Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Anayasa Referandumu Denilen, 'Düzeni Kabullendirme' Çabaları
21 Ağustos 2010 / 14:39
“Onlar isterler ki, sen taviz verip uzlaşasın da onlar da sana taviz verip uzlaşsınlar.” (68/Kalem, 9)

Ahmed KALKAN

 

Tâğutlar, verdikleri (taviz olup olmadığı bile tartışılacak) küçücük tavizlere karşılık, büyük tavizler koparıyor. Bırakın düzeni değiştirmeyi, hatta eleştirmeyi, üzerindeki tozları silinip cilalanarak cildi “ak” renge boyanmış içi “kapkara” harflerle yazılmış anayasa sizin evet’inizi bekliyor. Sonra gelsin dünyada huzur, âhirette de tükenmeyen ödül... İslâm ve İslâmcılık adına daha başka ne istiyorsunuz? 

 

İnancımızı tanıtıp sevdiremediğimizden diğer mahalleye bilinçli-bilinçsiz taşınan kayıp çocuklarımızı konu dışı tutarsak; bizim mahallenin durumu, bu konuda da içler acısıdır. Giderek sağcılaşıp muhafazakârlaşıyor insanımız; uzlaşmacı, pragmatist, liberal bir çizgiye doğru devamlı bir kırılma yaşanıyor. "Lâ"sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaati ve olumlu anlamda isyanı olmayan, düzene uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların düzenleriyle, anayasalarıyla uzlaşan, tâğutların râzı olduğu yapay müslümanlık(!) hâkim kılınmak isteniyor. Bu kırılma yeterli düzeye gelmiş olmalı ki, düzene pasif destek veren mahallemizin insanları, artık düzenin en temel kaynağı ve dayanağı olan anayasayı sahiplenmeye çağrılıyor. İçlerinde tevhid erlerinin de bulunduğunu bildiğimiz bazı büyük kuruluşlar, hormonal büyü(tül)menin gereği olarak, “yetersiz ama evet” mesajlarını kamuoyuyla paylaşmaya başladı bile. Kaçıncı defa, büyük savrulmalar yaşanıyor. Alın size kendi ellerinizle ikinci 28 Şubat. Bir sınavın daha kaybedilmek üzere olduğu uyarısını yapmak durumundayız. Global güçler oyunun nasıl oynanacağını biliyor gerçekten. İnsanları kandırmanın, avlamanın yöntemini de. İyi de, mü’minlerde olması gereken basirete, bir delikten iki defa ısırılmama bilincine ne oldu? Muvahhid mü’minler, özellikle cemaat ve kanaat önderleri ve yılların İslamcıları, İslâmî ilkeler ışığında, çok iyi düşünmeliler. Hayır diyen şer cephesine ve bu değişikliklere bazılarını mecbur eden baskıcı, zorba ve çirkef zihniyete doğal tavır, başka bir bâtılı savunmaya götürmemeli. İlkesiz ya da temel ilkelerimize ters şekilde, konjonktürel kararlar almak, yarınlarda bizi mahcup ve suçlu duruma düşürebilir. Kendimizle, inançlarımızla çelişmemeliyiz. Bir taraftan düzen düşmanlığı, diğer taraftan düzenin en temel sütununu savunur duruma itilmemeliyiz. İskelete kendi kanımızla güç verip canlandırmaya çalışmayalım. Yıkılası düzeni güçlendirme bize yakışmaz. Komünizme düşmanlık, kapitalizm dostluğuna, Sovyetler Birliğine tavır, Amerika safında yer almaya sürükledi; insanlarımız 60’lı yıllardan 80’li yıllara kadar böyle kandırıldı. Solcu kâfirler öcü gösterilerek sağcı kâfirlerin çobanlığına râzı ettirildi insanımız. Ölüm gösterildi, sıtma tercih ettirildi. Belki on defa, belki yirmi defa, aynı delikten yılana ısırtılan insanımız yine içinde yılan bulunan sandığa elini uzatıyor. Oyla besleme sandıktaki yılanı, seni ve çocuklarını sokmasın.

 

Tâğut, velâ ve berâ, hâkimiyet, hüküm koyma, ilâhlığa yeltenme, tevhidî ilkeler, şirkten sakınma, beşerî ideolojileri red, haramda ve küfürde yardımlaşma gibi kavramları güncel siyasi çıkarımlarıyla bilen bir mü’min “evet” veya “hayır” demeyi, nasıl olur da aklının ucundan bile geçirebilir? Kendini yalanlama yanında, Kitabın da bir kısmını red anlamı taşımaz mı bu tavır? İslâmcı kimliklerini inkâr edip mânen intihar edercesine şirk anayasasına evet kampanyası başlatanlara şâhit oluyor insanımız.

 

Bu tavırlar, şirki izâle ve tevhidi ikame etme görevini üstlenen İslâmî değişim ve dönüşüm taraftarı muvahhid gençleri daha bileyecek, kendilerine daha çok iş düştüğü bilinciyle onlar maratona devam edecek. Ama bu mürcie benzeri tavırlar, aynı zamanda bunun karşıtı olan hâricî zihniyetini de besleyecek, bu ılıman İslâm anlayışı, radikalliği ve “tekfirciliği” de körükleyecek, bölünmeler ve sertlikler daha artacaktır.    

 

Bizim gönlümüzdeki anayasamızın ilk maddesi olan kelime-i tevhid, “lâ” ile yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğutlara ve onların İslâm dışı düzenlerine isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan önderlerdir. “Andolsun ki Biz, Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” (16/Nahl, 36).

 

Peygamberlerin tevhid mücâdeleleri, yozlaşmış bir toplum içinde, bireyin nasıl seçkin ve kirlenmemiş bir hayat süreceği, onurlu bir direniş ve muhâlefeti nasıl ortaya koyacağı sorusuna verilen cevabın etrafını örmektedir. "İbrâhim'de, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.” (60/Mümtehıne, 4). "Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (tevhid inancına) dönsünler." (43/Zuhruf, 26-28).

 

İbrâhimî mirasa sahip çıkmak ve İbrâhim’i (a.s.) örnek almak demek; İbrâhim olup Allah’tan başka en çok sevdiğimiz “İsmâil”lerimiz ne ise onları Allah yoluna fedâ edebilmek demektir. Putlara, putlaştırmaya ve putçulara karşı tek başımıza da olsa mücâdele içinde olmak demektir. Âhiret ateşine atılmamak için dünya ateşlerinden korkmamak, ateşle imtihanı göze alabilmek demektir. Babamız ya da Nemrut gibi zâlim devlet reisi de olsa muhâtaplarımıza hakkı haykırabilmektir. Ne yapmıştı Hz. İbrâhim, bedeli ağır da olsa putları kırmış, putperestlerin yüzüne şöyle haykırmıştı: "Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?" (21/Enbiyâ, 67).

 

Muvahhid mü’minler olarak biz, bugünkü yapay kamplaşmanın tarafı olmamalıyız. Biz bu anayasa değişikliği cephesinde ne “evetçi” ne “hayırcı” olabiliriz. Hayırcı olmak; içinde despotizmle, askerî ve yargısal oligarşiyle, her iki cepheden ırkçı şovenizmle aynı kategoriye girmek ve hayırcı hayırsız koalisyona katılmak olarak damgalandırılabilir; “evetçi” olmak ise, düzeni güçlendirmek demek. Biz hakkın şâhitleri olmaya çalışan Hak taraftarı olmalıyız. Mevcuduyla ve değişecek şekliyle bu anayasaya evet demeyenleri nasıl ve hangi İslâmî ölçülere göre suçlayabilirsiniz? Veya yine, vahyi reddeden, hiçbir ilkesi Kur’an’dan referans alınmayan, anayasaya hangi şer’î gerekçeyle evet diyebilirsiniz? Biz hak-bâtıl farklılaşmasından, İslâm-küfür kategorisinden, tevhid-şirk eksenli bir ayrışmadan yanayız. Böyle bir ayrışma olduğunu da görmüyoruz.

 

“Anayasa değişikliğine evet demek, değişen maddeleriyle birlikte değişmeyen ilkeleriyle şirk anayasasını kabul etmek değil midir?” diye sorulsa, iknâ edici cevabımız var mıdır? “Evet oyu vermek; uzlaşmacılığı seçmek, demokrasiyi kabullenmek, kendisinin ya da bazı insanların, İlâhî kanunlara ters ana kanun koyabileceğini, bunların onaylanabileceğini kabul etmek demektir” dese birisi, ne cevap verilecektir? Anayasaya evet demek, mevcut anayasal düzene de evet demek anlamına gelmez mi?  Evet diyenlerin düzeni, anayasayı eleştirmeye ne kadar hakları olabilir?

 

“Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'ndan başkasını dostlar edinip peşlerine düşmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (7/A’râf, 3).

 

“Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah'ın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratıp belâlarını vermek istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır. Yoksa cahiliye hükmünü mü arayıp istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (5/Mâide, 49-50).

 

Demokrasi, anayasa değişikliği, Ergenekon karşıtı söylemler, nutuklar… derken memleketin nasıl yönetildiğini unutuyor insanımız. Anayasayı, babayasayı kim takıyor bu ülkede? Hâkimler mi, yöneticiler mi, subaylar mı? Herkes Özal gibi açıktan söyleyecek değil ya: “Anayasayı bir defa çiğnesek bir şey olmaz” diye. Allah’ın hükmünü devamlı çiğneyenler, anayasaya tümüyle uysa ne olur, çiğnese ne olur? Politikacılar değişiklik metinleri hazırlasın, biraz anayasa mahkemesi müdahale etsin. Halka onaylamak düşsün. Sonra, yöneticilerin eline ülkeyi bununla yöneteceksin diye bir “kırmızı kitap” tutuşturulsun. MGK’da askerlerin isteğine ters bir görüş çıksın bakalım. Anayasa referandumu için bu kadar gürültüye bakan birisi, sanki bu ülke, anayasa ile yönetiliyor sanacak. Şu günkü yapı ile, baştan aşağı değişse ne yazar?  Bilmeyen yok, ama bilmezlikten gelmek âdet demek ki; bu düzeni anayasa yönetmiyor. Devrimlerine ve ilkelerine ters bir kanunun meclise bile getirilememesi, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif bile edilemez (nass hükmünde) giriş bölümleriyle, sistemi, öncelikle yattığı yerden Atatürk yönetir. Sonra silahlı kuvvetler, düzenin koruyucu ve kollayıcısı vasfıyla düzeni ve halkı yönetme hakkına sahiptir. Seçilmiş yöneticilerin (daha doğrusu perde gerisindeki fiilî yöneticilerin memurlarının) ellerine hemen, yönetim sınırlarını belirleyen ve anayasanın da anayasası şeklinde Kırmızı Kitap verilir. Milli Güvenlik Kurulu kararlarını, Genel Kurmay’ın isteklerini geri çevirme hakkına sahip değildir hiçbir hükümet; istedikleri zaman, hükümetlere ültimatom verir, yönettikleri bu ülkenin çıkarları icabı diye değerlendirdikleri kendi inanç ve yönetim anlayışları icap ettirdiğinde postmodern darbelerle istediklerini uygula(tı)rlar.

 

Üçüncü sırayı bürokrasi alır ülkede. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, HSYK gibi sistemin içindeki bürokratlar hükümetin de üstünde bir konum arzederler. Amerika’yı, Avrupa’yı ve hatta İsrail’i; yöneticiler sıralamasında sonlara koymak büyük yanlış olur. Onlar istemeden onlarla ilişkide olan sistemin ve yöneticilerin karar alması, alsa bile uygulaması mümkün değildir. Daha sonra derin devlet gelir, JİTEM gibi askerî ve sivil örgütler vardır adı konulmamış yöneticiler arasında. Devletin içindeki derin devletle ilgili daha önceki yıllarda meclis araştırmalarında görev yapan Ersönmez Yarbay’ın basına verdiği bilgiye göre, bu ülkede Ergenekon tipinde tam yirmi beş tane benzer yapılanma vardır. Bunlardan biri tasfiye olsa ne olur, olmasa ne olur? Televizyon ve gazete ağırlıklı medyanın yönetimdeki etkinliği gelir sonra. Memleket, biraz ekranlardan ve gazete manşetlerinden yönetilip yönlendirilir. Sonra TÜSİAD gibi para babaları. “Egemenlik kayıtsız şartsız paranındır” bu sistemde. Değil mi ki, düzen kapitalist düzendir. Paranın yöneticiliği inkâr edilemez. “Paranın dini imanı olmaz” denilmesi biraz bununla ilgilidir. Kimse sormaz: “Madem dini imanı olmaz da, üzerinde Kemalizm dininin simgesi Atatürk resimleri olmadan niye para düşünülemez?” diye. “Para kazanmak için haram-helâl hükmü aranmaz” anlamında kullanılan bu söz, kapitalizmin, yani paranın, yani para babalarının yönetimdeki önceliğini gösterir.

 

Uygulamaya bakıldığında, herhalde bu yönetme mücadelesinin içinde bulunan kesimlerin içinde (başında veya sonunda) “halk”ın olduğunu iddia eden bir kişi çıkmaz. En son sırada, bütün bu öncelikli yöneticilere ters düşmemek şartıyla halkın oy vererek yönetici olarak seçtikleri gelir. Onlar “miş gibi” yapar. Sekreterdir, memurdur. Demokrasi adlı tiyatroda; sahne arkasındakilerin emirlerini uygulayan sahne görevlileridir. Bu oyunda halk sadece seyircidir. Hükümet denilen kurum, yukarıda sayılan esas yöneticilerin çıkarlarını öncelikle hesap eder, onlara “hayır” deme hakkını kendinde gör(e)mez. “Kim kimin emrinde?” diye sorulmaz bu ülkede. Bilinir ki, hükümet resmen (kâğıt üzerinde) kendi emrinde olan Genel Kurmayı, bürokrat kesimi değil; onlar hükümeti ve sistemi yönetirler ve yönlendirirler. “Efendim, evet deyin, bütün bu yapı kökten değişsin, İslâmî ve insanî bir rejim gelsin…” Öyle mi, güldürmeyin insanı. Çocuk yerine konulmayı yeğleyin isterseniz; bitmeyen bir masalın bin birinci dinletisini tercih edin: “Aslında bunlar değiştirecekler, ama yavaş yavaş…”

 

“(Allah’ın indirdikleriyle hükmetmediği veya İlâhî yasalarla hükmedilmek istemediği için) zâlim olan kimse, o gün (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke Peygamber’in gösterdiği yolu izlemiş olsaydım! Yazıklar olsun bana, ne olurdu filancayı kendime dost edinmeseydim! Kur’an bana ulaşmışken, beni (nasıl da ondan) saptırdı.’ Şeytan insanı yapayalnız ve çaresiz bırakır. Peygamber (şikâyet ederek) diyecek ki: ‘Ey Rabbim! Benim halkım (onların içinde, Müslüman olduğunu iddia eden bazı kimseler) bu Kur’an’ı (anlamını öğrenip hayatlarına geçirmek istemediklerinden) terk ettiler.” (25/Furkan, 27-30)

 

Gündeminde Kur’an ve O’nun gündemleştirdiği temel kulluk görevleri olmayan edilgen ve yönlendirilmeye müsait insanımız eski “anayasa”  ile yatıyor, yeni anayasa, daha doğrusu kısmî “anayasa değişikliği” ile kalkıyor. Gündemleştirilmesi yönüyle onunla yatıp onunla kalkıyor dediğimiz anayasa, geceden sabaha kolaylıkla değişmese bile, sık sık yenilenme ve değiştirilme ihtiyacı duyulan bir belge. 14 Asırdır hiçbir kelimesi değişmeden bize ulaşan İslâm Anayasasının temel kurallarını içeren Kur’an ise, aynı tazelikle duruyor, eskimediği için hiçbir hükmünün değiştirilmesi düşünülmeyecek şekilde çağlara meydan okuyor. Câhiliye yasa ve anayasaları ise, palyaço Erkan Yolaç’ın şarkı yarışmasındaki “değiştir”ine benziyor. Bir gün önce suç olan şey, ertesi gün hak olabiliyor. Çocukların yapboz oyunu gibi egemen güçlerin isteği doğrultusunda veya izin verdikleri oranda, anıtkabir çarpmasın diye tabu olan kurallara uygun şekilde oynanıyor. İnsan bu; “putunu kendi yapar, kendi tapar” misali, kendi üzerine zindanlar örüyor. 

 

Daha bir asırlık bir devlet bile olmayan T.C. 1924, 1961 ve 1982 anayasalarıyla üç ayrı temel anayasayla yönetildi. Özellikle darbe dönemlerinde kendilerinden önceki ihtilalciler tarafından yapılan anayasalar rafa kaldırılıp geçici anayasa uygulamalarına muhatap olunup bazı maddeleri arada sırada değiştirilirken, Atatürk ilkeleriyle ilgili  maddeleri nass gibi kabul edilerek, daha doğrusu dogmatik bir şekilde tabulaştırılarak değiştirilmesi teklif bile edilemez olarak başlangıç maddelerinde yer aldı. 

 

Yapılan anayasalar, üç-beş yıl geçmeden destekleyenler tarafından bile eleştirilip değiştirilmek istenir. Dün yapılan anayasalar nasıl yetersiz kalmışsa, bu gün de yapılmaya çalışılan anayasa insanı mutlu etmeye yetmeyecek, yarın yine değiştirilmek istenecektir.

 

Kendi kendisini idare etmesini tam beceremeyen insanoğlu, kendi kafasından hükümler koyarak ülkesinde yaşayan tüm vatandaşları yönetmeye cür’et ediyor. İşte burada “tanrılaşma”ya kalkmak konusu devreye giriyor. İnsanlar üzerinde tahakküm, onları yönlendirme, onları inşâ etme, yönetip terbiye etme, yani “rableşme” iddiası söz konusu oluyor. “Yöneten râzı, yönetilen râzı, kim ne diyebilir ki?” denilse, bir mü’min olarak; “Allah râzı değil bu efendilik-kölelik ilişkisinden” deriz. Allah, kullarına zerre kadar zulmetmediği, tümüyle ve mutlak şekilde âdil hükümler, anayasa kabilinden temel ilkeler ve yasalar koyduğu gibi, insanların birbirlerine zulmetmesine de râzı değildir. O, Kur’an adlı kitabını hem hidâyet, ibâdet, ilim, şifa ve rahmet kaynağı olarak, hem de anayasa ve yasaların temel referansı olarak insanlığa göndermiştir. Bir olan Rabbimiz, tek ilâhımız, yegâne hüküm sahibi Allah, gerçek anlamıyla hüküm koyma, yani anayasa ilkelerini tespit etme hakkı ve gücü olan tek zâttır. “Yoksa onlar câhiliye hükmünü mü (anayasa ve yasalarını mı) arayıp istiyorlar? İyi anlayan bir toplum için hüküm (kanun koyma, yasa ve anayasa yapma) yönüyle Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50); “Hâkimiyet (kanun koyma ve yönetme hakkı) sadece Allah’a aittir.” (12/Yusuf, 40) Yani, egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. Mü’minler olarak böyle inanır ve bu inancımızı hayata tatbik etmeye çalışırız. 

 

Bütün bu Kur’anî gerçeklere rağmen “müslümanım” diyen halk, Allah’ın hakkını, kendisi gibi insan olduğu halde, ilahlaştırdığı kimselere vermeyi fazilet sanıyor. İbâdet coşkusu ile yarın anayasa oylamalarına katılacak, tutsaklık zincirlerinin birazcık gevşetilmesini özgürlük sanarak kabul edecek. Allah’ın indirdiğiyle değil, birilerinin hevâsından kaynaklanan hükümleri, ana hükümleri onaylayarak zulme sadece rızâ göstermekle kalmayıp ortak da olacak. Bununla birlikte, halk açısından durum kısmen anlaşılacak şekildedir: Sıkıyönetimlerle, birçok hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılan, ihtilal yapan askerlerin yaptığı anayasalarla huzur bulamayan halk, “darbe anayasası” yerine “sivil anayasa”yı tercih etme şansına kavuştuğunu düşünüyor. Dar çerçeveli de olsa göreceli bir özgürlük isteğini, ehven-i şer veya kısmî ıslahat olarak görüyor ve tercihini olumlu gördüğü değişimden yana kullanıyor. Tevhidden koparılmış halk için şerrin ehveni, kötünün iyisi gibi tercihler sürpriz sayılmaz, ama muvahhid mü’minlerin hele böylesine siyasal ve sosyal düzenlemeleri içeren temel konuda tercihi, çok farklıdır, farklı olmalıdır. Onlar, temel yapıyı değiştirmeyen sistem içi basit değişiklikleri değil, köklü değişimi savunur. Temeli tümüyle beşerî görüşlere, Kemalizme ve dolayısıyla şirke dayanan câhiliye hükümlerini onaylayamaz.  Allah’a teslim olmuş tevhid eri bir mü’min; Allah’la, O’nun kitabıyla, O’nun emir ve yasaklarıyla zerre kadar ilgisi olmayan bir hüküm kaynağını kabul edemez. “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman, hiçbir mü’min erkek ve kadının bu konuda farklı bir görüşü tercih hakkı yoktur/olamaz. Bu hakkı kendisinde görerek Allah’a ve Rasûlüne karşı gelen kimse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüştür.” (33/Ahzâb, 36)      

 

Referandumda hayır demek mevcut anayasaya, anayasa ile korunan cahilî düzene evet anlamına geliyor. “AKP iktidarının Anayasada yaptıkları değişiklikleri istemiyorum, Eski Anayasa değişmesin, eskisini onaylıyorum” demiş oluyor “Hayır” diyenler. “Evet” diyenler de değişecek maddelerle birlikte, 82 Anayasasının değişmeyen maddelerini de, anayasanın üzerine bina edildiği zulüm düzenini de onaylamış olmuyorlar mı? “Ben değişen bazı maddeleri ve değişmeyen çokça maddeleri ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyen ilkeleriyle bir bütün olarak, hiçbir maddesi İslâm’dan, Kur’an’dan referans almayan anayasayı kabul ediyorum” anlamına gelmiyor mu bu “evet”? AKP iktidarda değil, muhalefette olsaydı, meselâ CHP-MHP koalisyon hükümeti iktidarda olsa ve aynı değişiklikleri referanduma sunsaydı, evetçi Müslümanların tavrı şimdiki gibi mi olurdu dersiniz? O zaman da benzer gerekçelerle “evet” derler miydi bu zevat? İlkelere bağlı düşünmüyor artık insanımız, konjonktürel düşünüyor. Uzlaşmacı ve ehven-i şerci bir anlayış hâkim. Rüzgâr hangi yönden kuvvetli esiyorsa, önüne katıp savurarak götürüyor insanımızı. Kemalist oligarşiyi geriletecek adımları destekliyorum derken, aynı zamanda Kemalist anayasa ve Kemalist düzeni de desteklemiş olup olmadıklarını Kur’an ilkelerinden yola çıkarak düşünmüyorlar mı Müslümanlar? İnkâr etmeleri, reddetmeleri gerektiği “Allah’ın indirmediği” ve o indirilenlere zıt hükümleri onaylarken hangi âyetten yola çıkıyorlar? Kur’an’ın genel uyarı ve ahkâmını, İlâhî hükümleri nereye koyuyorlar? Ölülere bile “evet” dedirtmeye çalışanlar, unutmayalım 82 Anayasasına da “Din Kültürü ve Ahlak Dersi liselerde zorunlu olacak” maddesinden yola çıkarak “evet” oyu verilmesini teşvik ediyorlardı. Şimdi 12 Eylül’ü ve 82 anayasasını eleştirdiklerine bakıp da zulme (en büyük zulüm olan şirke) karşı olduklarını sanmayın. Ramazan’da dini istismar ederek vahyi tümüyle reddeden anayasaya destek vermek için dinin ilkelerini tahrif etmekten çekinmeyen insanları nasıl uyaracağız?  

 

Yeşil elbise giyip ak saçlı başını örtmüş, makyajla kendisine genç kız görüntüsü vermiş “düzen” adlı 87 yaşındaki cadı karı, dışı güzel mi güzel, içi zehirli kıpkırmızı yarım elma veriyor vatandaşın eline: Yersen... “Yarım elma gönül alma” cinsinden; insanın içindekini, gönlünü/ruhunu çıkarıp almak için. Sandık şeklindeki sepetteki ortadan ikiye kesilmiş elmaların yarısı “evet”, diğer yarısı “hayır” damgalı. Her ikisi aynı ağacın, aynı bütünün parçaları, yarımları. Omurgasını yitirip pamuk gibi yumuşamış saf prenses, cadıya kanacak yine. Elmaların bulunduğu sandıktaki yılana ısırsın diye kim bilir kaçıncı defa elini uzatacak. “Siz, üzerinde ak benekleri olan yeşil yılanın ağzına elinizi uzatın, tamam mı, diğer yılan çok tehlikeli!” diyen cazgırlara uyacak, uyuyacak. Aynı sandığın deliğine kaçıncı defa elini uzatıp ısırılacak, lekelenen parmaklarından bünyesine ölümcül zehir karışacak yine. Yiyecek zehirli yarım elmayı; ayvayı yemiş olacak. Kim öper böyle ölümcül bir tercihi yapan insanı alnından, ki tekrar canlansın bu elmayı/ayvayı yiyip zehirlenerek sanal ölüm içinde olan. Kıyametin veya ölümün onları öpmesini mi bekleyeceğiz yoksa?

 

Aklî yorumları, pragmatist yaklaşımları öne çıkaran “ehven-i şer” ve “yetersiz ama evet” yaklaşımını savunanlar tarafından unutulan ve görmezlikten gelinen gerçek şu: Mevcuduyla ve değişmesi istenen şekliyle T.C. anayasası, bir şirk anayasasıdır. Değiştirilen maddeler Allah’ın hükmü doğrultusunda değişmiyor. Kur’an’ın emrettiği veya yasakladığı tek bir hüküm yok, değişmeyeni ve değiştirilmesi isteneniyle câhiliyye anayasasında. Eski anayasa, bir müslümana göre kabul edilemeyecek anayasa da; yenisi Kur’an ilkelerine göre oluşturulan müslümanın kabul edebileceği bir anayasa mı? Değiştirileni bâtıl da yenisi hak ise, biri beşerî diğeri İlâhî ise, biri câhiliyye diğeri İslâm ise, böyle bir değişikliğe kim karşı çıkar?

 

Hakkın ve bâtılın ortaya çıkacağı şekilde bir referandum gelsin, o zaman bizden “evet” dememizi istesinler. Düzen gerçekten demokrat ise, insanları kandırmıyorsa, yönetimi gerçekten halk belirliyorsa; referandum yapsınlar, insanlara sorsunlar bakalım: Kur’an-ı Kerim’in hükümleriyle mi yönetilmek istiyorsun, yoksa kendini tanrı yerine koyan senin gibi insanların koyduğu hükümlerle mi? Allah’ın indirdiği hükümler mi anayasa olsun, Atatürk ilkeleri istikametinde tâğutî uydurmalar mı?

ahmedkalkan@gmail.com

Bu yazıya toplam (19) yorum eklenmiştir.
tevhid
31 Ağustos 2010 Salı 03:26
oluyor
aynen ddediğn gibi oluyor kardeşim ahmet hocanın dedikleri nefsimizin hoşuna gitmesede gerçek bu. islamın dışında adelet arayanlar anayasaya evet diyen o geçmişte bedel ödeyenlerin ahmet hoca kadar delil göstermemelerine ne demeli benimde dilim varmıyor ama ahmet hocanın rabbinden bu kadar uyarı ve ikaz varken evet diyen mollalarda ayetlermi tükendide bize delil gösteremiyor kendi hevalarından yorum yapıyorlar
hasan hüseyin
30 Ağustos 2010 Pazartesi 02:32
itidal
s.a
şimdiye kadar oy kullanmadım önce onu belirteyim. Şimdi sesli düşünmeyi deniyorum.
benim amlamadığım evet deme nedenini açıklayan müslümanlar, içimizden hatta vahyi gayet iyi bilen ve yaşayan kardeşlerimiz. islami hareketlere önderlik etmiş mısır, cezayir, iran, suud, lübnan vb. ülkelerde ıslahatı savunan hasan el benna, abbas medeni, fethi yeken, vb. grup önderleri yıllardır bu metodu kullanıyorlar . metot yanlıştır doğrudur o konuda konuşulabilir. hatta tüm sermayenizi partilere yüklemek tamamen yanlıştır. Asılş olan davettir. insanların sahih islamla tanışmasını sağlamaktır.haksöz çevresi, akabe çevresi, müslüman genç, malatyalılar, pınar çevresi gibi bu referandumu kerhen destekleyen kardeşlerimiz yıllardır bir sürü insanın vahiyle tanışmasına vesile olmuştur ve olmaya devam etmektedirler. hatta çoğu bedel ödemiş insanlardır ve asıl amaçları davet ve tebliğdir. Biz eğer evet oyu kullanmayı tağutu desteklemek olarak görüyorsak bu grupların hepsi islamdan çıkan dilim varmıyor amma küfre ve şirke düşmüş olmuyor mu ? ahmet hocam bu noktada ne der acaba ?

Rabbin bizi sıratı müstakimden a
Fırat Olcay
25 Ağustos 2010 Çarşamba 14:23
Fatih değil Fırat
Benim anlamadığımı iddia ediyorsunuz ama sizin de pek bir şey anladığınız söylenemez.
Hesaba çekici Allah yeter !!!!
İbrahim KÖKSAL
25 Ağustos 2010 Çarşamba 04:16
Yazının Maksadı
Fatih bey hayatın maksadı Kuran. Neden anlamazsınız hala. Enam 162. ayetteki gibi sade berrak ve öz bir anlatım sonucu hayata bakan insanlar burdakiler. Hayatı ayırmadan herşeyiyle Kurana göre yorumlama ihtiyacı duyan bir topluluk. Hesaba çekici Allah yeter.
FARUK TAŞ
24 Ağustos 2010 Salı 19:27
HELAL
MAŞAALLAH BAREKALLAH...ALLAH SUBHANEHU VETEALA AHMED KALKAN HOCAMIZ GİBİ MUVAHHİDLERİN SAYISINI ARTIRSIN İNŞAALLAH...BİLİNÇLİ MÜSLÜMAN GERÇEKTEN AZ...
Fırat Olcay
23 Ağustos 2010 Pazartesi 15:33
Perspektif
Yazıya bakıldığında vahyi ilkeler etrafında kaleme alınmış gibi görünüyor.Fakat yazının yazılış maksadı düşünüldüğünde referandumda kemalist oligarşinin geriletilmesini destekleyen asıl islami kesimin hedef alındığı anlaşılıyor.Oysa bu kesimin destekleme sebeplerini anlattıklarını ve hatta Hamza Türkmen ağabeyimiz tarafından Hilal Tv'de uzun bir şekilde gayet anlaşılır bir dil ve üslupla anlatıldığınıda biliyorum.Ya Ahmet Hocamız bu konuşmayı dinlememiş ya da önemsememiş.
idris
23 Ağustos 2010 Pazartesi 13:50
özür
adem beye atfen yazmam gereken yazıyı dikkatsizliğim sonucu ibrahim beye yazdığımdan dolayı ibrahim beyden özür dilerim.
İbrahim KÖKSAL
22 Ağustos 2010 Pazar 23:36
İdris Abiye
Beni yalnış anladınız sanırım ben Adem beye karşılık yorum yazdım. Sanırım dikkat etmediniz :) Sorun diil. Bende Ahmet Alkan beyin yazısına canı gönülden katılıyorum. Yorumları okurken birleştirin.
İDRİS
22 Ağustos 2010 Pazar 18:39
NE BU DEVEYİ GÜDERİZ NE DE BU DİYARDAN GİDERİZ
ibrahim köksal bey iyi edebiyat yapmışsınız eyvallah. Ama şunu unutmayın ki, Ahmed kalkan gibi hocalar kuranı okuyan düşünen ve nebevi hareketi de sizden daha iyi bilen insanlardır. siz çoğunluk putunun rüzgarına kendinizi kaptırmış gidiyorsunuz. Allah kuranda çoğunluğun zan üzere olduğunu dile getiriyor. referandumu inançlarından dolayı boykot etmek demek mücadeleden taviz vermek, sdece eleştirmek veya marjinal kalmak demek değildir, inancımıza zulüm bulaştırmamak ve inandığımız gibi yaşayarak mevcut statükocu rejime eklemlenmedn yaşamak istiyoruz. bu herşeyden elini eteğini çekmek değildir. bu tavır hayatın tam ortasından vahyin rehberliğinde insanlığa seslenmktir. abdestli kapitalistlerden olmak ve merkezin nimetlerinden daha fazla istifade etmek gibi bir niyetimiz olmadığı için ve aynı zamand bu referandumla statükocu, kemalist ve militarist düzenin de değişmeyeceğini bildiğimiz için bu referandumu boykot ediyoruz ve diyoruz ki ne bu deveyi güderiz ne de bu diyardan gideriz.
idris
22 Ağustos 2010 Pazar 00:12
Allah sizi korusun
Yeşil elbise giyip ak saçlı başını örtmüş, makyajla kendisine genç kız görüntüsü vermiş “düzen” adlı 87 yaşındaki cadı karı, dışı güzel mi güzel, içi zehirli kıpkırmızı yarım elma veriyor vatandaşın eline: Yersen...
evet kıymetli hocam, sizin hakkı korkusuzca dile getiren uyarıcı yazınız vesilesiyle şirk anayasasını bize kabul ettirmeye çalışanlara diyoruzki, yemezler...
inancımızı saf-arı duru itikadımızı zehirlemelerine izin vermeyeceğiz inşallah. la ilahe illallah...
İbrahim KÖKSAL
18 Ağustos 2010 Çarşamba 02:24
Eskilerin Masalları ?
Yazılarınız Kuran anlayışı ile şu şekilde örtüşüyo '' Vahiy eskilerin masalı''
Şunu bir kere anlamak lazım. Demokrasi yada diğer beşeri sistemler ki özellikle günümüz demokrasi kavramını bizler dönüştüremeyiz. Çünkü o değere ruh katan anlam yükleyenler müslüman toplumlar dil. Fethullah Gülen bir söyleşisinde birgün demokrasinin İslamın yerini alıcanı ve demokraside dönüşüyo diyerek kelime oyunu yapıyor. Kolay diil evet belki bizler sadece oy vermeyerek çözüme gidiyor gibi size basit anlamda bir değer katmayabilir ama değişen hiçbirşey yok. İlk insandan beri aynı hayat aynı kavramlar. Bunu anlamak çok zor diil. Ama değişti diyerek yeni mücadeleler oluşturmaya kalkmak şuna benziyor. Yeni bir mücadele metodu demek yeni br din demek. Peygamberi metod bu diil. Çevik bir '' 28 Şubat bin yıl sürecek derken aslında doğru dedi'' İslamdan uzak 1000 yıl tasavvuf hakim oldu 1000 yılda demokrasi hakim olsa ne değişir ki?
Önceden bende sizin gibi düşünürdüm ama Kuran düşünmeme engel. Keşke sizin gibi eski düşlerimde kalsam daha kolay mücadele ederdim.
yener
17 Ağustos 2010 Salı 22:09
yanlis anlasilmamistir umarim
adem arkadasin yazisina cevap dusunmustum ALLAHIN kitabindan cikmayan hukumlerin hepsi batildir oncekide sonrakide daha sonrakide daha sonrakide ..........
Adem
17 Ağustos 2010 Salı 19:16
İbrahim kardeş
Sevgili kardeşim, kalıplaşmış örneklerden ve bakış açısından kurtulunda olayı salim kafayla anlamaya çalışın. Peygamberimize iktidar teklif edenlerin karşılığında bekledikleri şey onun peygamberlik davasından vazgeçmesiydi. Referandumla bunun ne ilgisi var. Referanduma gitmekle kimseden davasından vazgeçmesi falan istenmiyor. Tersine ilginç bir şekilde referanduma karşı çıkanlar aslen İslam düşmanlarının bizzat kendileri. İronik değil mi? Ebu Cehillerin, Ebu Leheplerin yerine konulması gerekenler anayasa değişikliğini öneren AK parti ve mensupları değil. Bizzat Müslümanların karşısında yer alanlar yani derin devletçiler, CHP, ergenekoncular vs. değil mi? Verdiğiniz örnek buraya uysa iktidarı veya referanduma gitmeyi önerenlerin bizzat vesayetçi kesimin temsilcileri olmalıydı. Oysa öyle değil. Dolayısıyla İbrahim kardeşim bir örnek vermeye kalktın ama onu da yanlış verdin, hiç uymadı.

Sözkonusu olan değişime ayak uydurmak değil. Değişim zaten var. Siz isteseniz de istemeseniz de hayat akıyor. Önemli olan akan bu hayat içinde doğru referanslarla ve doğru değerleri bularak insanlığın yararına değişime mudahale edebilmek ve söz sahibi olabilmektir. Oysa Kalkan abimizin mantığı ile gidersek bırakalım değişimde söz sahibi olabilmeyi devrim hülyaları ile hayatın dışında edebiyat yapmaya devam ederiz. Akide dediğiniz de haricilerden miras kalan "hüküm ancak Allah'ındır" sloganını tekrar etmekten ibaret, lafızlara takılıp kalan ve yenilmişlik duygusuyla son yüz yıllık süreçte yeniden üretilen teolojik bir yorumdan ibarettir. İsterseniz bunu sorgulayın da ondan sonra akidenin bozulmasından şikayet edin. Vesselam...
İbrahim KÖKSAL
17 Ağustos 2010 Salı 16:07
Adem Kardeş
Yorumunuz demokrat yorum. Mekkede peygamberimize iktidarı teklif edenleri bilir misin kimlerdi. Şimdikilerden farkı nedir? Hiç. Ama Secde Süresi ile alıcağı yolu belirleyen Allah buna izin vermedi ve olması gerekeni yani Tevhid akidesi ile yol aldı. Problem diil sende değişime ayak uydurabilirsin ve birgün bakmışsın ki herhangi bir dünyalıktan farkın kalmıcak. Peygamberin bu davranışını örnek almayanlar nedense ''şefaatini'' yüceltmekten geri kalmıyo. Yada farklı farklı kelimelerde cezadan yırtmak için akideyi bozdular. Kuran okuduğunun farkında mısın?
Adem
17 Ağustos 2010 Salı 14:25
Dağa çıkın ya da göğe-ek
Herşeyden bigane kalan, ertelemeci, soyutlayıcı, rafine ve realiteden uzak; çözüm üretmekten çok, üretilen her çözüme sırça köşklerden bakan tavrınız sizi o çokça reddettiğiniz tasavvufçulardan farklı bir noktaya getirmiyor. Onun için size sözüm ancak şu olabilir; Gölge etmeyin, dağa çıkın ya da göğe... Belki bir gün Mehdi gibi gökten inersiniz de insanları kurtarırsınız.
Adem
17 Ağustos 2010 Salı 12:43
Dağa çıkın ya da göğe
Müslümanları hayattan ve hayatta alternatif olmaktan çıkaran bundan daha rijit ve herkese arkası dönük bir yaklaşım biçimi olabilir mi acaba? Ben Kur'an'a baktığımda bana hayattan uzaklaş insanlara arkanı dön, problemlerden uzak dur, alternatif üretme, reel olana sırtını çevir, projen olmasın, insanlara çözüm üretme, rafine bir hayatı kabul et yoksa reddet, herkese üstten bak; onları iyice küçümse ve küçült; hatta mümkünse düşündüğünle ters düşenleri hemen şirkin yanıbaşına koy gibi bir şey söylediğin görmüyorum. Oysa Kur'an'ı kalpleri ve akıllarıyla değil göz uçlarıyla okuyanlar ve onun ne demek istediğinden çok ne dediği üzerinde yoğunlaşıp kendilerini lafızlara hapsedip sonrada kendilerini1400 yıl öncesinin koşullarına entegre edenler bugünü okumaktan ve bugün için olması gerekeni anlayıp anlatmaktan aciz kalıyorlar. Zannediyorlar ki, asıp-kesen, dışlayan kategorize eden, tekfir eden misyonlarıyla bir gün sabah kalktıklarına memlekete şeirat gelecek. Çok beklersiniz sevgili abilerim. Bu tavırlar sizi toplumun içinde toplumu değiştirmeye ve iyiye doğru dönüştürmeye götüreceğini sanıyorsanız iyi bilin ki bindiğiniz tren oraya gitmiyor. Yanlış trendesiniz. Bindiğiniz tren sizi dağa veya çöle götürür, yani yalnızlığa götürür. Üzerinize ve vaziyet ettiğiniz çevrelere sarım sarım sardığınız o izolasyon kalıpları toplumu daha iyi yapmıyor, topluma daha iyisini de getirmenizi sağlamıyor. Sadece izole ettiğiniz grupların eylemsizliğini ve pasivize oluışunu, toplumdan ve hayattan uzaklaşmasını sağlıyor. Var olan tüm imkanların daha iyi bir hayat ve toplum için gerekirse karınca adımlarıyla kullanılması yerine üstten bakan bir tavırla küçümsenmesi, sizin toplumu daha iyiye dönüştürmede geri adımlara yol açtığınız gerçeğini ortadan kaldırmıyor. O çokça reddettiğiniz tasavvufçulardan farklı bir nokt
ersin
17 Ağustos 2010 Salı 07:04
demokrasi adına
Demokrasi adına,kaybedilen haklar adına,cuntaya son adına.Ey insanlar hani Kur'an adına?Rabbimizin hükümlerinin gelmesi için mücadeleniz ne oldu?sorusu geldiğinde cevap ne ola acaba?O ilahi huzurda.
Niye evet-niye hayır değilde kur'an anayasası önceleniyor diye soranlara,aklını rafa koyup düşünmeyen insanlara bunun nedenini açıklayan güzel bir yazı olmuş.Rabbim bu kalemlere güç versin.Allah razı olsun.selam ve dua ile.
ilyas metin
16 Ağustos 2010 Pazartesi 23:53
selamlar
bu yazı itikadını sadece Kuran'dan alan düşüncenin ürünü.Ahmed abi bu inancın sahibinin iktibasta olması gerekiyordu, burada olmandan memnun olduk hoşgeldin.

Hamza er kardeşimizinde burada yazmasını çok isterdim layık oldugu düşüncenin yeri burası diye düşünüyorum,

selam ve dua ile
İrfan Toker
16 Ağustos 2010 Pazartesi 15:46
Ufacık Bir Katkı
Demokrasi halkın seçim hürriyeti değil,insanların kendilerini kendilerinden başka hiçbir otorite tanımadan yönetmeye kalkışmalarıdır ki,bu açıkça Allah'a isyan ve küfr'dür.
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
8 / 12 °C
Hakkari
-2 / 8 °C
İstanbul
11 / 16 °C
İzmir
9 / 17 °C