Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“DSP'nin İslami hareketler raporu”
16 Temmuz 2010 / 20:55
Bazı tarikatların denetimindeki Kur'an kurslarında meydana gelen olaylarla ve son türban tartışmalarıyla beraber, bu akımlar kamuoyu tarafından daha çok farkedilmeye ve izlenmeye başlamıştır.

Aslında, dinî duyguların ve dine bağlılığın güçlenmesi, devlet ve toplum düzenini İslami esaslara göre değiştirmek isteyen siyasî ideolojilerin taşıyıcısı olmadıkları sürece, demokratik cumhu­riyetimiz açısından bir tehdit oluşturmaz.

 

Aksine, dinine bağlı bir kişide ara­nan başlıca özelliklerden biri iyi ahlâk olduğuna göre, dini duyguların güçlü olması demokratik değerler açısından en­gelleyici değil, fakat, dolaylı bir şekilde de olsa, destekleyici bir etken olarak kabul edilebilir.

 

Tarihî olarak İslam'ın manevi değer­lerini zenginleştiren ve resmi öğreti dı­şında tasavvufta yeni yorumlar getiren tarikatlar, bunun bir başka örneği ola­rak düşünülebilir. Tarikatların, gelenek­sel olarak, özü ve fiili birbirine uygun, yalan söylemeyen, dürüst, fazilet sahibi ve sevgiye lâyık insanlar yetiştirmeyi amaçladığı dikkate alınırsa, bu tür akımların çoğulcu demokratik rejimde zaaf değil güç ve çeşitlilik kaynağı oldu­ğu da söylenebilir.

 

Ancak son zamanlarda ülkemizde görülen, insanların dini duygularında ve dine bağlılıklarında bir güçleniş olmaktan çok (veya onunla beraber), İslam'ı siyasi bir ideoloji olarak benimseyen akımların kuvvet kazanmasıdır.

 

Bu akımların hedefi, demokratik cumhuriyet rejimi yerine, esaslarını Kur'an-ı Kerim'den ve Peygamber'in Sünneti'nden alan (ilaveten Kıyas ve İc­mal), "hilafet" veya "niyabet" esasına dayalı şeriat düzenini kurmaktır.

 

Çeşitli mezhep ve görüşlerin esasta derin farklılıklar göstermeden yorum ayrılıkları ve İslam içinde temsiliyet kazanmamış bazı sapmalar bir tarafa bı­rakılırsa (Mutezile gibi), Hilafet anlayışı ana hatları itibariyle şöyle özetlenebilir: İnsanın sahip olduğu kuvvet ve kudret­lerin hepsi, ona Allah tarafından bahşe­dilmiştir. Ayrıca insana, yeryüzünde is­tediği gibi kullanmak üzere, bir miktar irade ve iktidar da verilmiştir. İnsan, bu kuvvet ve kudretlerin gerçek sahibi de­ğildir; olsa olsa o, gerçek Malik'in (Al­lah) yeryüzündeki halifesidir/naibidir.

 

Türkiye, özellikle 1970'li yıllar bo­yunca, 20. yüzyılda ve özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İslam dünya­sı içinde güç kazanan bazı İslamcı siya­si akımların yoğun bir ideolojik bombar­dımanı altında kalmıştır. Bu İslamcı siyasi akımları şeriat felsefesini yayan ve hilafet propagandası yapan düşünceleri sistematik ve titiz bir şekilde Türkçe'ye çevrilmiş, yayınları yalnız büyük şehir­lerde değil Anadolu'nun bütün şehirle­rinde yüksek satış rakamlarına ulaşmış­tır. İşin ilginç bir yanı, bu yoğun yayın faaliyetinin, kentli radikal aydınlarımız tarafından pek farkedilmemiş olmasıdır.

 

Aşağıda ülkemizde yayın yoluyla hayli etkili olmuş iki İslamcı siyasi akıma kısaca değinilecektir. Bu fırkaların örgütlenmelerine ve düşüncelerine bura­da girilmeyecektir.

 

Bu İslamcı siyasi partilerden biri Pa­kistan'daki Cemaat-i İslamî'dir. Cemaat'in en önde gelen ismi ve lideri, 1979 yılında tedavi için gittiği Amerika'da ölen Ebu'l Âlâ el-Mevdudî'dir. Mevdudî’nin büyük hacim tutan şeriatçı ve hilafetçi yayınları, Türkçe de dahil pek çok dile çevrilmiştir ve ülkemizde, Mevdudî'nin kitapları, benzerleri arasında en çok satanlardandır. Hatta bu kitap­lardan bazıları, iki veya daha fazla ya­yınevi tarafından basılmış olmasına rağmen, rahat rahat birden fazla baskı yapabilmektedir.

 

Mevdudî modern zamanların en güçlü şeriatçı düşünürlerinden biridir ve etkisi bütün İslam dünyası üzerinde hayli şiddetlidir. Mesela 1979 yılında Humeyni İran'da iktidarı ele geçirdikten sonra, yurt dışına ilk olarak iki özel elçi­sini Mevdudî’ye göndermiştir.

 

Cemaat-i İslami fırkası Pakistan'da General Ziya ile iyi ilişkiler içerisinde ol­maya gayret etmiştir. Cemaat'in bazı önde gelen isimleri, zaman zaman Ziya'nın kabinelerinde bakanlık yapmıştır. Ziya, Pakistan için düşündüğü İslamî rejimi tasarlayıp oluştururken, sık sık, Mevdudî’nin ve Cemaat-i İslami'nin fi­kirlerinden esinlenmektedir.

 

Cemaat, merkezi Londra'da bulu­nan İslam Vakfı (Islamic Foundation) adlı bir kuruluş vasıtası ile ideolojisini uluslararası düzeyde yaymaya çalış­maktadır. Bu vakfın başında Mevdudî’nin en yakın çömezlerinden Hurşid Ahmet vardır. Vakfın yayınlarının dağıtı­mı ise, Suudi Yayın ve Dağıtım Evi tara­fından gerçekleştirilmektedir.

 

Türkiye'de bazı kurum ve kuruluş­larda görevli İslamcılardan bazıları. Ce­maat-i İslami ve Londra'daki İslam Vak­fı ile ilişki içindedir. (Aklımda yanlış kal­madıysa, bunlardan biri, Yehovanın Şa­hitleri davasında bilirkişi seçildi ve sa­nıkların mahkum edilmesi yolunda görüş bildirdi.)

 

İdeolojik alanda Türkiye'de etkili bir başka İslamcı siyasi akım, İhvân'ı Müslimin'dir (Müslüman Kardeşler). İhvân hareketi Mısır'da başlamıştır ve kurucu­su öğretmen Hasan el-Bennâ'dır. Bu fırka Ortadoğu'da, özellikle Mısır ve Su­riye'de güçlüdür. Çeşitli çevreler, İhvân'ın son yıllarda Ortadoğu ülkele­rinde güçlenmekte olduğunu ileri sür­mektedir. Mısır'da Enver Sedat'a sui­kast düzenleyen ve Suriye'de Hafız Esad'a karşı zaman zaman açık direniş hareketlerine kalkışan örgüt, Müslüman Kardeşler'dir. Son zamanlarda gazete­lerde Müslüman Kardeşler Örgütü'nün Türkiye'de siyasi örgütlenme gayreti içinde bulunan İslamcı gruplar arasında geçmektedir.

 

Mısırlı ajanlar tarafından öldürüldü­ğü iddia edilen Hasan el-Bennâ'nın fi­kirleri ile Mevdudînin savunduğu şeriat düzeni arasında büyük yakınlık bulun­maktadır.

 

Özellikle 1970'li yıllardan itibaren ül­kemizde geniş bir okuyucu kitlesine hi­tap etmeye başlayan şeriatçı yazarlar arasında Bennâ'nın ve İhvân hareketi­nin destekçisi diğer düşünürlerin önemli bir yeri vardır. Bu düşünürlerin pek çok eseri bu yıllarda Türkçe'ye çevrilmiştir. Bunlar arasında Bannâ'nın 11 ciltlik Risaleler'i ve mesela Seyyid Kutup'un 16 ciltlik Fîzilâlil Kuran'ı da vardır.

 

Bu arada, uluslararası komünist ha­reketin maddi ve manevi desteğine sa­hip marksist-leninist akımların, mesela benzer hacimdeki Lenin'in "Toplu Eserleri"ni henüz Türkçe yayınlamayı sağla­yamadığı halde, İhvân fırkası yazarları­nın bu kadar hacimli eserlerinin, itinalı bir çeviriyle, birinci ve ikinci hamur ka­ğıda ayrı ayrı yapılan kaliteli baskılarla, altın yaldızlı ve lüks ciltli olarak Türk­çe'de yayınlanmış olması herhalde dik­kat çekicidir.

 

Yukarıda son yıllarda Türkçe'ye çevrilen şeriatçı yazarlardan yalnızca bir­kaç tanesine değinilmiştir. Aslında şeri­at felsefesini ve hilafet fikrini hayli etkili bir şekilde işleyen zamanımızın pek çok İslamcı düşünürünün eserleri, bu yıllar­da hızla Türkçe olarak yayınlanmıştır. Muhammed Kutub, Yusuf el-Kardavi, Ali Şeriatı, Said Havva bunlar arasında ilk akla gelenlerdir ve bu liste uzatılabi­lir.

 

Bu tür yayınların satış rakamlarıyla ilgili güvenilir bilgi bulabilmek muhte­melen zordur. Ama pek çok şey, satış­ların oldukça yüksek bir düzeyde bu­lunduğuna işaret etmektedir.

 

Kamuoyunda daha iyi bilinen Humeyni rejiminin Türkiye üzerindeki etkisi üze­rinde, burada ayrıca durulmayacaktır. Humeyni örneğinin Türkiye'deki İslamcı siyasi akımlar üzerindeki moral verici ve teşvik edici etkisini küçümsemek müm­kün değildir. Ancak, bu etki farklı bir plandadır ve yukarıda zikredilen iki sünnî fırkanın (Cemaat-ı İslami ve İhvân-ı Müslimin) ülkemizdeki dar anlamıyla ideolojik etkililiğinin, Humeyni'nin doktrininin etkisinden dana kuvvetli olduğu­nu söylemek herhalde yanlış kabul edilmemelidir. Sünnî İslam'ın hilafet anlayı­şı ile Şia'nın imamet doktrini arasında farklar vardır.

 

İmam, Allah'ın yeryüzündeki işleri so­nuçlandırmak için belirlediği kimsedir. Vahiy aldıkları kabul edilir. Peygam­berden tek farkı, kitap getirmemiş ol­ması ve meleği görmemesidir. "... Hiç­bir sünnî ülkede Humeyni olayı yaşan­mamıştır, yaşanmayacaktır... Sünnî si­yaset doktrini, Hz. Peygamber'in 'Al­lah'ın kulu ve elçisi' olmasından yola çı­kar... Halbuki Şia'da İmam'ın her sözü ve fiili 'hüccetullah' olmaktadır! -Taha Akyol, Tercüman".

 

Ancak, hiç bir Sünnî ülkede Humeyni olayının yaşanmadığı ve yaşanmayaca­ğı ne kadar doğruysa Sünnî ülkelerde hilafet rejimlerinin yaşandığı ve bundan sonra da bazılarında yaşanacağı o ka­dar doğrudur.

 

Bu konularda son olarak, kısaca da ol­sa, Suudi etkisine değinmek gerekir. İs­lamcı siyasi akımların istisnasız hepsi için, Suudi Arabistan ile ilişkiler fevkala­de önemli olmuştur. Mesela Cemaat'in lideri Mevdudî Suudi Arabistan ile iyi ilişkiler içinde bulunmuştur ve İslam'ın 'cihan şümullüğüne katkıları nedeniyle Faysal madalyası ile ödüllendirilmiştir. Paranın, kaynakların ve ideolojinin mer­kezi Suudi Arabistan'dadır. Yalnız mu­kaddes şehirler Mekke ve Medine değil, bütün dünya için İslam liderlerinin ve hocalarını yetiştirildiği eğitim kurumları oradadır. Rabitat el-Alem-i İslami'nin (Dünya İslam Şurası) merkezi oradadır. İslam ülkelerinin bakanlarını ve hükü­metlerini bir araya getiren İslam Konfe­ransı Örgütü'nün Sekreteryası oradadır. İslam Kalkınma Bankasının merkezi oradadır, vs...

 

1980'den önceki İslamcı siyasi neşriya­tın bir özelliği, sayı ve etkileme gücü bakımından çok büyük bölümünün çe­viri eserlerden oluşmasıdır. Eylül 1980'dekı askeri müdahale ile iş­başına gelen rejimin, İslamcı siyasi ya­yınlar üzerindeki bastırıcı etkisi, sol ya­yınlar üzerindeki etkiye kıyasla daha sı­nırlı kalmıştır. Bunun muhtemel neden­lerinden biri, sol yayınların, kamuoyun­da şu veya bu nedenle çok daha göze batar olmalarına karşılık, İslamcı yayın­ların askeri rejim tarafından pek farkedilmemiş olmasıdır. Son günlerde gazetelerde, 'irtica, hareketlerinin 1983'den beri istihbarat örgütlerince dikkatli bir şekilde izlenmekte olduğu' yolunda bazı haberler çıkmıştır. Bu haberlerden belki de, sözkonusu hareketlerin 1983 yılına kadar yeterince dikkatli bir şekilde iz­lenmediği sonucu da çıkarılabilir. 1980'li yıllarda İslamcı siyasi yayınlar içinde telif çalışmaların sayısının gide­rek arttığı görülmektedir. Ama bu yayın­lar, ifade gücü ve fikrî düzeyi bakımın­dan, tercümelere kıyasla daha zayıf kalmaktadır.

 

1980'li yıllarda dikkat çeken bir canlılık, İslamcı siyasi dergi ve gazetelerin ulaş­tığı sayı ve tirajda görülmektedir. 13 Ocak 1987 tarihli Cumhuriyet gazete­sinde, halen yayınlanmakta olan İslamcı 27 adet derginin ve 3 gazetenin adı sı­ralanmaktadır. (Hemen burada, yayın­lanmakta olan tek bir sosyal demokrat derginin bulunmadığına işaret edilebi­lir.) Yine aynı habere göre bu yayınların toplam tirajı 700.000 civarındadır. Bili­nen bazı tiraj sayılarından hareket edi­lirse, bu şaşırtıcı rakamın fazla mübala­ğalı olmadığı söylenebilir. Toplam 700.000 satış, ülkemizdeki gazetelerin günlük toplam tirajıyla kıyaslanabilir (2.5 milyon).

 

Dergiler içinde en etkilisi, tek başına 100.000'den fazla satan aylık İslam dergisidir. Bu dergi, mizah, haber, siya­set, spor, seks, sanat vs. gibi konular da dahil ülkemizde çıkan bütün dergiler bakımından Gırgır adlı mizah dergisin­den sonra ikinci sırayı almaktadır. Açık açık şeriat propagandası yapan bu der­gi, 1985 yılında Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından lise ve dengi okul öğrencilerine eğitim ve öğretim açısından resmen tavsiye edilen yayın­lar listesine alınmıştır. Bazı Değerlendirmeler Şeriatçı İslami akımların önümüzdeki dönemde daha da güçlenmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Asıl şaşırtıcı olan, bu akımların şehirli ilerici aydınlarımız tarafından bugüne kadar pek farkedilmemiş olması; farkedildikleri kadarıyla da, yeterince ciddiye alınmamış olmasıdır. Şeriat felsefesi ve şeriatçı görüşler, bu kesimler tarafın­dan, genellikle yalnızca bir saçmalar demeti, gayri ciddi ve ehemmiyetsiz bir fantazi gibi algılanmıştır. Son zamanlarda kamuoyunda, şimdi bazı gerçeklerle aniden karşılaşmanın doğurduğu şaşkınlık ve -kısmen bunun sonucu yer yer aşırı ve mübalağalı- tepkiler görülmeye başlanmıştır. Ama radikal aydınlarımızın, son on yıl­larda İslam'a ilişkin ilgisi ve bilgisi, tek tük istisnalar dışında, Merih gezegenin­den gelebilecek misafirlerin ilgi ve bilgi­sinden çok daha fazla olmamıştır. Seçkin okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde dinle ilgili konularda yapılan az sayıdaki çalışmalardan biri, Türkiye'de­ki dini örgütlenmeleri ele alan ve 1970'li yıllarda gerçekleştirilmiş bir tez araştır­masıdır. Daha sonra SBF Yayınları ara­sında çıkan bu araştırmanın sonuç bö­lümünde varılan başlıca yargılar şunlar­dır:

 

"Türkiye'de din,... gelişen kapitalistleşme süreci karşısında ekonomik çıkarları zedelenen, büyük sermaye tarafından sömürülen,... küçük tacir, esnaf ve kü­çük çiftçi'nin belirli bir kısmının elinde, düzeni geriye, kendi çıkarları lehine iş­leyecek statik ortama götürmek için kullandıkları bir silahtır... Türkiye'de din, toplumun kapalı pazar ekonomisine yarı-feodal ilişkilerin ege­men olduğu ve bu nedenlerle gelenek­sel kaderci kültüre sahip bölgelerde, sömürü düzeninden yarar gören yerli egemen zümrelerin, statükoyu muhafaza etmek amacıyla topluma yutturduk­ları bir afyondur...

 

Türkiye bağımsız bir sanayi toplumu olup, toprak sorununu çözümlediği za­man, din'in siyasal önemini yitirip Tan­rıyla kul arasında özel bir bağ durumu­na gireceğinden hiç birimizin şüphesi olmamalıdır".

 

Tez çalışmasının tamamı okunduğun­da, Türkiye'deki dini örgütlenmeler üze­rine araştırma yapan yazarın, bu araş­tırmasını Kuran'dan hiç yararlanmadan tamamladığı, İslam öğretisinin temel fi­kir ve eserlerinden hiçbiriyle ilgilenme­den Türkiye'deki dini örgütlenmeleri an­lamaya ve açıklamaya çalıştığı görül­mektedir.

 

Bu, laik cumhuriyetin pozitivist aydınla­rının uğradığı kültür şizofrenisinin hay­ret verici bir örneğidir.

 

Ülkemizdeki İslamcı siyasi akımlar, de­mokratik değerlere ve cumhuriyetin te­mel ilkelerine karşı yoğun bir fikri pro­paganda faaliyeti içindedir. Şeriatçı gö­rüşler, insan hakları, kişinin temel hak ve özgürlükleri, kadın erkek eşitliği gibi konularda da, yer yer inanılmaz ve iğ­renç ölçülere varan arayışlar içindedir­ler. Çirkin bir batı düşmanlığı ve başka dinlere (özellikle yahudi ve hristiyan dinlerine) karşı ne İslam düşüncesiyle ne de insani değerlerle bağdaşmayan ve husumet yaratma çabaları da işin bir başka parçasıdır.

 

Şeriat düşüncesini abes veya önemsiz bularak onunla ilgilenmemek vahim bir hatadır. Ülkemizde dinine bağlı milyonlarca insan, dinini öğrenme veya din bilgisi edinme örtüsü altında, şeriatçı düşüncelerin bombardımanı ile karşı karşıyadır. Bu fikri etkilenme olayı, dış dünya ile ilişkileri zayıf, sosyal ve kültürel bakımdan tecrit edilmiş ve ken­di dışından gördüğü ilgi nispeten az olan toplumsal birimler içinde meydana gelmektedir.

 

Şeriatçı akımlar ciddiye alınmalıdır. Toplumumuzda, tarihi ve kültürel ba­kımdan, şeriatçı fikirlerin yer yer de olsa tutunabileceği elverişli bir zemin bulun­duğunu kabul etmeliyiz.

 

Şeriatçı görüşlerin şu ana kadar içinde bulunduğu nispî tecrit durumu kı­rılmalı, bu görüşlerin açığa çıkması ve konuların toplum önünde açık açık tartı­şılması sağlanmalıdır. Düşüncelerle mücadele etmenin yolu, onları yasakla­mak veya gizli kalmalarına yardım ede­rek kamuoyu önünde açıkça tartışılma­larından kaçınmak değildir. Yasak ko­yarak düşüncelerle mücadele etmek hem mümkün değildir, hem de demok­ratik bir toplumda baş vurulmaması gereken bir yoldur. Toplum içindeki ba­zı düşünce akımlarının kamuoyu önün­de açık açık tartışılmaması ise, olsa ol­sa, bu düşüncelerle etkili oldukları or­tamlarda tek taraflı propaganda olanağı sağlar. Bu bakımdan şeriatçı akımların demokrasi, özgürlük, insan hakları, ka­dın erkek eşitliği gibi sosyal toplumsal konulardaki önermeleri ciddi bir şekilde ele alınmalı, bunlara gerekli cevaplar verilmeli ve fikri düzeyde bir karşılık sağlanmalıdır. Bu düşüncenin nispî tec­rit koşullarında elde ettiği tek taraflı propaganda avantajı ancak böylelikle azal­tılabilecektir. Üniversitelerdeki türban yasağı konusunda bir dizi yanlışlıklar yapılmıştır ama, bu konunun birden alevlendirildiği tartışmaların olumlu bir tarafı, şeriatçı düşüncelerin kamuoyun­da ve gazetelerde daha açık bir şekilde tartışma gündemine girmiş olmasıdır.

 

Ancak, şeriatçı akımlara karşı yapı­lacak mücadelede yanlışlık yapmama­ya azami ölçüde dikkat edilmelidir. Zira konu, sık sık ve yerinde olarak ifade edildiği gibi, toplumumuzun çok duyarlı olduğu dini inançlarıyla doğrudan ilgili­dir. Bu bakımdan mücadele edilirken, çizginin nereden çekileceği olağanüstü önem kazanmaktadır

 

Bu açıdan dikkat edilmesi gereken ilk nokta, tartışmalarda, muğlak ve iste­nildiği yere çekilebilen kavramlardan kaçınmaktır. Kullananın kendi yüklediği anlamlar ne olursa olsun, subjektif yo­rumlara ve maksatlı çarpıtmalara mü­sait kavramlar kullanılmamalıdır. Bunun bir örneği, "gericilik" kavramıdır. Kimin gerici olduğu tartışmasının içinden çık­mak, her zaman kolay değildir. Ayrıca bu kavram farklı muhtevalarda da kulla­nılmaktadır ve her seferinde tamamen aynı anlamı taşımayabilir. (kılık, kıyafette gericilik, ekonomide gericilik, devlet dü­zeninde gericilik vs.). Genel olarak olumsuz bir anlam ifade ettiği için, san­ki bu olumsuzluğun arkasına sığınılıyor izlenimini de doğurmaktadır. Ayrıca, 'gericilik' kavramı bugüne kadar çok değişik çevreler tarafından değişik olumsuz anlamlarda kullanıldığı için, şeriatçı görüşü benimseyen fakat dini duyguları güçlü kesimleri de gereksiz yere rencide edebilir. Kaldı ki, gericilik eleştirilerine muhatap olanlar, son zamanlarda da görüldüğü gibi "asıl gerici­lik, müslüman bir ana babadan doğup, İslam'a sırt çevirmektir" gibi cevaplarla ko­nuyu dağıtabilmektedir. 'Gericilik yerine kullanılabilecek daha uygun bir kavram 'Şeriatçılık'tır. Bu kavram konunun tam üstüne gitmektedir.

 

Şeriatçılık, "devlet ve toplum düze­nini dini kurallara dayandırmak" isteyen görüşün adıdır ve konuyu en önemli özelliği anlatabilmektedir, yanlış anlaşıl­ması ve çarpıtılması daha zordur. Hem şeriatçı görüşlere inananların kendileri hem de üçüncü kişiler bu kavramı aynı anlamda kullanmaktadırlar ve o neden­le kelimelerin arkasına sığınarak veya onlarla oynayarak tartışmadan kaçabil­mek zorlaşmaktadır.

 

Tartışmalar yanlış hedeflere yöneltilmemelidir. Hedef, laik cumhuriyetin korunmasıdır. Laik cumhuriyeti tehdit eden, insanların dinlerine ve gelenekle­rine bağlı olmaları değil şeriatçı akım­lardır. "Yılanın başı küçükken ezilmelidir" gibi düşüncelerle başlanan hareketler, laik cumhuriyetin korunmasın­dan çok şeriatçı akımların güçlenmesi sonucunu doğurabilir. Son türban olay­ları, bunun bir örneği gibi görünmekte­dir. Laikliği korumak adına insanların kı­lık kıyafetleriyle veya sakal ve bıyıklarıyla uğraşılmamalıdır. Çağdaş kıyafet ve­ya çağdaş sakal denen ve tarif edilmesi her zaman mümkün olmayan şeylerin laikliğe ne kazandırdığı belli değildir.

 

Bu açıdan bakıldığında, türban ya­sağının hem ilkesel bakımdan hem pra­tik bakımdan yanlış olduğu söylenebilir. İlkesel açıdan sorun, netice itibariyle, kişilerin istedikleri gibi giyinebilmeleriyle ilgilidir ve üniversitede türban takma­mayı gerektiren makul bir neden yoktur. Türbanın, kılık kıyafet özgürlüğü ötesin­de bazı dinci siyasi gruplar tarafından başka amaçları gizlemek için kullanıldı­ğı doğru olsa bile, bu, başını inançlarına ve geleneklerine bağlılığı nedeniyle ör­ten büyük bir kesimin haklarını çiğne­mek için yeterli neden değildir. Tıpkı, üniversitelerdeki derneklerin bazı ihtilal­ci örgütler tarafından başka amaçlar için kullanılmasının, üniversitelerdeki der­nekleri yasaklamayı gerektirmeyeceği gibi.

 

Türban yasağı pratik bakımdan ya­rarlı olmamıştır. Başını yalnızca inançla­rı nedeniyle örtmek isteyen büyük bir grup gereksiz yere şeriatçıların yanına itilmiş ve türban konusunu suistimal et­mek isteyen bu akımlar hak savunucu­luğu rolünü üstlenerek başka türlü sa­hip olabileceklerinden daha fazla des­tek kazanmışlardır. Ayrıca, çok muhte­meldir ki, üniversite dışında ve gelenek­lerine bağlı büyük bir kesim üniversite­deki başörtüsü yasağından rahatsız ol­muştur.

 

Türban tartışmaları, bu gibi konula­rın üzerine kararlı fakat yumuşak bir şe­kilde gidilmesi gerektiğini göstermekte­dir.

 

Ayrıca, insanları demokratik rejimi­mizle İslam arasında tercih yapmaya zorlayacak veya dolaylı da olsa böyle bir tercihle karşı karşıya bırakacak tu­tumlardan dikkatle kaçınmak son dere­ce önemlidir.

 

Türkiye müslüman bir ülkedir ve in­sanların çok büyük bir bölümü hem de­mokrasiyi istemektedir hem de dinine bağlıdır. Şeriatçı akımların savunduğu temel düşüncelerden biri, İslam'ın de­mokrasi ile bağdaşmadığıdır. O bakım­dan, demokrasinin ve demokratik de­ğerlerin savunmasını yaparken İslami değerlere ters düşmek veya onları zede­lemek, şeriatçı akımların veya demok­rasiyi benimsemeyen başka güçlerin ekmeğine yağ sürmek olacaktır. De­mokrasinin İslam'la bağdaştığını söyler­ken bir başka yanlışa düşmemek ve demokrasinin savunmasını İslam'dan hareket ederek yapmamak gerekir. De­mokrasinin (veya bir başka siyasi terci­himizin) meşruiyetini (legitimation) İs­lam'a dayandırmak, bizi tehlikeli bir ze­mine itebilir. Zira, siyasi tercihlerimizin meşruiyetinin İslam'dan kaynaklanma­sının yolu açılırsa, laik ve demokratik cumhuriyetin ilkeleriyle hiç uyuşmayan siyasi tercihlerin meşrulaştırılmasının da yolu açılmış olabilir.

 

ZAMAN - 12-13-14 Haziran 1987

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
1 / 13 °C
Hakkari
-2 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
7 / 18 °C