Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Batı’nın İslam’la savaşında kirli haberin rolü
13 Temmuz 2010 / 17:00
Medya, günümüz, insanının her dakika karşı karşıya bulunduğu ve dolaylı ya da dolaysız olarak kendisinden etkilendiği araçlar bütünü.

Celal SANCAR

İşte bu medyanın dünyamızı "muhabir" adını verdiği ajanlarıyla çepeçevre kuşattığı, güçleri nisbetinde olayları belirli çevrelerin arzuları istikametinde çarpıttıkları; neticesinde ise kafaların karıştırıldığı bir nevi "haber kirliliği" ortamında yaşıyoruz. Kısaca "medya" olarak isimlendirdiğimiz kitle iletişim araçları zaman zaman gayelerini aşan bir şekilde kullanılabiliyor, bu gücü elinde bulundu­ranlar kitleleri diledikleri gibi yönlendirebiliyor ve iktidarların politikalarına alet edebiliyorlar. Hemen hemen bütün az gelişmiş ülkeler, Batı'dan satın alınan materyallerle beslenmektedirler. Bu haber kaynakları günün yirmidört saati boyunca haber üretip, dünyanın her tarafına yayılmış aboneleri vasıtasıyla insana etki etmekte ve bir "kamuoyu" oluşturmaktadırlar, kurdukları ağ vasıtasıyla da her türlü yalan yanlış haber ve yorumları rahatlıkla yayabilmektedirler. İletişim tekelleri, özellikle üçüncü dünya ülkelerindeki siyasal yapıların yanı sıra, kültürler üzerinde de bir hayli etkili olmakta ve çeşitli sorunların doğmasına yolaçmaktadırlar. Bu ajanslardan gelen haberler, devletin resmi ajansında "gerekli işlemlerden geçtikten sonra" mahalli radyolara, TV'lara, gazetelere ve dergilere dağıtılmaktadır. Mesela bir Alman Gazetesi, Körfez Savaşı'yla ilgili olarak bütün haberlerin Amerika, Suudi Arabistan ve İsrail sansüründen geçtiğini savaş boyunca birinci sayfasından ilan etmiştir.

 

Bu medya gücünü elinde bulunduran ülkelerin yani kısaca Batının, genelde sömürgeleriyle daha özelde ise Müslümanlarla olan sonu gelmez mücadelesinin tarihi seyrini, ulaşabildiğimiz kadarıyla başlangıcından bugüne özetlersek konuyu daha bir netlikle anlayabiliriz kanaatindeyim. Evet, genelde Batı, sömürge hali­ne getirdiği Uzakdoğu ve Afrika ülkelerindeki tüm zenginlikleri yine o ülkelerin insanlarını köle olarak kullanmak suretiyle kendi ülkesine taşıtmış, kanlarını bir sülük gibi emmiş; karşı koyanları ise akılalmaz işkencelerle sindirmeye çalışmıştır yıllar boyu. Vahşi Batı'nın bu akıl almaz kanlı tarihi yine kendilerince çevrilen film­lere de kısmen konu olmaktadır. Zamanla, sömürgelerine göstermelik bağımsızlık vererek kendilerine benzettiği o ülke insanlarından ajan­larını idareci olarak bırakıp geri çekilmişler ama hiçbir zaman ipin ucunu da ellerinden bırakmamışlardır. Çekildikleri ülkeler sınırları arasında tartışmalı bölgeler oluşturarak yıllarca süren düşmanlık ve neticede kan dökülmesine sebep olmuşlardır.

 

İnsanlık yaratıldığı ve bazı yükümlülükle sorumlu olduğu günlerden bu yana, yaratılışından kaynaklanan "huy"larını her zaman Allah'ın emirleri istikametinde yönlendirememeleri sebebiyle sürekli bir çatışma içerisinde nesilden nesile günümüzde de devam etmek üzere bir hayatın içersinden gelmektedir. Değişen ise sadece bu savaşta kullanılan araçlardır o kadar. Hz. İsa (a.s.)'nın mesajı, ölümü sonrası havarileri/arkadaşları vasıtasıyla önceleri kısmen daha sonraları da büyük bir değişikliğe uğratılarak ve oluşan Kilise-Kral ortaklığı neticesi tahakkümcü, dolayısıyla da halkı sömürücü bir hal alarak; Fransız devrimiyle kısmen hafiflemesine rağmen günümüze kadar devam edegelmiştir, kendi dışındakileri, daha doğrusu güçlünün güçsüzü ezme savaşı. Ulaşabildiği ülkeleri sömürü alanı olarak gören bu tahakkümcü anlayışla, Peygamberimizin (a.s.) yolundan gidenler karşı karşıya gelince kıyametler koptu. Günümüze kadar süren bu savaş; Batı nezdinde bilhassa çıkar çevrelerince İslam, sömürü karşısında duran bir engel olarak görülerek devam ettiriliyor ve İslam'ın yeniden giderek artan bir tırmanışla Dünya'nın gündemini oluşturması sebebiyle daha da artarak devam etmektedir. Bu düşmanca anla­yış batılı bilginlerce bıkmadan usanmadan yıllar süren maksatlı araştırma ve yayımlar neticesi Batı dünyasını günümüze dek İslam düşmanı yapmıştır. Çünkü onların nezdinde Müslümanlar Şeytanın ta kendisi Kur'an da Müslüman Şeytanlarca uydurulmuş bir kitap. Hıristiyan dünyasında bir çıkar çevresi olarak gelişen Rahiplik ve Kilise çevresi de bu bilginlere paralel olarak, uzun bir süre etkileri altına aldıkları Krallara istedikleri an Müslümanlar üzerine Haçlı Seferleri açtırarak düşmanlığı körüklemişlerdir. Bilhassa bu savaşlar iki din mensupları arasındaki nefret ve güvensizliği kemikleştirdi. Hele Batı bu savaşlar neticesinde "kaybeden taraf" olduğu için düşmanlık sürekli arttı.

 

Savaşla netice alınamayacağının anlaşılması üzerine 18. ve 19. yüzyıl boyunca bir hayli sayıda seyyah İslam topraklarının en uzak köşelerine kadar yolculuk yaptılar. Bu seyyahların kitap­larına bakıldığında maksatlarının hiçbir zaman "üzüm yemek" olmadığı hemen belli olur. Bu düşman seyyahlarının kitaplarında politik amaçlar bir yana özellikle en önemli eğilim "Doğu'nun/Müslümanların, aşın şehvetin hüküm sürdüğü bir yer olduğu yolundaki yalanları" ön plana çıkarılmıştır çoğunlukla. Bunların yanısıra da şiddet unsurunun aşırı boyutta olduğu yalanı işlenmiştir. Bunlardan etkilenen Napolyon'un, Mısır'ı alırken beraberinde bir dizi bilgini bu bölgeyi barbarlıktan kurtarıp medeniyete kavuşturmak için götürmesi dikkat çekicidir. Bu hareketler 19. ve 20. yüzyılın başlarında, gelişigüzel yaklaşımlar yerine yerlerini zamanın bilimsel anlayışındaki gelişmeye bıraktı, casusluk görevini yerine getiren bu seyyahların yerlerini gazeteci ve işadamları aldı. Zamanla, ürettikleri mallarının stoklarını eritmek için, kendilerine göre azgelişmiş ülkelerin insanlarının dünyayı ve eşyaya bakışını değiştirmek maksadıyla sosyolog­ları bile kullandılar. Onlara medeniyet götürüyoruz diyerek modernleşmeyi öğrettiler, zamanla yerli halkın eline İncil verip onların verimli topraklarını gasbettiler. Maksat zaten onların medeni olmaları değil sadece, toprak­larının ürettikleri mallarına hammadde kaynağı, kendilerinin de pazarı olmalarıydı. Bu emellerini çoğu yerlerde o halkın içinden çıkarttıkları yerli aydınlarca gerçekleştirmeye çalıştılar, çoğunlukla da başardılar. Yaptıkları bu çalışmalarla dünyayı üç farklı ırka ayırdılar: Biri düşünebilen ırk, yani Avrupalı; diğeri yalnız mistik ve ruhani duygulara sahip, sadece hissedebilen ve şiir yazabilen Doğulu; bir üçüncüsü de, dansedip şarkı söyleyerek güzel caz çalabilen Zenciler. Batılılar bu psikolojik baskıyı sürekli pompalayarak iste­dikleri istikamette eğitmeye çalıştıkları topluluk­lar içerisinden, kendilerine bağlılık yeminleri eden adamlarının sözlerini işitmeye başladıklarında kölelerine gülücük dağıtabilirlerdi artık.

 

Batı'nın İslam'la savaşında Oryantalistler de üzerlerine düşeni yaptılar, sürekli çalıştılar ve fikir ürettiler. Sömürge ülkeleri Fransa ve İngiltere, Oryantalizmi emellerinin tahakkuku için bir vasıta olarak kullandılar. Özellikle "dini siya­setten ayırma" yollarını araştıran sekülarist dokt­rinler geliştirdiler. Oryantalizm bu seküler anlayışla İslam’ın tahribine yönelik bir tavır haline geldi. Bu yolda başarılı olabilmek için, karşı oldukları insanların inanç ve kültürlerini en ince detaylarına kadar öğreniyor, ihtilafa ve tartışmaya müsait buldukları yönlerini sürekli müzakere ve tartışma konusu olarak gündemde tutuyorlardı. Toplumları değiştirmek için sürekli kendi değerlerini öne çıkarıyorlardı. Yıllarca kendi içerlerinde birbirleriyle savaşarak geldikleri ve kazandıkları tabir caizse "deli gömleği"ni tahakkümler altındaki toplumlara da giydirmeğe çalışıyorlardı. Bu yanlış ve sakat anlayışları yüzünden çok kan ve gözyaşı aktı. Bazan bunu bizzat kendi güçleriyle bazan da tahakküm ettik­leri diğer toplumların içinden kendilerine benzet­tikleri ajanları vasıtasıyla ve sürekli terör estirerek yaptılar, çoğunlukla da istediklerini elde ettiler.

 

Batı, kendi içerisinde kurduğu çeşitli araştırma ve enstitülerinin yanısıra sömürge ülkelerinde de açtığı okullar ve maksatlı kurumlar yardımıyla İslami kavramları gerçek anlamlarının aksine çarpıtarak ve geliştirdiği çarpık fikirleri "kesin doğrular" olarak lanse etmeye çalıştı. Bu, insan tabiatına uymayan çarpık fikirlerin yeşermesinde ve kabul görmesinde Müslümanların Kur'an'a dayalı bir İslam'dan uzaklaşmaları, içtihadın kimilerince yapılması neticesi insanların eskiyi taklide mahkum edilmeleri ve neticede günlük problemlere İslam'dan çözüm bulunama­masının da rolü ve katkıları olmuştur.

 

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Ortado­ğu'da yeni bir güç olarak Amerikan Emperyalizmi doğdu ve yeni oryantalistler yeni araştırmacıları etkileri altına almaya çalıştılar. Batı için Doğu, ya korkulması ya da kontrol altına alınması gereken bir yerdi. Kontrol altında tutabilmek için de mezhepçilik ya da fırkacılık ateşini sürekli kö­rüklemek gerekiyordu. Bazı bölgelerde de misyo­nerleri vasıtasıyla Müslümanlar arasında dinleri hakkında şüpheler uyandırmaya çalışıyordu. Bu kinin ardında 1453'teki İstanbul'un Fethi'nin acısı da vardı şüphesiz. Çünkü Batı bu acıyı hiçbir zaman unutmadı. Tarih boyunca sömürgeciler için etniklik, din ve kültür kavramları en çok tartışılan/kaşınılan alanlar oldu. Etnik grupları birbirlerine düşürerek zevkle seyrediyorlardı. Hindistan gibi toplumlarda Hint-Müslüman çatışması meydana getirerek kitle katliamlarına sebep oluyorlardı. Bunun için Müslümanlar arasında Kurban Bayramında inek kurban etme­nin faziletini anlatarak, Hintlilerin kutsal bildiği şeylerine hakaret intibaı ortamına sebep olarak bu iki toplumun birbirlerine olan kinlerini körüklüyorlardı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi açtıkları kolejlerde "siyaset bilimi" önemli bir yer işgal ediyordu. Bilhassa seküler kavramlar olan demokrasi, parlamentolar, siyasi partiler, sosyalizm, milliyetçilik gibi kavramları kendi istedikleri şekilde aşılıyorlardı. Günümüzde, Müslümanların bu kavramlar karşısında düştükleri durum ve sergiledikleri manzara ibretle seyredilmektedir. Bu durum karşısında insanın aklına ister istemez şöyle bir soru gehyor: "Acaba hakim ideoloji komünizm veya faşizm olsaydı, bu insanlar İslamî söylemlerini bu ideolojiler istikametinde mi dile getirecekler­di?" Bu arada ekonomik yönden ise sömürge ülkelerinden gelen hammadde, mamul madde olarak daha pahalı bir şekilde tekrar geri satılıyordu. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra bu işi, yani başka devletleri kontrol işini ödünç para vererek (IMF gibi kuruluşlar ve değişik bankalar aracılığıyla) borçlandırma yöntemiyle devam ettiriyorlar bildiğiniz gibi. Borç altında bırakılan bu ülkeler politik amaçlara kolaylıkla alet edilebiliy­or, neticede meşhur bir deyişle "borç verenler daha sonra emir de veriyorlar"dı. Netice olarak sosyal bilim gayretleri İslam’ı sekülarize etmek ve dini siyasetten ayırmak için atılan önemli bir adım oldu. Onlar yani Batılılar eğer bir kez İslam’ı siyasetten ayrı tutulabilirse o zaman politik ve ekonomik modellerinin İslam ülkelerinde tatbi­ke konmasının kolaylaşacağını çok iyi biliyor­lardı. Sömürgecilikten kurtulamamış beyinler milliyetçiliğin yanısıra demokrasi, sosyalizm, siyasi partiler, parlamento ve diğer eğitim, idari ve hukuki kavramlara ilişkin Batılı fikirlerin alıcısı olmaya hala devam etmektedirler.

 

Şimdi biraz da kitle iletişim araçlarının insanları "sürü" haline dönüştürmesine değinelim.

 

Çeşitli TV kanalları ve boyalı basınla Medya, hayatımızın geçtiği mekanları istila ediy­or, bununla birlikte yön de veriyor. Düşünce ve değerlerimizi allak bullak eden bu şok dalgası hayatımızın her alanına istesek de istemesek de yayılıyor. AP, UPI, Reuters-AFP ve TASS gibi beş büyük haber ajansı, dünyadaki haber akışının %80-85'lik bir kısmını ellerinde tutarak kendi ülkelerinin çıkarlarına hizmet etmektedirler. UNESCO'nun "Many Voices, One World" adıyla kitaplaştırdığı raporda tüm dünya üzerinde, iletişim araçlarını denetimleri altında bulunduran "çokuluslu" nitelikteki 15 kuruluşun beş gelişmiş ülkeye ait kuruluşlar olduğu belirtiliyor. İşle bu haber kirliliği altında bizler başka bir sebepten dolayı petrole bulaşmış bir Martı'nın, olay Körfez'de meydana gelmiş gibi tekrar tekrar gösterilmesi karşısında dehşete kapıldığımız günlerde; kadın-erkek, çoluk-çocuk binlerce insanın üzerine yağan bombalara film seyreder gibi duyarsız davrandık. Büyük Şeytan ve ortakları, medyanın çarpıtan prizmalarından geçerek Melekleşirken, yalanların nasıl hakikate dönüş­tüğünü, duyulması istenmeyen çığlıklara kulaklarımızın, görülmesi istenmeyen çirkinliklere ve iğrenç oyunlara ise gözlerimizin nasıl kapatıldığım, tüm netliğiyle olmasa da bu oyunları daha sonra anladık. Yıllardır Filistinlilerin insan dahi görülmezken, Orta Amerika terör devletleri ve İsrail'in zulüm ve işkencelerinin bir sis perdesi arkasında kaybedilmek istendiğini gördük, tabi çook sonraları. Süpergüçlerin, başkalarını suçlarken hiçbir surette delil getirme/gösterme gereği duymadıkları halde kendi işledikleri cinayet ve teröre gayet pişkinlikle eften-püften şeyleri delil gösterdiklerini gördük yine bu Medya'nın kimi zaman sürçü lisan etme­siyle. Senatör William Fulbright gibi yetkililerin ağzından, önde gelen gazetelerin, hükümetlerin ajanları ve uzantıları olduklarını duyduk.

 

Dünya genelinde akademisyenler elit taba­kanın ihtiyacını karşılarken, halk kesimi de şimdilerde daha kolay olan şeylere ihtiyaç duyu­yorlar. İşte bu ihtiyaçları da kitle iletişim araçları yani Medya karşılıyor.

 

Amerikan yöneticilerine göre Medya'nın görevi şudur: Birincisi ABD politikalarının ve bu politikaların etkisinin bütün izlerini silen standart tarihsel "hafıza kaybı" ve "yön değişikliği" tekniğini uygulamalıdırlar. Neredeyse bir refleks gibi anında uygulamaya geçirilebilir bu değişiklik. Medya vasıtasıyla insan yığınlarının görmeleri gerekmeyen şeyler öne çıkarılıp yaygın olarak görülen silahların çokluğu, sık sık kişilerin cinayete kurban gitmeleri, kapkaççılık, hırsızlık, silah taşıyan öğrencilerin çokluğu ve bunun getir­diği baskılar dolayısıyla okula gidememe gibi durumların yanısıra 26 milyondan fazla insanın çeşitli kaynaklardan yardım alan muhtaç bir ordu­ya sahip olduğu pek az gündeme getirilir, ya da geçiştirilir. Fakat Doğu ve İslam toplumlardaki geri kalmaların sebepleri sürekli İslam’a yamanacak şekillerde, İslamla ilgisi olmayan manzaralar sık sık gündeme getirilir. Evet. Medya dünyayı görmenin bir vasıtası oldu zamanla. Onu elinde bulunduranlar politik ve ekonomik menfaat sağlamaya yöneldiler ve bu arada kendi kültürlerini de, özellikle İslam dünyasına pompalamaya başladılar. Medyanın objektifliği de aslında kocaman bir yalandı. Edward Said bıı konuda şöyle diyor: "Orta Çağ'dan bu yana Avrupa veya Amerika tarihinde İslamî nefret, önyargı ve politik çıkarların oluşturduğu bir çerçeve dışında yaygın bir şekilde tartışıldığı ya da düşünüldüğü bir döneme raslamadım." İslam, Said'e göre "şamaroğlanı"yapılmıştır: "İslam sağ kesim için barbarlığı, sol kesim içiıı Orta Çağ teokra­sisini, ılımlı grup içinse tatsız bir egzotizmi temsil etmektedir." Yine Said'e göıe bütün bunlara rağmen Batıya bir türlü tamamen boyun eğdirilememiş görünen de sadece İslam'dır.

 

Medya, gerek ılımlı İslamî anlayışa taraf olarak "Daily Telegraph Gazetesi'nin, bir yorumunda Mısır İçişleri Bakanına Yönelik bir suikast girişimini bahane ederek 'Dünya'nın dörtbir yanında ılımlı Müslümanların fanatik gruplarla ölüm-kalım savaşı verdiklerini; Batı'nın, bu tehdidi son derece ciddiye alması ve aşırı eğilimlere karşı çıkan Müslümanları desteklemesi gerektiğini" yazarak; Coriera Dellasera gazetesi ise İslamî Köktendinci Müs­lüman grupların terör eylemleriyle nasıl mücadele edilebileceği sorusunu sorarak ve bu sorunun sadece İsrail, Mısır ve hatta FKÖ için değil, bütün bölge açısından yanıtı aranan bir soru olduğunu yazarak açıkça İslam'a karşı taraf olduğunu gös­termektedirler. Yine buna ilave olarak Alman ga­zetelerinden Frankfürter Allgemaine gazetesi ise yaptığı yorumda Bosna Müslümanları çerçevesin­de bir değerlendirme yaparak Mısır, Cezayir ve Türkiye'de onların tabiriyle saldırganlaşan İslamiyetin, Batı'da yavaş yavaş bir "düşman" imajına dönüştüğüne dikkat çekiyor. Aynı gazete yorumunun sonunda da yürekten katıldığımız bir doğru tesbit olarak "İslamî köktendincilikle de­mokrasinin bağdaşamayacağını" açıkça vurgu­luyor. Türkiye'de ise kimilerince, radikal İslam'a karşı gelenekli İslamcıların yani Nurcu, Süley­mancı ve Tarikatlar gibi ekollerin "emniyet sübabı" olarak görülmeleri (Taha Akyol-Nokta Dergisi/13.9.987) hadisesinin yanısıra gerek Arap-İsrail savaşında Araplar, gerekse Iran-Irak savaşında İran'a karşı ve Müslüman-Sırp sava­sında Bosnalı Müslümanlar aleyhinde sürekli olarak taraflı bir yayın/yayım sergilemiştir, gerek iç gerekse dış mihraklar. Ortadoğu'da açıkça İsrail "saldırgan taraf" olmasına rağmen, toprakları gasbedilen Filistinlilere karşı zulmüne rağmen Dünya'ya mazlum olarak lanse edilmiştir. Hiçbir muhabir Amerika'nın İsrail'e, Filistin halkına karşı kullansın diye verdiği ve binlerce insanın ölümüne sebep olan "misket" bombalarından bahsetmemiştir. Bu arada New York Times'in Beyrut Bürosu Müdürü Thomas L. Friedman gibi muhabirlerin de, İsrail'in bombardımanına ilişkin bölümün makalesinden çıkarıldığına şaşırması ve bunu meslek kurallarına aykırı bir durum olarak görmüş olması da birşey değiştirmiyor.

 

Medya'nın yani Batı'nın, İslam toplumunda­ki hareketleri Batılı değerlerle Fundamentalist, Radikal, Köktendinci gibi kavramlarla ifadesi İslam’ı çarpıtmaya yöneliktir. Çünkü gerçek anlamda İslam, Batı çıkarlarını tehdit eder. Toplum nezdinde İslam’ı mahkum etmek için özellikle Batı'da hoş görülmeyen bu tür kavram­lar, alakası olmamakla beraber ısrarla İslamla ilgi­li tanımlara isim olarak kullanılmaktadır. Medya, gerçeği teşkil eden şeyle değil, haber oluşturan şeyle esasta ilgilenmekti. "Haber" kriteri Medya'da "gerçek" kriterine galebe çalmakta ve bu huyundan vazgeçeceğine dair de hiç ümit vermemektedir. Medya'ya göre bir olayın haber değeri merkeze çabuk ulaşmasıyla da orantılıdır. Tabi bu olaylarda gerçeği yakalamak çabukluğa ters orantılı ve güç olur. Açılan yara ise kimi zaman tamiri mümkün olmayacak derecede bir durum meydana getirir. Esasta, hatalı habercilik yeterince kötüdür, varsayımlara dayalı habercilik ise bir nevi cinayettir. Bu tür cinayetler de bol bol işlenmektedir medya tarafından.

 

Hükümetlerin yanısıra ülkelerdeki güçlü azınlık lobilerinin de medya üzerinde etkili olduk­ları bilinmektedir. Bunun en açık örneğini, Amerika’daki İsrail lobisinin, gazete yazarları üzerlerindeki baskısını gazetelerin köşe yazılarında görmek mümkün. Son Körfez Savaşında ise 18 Şubat 1991 tarihli Keyhan Gazetesi, muhabirinin Kuveytli bir gazeteciye dayanarak verdiği haberde CIA'nın, Türkiye'nin savaşa bulaştırılması ve savaşla ilgili haberlere sansür uygulanmasına destek olmaları için Türk gazetecilerine bir milyon dolardan fazla para dağıttığını isim listesiyle beraber yazmıştır. Para, Türk gazetecilere Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Abromoviç tarafından dağıtılmış. Bunun dışında Türkiye'de, Amerika’nın menfaatle­rinin korunması ve halkın bu yönde şartlandırılması konusunda gayret sarfetmeleri için kimi muhabir ve yazarlara sürekli aylık ödemeler yapıldığı da bu iddialar arasında belirtil­mekte. Kuveytli gazeteci bu bilgileri verme gerekçesi olarak, akrabalarını Körfez savaşında kaybetmesini ve bölge ülkelerine savaştaki tutum­larından dolayı duyduğu nefreti gösteriyor. Velhasıl medya, genel olarak Batı çıkarlarının propaganda silahı haline gelmiştir ve İslam ise onun en nefret ettiği düşmanıdır.

 

Bütün bu olumsuz ortamın tek suçlusu elbet­te yalnız Batılılar olamaz. Suç hep hırsız da mı? Yani evsahibinde hiç mi suç yok? Elbette var. İnsanlar Hz. Adem (a.s.)'le başlayan "şeytanın vesvesesine kulak verme" olayından bu yana sık sık aynı hatayı yapmışlar ve yoldan çıkmışlardır. Bu olay yani etkilenme dün "ifk" hadisesinde yani Hz. Aişe'ye zina iftirası hadisesinde olduğu gibi bugün de aynen değişik olaylarla tarih maalesef sürekli tekrar etmektedir. Medya kötü niyetli­lerin lehine çalışıyor ama asıl sorun Medya'nın da ötesinde. Suç böyle bir hayat tarzını benimsemese de ses çıkarmayan insanlarda elbette. Koyun sürüsü gibi güdülmek yerine, gerçek anlamda Kur'an'a kulak vererek ve O'nu bir hayat tarzı haline getirerek bu şekilde yanlışa karşı duyarlılığını koruması yaratılış gayesine en uygun hareket tarzı değil midir? İçimizdekilerden bazıları Batılılaşma hummasına yakalanmışlar ve yıllarca Batılı kitle haberleşme araçlarıyla gelen her türlü yalan yanlış haber, resim ve kari­katürden etkilenmişler ve çevrelerini de etkileme­ye çalışmışlardır. Esasta ise bunların söylemlerinin güçlülüğünden ziyade bizi ilgilen­diren toplumumuzun ifsad edilmeye müsaid bir hale getirilmiş olmasıdır. İslam toplumunun, Beni Umeyye ile başlayan bozulma süreci önü alınamaz bir şekilde devam etmiş, günümüze kadar gelen bu süreç içerisinde İslam dışı güçler de müslümanların bu zaaf halinden yararlanarak istedikleri gibi oyunlarını oynayagelmişlerdir. Yani ifsad edilmeye elverişlilik İslam alemindeki okullarda, Bağdat'ta, Mısır'da, İstanbul'da başlamıştır.

 

Kaynakça:

1.   Batının İslamla Kavgası- Asaf Hüseyin, Pınar Yayınları/52.

2.   Haberlerin Ağında İslam - Edward Said, Pınar Yayınları/22.

3.   Medya Gerçeği - Noam Chomsky, Tüm Zamanlar Yayıncılık/18.

4.    Kitap Dergisi - Haziran/1991, Sayı: 52.

5.   Viva La Murte- Alev Alatlı.

6.    Hazreti Muhammed- Maxim Rodinson.

7.   Medeniyet ve Modernizm - Ali Şeriati, Düşünce Yayınları.

8.   Köleleştirmenin Öncü Kuvveti: Kitle Haberleşme Araçları - Makale/Salih Yörükoğlu.

9.      Pazar Postası, 23.7.1994, Dinçer Güner.

10.  Cevdet Said ile yapılan bir mülakat-Hüner Dergisi/1992.

 

İktibas – Eylül 1994

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
4 / 13 °C
Hakkari
-7 / 10 °C
İstanbul
13 / 18 °C
İzmir
13 / 18 °C