfal 8/60)  zamana ve zemine göre değişkenlik gösteren bir mahiyette olmaları nedeni ile bunların mahiyetini ve miktarını belirlemek zamanın emir sahiplerine bırakılmıştır.  Bu kısımda mütalaa edilecek hususlar hükme neden olan şeyin mahiyeti değiştikçe o şartlara bağlı olan hüküm de değişir. Ancak unutulmamalı ki bu durum, Kur’an da açıkça mahiyeti belirtilen konularda yapılamaz.  Sadece yukarıda izaha çalıştığımız teknik ve ekonomik konularla ilgilidir.

Bu konuda bazı insanların “sabit din dinamik şeriat” sloganıyla dini ikiye bölerek akide, ibadet ve ahlak sabit, dinin hukuk kısmı ise her asra göre değişir demektedirler. Allah’ın dini bu “insanların” arka bahçesi değildir ki, İstedikleri gibi parselleme tasarrufunda bulunsunlar. Kimse siyasetle akideyi birbirinden ayrı değerlendirmek, din ile şeriatı ayrı mütalaa etme lüksüne sahip olamaz. Tasavvuf ehlinin yaptığı gibi kalkıp; zahir- batın,   şeriat-tarikat- hakikat- marifet ayrımı yapamaz. Dini parça parça edip her gurup kendisindeki parçasıyla kıvanamaz:

“Dinlerini parça-parça edip fırkalara bölünenlere gelince, artık senin onlarla hiçbir ilişkin kalmamıştır. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (Enam 6/159)

Çünkü Allah’ın dini ibadetiyle, siyasetiyle, ahlakı ve ahkâmıyla/ şeriatıyla bir bütündür. Din akideden çıkar ve onun her ilkesi “La ilahe İllallah” esasına dayanmak zorundadır. İslam’ın tevhit dini olmasının anlamı budur. Onun ibadeti siyasetinden siyaseti de ibadetinden ayrı düşünülemez. Bu nedenle Müslüman siyasetinin ibadet ibadetinin de siyaset olduğuna inandığı için her ikisini de ibadet anlayışı ile yapar. İnsanlar arasında adaleti hakım kılan kimse ibadet yaparken; zumlu hâkim kılan da “kabahat” yapmaktadır. Aynen namazı kılanın ibadet, kılmayanın “kabahat” yapmış olacağı gibi.     Allah’ın koymuş olduğu hukukun 1400 yılda eskiyip uygulana bilirliğinin kalmadığını söyleyenlere Allah daha ötelerden Nuh’tan, İbrahim’den, Musa ve İsa’dan beri bunun eskimezliğini ve hep aynı olduğunu ifade ediyor: “Nuh’a emrettiği şeyi Allah, sizin için de dinde şeriat kıldı ki, onu sana da vah yetmiştik. Aynı şeyi İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da emretmiştik. Ve dini ayakta tutun onda ihtilafa düşmeyin buyurmuştuk. Fakat kendilerini çağırdığın bu din Müşriklere pek ağır geldi…  Allah dilediğini kendisi için Elçi seçer. Ve kendisine yönelen kimseyi doğru yola iletir.” (Şura42/13 )

Ayetin ortaya koymuş olduğu resmi dikkatle incelediğimiz zaman günümüz insanının savrulmalarına cevap verdiğini görüyoruz. Nuh (as)dan Muhammed (as)’a kadar işlevsel olan hukuk, Muhammed (as)dan bize gelince bu özelliğini kaybetmiş olabilir mi? Bunun böyle olamadığına ayetin delaleti yeterli olmakla birlikte değiştirilmediğinin sebeplerini de yukarıda izaha çalışmıştık. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir başka konu daha vardır ki, durup düşünmemiz gerekmektedir. Peygamberimizi kastederek: “Bunu sana da vah yetmiştik. Dini ayakta tutun onda ihtilafa düşmeyin buyurmuştuk.” Şimdi dini ayakta tutmayıp ayakaltına düşüren; bununla da kalmayıp dini parça parça eden ve de onun üzerinde hala her türlü ihtilafı körükleyen medyatik zevatın durumu asla görmezlikten gelinmemelidir. Bunların halini ve vaziyetini değerlendirirken ayetin devamını okuyun… Sanki İslam hayatta uygulanıyor da yaşayan insanların başarısızlıkları ve yolsuzluklarının faturası İslam’a ve Müslümanlara çıkartılıyor. Ve bu işte bunlara ağır geliyor! İşi hafifletmek için  bu zevat Allah’ın dinine balans ayarı vermeye kalkışıyor!..

Unuttunuz mu? Bu memleketin laik ve demokratik bir rejimle yönetildiğini, eğitiminden sosyal yaşantısına, ticaretinden hukukuna, sosyal ahlakından siyasetine, kısaca tüm hayat anlayışını sekiler bir anlayışın yönetip yönlendirdiğini bilmiyor musunuz da; İslam’ı ve  hayatın dışına iteklenmiş birkaç Müslüman’ı günah keçisi ilan etmeye çalışıyorsunuz?.. Yaklaşık bir asırdır ne Müslümanların ne de İslam’ın hayata müdahale edecek konumlarının olmadığını bilmeyen mi var? Yetmişli yıllardan sonra Siyaset sahnesinde kullanılan İslami argümanlar ise sadece “yeşil kuşak projesi” uygulayıcılarının türbinlere oynadıkları bir futboldu. Sloganlarla sokaklara dökülenler nihai olarak geldikleri son nokta, görüldüğü gibi “daha çok demokrasi” stadında top oynamaktır.  Evirilip çevrilip yaşanan hayatın getirildiği nokta burasıdır.

Şimdi uluslar arası yapılan yolsuzlukların, yurt içinde yapılan manipülasyonların, sömürü anlayışı ile yapılan ticaretin, çeşitli haksızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, her çeşit istismar ve cinayetlerin sorumlusu İslam değildir. Bu toplumu bir asırdan beri yöneten, eğitip öğreten, beş kuşak yeni nesil yetiştirip piyasaya sürenler kimlerse sorumlusu da onlardır. Bu nesil onların eseridir. İslam, inanan insanı iki yönlü denetim altında tutar. Dünyada toplum ve devlet eliyle denetlediği gibi, devletin olmadığı her yerde birde Allah tarafından denetim altında olduğu inancını yüreklere yerleştirir. İnanan insanın bekçisi kendi içindedir. Devletten kurtulan bilir ki Allahtan kurtulmak mümkün değildir. Dünyada imhal edilen ahrette ikmal edilir. Bu nedenle iman ile şereflenen bir insan bu şerefine halel getirecek her işten uzak durmayı hayatî öneme sahip bir ilke olarak kabul eder. Dünyayı verseniz bu ilkeden vazgeçmez. Bu nedenle Müslüman: “Elinden ve dilinden emin olunan kimsedir” bir Müslüman’ın dini şerefidir. Çünkü Allah,: “Andolsun ki. size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şeref ve şanınız ondadır” (Enbiya 21/10) buyurmuştur. siz, ya Müslüman’ı yanlış tanıyorsunuz. Yada  suçu ve suçluyu yanlış yerde arıyorsunuz!.. İnsanların temiz fıtratını bozan fıtrat dini olan İslam değildir. Belki insanlığın onu gale almayarak, kitabı mahcur bırakıp hayatın dışına atan bir yol tutmuş olmalarıdır. Bir düşüncenin gücü hayata geçirildiği zaman ortaya çıkıp kendini gösterir. Biz ona hayatımızla hayat verilim ki, o da bize şan ve şerefimizi bahşetsin!.. Böylece dünyada başımız dik ahrette de yüzümüz ak olarak Rabbimizin sonsuz merhametine layık bir insan ve toplum olalım!..

Hakkında HÜSEYİN BÜLBÜL

HÜSEYİN BÜLBÜL

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*