Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
"Manipüle edilmemiş bir idrakle bakılırsa tesettürün 'güzel' olduğu görülebilir"
12 Temmuz 2010 / 18:51
Frankfurt Rumarchau Gazetesi - Ağustos 1994 -Konuşan: Sabin Başgül

"İyi ama, o zaman da vardı fitne. Hz. Aişe'ye iftira edenler de padişah babanın oğullarını boğazlatması için entrika çevi­ren hanım sultanlar, Fetih gibi koskoca, görkemli bir zaferi gölgeleyen paşalar da gelip geçti bu dünyadan. Bunlar büyük ör­nekler. Ya sıradan halkın sırlarındaki kıskançlıklar, çiğlikler, hamlıklar, cinayetler, kötülük­ler. Şem-i Tebrizi'yi boğan Konyalılar, Mevlanâ'yı seven Kon­yalılardı aynı zamanda, öyley­se, öyleyse, öyleyse...

Ahmet, sonunda doğru bir çözüme ulaşır gibi oldu. Şimdi de var kendisine özenilecek kadar namuslu insanlar. Veliler kadar bu dünyaya sırtını dönmüşler.. Kime, ne zaman, neyin vaki olacağını kimse bil­miyor, o halde? O halde, Yunus'un tuttuğu ışığı gözden kaçırmamak gerek. Yaradılanı sevmek, yaradandan ötürü, Ümit kesmemek, kalp kırmamak, hor görmemek, hakaret etmemek, silip atmamak..." (Ad Semud Medyen, Afet İlgaz, İst.-1991, sh. 43)

 

1937'de Ezine'de baş­layan serüven, doksanlı yıllara doğru Ad Semud Medyen'de yolayrımına vardı ve yepyeni bir "YOL"a kavuştu. 1993 Türkiye Yazarlar Birliği yılın romancısı ödülü, Yol adlı romanıyla Afet İlgaz'a verildi. 1965'te öyküsünü yazdığı, "başörtülüler"e 1990'a Bir Feministin Doğ­ruya Yakın Portresi uğra­ğından sonra Afet Ilgaz da katıldı. Değerli yazarla Frankfurt'ta yayımlanan Rumarchau Gazetesi için yapılmış bir röportajın çe­virisini sunuyoruz.

 

Size göre İslâm'da bir "kadın hareketi" var mı?

 

Ben bir araştırmacı, incele­meci ya da bilimadamı değilim. Böyle bir soruya, doğruluğundan emin olmadığım bir cevap vere­mem. Ama bir sanatçı olarak edindiğim izlenimlere göre, Tür­kiye'de müslümanca "yaşamak" isteyen kadınlar var. Elli yıl kadar önce bu konuda getirilmiş bazı prensipler ve yasakların bugünün Türk kadını için çok el­verişli olmadığını düşünüyor ve mesela okullarda başörtüsüyle ders görebilmeleri için, yönetim­lerden anlayış bekliyorlar.

 

Müslüman kadınların tu­tumları Türk kadınları için bir alternatif olabilir mi?

 

"Müslüman kadın", "Türk kadını" diye iki ayrı kadın toplu­luğu yok Türkiye'de. Biz hepimiz müslüman Türk kadınlarıyız. Ne var ki müslümanlığı okuyup tanı­yanlarla, onun hakkında birşey öğrenmedikleri ya da "desinformation"la yanlış tanıdıkları için hakkıyla tatbik edemeyenler var.

 

Müslümanlığı bütünüyle yaşa­yanlar, "kadın'ın bugün içinde bunaldığı sıkıntılar için, İslamiyet'i iyi öğrenerek onu tatbik etmenin iyi bir çözüm olduğuna inanıyor­lar. Çünkü İslamiyette, pek bilin­meyen ama yavaş yavaş öğreni­len, kadın, için getirilmiş büyük imkânlar var. Mesela İslamiyette kadın çocuğuna bakmaya ve ev işlerini yapmaya hukuken mec­bur değildir. Kocası ona yardımcı birini tutmak zorundadır. Ama müslüman kadınlar bu haklarını kullanmaya lüzum görmezler. Çünkü kadın din açısından, çocuğuna bakıp evişleri konu­sunda kocasını sıkıntıya sok­mazsa "sevap" kazanır. Bu Al­lah'ın rızasını kazanmak demek­tir ve çok önemlidir, "âhiret" inancı açısından.

 

İslâmiyet hayatın bütününü kucaklayan bir sistem olduğu için, hayatın her safhasında insan ve kadına, hatta hayvana ve her şeye rahatlık, mutluluk, çeşitli imkanlar tanıyan hükümler getirmiştir. Mesela eski hukuku­muzda erkek mirastan daha çok yararlanır ama erkeğe düşen görevler de ona göre çoktur. Bütün aile fertlerine bakmakla yükümlüdür. Hatta kızkardeşine, dul kalan kızına, gerekirse, diğer kadın akrabalarına. Böylece bugün, batıda görülen yaşlıların, kadınların aileden uzaklaştırıl­ması, yalnızlığa sürüklenmesi, sahipsiz ve bakımsız kalmaları, ya da bunları önlemeyi örtbas edici yapay tedbirlere gerek olmaz (huzurevleri, yaşlılar günü, vs.). İslamiyette saygı ve sevgi ailede kendiliğinden kurulur ve bu devam eder. Ayrıca İslâm hukukunda kadının boşama ve boşama hakkı, tica­ret yapma ve ilim öğrenme hakkı gibi son derece medeni ve hatta "çağdaş" görüşler vardır. Bu ko­nuda kocanın iznini almak da şart değildir. Bunu Prens Char­les de bu yıl yaptığı bir konuşmada anlatıyordu. Bütün bu hakları...

 

Bugün müslüman aileler bu gibi insanî incelikleri hâlâ yaşatmaya çalışıyorlar. Mesela müslüman ailelerde gelin-kaynana kavgası yok denecek kadar azdır. Herkes birbirinin hakkını bilir ve buna saygı gösterir. Çünkü müslûmanlıkta esas, insanın kendi kendini ahlâkça olgunlaştırmasıdır. Buna nefisle-ego-mücadele derler ve "nefs"in insana telkin edeceği, gurur, kibir, kıskançlık gibi insani zaaflardan uzak durmaya çaiışırlar. Bu yüzden genellikle aile içinde "barış" hüküm sürer. Yani, bazı Kadınlarımızın incelik­lerini bilmediği İslamiyet ve onun kadına bakışı, çok insanidir ve bir "alternatif" değil, hedef olabi­lir ancak.

 

Feminizme ilişkin neler düşünüyorsunuz?

 

Feministler İslamiyeti iyi tanısalardı, bu konuda sağlam, doğru kaynaklardan bilgi edinebilselerdi, hayretler içinde kalır­lardı. Peygamberimizin zamanın­da kadın savaşçılar, kadın âlimler, kadın sanatçılar vardı, müslüman bir devlet olan Os­manlılarda da öyleydi. Bizim "haremlerimiz üst derecede eğitim kurumlarıdır ve isteyen kadınlar buradan çıkarılıp iyi evli­likler yapmak üzere, ayrıca yardım da görürlerdi.

 

Müslüman inancına göre insan, "yaratılmışların en şereflisidir". Kadın da en şerefli mah­luktur bu durumda. Hıristiyan inancında olduğu gibi, kadına "günah" aracı olarak bakılmaz. Tam tersine "cennet anaların ayağının altındadır." Bu boş bir söylem değildir. Çünkü gerçek­ten, bugün hâlâ bu anlayış sürmekte ve analar, kadınlar, mu­hafazakâr ailelerde çok saygı görmektedirler. Feminizm, hıristiyan kültür ve medeniyetinin oluşturduğu bir toplum için kaçınılmaz bir müdafaa aracıdır ama kadına bu kadar değer veren İslamiyet için değil. Çünkü İslamiyetin kendisi kadınlara bu hakkı veriyor.

 

Müslüman kadınların toplantılarına katıldınız. Bu bağ nasıl kuruldu, izle­nimleriniz neler, eski çev­renizde nasıl karşılanıyor­sunuz?

 

Katıldığım, "İslami" toplantı değil, son kitabımı basan yayın­evinin düzenlediği bir fuardaki "kadın" konulu bir paneldi. Yeni tanıştığım ve müslümanca yaşa­yan çevreler son derece medeni, aydın, toleranslı, sevgi dolu in­sanlardan oluşuyor. Bütün dün­yaya sevgiyle bakmayı başa­rıyor bu insanlar. Çünkü müslümanlar Allah'ın "alemlerin rabbi" olduğuna inanıyor. Yani sadece bizim rabbimiz değil. Hazreti Muhammed son peygamber olduğu için, müslümanların diğer pey­gamberler konusunda kompleks­leri yoktur. Bizim dualarımızda Musa ve İsa aleyhisselam başta olmak üzere birçok peygamberin adı geçer. Hazreti Meryem'e de halkımız Meryem Ana der. Bu yüzden müslümanlık evrensel bir görünüm arzediyor ve Allah alemleri, Hazreti Muhammed'in aşkına yarattığı için, sevgi ve aşk bizim yaratılış sırrımız olarak bütün hayatımıza hâkim oluyor. (Aşk burada transsandantal anlamda) Ben zaten dindar bir çevrede büyüdüm. Gerçi biraz karışık ve değişik insanlar da vardı içimizde ama genellikle muhafa­zakârdılar.

 

Bir de şu var: İslamiyet ce­haleti telin eder. Yani lânetler. İbadetin de ilimsiz olmadığını söyler. Hatta ibadetin değil, "amel'in. Yani bütün yapıp ettik­lerinizin... İlime, sanata, güzelliklere bu kadar önem veren bir sistem, ne yazık ki en çok düşmanı olduğu "cehalet" eliyle kötülenmiştir. Müslümanlar önce cahil bırakılmış, sonra onların yaptıkları hatalar "İslamiyet'e yamanmak isten­miştir. Şimdi, müslümanlar, bu açmazı yenebilmek için, çok okuyor, öğreniyor ve bilgileniyor­lar. Kültür faaliyetlerine, sanat faaliyetlerine çok önem veriyor­lar. Bütün bunların da "in­sanlığın" hayrına olduğunu düşünüyorlar. Gerçek "hü­manizm" bu değil midir?

 

"Tesettür" sorunu çok­ça tartışılan bir konu. Kadının onurunun korun­ması olarak algılanıyor. Bunu nasıl değerlendiri­yorsunuz?

 

İslamiyet kadına çok önem veriyor. Peygamberimiz vefat et­meden önce verdiği hutbede ki buna "veda hutbesi" denir, kadınlarına iyi davranmaları için, erkekleri uyarır. Hatta şöyle bir hadis-i şerif (peygamberimizin sözleri) vardır: "Sizin en hayır­lınız, kadınlarına en iyi davra­nandır." Bunun sonucunda "se­vap" vardır. Yani Allah'ın rızasını kazanmak gibi bir kazanç. Kadınlarla ilgili Kur'an hükümleri ve hadislerden yola çıkılarak kadın meselesinin derin bir "ilâhi" boyut içerdiği anlaşılabilir. Kur'an'da da "örtünmek"le ilgili ayetler vardır. Yani bu Allah'ın emri. İnanan müslüman kadın örtünür veya örtünmediği için günah işlediğini düşünür ama ona kimse günahkâr gözüyle bakmaz. Çünkü dinimizde "zorla­ma" yoktur. Her iyi hareketin ayrı bir "sevabı" vardır. Örtünür­seniz sevap kazanırsınız. Ama örtünmezseniz, imansız sayıl­mazsınız, sadece günah işlemişsinizdir. Günahların affedile­ceğine dair de müslümanlarda her zaman umut vardır. Çünkü umutsuz olmak, Allah'ın yüce merhametinden umut kesmek demektir ki, bir müslümana bu yakışmaz.

 

Yalnız örtünmenin başka boyutları da var tabii. Estetik boyutu, toplumsal boyutu gibi. Örtünme bence kıyafeti ta­mamlıyor. Kıyafete âsâlet geti­riyor. Ayrıca, şartlanmışlıktan uzaklaşarak, yani manipüle edilmemiş bir idrakle bakarsanız, başörtüsünün "güzel" olduğunu da görebilirsiniz. İnsandaki bir­çok "fizikî" eksiklikleri örtüyor. Ayrıca örtünmenin psikolojik bir cephesi de var: Açık kadının er­keklerin, lüzumsuz bir şekilde ve lüzumsuz yerlerine dikkatleri­ni çekme ihtimalini azaltıyor. Fe­minist kadınların çok haklı bir tesbitleri var. "Met'a -mal-" olarak görünmek istemiyorlar. Yani vücutlarının ya da dişiliklerinin, ya da kadınlıklarının dikkat çek­mesini istemiyorlar. Onlar, şah­siyetleri ve başarılarıyla kendile­rini kabul ettirmek istiyorlar, ör­tünmek, bu amacı kolaylaştırıyor bence. Tarafsızca düşünürseniz, bu görüşün haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü bu, son tahlilde bir "ilâhi" tesbittir.

 

Bir kadın yazar olarak edebiyat geçmişinizden söz edebilir misiniz. Rıfat Ilgaz'la evliliğiniz olmuş, bunu İzlenim dergisinden öğrendim, bilmiyordum.

 

Ben çok küçük bir yaşta yazı yazmaya başladım. 7 yaşında. O zaman Türk edebiyatı alanında kadın yazara pek rastlanmazdı. Osmanlı zamanında doğmuş olanlardan bahsediyorum. Halide Edip Hanım, ki, bizim çok ünlü bir yazarımızdır, Osmanlı zamanı doğumludur. Bu hem faydalar, hem zorluklar taşıyan bir durum­du benim için. 21 yaşındayken, ilk romanımla bir sanat ödülü aldım. Sonra, yirmi sekiz yaşındayken bir hikaye ödülü aldım. Kitabımın adı, çok enteresandır "Başörtülüler"di. Şimdi de son kitabımla, Yazarlar Birliği 1993 roman ödülü almış bulu­nuyorum. Ama çok zorluklar da yaşadım tabii. Benim zamanımda yazarlıktan para kazanılmazdı. Yazarlığın yanında başka bir iş yapmak zorundaydınız. Ben de öğretmenlik yaptım. Zaten bunun tahsilini yapmıştım. Sonra da üç çocuk büyüttüm. Şimdi hepsi üniversite mezunudur ve evlidir­ler. İki de torunum var. Rıfat Il­gaz'la evliliğimde de enteresan bir taraf yok. Müşterek bir kızımız var. Sinema, TV tahsili yaptı.

 

İslamiyeti keşfetmek bana bir yazar olarak büyük "avantaj"lar getirdi. Çözümsüz kalan bir çok insani meseleye şimdi çok daha aydınlık bakabiliyorum. Her şey netleşti. Bizim bir de "tasav­vufumuz vardır, bilmem biliyor musunuz? Yani "şeriata bağlı kalarak (Şeriat dinî hükümler de­mektir) Allah sevgisini, Allah aşkını bulma yolundaki sabırlı bir gelişmedir Tasavvuf. Bunu öğ­renmeye çalışıyorum. İşte bu, tasavvuf bilimi bana "kâinat'ın sırlarını açıyor. Kainatın ve insanın.

 

Bu arada bir şey hatırlata­yım. Bütün konuşma boyunca, halkımızın azınlık bir grubuymuş gibi, bir kesiminden "müslümanlar" diye bahsetmek zorunda kaldım. Herkes böyle yapıyor. Ama bu bana acı veriyor. Müslü­manlar derken, müslümanca ya­şayanlar, demek istediğim anla­şılmalıdır.

 

Bakın bizim büyük entel­ektüelimiz, düşünce adamımız Cemil Meriç'i tanıyor musunuz, bilmiyorum. Bizi çok iyi tanımıştır Cemil Meriç. Bizi, batıyı, bizim Tanzimat hareketlerinden sonra­ki batıyla olan münasebetlerimizi ve içine düştüğümüz büyük tari­hi sıkıntıları çok iyi tahli eder. Onun kadınlar hakkında, çok sa­mimi olarak, kişisel düşüncele­rini anlattığı bir paragraf alıyorum bir kitabından:

 

"Kadın çarşıya indi, para ka­zandı, çalıştı, erkekleşti. Ne kadar sırtını dayamak ihtiyacında da olsa, zamanımız kadını, öyle olmadığını iddia etmekle gu­rurlu. Kadının korunması tabiatı icabıdır. Hepimiz melez hale gel­dik. Tabiî cevherimizi kaybettik. Alışık da değiliz bu duruma. Kadın erkeğe güvenirdi, şimdi kendine güveniyor. Tercih ve intihab hakkı kadına bir küstahlık veriyor. Erkeğin de ruh dünyası buna göre teşekkül ediyor, ce­miyet şirazeden çıktı. Tabiat ha­lini kaybettik, medeniyet haline girmedik. Bir transition devrinin insanları olduğumuz için daha da bedbahtız. Hiçbir hal sureti mükemmel değildir."

 

Şimdi, bu cesurane sözlere kızmaya hakkımız yok. Tam ter­sine bize kaybettiğimiz yeni ufuklar açıyor. Geçenlerde ga­zetelerde okudunuz, Papa da kadınlara evlerinde oturmalarını tavsiye ediyordu. O da bunu işsizliğin artmasına karşı, bir çare olarak sunuyordu.

 

Bizde şimdi, seçimleri izle­diğinize göre, bilirsiniz, boğulmak istenen bir Refah Par­tisi olayı var. Refah Partisi dini istismar etmeyen bir partidir ama muhafazakardır ve ona gönül verenler açısından bakarsanız, müslüman ağırlıklıdır. Refah Par­tisinde bir kadın hareketi var, iz­liyorsanız bilirsiniz. Okumamış kadından tutun da üniversite ta­lebesi ya da mezunu aydın kadına kadar milyonlarca kadın Refah Partisi saflarında gönüllü olarak çalışıyor. Yani İslamiyetin kadını eve kapattığı falan lâfları kötü niyetlerle yahut cehaletten dolayı uydurulmuş boş lâflardır. En çok çalışan kadın bugün özellikle siyasi planda, müslüman kadınlardır. Ama bun­lar, kadınlık vasıflarını kaybetme­den fonksiyonel olmaya bakar­lar. Kocalarına saygıları "edep"e verdikleri önem, aileye duyduk­ları saygı ve bağlılık ve erkeğin önüne geçmekle ilgili bir komp­leks taşımamakta oluşları, onları, kadınlıklarından taviz verme ko­nusunda zorlamıyor. Yani Cemil Meriç'in özlemini duyduğu ya da doğruluğuna inandığı kadın modelini oluşturuyor bu müslüman kadınlar. Hem çağdaşlar, hem kadın. Dışarıda hem çalışıyorlar ama evlerine bundan dolayı tartışma ve çaresizlik giremiyor. Çünkü büyük bir ihtimalle pekçoğunun yanında anneleri, kaynanaları veya diğer kadın ak­rabaları var. Uzun zaman evden dışarda kalmama dikkatiyle, çalışma alanlarını seçiyorlar. Çocuklarını asla sahipsiz ve ilgi­siz bırakmıyorlar. Bu konuda çok titiz ve dikkatli olduklarını biliyo­rum. Yani çalışıyorlar ama ne kadınlıklarından, ne anneliklerin­den, ne zevce oluşları gerçe­ğinden taviz vermiyorlar. Ayrıca çok şaşırtıcıdır, batılı olduklarını öne süren diğer partilerin hiç­birinde bu kadar çok kadın çalışmıyor. Yanı müslümanlığı size umacı gibi göstermeye kal­karlarsa, inanmayın. Tam tersi­ne, müslümanca yaşamak, ben de yeni yeni anlıyorum ki, çok cazip, çok renkli, çok anlamlı ve doğru.

 

İktibas – Ağustos 1994

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
7 / 12 °C
Hakkari
-5 / 8 °C
İstanbul
8 / 17 °C
İzmir
9 / 17 °C