Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kulluk
02 Ağustos 2010 / 16:30
Tarih boyunca ibadet kavramının toplumlarda nasıl şekillendiğine bakmadan önce; ibadeti gerekli kılan "din" kavramının genel manada nasıl anlaşıldığına bakmak gerekecektir.

Saliha ATALAR

 

Çünkü ibadetlerin şekillenişi muhakkak ki bağlanılan dinin esaslarına göre vücud bulmuş; insanlar benimsedikleri dinle­re göre "kulluklarını=ibadetlerini" ortaya koymuşlardır.

 

Genel manada "din" kavramına maale­sef kitabında (psikoanaliz ve din) İslâm'ın adına yer vermemesine rağmen, Ericc Fromm oldukça kapsamlı ve doyurucu bir açıklama getirmiştir. Fromm'a göre din; "Bir topluluğun bireylerince paylaşılan ve o birey­lere belli bir YÖNELİŞ, belli bir bağlanma amacı kazandıran herhangi bir düşünce ve eylem, sistemidir." Bu bağlamda ele alınacak olursa , kişi veya toplulukların gönülden bağlılık hissettikleri ve yaşamlarına yön verdikleri her türlü düşünce ve bunun sonu­cunda ortaya koydukları eylemler aynı zamanda onların "dinlerinin" de bir tezahürüdür. Bu haliyle din, ister ilâhi kaynaklı olsun isterse "insani" kaynaklı olsun insan hayatının vazgeçilmez bir unsuru olarak ortaya çıkmıştır ve kıyamete kadar da bu böyle olacaktır.

 

Madem ki din; bir takım düşünce ve eylemler sistemidir, o halde dinin de bir sahi­binin olması ve O'na çeşitli şekillerde "bağlılığın ve yönelişin" ifade edilmesi gerek­mektedir. İşte bu arada devreye; "kulluk, itaat, boyun eğme, içten bağlanma, tevazu gösterme; kişinin kendisinden yüksek ve üstün kabul ettiği bir kimseye ve bir güce karşı boyun eğmesi, ona bağlanmaya razı olması, onun için kendi bağımsızlığından ve özgürlüğünden vazgeçmesi, asla başkaldırmaması, direnmemesi, onun hükümlerini, karar ve yetkilerini içtenlikle tanıması ve kabul etmesi" gibi anlamlara gelen "ibadet" kavramı girmektedir.

 

İnsanlar kimi zaman korktukları tabiat güçlerinden onları yokeden başka bir tabiat gücüne tapınmışlar (taş, parlak taşlar, güneş); kimi zaman yaşamlarında en değerli yeri kaplayan, "O'nsuz olmaz" dedikleri şeyleri (para, makam; iktidar v.s.); kimi zaman kendi elleriyle yaptıkları ve isimlendir­dikleri ve hatta onlara güç bahşettikleri ilâhlarına "din" anlayışları çerçevesinde "taatta" bulunmuşlardır. Bize göre bütün bu "tapınma ve taat" şekilleri; insanların korku ve kuruntularından kaynaklanan bol çeşitliliğin ve bunun sonucunda kargaşanın hakim olduğu "bozgunculuk" çıkaracak türde olanlarıdır. Ki bu tip "taat biçimleri" insanları oyalamaktan ve insan hayatını karartmaktan başka bir işe de yaramamıştır. O halde en doğru "taat" şekli yani "kulluk" nasıl olmalıdır ki insanları karanlıklardan aydınlığa, kötülükler­den (fenalıklardan) iyiliğe, huzura doğru yol aldırsın?

 

Aristocu bir mantıkla yaklaşır "Tanrı bu dünyayı yaratıp, geriye çekilmiştir" (İlk muhar­rik) der isek bu sorunun cevabına da sanırım biraz zor ulaşırız. Şayet insanlar ilahi bir varlığın yaratıcılığına, kudret ve azametine ve kâinatı belli bir düzen içerisinde yarattığına inanıyor ise "kendisinin başı-boş bırakıldığı" çelişkisine düşmeyecek; Alemlerin Rabbine olan itaatinin bir zül değil, bilakis huzur geti­receği bilincini taşıyacaktır. (13/28) Biz bura­da; Fromm ve diğerlerinin düşündükleri gibi "ibadetin" özellikle İslâm dini bağlamında; insanın "çaresizlik ve güvensizlik duygularından dolayı yapılan; kişinin özgüveni ve bağımsızlığını yitirerek; sevgi ve adaletten yoksun bir yaptırımlar sistemi olmadığını ifade etmek istiyoruz. Tabi ki Allah (c.c.) Kur'an'ında da buyurduğu üzere insanları ve cinleri kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır (52/56). Ama; dinlerini seçme konusunda da onları serbest bırakmıştır. Ecirleri, muhakkak ki ahiret gününde onlara hiç eksiksiz geri döndürülecektir (39/11). Şu halde; dini gönülden tasdik ediş ve kesin bir bilgiyle iman etme, beraberinde "kulluğu da" getirecektir. İslam inancında yalnızca bir olan Allah'a kulluk etmek vardır. Sabah başka, akşam başka ilâhlara yapılan parsellenmiş "kulluk" anlayışı yoktur İslâm'da (34/27). Akidede olduğu gibi "ibadette de" bir'e bağlanma vardır. Tevhidde olduğu gibi taatta da bütüncül bir yaklaşım hakimdir. Bu kabulleniş ve bağlanma; "yaşam ve ölüm ikilemini yaşayan insanın güçsüzlüğünü ve önemsizliğini itiraf edişten çok"; kesin bir bilgiyle iman etmeyi ve "gönüllülüğü" esas alır (50/33).

 

Kesin bir bilgi varsa aklilik; gönüllülük varsa da sevgi ve adalet vardır "kulluk etme­de". Diğer bütün ilâhi dinler de bu değerlerle yüklüyken maalesef asıllarını kaybetmiş hiç de ilâhi dinlerin mantığına sığmayan bir takım inanışlarla (haşa) Allah inancını yanlış yönlere saptırmışlardır.

 

Hatta öyle bir sapıklığın içine düşerler ki Allah'la pazarlığa bile otururlar. Allah (haşa), Adam ila Havva'yı Aden bahçesinden yani Cennet'ten kovar ki yaşam ağacından uzak kalsın, kendisinde bulunan bilgiye ulaşamasın diye! Kıskançlığı, keyfiliği, pişmanlığı (haşa) Allah'a yakıştırırlar ve O'nunla pazarlığa otururlar! Bu inanışta nasıl bir "bilginin" olduğuna ve bu ilâh anlayışıyla nasıl kulluk yapılacağına varın siz karar verin!...

 

İslâm'a göre Allah, işte insanların ister beşer kaynaklı dinler olsun isterse aslı bozul­muş dinlerle ortaya koydukları yanlış inanış ve fikirlerini ortaya koyarak kendisini, kendisi­nin belirttiği şekilde tanıyıp ona göre kulluk etmelerini ister. Kainat kitabında ve Kur'an-ı Kerim'inde nasıl ki herşeyi belli bir delile dayandırarak bildiren, böylece kalpleri mutmain (mümin kalpleri) kılan Allah-u Zülcelal ibadetinde niçin yapılması gerek­tiğini, akıl ve irade sahibi insana neler kazandıracağını da belirtir. "Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzur bulur." (29/45) Bu kişiye şah damarından daha yakın olan, insan bütün özellikleriyle tanıyan yüce Allah'ın bir rahmeti olarak algılanmalıdır (50/16). Şöyle ki; Fatiha Sûresi'nin ilk ayetleri; özellikle Allah'ı tanıma ve "O'na niçin kulluk edileceği" konusunda oldukça açıklayıcı deliller taşımaktadır. Evet madem ki Allah, "Alemlerin Rabbidir", yaratılmışların akıl ve irade sahibi olan insanın da terbiye edicisi, denetleyicisi ve yöneticisidir. Madem ki "rahmetini" hiçbir yaratılmıştan esirgememiştir, mümin-kâfir demeden rahmetini insanlara yaymış, onlara merhamet etmiş ve nimetlerin en güzeli Kur'an’ı göndermiş; "sırat-ı müstakimsiz" bırakmamıştır. İnsanları o halde "kulluğa da itaate de" lâyık olan O'dur. Bu gönülden bağlanıp iman edenler için böyledir, iman etmeyenler içinse söylenecek tek söz vardır "Leküm, diniküm veliyedin".

 

Yüzyıllarca İslâm dini bazı iz'an yoksunu insanlar tarafından (buna bir takım müslümanım diyenler de dahil) "Kılıç dini" olarak takdim edilmiş; "bilgisizce" inananlar da özellikle hümanist geçinen birtakım insan­lar, kendi dinlerini "sevgi ve barış dini" olarak gören önyargılı hıristiyanlar vb. de bu takdime kayıtsız-şartsız inanmışlardır. Haşa Allah; onlara göre elinde kılıç gökyüzünde insanlara zorla taatı emretmektedir. Bu, şunu bilmedik­lerini gösterir maalesef; Allah'ın insanların taatına ihtiyacı yoktur ve onların ibadetleri Allah'ın zat ve sıfatlarına yeni değerlerde katmayacaktır (29/22). Bilâkis; insan varo­luşunun farkına varacak ve dünya hayatındayken bağlandığı zincirlerinden kurtulacaktır (2/257). Kur'an insanların yanlış yönelimlerini "kendi kendilerine zalimlik" etmeleri olarak açıklar. (45/15) İman edip salih amel işleyenler -kendileri için- bunu yapmakta; reddedenler ise nefislerine yazık edip zulmetmektedirler.

 

İbadet kavramını bir de kişinin (insanın eşref-i mahlukat (95/4) oluşuyla da bağlantılandırmak gerekir. İşte bu düşünce, insanın kâinattaki varlığının bir güçsüzlük ve önemsizlik ifadesi olarak değil, aksine bir "şeref" ifadesi olarak kendisini ortaya koymaktadır. Bu haliyle insan; akıl ve irade emanetini taşıyan, yeryüzünde Allah'ın halife­si sıfatını taşıyan (2/30) bir varlıktır. Bütün bunlar da yaratılmışların en şereflisi olmasının bir göstergesidir ve kuru bir balçıktan yaratıldığı halde nice büyük payelere sahip olduğunun açık bir delilidir. O halde yeryüzüne atılmış "güçsüz ve önemsiz" bir varlık değil; kainatın önüne sunulduğu, kendi­sine yaratılmışların mahiyetlerinin bildirilip-öğretildiği, şerefli-kişilikli bir varlıktır. Bu da Allah'la arasında bir çatışmayı değil "huzuru ve dostluğu" getirir. (5/55-56) Daha öncede belirttiğimiz gibi kendisi ile kurulacak olan bağın sınırlarını da yine gönderdiği peygam­berler ve vahiy aracılığıyla Allah belirler. İfrat ve tefriti yasaklar. Çünkü, insanları örneksiz bırakmamış, fıtratlarına zor gelecek şeyleri de onlardan istememiştir. (2/143) İşte ancak; böyle varoluşun sırları açığa kavuşup insanı olması gereken yere oturtur. Bunun için hümanistik değerlere de müslümanın ihtiyacı yoktur.

 

"İbadet" konusunda bağlantılandırılması gereken bir başka kavram da sanırım ahiret bilincidir. Bugün herşeyi madde gözüyle görmeye alışmış olan insanlar; zaman kavramını sadece bu dünya ile sınırlı kılacak mükâfatın veya cezanın bu dünyada niçin verilmediğini akıllarınca sorgulamaya çalışırlar. (45/33) Oysa, unuttukları önemli bir olgu vardır ki o da "inanç için duyulan iç huzu­ru" ve ahiret beklentisidir. (31/8) İslâm, bu konuda zaman kavramını ortadan kaldırır. İyiyi-kötüden ayırtetmenin en iyi yoludur bu..

 

Hele hele "Tanrı'nın insanı kendi görüntüsüyle yarattığı, Tanrı'yla insanın özdeş olduğu" gibi bir şirke hiç ihtiyacı yoktur. Zaten böyle bir anlayışta "kulluğunda" kime yapılacağı şüphelidir. Kişi bu haliyle -kendine kulluktan- başka bir şeye inanmıyor demektir ki bu düşünceye göre insan aklı ve vicdanı herşeyden daha çok belirleyicidir. Ancak şunu unutmamakta yarar vardır diye düşünüyorum ki, tek başına insan aklı ve hatta bazılarınca süper egosu denilen vicdanı her zaman objektif sınırlar: ne derece koruya­bilecektir? (5/48-49) İslâm; insanı yaratılmış­ların en şereflisi kılarak, O'nu vahye muhatap kabul edip, "gerçek kulluğa" davet etmiştir.

 

Yine ibadet kavramını; tekâmül etme süreciyle de birlikte anmak gerekir kanısındayım. Prof. Seyyid Kutup der ki; "İbadet, sadece el-kol hareketlerinden ibaret değildir; insanları kullara kul olmaktan kurtarıp gerçek İlâh'a, tek bir Allah'a kul olma­ya sevkeder." Evet; şayet Kur'an'da bir takım ibadetlerin nasıl yapılacağı belirtiliyor ve peygamber de bunların uygulamasıysa bütün bu ibadetlerin insana (+) değerler katması gerekir. Nitekim; Hz. Peygamber'in yaşamı buna en iyi örnekliği teşkil eder. Özünde, sözünde ve amelinde bir farklılık göremezsiniz. (2/3) Yaptığı ibadetin farkında olmayanları ise şiddetle tel'in eder. Maûn sûresi buna örnek olarak verilebilir.

 

İmam-ı Rıza'ya bazı Müslümanlar mektup yazarak "İslâm'da helâl ve harama dair hükümlerin sadece -taabbüd ve itaat-tan başka bu kurallara uyarak -kulluk etme ve boyun eğme- isteğini gösterme dışında bir anlamı bulunup bulunmadığını sorarlar. İmam da ilahi emirleri ve yasakları "mantık ve hikmetten" soyutlayan, bugün çukur kazdırıp yarın doldurtan emirler derecesine indiren bu görüşü kesinlikle reddeder.

 

O halde yaratılışın gayesi sadece ve sadece "Taabbüd ve itaat"tan ziyade tekamül surecini en iyi biçimde tamamlayabilmek için bunları "ilâhi hikmetle" yapmaktır. İslâm'da dayatmacı bir mantık değil, insanların kendi hür iradeleriyle seçtikleri dinin yükümlülük­lerini "ilâhi hikmetle" yerine getirmeleri mantığı vardır. Bu haliyle İslâm bir fıtrat dini­dir. İbadetleri borçlu-alacaklı mantığıyla değil, sevgi, rahmet, alemlerin Rabbine boyun eğme, şükretme mantığıyla yapıldığında meyvaları daha olgun olacak, sırf şekilsel olmaktan çıkacaktır. Tabii ki günah-sevap kavramları İslâm'ın kavramları olarak yadsınamaz, ancak Allah, insanların, bunları kesin bir bilgi ve gönülden bağlılıkla kabulle­nerek yapmalarını ister ki, İmam Rıza'nın da belirttiği gibi "günah olan, haram edilen nesnelere insanın ihtiyacı yoktur.

 

İktibas – Kasım-Aralık 1994

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
1 / 13 °C
Hakkari
-2 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
7 / 18 °C