Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İslami Hareket
12 Ağustos 2010 / 05:03
İslami Hareket kavramı, iki temel unsurdan oluşmaktadır. Bunların ilki 'İslamilik', diğeri ise 'hareket'tir. Doğal olarak, bir İslami Hareket tanımı yapıldığında, bu iki unsurun vazıh bir şekilde açıklanması gerekecektir.

Çok tabiidir ki, İslami Hareket'in belirleyeni 'İslamilik' özelliğidir ve bu özellik onun hareket niteliğini de belirlemektedir. Bu nedenle öncelikle İslamilik özelliği üzerinde yoğunlaşılmalıdır.

 

'İslami olan nedir?' sorusunun tarih içinde çok farklı şekillerde cevaplar bulduğu malumdur. Kur'ani tabirle "her grubun yanındakiyle övündüğü" bir platformda, sabit ve değişmez bir tanımdan bahsedebilmek mümkün değildir. Ümmet, tarihsel süreç içerisinde, bilhassa 'ilkelerini' yitirdiği ve bunların yerine 'geleneği' yerleştirdiği için, neredeyse grup adedince İslam anlayışı zuhur etmiştir. Doğal olarak, bu anlayışlar temelinde ortaya konulan pratikler/hareketler de, İslam'ın değil, bu anlayışların rengini/boyasını üzerinde taşımak durumunda olmuşlardır. Elbette İslam adına ortaya konulan pratiklerin İslam'la örtüştüğü yerler de vardır; fakat bu durum, bu hareketlerin 'İslami' olarak nitelenmesi için yeterli olamamaktadır. Şu halde, pratiğin sahibinin iddiası değil, pratiğinin özünde yatan ilke önemlidir. Eylem bu ilkeye uyumluysa değer taşır, değilse batıldır. Bu temel ilkeden hareketle 'Islami olan'ın tanımı şu şekilde yapılabilir: İslami olan, Kur'ani olandır. İslamilik iddiası taşıyan her düşünce ve davranış, mutlaka Kur'an'ın onayını almalıdır ve ancak o zaman 'İslami' damgasını üzerinde taşımaya hak kazanabilir. Kur'ani olanın ne olduğu konusunda ortaya çıkan tartışmanın ise çözümsüz olmadığı açıktır. Zira tefsir alanında görülen zorluklar, aşılamaz cinsten değildir ve Allah'ın muradı'nın ne olduğu sorunu, Peygamber ve yakın ashabının pratikleri gözönünde tutulursa çözümlenemeyecek bir konu değildir. Şu halde ölçü, Kur'andır. Sözkonusu olan şey de bir Hareket ise, bu durumda Kur'an'ın konuyla ilgili ilkeleri elbette belirleyici olacaktır.

 

Bu noktada birincil olarak ele alınması gereken ilke, Tevhid olarak karşımıza çıkmaktadır. Malumdur ki, Tevhidin özü, La ilahe illallah'tır. Yani İlahlık ve Rablık'ta Allah'a ortak tanımamaktır. Allah, ibadet edilmeye, ittiba edilmeye layık tek varlıktır. O'nun yerine bir başka şeyi (şahıs, put, Şeytan, para, nefs vs...) ilah edinmek, Şirktir. Şu halde, İslam adına ortaya çıkan yapılar, Tevhid konusunda açık ve tavizsiz olmalıdırlar. Bir oluşum, İslami Hareket nitelemesini hak etmek istiyorsa, tarihsel süreç içerisinde Kur'ani doğrulara bulaştırılmış şirk unsurlarını ayıklama/temizleme görevini de yerine getirme gayreti içerisinde olmalıdır. Zira Kur'an müminlere yeryüzünü "bozulduktan sonra İslah etme" görevi yüklemiştir (A'raf: 56-85). Kur'an'ın yüklediği bir görevi yerine getirmeyen bir harekete, Kur'an'ın onay vermesi mümkün değildir. Tevhid'in müminden istediği bir diğer şey ise, İktidar'ın hedeflenmesidir. Allah'ın dinini yeryüzünde hakim kılmak için iktidar gereklidir ve mümin bu aracı kullanmalıdır. İktidar talebi olmayan bir oluşuma İslami Hareket denilemez. Ancak iktidar, amaç değil; Allah'ı razı etmek için kullanılacak bir araçtır. Fakat açıktır ki İslam'ın pek çok hükmü ancak bir siyasal iktidarın mevcudiyeti ile hayata geçirilebilmektedir ve sırf bu yüzden, mümin, iktidarı talep etmesi gerektiğini bilir. Tevhid'in gerektirdiği bir diğer husus ise, Ahlakilik'tir. Kur'an neyin iyi/doğru, neyin kötü/ yanlış olduğunu belirlemiştir. Mümin bu ölçülere uymalıdır. Bu ise doğal olarak, İslami bir hareketin 'güvenilir', 'tavizsiz' ve 'ilkeli' olması sonucunu doğuracaktır. Tabiidir ki, bu husus, müminin, Kur'an tarafından yasaklanmış yollara meyletmesini de engellemektedir. Özetle, mümin için "amaca ulaşmak için her yol meşru değildir." İslam'ın meşruluk sınırları (Hududullah) bellidir ve bu sınırlar aşılamaz. Düşüncenin İslami olması nasıl bir zorunluluk ise, eylemin de İslami olması gerekir. Haram yollarla meşru hedeflere ulaşılamaz. Amacın mukaddes olması, aracın haramlığını iptal etmez. Bu nedenle Ahlakilik, bir İslami Hareket'in en temel vasıflarından biridir ve aslında bu hareketi, diğer hareketlerden ayıran bariz özelliklerden biridir.

 

Bu konuyla bağlantılı olarak, tavizsizlik üzerinde de durulmalıdır. Taviz, Hareket'e olan inancı/güveni sarsacağı için, doğrular üzerinde sebat etmek de İslami Hareket sürecinde büyük önem taşır. Doğru bir bütündür, parçalanamaz. Bu noktada verilecek en küçük taviz dahi, doğrunun bütününden vazgeçme anlamına geleceği için, hareket açısından ölümcül etkiler doğurur. Kur'an, müşrikler tarafından Peygamber (as)'a gelen "biraz senin dininden, biraz bizim dinimizden" teklifini kesin bir dille reddederek, tavizsizliğin, bir İslami mücadelede ne kadar önemli olduğunu açıkça ifade etmiştir. Tevhid'in gerektirdiği bir diğer nokta da, evrenselliktir. Bir oluşumun, İslamilik özelliğini taşıması için, parçacı, mezhepçi ve bölgesel olmaması gerekir. Tevhid, adı üstünde, 'birliği' ister. Bu birlik, Kur'an'ın evrensel değerleri çerçevesinde bir araya gelen, kökeni, ırkı vs. ne olursa olsun her inanmış kişi'yi (mümin) kapsar. Bu bağlamda, toprak, bölge, soy, kavim, dil gibi unsurların belirleyicilik/üstünlük özellikleri yoktur. Bu birliğin belirleyeni, vahydir. Kişilerin görüşlerinin değeri, bu temel unsura yakınlıkları oranındadır.

 

Şu halde bir Hareket, ancak bu temel özellikleri bünyesinde taşıması halinde, 'İslami' nitelemesini hakedebilir. Fakat burada hemen ifade edilmelidir ki, bir yapı veya oluşumun 'İslami Hareket' olarak adlandırılabilmesi için, 'İslami' olması da tek başına yeterli değildir. Bu oluşumun, aynı zamanda bir 'Hareket'in özelliklerini de bünyesinde taşıması gereklidir. Bu açıdan, kuşatıcı ve isabetli bir İslami Hareket tanımı yapabilmek için, bu tanımın ikinci unsuru olan 'hareket'in de açıklanması zaruridir.

 

İslami bir çabanın, İslami bir Hareket olarak nitelenebilmesi için ilk ve vazgeçilmez şart, örgütlülüktür, örgütlülük (organize olmak), ilkeler ve o ilkelerden kaynaklanan bir program çerçevesinde ve belirli bir disiplin içinde faaliyet gösteren yapıların temel özelliğidir. Burada düşünsel ve pratik anlamda bir disiplin vardır. Lider ve ona bağlı kadrolar, belirli ilkeleri gerçekleştirebilmek için koordineli (eşgüdümlü) bir çalışma içine girerler ve böylece bireylerin tek tek sahip oldukları gücün üstünde, bambaşka ve farklı bir güç oluştururlar. Zaten örgütlerin amacı da belirlenen hedefe, güçlerin birleştirilmesi suretiyle ulaşılmasıdır. Bu nedenle örgütler, bir lider ve onunla uyumlu çalışan ekiplerden oluşur. En geniş şekliyle devletler, en minimal ölçeğiyle de aile birer örgüttür. Her ikisinde de bir amaç ve belirli bir disiplin/düzen vardır ve hedeflenen amaca, ancak koordineli bir çalışma ile ulaşılabilmektedir. Şu halde bir çalışmanın İslami Hareket nitelemesine hak kazanabilmesi için, 'örgütlü çalışması' şartı aranmalıdır.

 

Hareket olmanın bir diğer şartı da, açıklıktır. Düşünsel gelişimini tamamlamış, kitleye açılma noktasına gelmiş bir oluşum, mesajını gizlememeli, aksine en açık bir şekilde toplum önüne çıkmalıdır, özetle davet gizlenmemelidir. Bir oluşum, hedefleri, programı, bağlılarının kimliği, metodu ve pratiğiyle açık olmalıdır. Gizli çalışma yöntemleri, asli değil istisnaidir ve belirli bir zaman dilimi için geçerlidir. Ama bir İslami oluşum, hareket olma noktasına gelmişse, mutlaka açık davet stratejini seçmelidir. Gizlilik hareketin her aşamasında, ancak çok özel bazı alanlar için söz konusu olabilir. Davetin niteliği ile ilgili konularda kesinlikle açıklık şarttır. Hareket olmanın bir diğer şartı da, o oluşumda, değiştirme/dönüştürme iradesinin mevcudiyeti ve bu iradenin somut bir şekilde tecessüm etmesidir. Yani hareket, "nefislerde olanı, İslami olanla değiştirme" görevini yerine getirirken, inisiyatif kullanabilme imkanına sahip olmalı, her yeni duruma karşı, ilkeleri doğrultusunda kendi duruşunu ayarlayabileceği bir manevra kabiliyetine sahip olmalıdır. Bütün bunların üstünde, hareket, belirlenen değil belirleyici olmalı, toplumsal alanda bizatihi kendisi gündem oluşturabilmedir. Elbetteki bir oluşumun bu güce erişmesi, içsel gelişiminin sağlıklı bir seyir izlemesi ile mümkündür. Bu yüzden İslami grup ve cemaatlerin, teşekkül sürecindeki gelişim çizgilerine azami dikkat göstermeleri gerekmektedir. Değiştirme/dönüştürme iradesinin somut bir yansıması da, hareketin 'inkılapçılık' özelliğinde görülmektedir. İslami Hareket, "fitne ortadan kalkıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar" mücadele etme göreviyle yükümlüdür ve bu görev, İslami oluşumların dönüştürücü yönünü tayin etmektedir. Ancak İslami Hareket daima ve her durumda 'kökten dönüşümü' talep etmez. İslami yönetimlerin özde olmayan hatalarının düzeltilmesi noktasında İslami Hareket, 'ıslah edici'dir. Bozulmanın özde olduğu durumlarda da, bu hareket, 'kökten değişimi' (inkılap) talep eder.

 

İşte gerek İslamilik, gerekse hareket boyutunda zikredilen bu özellikleri haiz bir harekete ancak İslami Hareket denilebilir. Bu özelliklerin herhangi birinde bir eksikliği bulunan oluşumlar, İslami Hareket olarak adlandırılmazlar. Zira bu özellikler, İslami Hareket'in asli özellikleridir ve bu noktadaki bir eksiklik veya bozulma, bünyenin değişmesi/başkalaşması ile neticelenir ve tarihteki pek çok örneğinde görüldüğü gibi, bu başkalaşma İslamdışılığa kadar varır. Elbetteki bir İslami Hareket'in de hataları ve eksikleri olacaktır; ancak bunlar tali hususlarda söz konusu olabilir. Nitekim İslami Hareket'in bütün üyelerinin, takvanın zirvesinde olması beklenemez. Ya da İslami Hareket'in lideri ve üyelerinin zaman zaman hata yapmaları da mümkündür. Ancak bunlar telafi edilebilir cinsten olmalıdır. Asli hususlarda, daimi hatalar yapmak, Hareket'i bitirir. Şu halde, buraya kadar yapmış olduğumuz izahlardan sonra, İslami Hareket'i şu şekilde tarif etmek mümkündür:

 

"İslami Hareket, Tevhidi temele dayalı, toplumsal hedefleri ve programı oları; evrensel, hayatı tüm yönleriyle kuşatıcı, ilkeli, inkılapçı, açık ve örgütlü bir yapının adıdır."

 

Bu aşamada karşımıza 'temsil ve biat sorunu' çıkmaktadır. Bütün bu özellikleriyle bir İslami Hareket'in teşekkül etmesi durumunda, bir mümin için bu harekete biat etmek yükümlülük haline gelecektir. O halde, bu konudaki tespitin titiz ve dikkatli bir şekilde yapılması gerekmektedir. Bilinmelidir ki, bir İslami Hareket teşekkül etmeden, müminler üzerinde 'biat' yükümlülüğü fiilen tahakkuk etmemiştir. Fakat İslami Hareket teşekkül etmediği zaman, müminlerin yine yükümlü oldukları görevler vardır. Bu görevler, biatin yüklediği görevler değil, İslam'ın, o şart ve durumdaki müminlere yüklediği başka görevlerdir. Bunların en başında da, bir İslami Hareket'i oluşturmak için çalışmak gelmektedir. Fakat bir İslami Hareket mevcut değilse, o durumda, müminlerin. sanki İslami Hareket varmış gibi birtakım yükümlülükler vehmetmeleri de doğru değildir. Evet Allah rızası için birtakım toplu çalışmaların içinde olunacaktır; fakat bu çalışmalara 'hareket' niteliği atfetmek isabetli değildir. Zira böyle bir şey, kaçınılmaz olarak, sahte bir 'biat mekanizması' doğuracak ve müminlerin potansiyelleri boş yere tüketilecektir. Bir oluşumun biat talebinde bulunabilmesi için bütün bir mümin topluluğunu 'temsil' yeteneğine haiz olması gerekir. Bu ise elbette öncelikle o hareketin İslami olmasına, ardından da 'hareket' özelliklerini layıkıyla yerine getirmesine bağlıdır. Bu yeteneği haiz olmayan ve fakat İslami Hareket olduğu iddiasını taşıyan oluşumlar ise, İslam'a zarar vermekten başka bir şey yapmış olmazlar.

 

Bu noktada Peygamber (as)'ın durumu önem arzetmektedir. Düşünülebilir ki, Hz. Peygamber de davetine başladığında tek kişidir ve davet izhar edildiğinde, O'na iman edenler, aynı zamanda O'na ittiba da etmek durumundadırlar. Bu doğrudur; zira Peygamberler için itaat edilme noktasında bir sorun bulunmamaktadır; Onların (din konusundaki) talepleri, hiç kuşku duyulmaksızın, Allah'ın talepleridir ve müminler bunu bilirler ve onlara itaat ederler. Fakat yeryüzü ifsad olduktan sonra ıslah edilecekse, bu gibi durumlarda, bu işi yapacak grubun (ve tabii ki onun liderinin) mahiyeti önem arz eder. Şayet bu iddianın sahibi olan grup/cemaat, düşünce ve eylem açısından İslam'la uygunluk arz ediyorsa, ve İslami Hareket'in şartlarını haizse, o taktirde o grup/ cemaat de, itaati hak eder. Ancak pratikte karşılaşılan, çoğunlukla bunun tersi olmuştur. Gruplar, fırkalaşmanın doğal sonucu olarak, kendi düşüncelerini İslam'a yamamaya çalışmışlar ve bunun adına da yine de İslam diyebilmişlerdir. Hal böyle olunca, Müslümanların biat/itaat konusunda titiz olmaları ve İslam adına ortaya çıkan oluşumları ihtiyatla ve titizlikle karşılamaları gerekmektedir. Ancak bu titizlik, oluşumun gelişmesine köstek olacak bir şekilde değil, onu besleyecek şekilde olmalıdır. Bu ise elbette, eleştiri mekanizmasının Kur'ani doğrular çerçevesinde daimi olarak işletilmesi ile mümkündür. Böyle yapıldığı taktirde, Müslümanlar İslami Hareket'e giden yolda önemli mesafeler kat edeceklerdir.

 

İslami Hareket'in mevcut olmadığı yerlerde, müslümanların üzerine düşen görev, onu oluşturmaya çalışmaktır. Ancak bu konuda aceleci davranılmamalı, eylemin mutlaka sahih bir bilgi temeline dayanması şartı aranmalıdır. Düşünsel netlik ve kemale ulaşılmadan girişilecek eylemler, sonuçta istenilen amaca hizmet etmeyecek, bilakis bağlılarının umutsuzluğa ve karamsarlığa düşmesine neden olacaktır. Eylem, anlam ve değerini, dayandığı düşünsel temelden alır. Bu nedenle temelin her durumda sağlam olması asıldır. Fakat müminler, daimi bir cehd içinde de olmak durumundadırlar. Bu yüzden bu iki sorumluluk bir arada yürütülmelidir. Ancak sahih bilgiye 'sürekli eylem' yöntemi ile ulaşılacağı, dolayısıyla eylemin öncelenmesi gerektiği düşüncesi doğru değildir. Zira bilgi ile eylemin mahiyetleri farklıdır. Aralarında belki bir öncelik-sonralık sıralamasından bahsedilebilir. Fakat sürekli eylem suretiyle bilginin süreç içinde kemale ulaşacağı iddiası batıldır. Müminler, bir 'hareket' olma niteliğine, ancak ve ancak, keyfiyet (bilgi) ve kemiyet (ekip/ cemaat) olarak belirli bir güce ulaştıklarında hak kazanabilirler. Bu güçleri yoksa, bu gücü elde etmek için, öz-denetim ve öz-eleştiri mekanizmalarını sürekli işleterek, azami gayreti sarf etmelidirler. Bir İslami Hareket hüviyetine sahip olabilmek için bu noktada belirli bir yöntemin zorunluluğundan söz etmek de mümkün değildir. Bu yöntem, bir grubun gelişerek diğer grupların önüne geçmesi veya diyalog zemininin güçlendirilmesi suretiyle ortak bir platformun oluşması ya da dışsal faktörlerin zorlamasıyla kendiliğinden oluşabilecek bir cephe şeklinde de olabilir yahut da şartların ortaya koyabileceği bir başka model de olabilir. Bu konuda önceden planlanmış bir strateji tayin etmek, kolaylaştırıcı olmaktan çok zorlaştırıcı olur. Bu nedenle bu zorluğun hallini öz-denetim mekanizmalarının sürekli işletiminde aramak gerekir.

 

Son olarak, İslami Hareket'in dönemsel şartların ürünü olup-olmadığı yönündeki tartışmayı çözüme bağlamak gerekmektedir. Acaba İslami Hareket, devletleşme aşamasından sonra da varlığını sürdürecek midir, yoksa devletleşme aşamasında artık 'hareket'in statikleşmesi mi söz konusudur? İslami Hareket, yaygın anlamıyla, iktidarın küfr güçlerine ait olduğu coğrafyalarda, hakimiyeti Allah adına ele geçirmeye çalışan İslami cemaatlerin adı olarak kullanılmaktadır. Hakimiyet Allah'a ait olduktan sonra, bu oluşumların mahiyeti' değişmeyecek ve fakat bir 'form' değişikliği (ister-istemez) yaşanacaktır. Örneğin, İslam Devleti kurulduktan sonra, devletin korunması ve güçlenmesi gibi bir ek görev ortaya çıkacaktır. Bu husus, kaçınılmaz olarak kurumların güçlendirilmesi gereğini beraberinde getirecektir ki bu, hareketin 'form'unda bir değişiklik olduğunun göstergesidir. Ancak Emr-i bi'l-ma'ruf ve Nehy-i ani'l-münker görevi süreklilik arzedeceği için, bir durağanlıktan bahsetmek mümkün değildir. Eğer o devlette bir durağanlık varsa, bu durumda, o devletin İslamilik özelliğinde bir sapma olduğu sonucu çıkarılmalıdır. Bu bağlamda İslami Hareket, İslam Devleti'ne dönüştüğünde, tebliğ ve cihad görevi devam edecek, bir başka ifadeyle İlâyı Kelimetullah Davası, başka bir formda ama daha güçlü bir şekilde sürdürülecektir.

Bu yazıya toplam (2) yorum eklenmiştir.
adem oğlu
17 Şubat 2012 Cuma 18:00
yazarı kim güzel olmuş
kim yazmış bu yazıyı, yazarı niçin belli değil ya da bilen varsa yazarsa memnun olurum...

Editörün Notu: Sayın yorumcumuz, kavram yazılarımız İktibas kadrosu tarafından hazırlanan yazılar olup, bugüne dek isimsiz olarak yayınlanmıştır. Daima üzerinde durduğumuz nokta kavramların gerektiği gibi anlaşılması olmuştur. Saygılarımızla
Z.Celik
12 Ağustos 2010 Perşembe 15:39
ilkeli yasam
Agziniza saglik cok yerinde bir konuyu islemissiniz...
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
3 / 11 °C
Hakkari
-4 / 9 °C
İstanbul
7 / 8 °C
İzmir
6 / 15 °C