Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Türk dış politikasının stratejik zihniyeti
19 Temmuz 2010 / 05:57
Cumhuriyet dönemi dış politikası, Osmanlı Devleti’nin son asırlarına damgasını vuran tarihi mirasın refleksleriyle uluslararası konjonktürün gerektirdiği zorunlulukların kesişim alanı üzerinde gelişmiştir.

Yusuf Yerkel - STAR

SETA Washington Araştırma Asistanı

Son dönemdeki dış siyaset tanımlaması ise Türkiye’yi başkalarının etkinlik alanındaki bir aktör olarak değil, kendi etkinlik alanını oluşturan ufuk ve vizyon sahibi bir ülke konumuna oturtmaktadır.

cumhuriyet’in kuruluşundan Soğuk Savaş döneminin sonuna kadar Türkiye’nin stratejik kimliği statik ve defansif parametreler üzerinden inşa edilmiş ve özellikle proaktif bir dış politika anlayışını izlemekten özenle kaçınılmıştır. Böyle bir anlayışın zihinsel olarak arka planında yatan unsur ise, Osmanlı’nın son döneminde ağırlık kazanan belli siyasal akımların başarısız sonuçlar doğurmuş olmasıdır. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın imparatorluğu kurtarmak ve Osmanlı’nin uluslararası sistemde bir denge unsuru oluşturabilmesi için ele almış olduğu “Üç Tarz-ı Siyaset” kitabı bunu çok güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu dönemde siyasal elitlerin başvurduğu akımlar, ki bunlar sırasıyla Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık’tır, Osmanlı’nın uluslararası konumunu belirleyen önemli yapı taşları olmuşlardır.

Bir taraftan Osmanlıcılık uygunlanmaya ve tebaanın devlete bağlılığı sağlanmaya çalışılmış, diğer taraftan özelde II. Abdülhamit zamanında ivme kazanan İslamcılık politikası uygulanıp Batı dünyasına karşı bir denge oluşturulmak istenmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken noktaö sadece bu akımların dış politikada oynadığı rol değil, aynı zamanda teorik anlamda iç siyasi kültür ile uluslararası konum arasındaki güçlü ilişkiyi de göstermesidir. Bu unsurları göz önünde bulundurmamız ise Soğuk Savaş sonrası dönemde tekrar ivme kazanan belli siyasi akımların Türk dış politikasını hangi ölçülerde şekillendirdiğini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Atatürk’ün hedefi

Bernard Lewis’ın ‘Modern Türkiye’ kitabında belirttiği gibi Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Atatürk’ün dış politikadaki temel hedeflerinden biri İslamcılık, Osmanlıcılık gibi revizyonist politikalardan sakınmak, uluslararası sistemde güçlü aktörlerin dikkatini çekmemekti. Nitekim bu anlayış yıllarca Türkiye’nin dış siyasetinin genel çerçevesini çizdi. Bundan ötürüdür ki Türkiye, kendi medeniyet havzasının merkez aktörü olacağına, Batı medeniyet havzasının çevre ükesi olmaya razı olmuştur. Bu yeni parametreler çercevesinde tanımlanan stratejik kimlik, hem Türkiye’nin tarihsel birikimi ve süreklilik unsurunu arkasına alıp güçlü stratejik atılımlar yapabilecek bir potansiyeli törpülemiş, hem de bütün bu tarihsel birikimi reddederek Türkiye’yi dar bir kalıba hapsetmiştir. Türkiye’nin sahip olduğu coğrafi ve tarihsel derinlik bir risk ve mesuliyet olarak görüldüğü için, daha emin ve risksiz yol olan red zihniyeti Türkiye’nin özellikle yakın bölgesel havzadaki imkanlardan yararlanmasına engel teşkil etmiştir. İçteki siyasal kültürü dönüştürme politikaları, bu potansiyelin Cumhuriyet’in kuruluşundan Soğuk Savaş’ın bitimine kadar ortaya çıkmasına negatif yönde yapmıştır.

Reddi miras politikası

Dolayısıyla Cumhuriyet dönemi dış politikası, Osmanlı Devleti’nin son asırlarına damgasına vuran tarihi mirasın ortaya çıkardığı reflekslerle uluslararası konjonktürün gerektirdiği zorunlulukların kesişim alanı üzerinde gelişmiştir. Yeni bir devlet olan Türkiye, bu tarihsel mirası reddederek uluslararası sistemde kendisine reel gücüyle uyumlu bir yer tayin etti. Bu yeni tanımlama, iki temel parametreyi dış politika yapımının merkezine oturttu. İlk olarak, uluslararası alanda iddialı ve revizyonist bir siyaset yerine Misak-ı Milli sınırlarını koruyan bir strateji inşa edildi. İkinci olarak da, kurulan cumhuriyeti batı medeniyetine karşıt bir konumda bulundurmak yerine, güçlenen Batı medeniyetinin bir parçası olma stratejisi güdüldü.

Batı eksenli bir kimlik tanımı yapan siyasi elitlerin, iç siyasal kültür içerisinde bulunan batı karşıtı kimlikleri tasfiye etme isteği, bizleri geniş çaplı dikey bir reform sürecine sokmuştur. Zira yeni siyasi elitler, iç siyasi bütünlüğün ve sınırların muhafazasının yükselen hakim Batı eksenini rahatsız eden siyasi kimlik ve kurumları tasfiyeden geçtiği ınancı içerisindelerdi.

Sınır odaklı güvenlik

Tüm bu refomlar neticesinde amaçlanan, siyasi kültür ile dış politika arasındaki uyumu sağlamak ve Türkiye’nin Batı eksenindeki yerini pekiştirmek olmuştur. Ayrıca başlangıçta da belirttiğimiz gibi, Cumhuriyet’in yeni siyasal elitlerinin, Tanzimat’la beraber ortaya çıkan belli siyasal akımların Osmanlı’nın parçalanmasına zemin hazırladığına dair inancı, yeni devletin daha çok sınır odaklı güvenlik anlayışını eksen edinen dış politika ve askeri stratejiler üzerine inşa edilmesine zemin hazırlamış ve Türkiye’nin uluslararası konumunun bu güvenlik anlayışının dar kapsamı içerisinde yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu dönem bu anlamda Türk dış politikasının jeopolitik ön hattının hukuki sınırları ile örtüştüğü bir döneme tekabül eder. Böyle bir ölçek küçültmesine giden Türkiye, tarihsel etkinlik alanları olan bölgelerde zamanla etkinliğini yitirmeye başlamıştır.

Soğuk Savaş’ın statik parametrelerine indirgenmiş bir dış siyaset anlayışı, Türkiye’nin manevra alanlarını daraltmış, elindeki stratejik kartları azaltmıştır. Katı ideolojik bir zemin üzerinden tanımlanan Türk dış politikası, esnek, çok boyutlu ve farklı mekanizmaları dinamik bir şekilde devreye sokabilen dış siyaset anlayışına sahip aktörler karşısında zayıf kalmıştır. İki kutuplu dünya sisteminde NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında olan Türkiye’nin, Küba Krizi’nde jupiter füzeleri ile ilgili pazarlık konusu olması ve buna karşılık taktik adımlı bir strateji ortaya koyamaması, tek boyutlu dış siyaset anlayışının sonuçlarını gözler önüne çok güzel sermektedir. Yine bu bağlamda daha sonra meydana gelen Kıbrıs bunalımı ve Johnson Mektubu, var olan dış politika parametrelerinin sorgulanmasına sebeb olmuştur.

Yumuşak karınla siyaset

Soğuk Savaş döneminde güvenlik eksenli anlayış iç siyasette de etkinliğini korumuş, merkezdeki siyasal elitin baskıcı politikasına zemin hazırlamıştır. Toplumdaki farklı kimlikleri güvenlik terminolojisine indirgeyip o düzlemde çözmeye çalışan Türkiye, hem bu sorunlarına kalıcı çözüm bulamamış, hem stratejik rakiplerine koz ve kartlar vermiştir. Kürt sorunu ve bunun sonucunda ortaya çıkan PKK terörist eylemleri, benzer azınlık problemleri, uzun yıllar uluslararası aktörlerce desteklenmiş ve Türkiye’nin potansiyel olarak bölgede oynayabileceği rolü minimize etmiş, hatta sıfıra indirmiştir. Özellikle siyasal elitlerin sürekli olarak referans verdiği Sevr Sendromu ve ülkenin bölünme tehlikesi anlayışı bunun en çarpıcı misalini ortaya koyar. Unutmamak gerekir; siyasal ve toplumsal iç bütünlüğünü sağlayamamış, bunu özellikle güvenlik zaafı olarak tanımlamış ülkeler, uluslararası aktörlere ülkenin yumuşak karnını işaret ediyor demektir. Bu anlamda Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından Soğuk Savaş’ın sonuna dek genel hatlarıyla Türk dış politikası incelendiğinde Türkiye uluslararası sistemin edilgen bir unsuru olarak var olmuştur.

Soğuk Savaş sonrası ise statik konjonktürden dinamik bir uluslararası sisteme geçiş dönemi başladı. Bu dönemde bölgesel güçler Soğuk Savaş dönemindeki iki kutuplu sistem ekseninde strateji belirlemek yerine daha dinamik ve yakın jeoekonomik, jeokültürel jeopolitik çevreyle bütünleşme imkanı sağlayan bir parametre geliştirme imkanına kavuştu. Dönemin temel esaslarından biri ekonomi-politik unsurların ülkelerin diplomatik denklemlerinde daha fazla ağırlık, belirleyicilik kazanmasıdır. Bu anlamda ortaya çıkan yeni jeoekonomik etkileşim alanları, uluslararası aktörleri stratejilerini yeniden tanımlamaya sevk etti.

Türkiye ise Soğuk Savaş sonrası dönemde kendisini yoğun bir şekilde kimlik ve siyaset odaklı tartışmalar içerisinde buldu. Bu yoğun tartışmaların arkasında yatan en önemli unsurların başında ise tarih ile coğrafyanın kesişim alanında ortaya çıkan stratejik bilinç ile Türkiye’nin cari uluslararası konumu arasındaki tutarsızlık ve çelişki geliyordu. Geçmişte güçlü bir medeniyetin merkez aktörü olma ve bunun sosyo-psikolojik düzlemde getirmiş olduğu kendine güven duygusu ile Türkiye’nin cari uluslararası pozisyonu arasındaki fark, toplum içerisinde ciddi boyutta kimlik bunalımına sebebiyet vermiştir. Nitekim bu kimlik bunalımını aşma çabası içerisinde olan Türkiye iç siyasette çeşitli arayışlar içerisinde olmuştur. Bu arayışın neticesinde ortaya Osmanlı’nin geç dönemindeki çıkan siyasi akımlara benzer unsurlar tekrar ortaya çıkmış ve hem iç siyasetin hem de dış siyasetin çehresini etkilemeye başlamıştır.

80’lerde Neo-Osmancılık

80’lerin başında Turgut Özal’la ivme kazanan Osmancılık (neo-Osmanlıcılık) fikri Türki Cumhuriyetlerle jeoekonomik bütünleşme girişimlerine zemin hazırlaması bakımından güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bir yanda 90’ların başında ve özellikle Bosna bunalımından sonra İslamcılık, siyasal alanda ağırlık kazanmış ve Refah Parti’sine siyasal zafer kazandırmış, diğer yandan 90’ların sonlarına doğru artan PKK eylemleri neticesinde milliyetçilik/Türkçülük akımı ivme kazanmış ki, bu da MHP’nin 1999 seçimlerinde aldığı toplumsal destekle teyit edilmiştir. Bütün bunların ışığında da kendisini özellikle 28 Şubat sürecinde güçlü bir şekilde hissettiren Batıcılık akımı geleneksel ağırlığını korumuş ve Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunu doğrudan etkilemiştir.

Ordu-bürokrasi-aydın temelinde ortaya çıkan Batıcılık akımı bir yandan iç siyasi kültürü yeniden tanımlama ve şekillendirme iddiasına yönelirken, diğer taraftan Batı’ya rağmen Batıcı bir tavırla Türkiye’nin uluslararası konumunu Batı odaklı olarak yeniden belirlemeye çalışıyordu. Bu anlamda Batı-eksenli dış politika çercevesinde dini ve tarihi olguları mahzurlu gören bu zihniyet, Türkiye’nin tarihi coğrafyasıyla kopuk bir siyaset izlemesine sebep olmuştur. Kısacası, Soğuk Savaş sonrası dönem, Türk siyasal kültürünün içinde barınan çeşitli siyasal eğilimlerin daha fazla ağırlık kazanmaya başladığı bir dönem olarak ortaya çıkmıştır. Diğer bir ifadeyle, farklı siyasal eğilimler arasındaki güçler dengesi Soğuk Savaş sonrası dönemde bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır.

Bu da hem Türkiye’deki sosyo-kültürel dinamizmin siyasal sistem üzerindeki artan etkisini gözler önüne sermiş, hem de siyasal kültürün içinde barındırmış olduğu tarihi süreklilik unsurlarının Türkiye’nin uluslararası konumunu doğrudan nasıl etkilediğini ortaya koymuştur.

Dolayısıyla bu yeni dönemde, Türkiye tekrar farklı akımların dalgası ile karşı karşıya kalmış ve uluslararası sistemin dinamik çehresinde kendisini yeni bir stratejik kimlik ve vizyon tanımlama mecburiyeti içerisinde bulmuştur. 2002 seçimlerinden sonra AK Parti kazanmış olduğu siyasal başarısıyla Türkiye’nin yeni stratejk kimliğini tanımlayan baş aktör olarak ortaya çıkmıştır. Türk dış politika yapıcıları bu dönemde, sadece güçlü toplumsal desteği ile toplumun dinamik sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik unsurlarını harmanlayan bir anlayış geliştirmekle kalmamış, aynı zamanda Osmanlı bakiyesi ile barışık bir sentez ortaya çıkartıp Türkiye’nin küresel vizyonunu buna göre tanımlamıştır. Bu anlamda bu dönem, siyasal sistemin toplumun kültürel ve tarihsel iradesiyle örtüşmeye başladığı bir dönem olarak ortaya çıkmıştır.

Ortak stratejik zihniyet

Bu vizyonun geleneksel Türk dış politikasından ayrılan tarafı, Soğuk Savaş’ın statik parametrelerine ve başka güçlü medeniyet havzalarının çevre ülkesi olma anlayışına dayanmamasıdır. Aksi bir yönde oluşturulan bir tanımlama, yani iç siyasi kültür ile dış politika yapımı arasındaki uçurumu derinleştiren bir tanımlama, bir benlik ve kimlik çatışmasına götürecektir. Nitekim, Türkiye farklı siyasal akımların gel-gitleri sonucu ne kendisine uzun vadede bir strateji belirleyebilmiş, ne de buna yönelik bir stratejik planlama ortaya koyabilmiştir. Merkezdeki siyasal elitin toplumun farklı ve zengin değerleriyle çatışması uzun yıllar Türkiye’nin doğal jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel alanlarını tek boyutlu ve güvenlik endeksli tanımlamasına sebebiyet vermiştir.

Halbuki, halkına güvenmeyen ve içinden çıktığı toplumun kültürü ve tarihi ile bütünleşip bu potansiyeli kullanamayan siyasal elit, ne sınırlar ötesi küresel ufuklara açılabilir, ne de iç siyasal ve toplumsal bütünlüğünü ve güvenliğini sağlayabilir. Fakat bu dönemde Türk siyasal sistemi toplumun içerisinde var olan değerleri kendi bünyesine enjekte etmekte ve böylelikle dış siyasetin toplumsallaşmasına zemin hazırlamaktadır. Dış siyasette toplumla kaynaşma alanı ortaya çıkartan bu yeni durum kimlik eksenli krizleri minimize etmiş ve sosyo-psikolojik boyutta kendine güven duygusunu arttıracak ortamı ortaya çıkartmıştır. Bu aynı zamanda hem siyasal sistemin toplumun kültürel ve tarihsel iradesiyle bütünleşmesine, hem devletin derinliği ile milletin derinliğinin ortak bir noktada buluşmasına olanak sağlamıştır. Diğer bir ifadeyle yeni siyasal elitler toplumun bütün unsurlarını harekete geçirerek ve bunları tarihsel ve coğrafi bir potada eriterek ortak bir stratejik zihniyet geliştirmiş ve Türkiye’nin uluslararası sistemde kendi jeopolitik ve jeoekonomik potansiyeli ile uyumlu bir güç ve etkinlik oluşturabilmesinin  önünü açmıştır.

Bu anlamda bu yeni dönemdeki dış siyaset tanımlaması Türkiye’yi başkalarının etkinlik alanı içerisinde olan bir aktör olarak değil, kendi etkinlik alanını oluşturan ufuk ve vizyon sahibi bir ülke konumuna oturtmaktadır. Türkiye artık jeopolitik ön hatlarının hukuki sınırları ile örtüşen dar

bir coğrafyaya hapsolmuş, tek boyutlu bir anlayışa dayalı düşük bir profille tanımlanmamaktadır. Bu yeni dönemde, yıllardır kendi yakın jeokültürel çevresiyle yabancılaşmış olan Türkiye, tekrar bu yeni alanları keşfedip yoğun jeopolitik ve jeoekonomik ilişkiler geliştirmektedir.

Zira yeni dış politika yapıcıları Türkiye’nin artık içine kapalı bir sistem inşa ederek uluslararası siyasetin edilgen ve sıradan bir birimi olarak varlığını idame ettirme şansına sahip olmadığının bilincindeler. Bu dönemin dış politika yapıcıları, ne Sevr gibi bir darboğazın ürküntüsü içerisinde ve pasifize olmuş bir anlayışa sahipler, ne bu darboğazdan geçişi sağlayan zaferin sarhoşluğu içindeler.

Derinlik ve özgüven 

Tarihimizdeki bu kırılma noktalarını bilmek şayet bizi pasifize etmiyor ve bize bu kırılma noktalarına götüren süreci ortaya koymada yardımcı oluyorsa, o zaman tarihimizle yüzleşmekten ve hesaplaşmaktan çekinmemeliyiz. Yeni dönemdeki aktörler tam da bu noktada hem tarihinden ve medeniyetinden güç alıyor, hem de yapılan hatalardan ders çıkartıp bunu avantaja dönüştürüyor. Dolayısıyla yeni aktörler var olan zengin tarihi birikiminin farkında ve kimliğini bu tarihi süreklilik unsuruna dayandırmaktadır. Bir yandan tarihi süreklilik unsurunu bugüne taşıyan bir stratejik bilinç, diğer yandan ise bugünkü konjonktüre ve realitelere dayanan bir stratejik planlamayı yeni dönemin dış siyasetinin içerisinde bütünleştirmeye çalışmaktadır. Kısacası, bu yeni dönem, Türk dış politikasının kendi tarihsel, coğrafi ve toplumsal derinliği ile bütünleştiği bir dönemdir.

yusufyerkel@hotmail.co.uk

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
7 / 12 °C
Hakkari
-1 / 8 °C
İstanbul
8 / 16 °C
İzmir
10 / 17 °C