Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Gülen Hareketi Rönesans neslini yetiştiriyor”
07 Temmuz 2010 / 16:00
Aksiyon dergisinin son sayısında 'Medeniyetler Diyaloğu: Gülen'in İslami Öğretisi ve Hümanist Söylem' kitabının yazarı Amerikalı yazar Dr. B. Jill Carroll ile yapılan bir söyleşi yayınlandı. Söyleşi Fethullah Gülen’e ait internet sitesinde de yer aldı.

Söyleşide Gülen hareketinin yürüdüğü çizginin Batının temel değerleriyle ne kadar paralel olduğu hatta bu değerleri daha da ileri taşıdığı vurgusu yapılarak, düşünce ve hareket arasındaki tutarlılığın altı çiziliyor.

 

Sitemiz yazarlarından Ahya Aras’ın Fethullah Gülen söylemini derinlemesine bir analize tabi tuttuğu yazılarında kayedilenlerin ‘teyidi’ niteliği taşıyan bu söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

 

***

 

Kerim BALCI- Zeynep YILMAZ - AKSİYON

 

Amerikalı düşünce tarihi uzmanı B. Jill Carroll, Fethullah Gülen’in fikirleri etrafında örgülenen hareketin yeni bir insan tipini yetiştirmekte olduğunu ve bu yeni insanın farklı bir Rönesans neslini ortaya çıkaracağını söylüyor.

 

“Gülen’de sadece Eflatun’la veya Konfiçyus’la girilmiş bir diyaloğu bulmuyorsunuz. Gülen bu diyaloğu kendi Müslüman kontekstine mal etmeyi başarmış bir düşünür. Gülen’de heyecan veren bir başka boyut var. Gülen’in sözleri bir aksiyon cemaati tarafından pratik yaşamda hayat buluyorlar.” diyor Dr. B. Jill Carroll. Gülen Hareketi üzerine kaleme almış olduğu Medeniyetler Diyaloğu: Gülen’in İslami Öğretisi ve Hümanist Söylem adlı kitabın yeni baskısı için imza günlerine katılmak üzere Türkiye’ye gelen Carroll, 120 sayfalık küçük kitabının uyandırdığı ilgiden mutlu. Çünkü kitabını bizzat da Gülen’in başlatmış olduğu diyaloğun bir devamı olarak görüyor. Kitabında Sartre gibi bir ateistle Fethullah Gülen Hocaefendi gibi bir mümini mesuliyet duygusu üzerine diyaloğa soktuğunu anlatan Carroll, bunun dünyada yaşanması gereken bir diyaloğun metin tabanlı olarak gerçekleştirilmesinden ibaret bir gayret olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bugün dünyamızda ateistler de yaşıyor müminler de ve bu gezegende birlikte yaşamak zorundayız. Ateistler ve inananlar nasıl birlikte yaşayacaklar? Bu sebeple kitabı Gülen ile bir ateist arasında metin-tabanlı bir diyalog olmaksızın bitirmek istemedim.”

 

Jill Carroll Amerika’nın Teksas Eyaleti’nin Houston kentindeki Rice Üniversitesi’nin Boniuk Dinî Hoşgörü Araştırma ve Geliştirme Merkezi’nin yöneticiliğini yapıyor yıllardır. Üniversitede düşünce tarihi dersleri veren Carroll, Eflatun ve Konfiçyus’tan Kant ve Sartre’a uzanan bir dizi filozofun ahlak felsefelerinin paralellerini bulmuş Gülen’de. Gülen Hareketi’nin iç tutarlılığı, insanın özündeki sevgiye olan güven ve gelecek endeksli aksiyona adanmışlık ona kitabi bir ütopyanın tecessüm etmiş bir versiyonunu gözlemleme imkânı vermiş. Carroll’ın tecrübesi Gülen Hareketi’ne içeriden bakanlar için bir uyarı, dışarıdan bakanlar için bir rehber niteliğinde. Carroll’ın Gülen Hareketi’nden öğrendiği ilk erdem sabırdı. Sabırla cevapladı uzun ve birbirini takip eden sorularımızı.

 

Öncelikle sizin Gülen Hareketi’yle tanışıklığınızı tarihsel bağlamına oturtmak istiyorum. Gülen Hareketi’nden birileriyle tanışmanız hangi şartlar altında oldu? Bu şartlar sizin hareketi algılayışınızı ne kadar şekillendirdi?

 

Bu güzel bir soru. O zamanlar Rice Üniversitesi’nde Dinî Hoşgörü Merkezi’nin başkanıydım. Sanıyorum Houston - Teksas’taki Türklerin ilgi alanına girmem ve düzenledikleri bir Türkiye gezisine davet edilmem bu sebeple oldu. Yani başlangıç noktamız inançlar arası diyalogdu. Bu başlangıç noktası benim hareketi gözlemlediğim çerçeve oldu diyebilirim. Benim için asıl olan Fethullah Gülen’in kişiliği değildi. Çünkü ondan hiç bahsedilmiyordu. Benim için asıl olan açı inançlar arası diyalog açısıydı. Sonraki dönemde de hareketi incelediğim ve tecrübe edindiğim açı bu oldu. Çünkü her hâllerinden dindar, adanmış Müslümanlar olan bu Türklerin nasıl olup da diğer dinlerden insanlara böylesine saygılı olabildiklerini gözlemlemek önemliydi. Gözlemlerimde bu hareketin söylemleriyle eylemleri arasındaki tutarlılığa dikkat ettim.

 

Bu bağlam benim kişisel tecrübemle alakalı değil sadece. Bu bütün Amerika’nın bağlamıdır. Biz Amerikalılar ülkemizdeki dinî özgürlükten gurur duyar ve kimsenin dinî inançlarından ötürü dışlanmadığı, aşağılanmadığı bir düzen öngörürüz. Bu sebeple Gülen Hareketi’ni tanıdığım bağlam akademisyen Jill Carroll için önemli olduğu kadar, Amerikalı Jill Carroll için de önemliydi.

 

Tabii bu sizin içinde bulunduğunuz tarihî bağlam. Bir de içinizde yaşattığınız bir bağlamınız var. Gülen Hareketi’ni tanımadan önceki çalışmalarınız, görüşleriniz hareketi tanıyışınızı nasıl etkiledi?

 

Yirmi yıldır üniversitede düşünce tarihi üzerine dersler veriyorum. Bunlar felsefeden dine kadar değişen alanlarda derslerdi. Biz Amerika’da bu derslerden “Plato’dan Nato’ya her şey” diye bahsederiz. Bunlarda amacımız asırları ve kültürleri aşan bir geniş perspektifin geliştirilmesidir. Sayın Gülen’i ben bu perspektifle okudum ve bazı bağlantıların farkına vardım. O bir Müslüman-Türk bağlamından konuşuyor ama Konfiçyus’un ve Sartre’ın bazı temel konularda konuştuklarıyla paralel şeyler buldum onda. Ben meselelere külli bir nazarla bakmak durumundayım. Başkaları ağaçlar ve yapraklarla uğraşabilir, bense ormanı nazara alırım.

 

Ormana bakıyorsunuz ve orada Doğu’nun ve Batı’nın dev entelektüelleri var. Ama bunların hepsi tarihsel figürler. Bir de modern çağdan bir Müslüman Türk’ü buluyorsunuz orada. Oysa Batı modern çağda derin bir fikrî kısırlık yaşıyor. Eflatun’la diyaloğa girebilen isimler içinde modern Batılı bir ismi değil de Gülen’i bulmak şaşırtıcı gelmedi mi size?

 

Bu hem şaşırtıcı hem de heyecan verici. Heyecan verici çünkü Gülen’de sadece Eflatun’la veya Konfiçyus’la girilmiş bir diyaloğu bulmuyorsunuz. Gülen bu diyaloğu kendi Müslüman kontekstine mal etmeyi başarmış bir düşünür. Konfiçyus’un sözlerini söylüyor ama âdeta kendi sözleri gibi çıkıyor bunlar. Gülen’de heyecan veren bir başka boyut var. Filozof olmak bir şey, aktivist olmak başka bir şey. Gülen’in sözleri bir aksiyon cemaati vasıtasıyla pratik yaşamda hayat buluyor. Bu anlamda Batı’da bir kısırlığın olduğu doğru. Bu ikisini birleştiren, yani hem büyük fikirleri üreten hem de bunları hayata geçirebilen fazlaca isim çıkmadı Batı’dan. Sanıyorum Batı fazlasıyla parayla ve materyalist kazanımlarla ilgilenir oldu.

 

Kitabınızda Gülen ile Doğu ve Batı’nın büyük filozofları arasındaki diyaloğu deşifre ediyorsunuz. Gülen’in diyalog anlayışı ile sözgelimi Eflatun’un diyalog anlayışı arasında bir fark gördünüz mü?

 

İlhamlarını Gülen’in söyleminden alan insanların hareketinin benimsediği diyalog Eflatun’un diyaloğundan daha ziyade Aristo’nun diyalog anlayışını andırıyor bana. Aristo talebelerini gidip dünyayla diyaloğa girişmeye, akademinin konforlu ortamından çıkıp halkın arasında halktan öğrenmeye ve kendilerini bu yolla eğitmeye teşvik ediyordu. Gülen’in diyalog anlayışı da böyle. Bence bu anlamıyla diyalog çok zengin ve doğurgan bir kavram. Eğitime yapılan vurgu da bu diyaloğun bir parçası. Doğrusu eğitimin tanımı da bu değil midir: daha önce hiç tanımadığın fikirlerle diyaloğa girmek. Orada sana yabancı olan mefhumlarla, kavramlarla, teori ve perspektiflerle temasa geçmen esastır. Ve kendini bunlara açarsın. Onları edinirken gelişir ve öğrenirsin. Tanımı itibarıyla eğitim diyalogdur. Dahası Gülen bunun üstüne manevi değerlerle ilim ve bilginin karmalanmasını koyuyor. Bu pek çok insanın düşünebileceğinin ötesinde bir diyalog aslında.

 

Gülen’de bir de bunların ötesinde dünyayla bir tür diyaloğa girme var. Normalde bir öğrenme faaliyeti olarak diyalog küreselleşmiş dünyanın dayattığı bir gereksinim. Bu kadar farklı din ve kültürden insan bir arada yaşıyorsa bunların birbirlerini anlayabilmesi için bir diyalog şart. Ama dünyayla girilen diyalog gereksinimin ötesinde bir şey. Bunun da Sufi eğilimleri olan bir kişiden gelmesi önemli. Gülen kendisi bir Sufi şeyhi değil. Bir tarikat da yok ortada. Ama söyleminin bir Sufi üstyapısı var. Normalde Sufi önderlerinin dünyadan kopmayı ve halvet hayatı sürmeyi tercih ettiklerini bilirsiniz. Oyda Gülen bize diyor ki, “Evet bir Ahiret ve bir Cennet var ve biz de ebediyet endeksli düşünmeliyiz. Ama bunu yapmanın en iyi yolu dünya ile meşgul olmaktır.” Bu dünyayla ticaret üzerinden, cemaat üzerinden, hizmet üzerinden, dünyaya bir şeyler katmak ve dünyada var olmak üzerinden, onu geliştirmek üzerinden devam eden bir diyalog. Bütün bunları kapsayan bir ifade Gülen diyaloğu. Bu sebeple de çok üretken, çok doğurgan bir kavram.

 

Böylesi bir diyaloğun bir gün yeni bir Rönesans’a, yeni bir düşünme tarzına yol açabileceğini düşünüyor musunuz? Ya da şöyle sorayım: Bu diyalog Batı’daki fikrî kısırlığa bir son verip yeni bir Aristolar kuşağının yetişmesini sağlayabilir mi?

 

Bence evet. Bunu hâlihazırda Gülen’in ideal insan veya Rönesans insanı söyleminde görebiliyorsunuz. Bu kendilerimizi ve çocuklarımızı eğitim yoluyla ulaştıracağımız yeni bir ideal beşeriyet söylemi. Bazen Gülen’in yazdığı şeylerin muhatabının muasırları değil de gelecek bir kuşak olduğunu işmam ettiğini görürsünüz. Burada bir gelecek endekslilik ve inşa etmekte olduğumuz bir insanlık fikri var. Bu inşa edilen insanlık, Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, Türkî olsun, kimlikleri her ne olursa olsun aynı zamanda küresel olma kapasitesine sahip bir insanlık: farklı bir açıdan bir Rönesans insanlığı. Çok farklı şeylerde mahir, çok katmanlı ortamlarda kendini evinde hisseden, başka insanların kimliklerini tehdit olarak algılamayan, başkalarının inançlarından rahatsız olmayan, çalışma iştiyakına sahip bir kuşak bu. Ve bunun nüvelerini iş dünyasında, eğitimde, iletişimde görüyoruz zaten. Bence bu süreç tamamen yeni bir yaşama ve var olma yolu ortaya çıkarabilir. Bunu başaranlar zaten var ve var olacaklar da. Buradaki kritik soru dünyayı kimin şekillendireceği. Dünyayı bu yeni insanlar mı şekillendirecek, yoksa terazinin öteki kefesindeki insanlar mı? Soru bu…

 

Doğal olarak böylesi bir varoluş felsefesi modernitenin kimlik algılayışına kökten bir meydan okuma aynı zamanda. Modern insan kendi kimliğini hep bir düşmanın, şeytanlaştırılmış bir ötekinin üzerine bina etti. Şimdi siz diyorsunuz ki Gülen ve arkadaşları kimliklerini ötekinin düşmanlığı üzerine bina etmeyen, aksine ötekini kendinin yapıtaşı gören bir anlayışı yayıyorlar. Mevcut modernist anlayış direnç göstermeyecek mi buna?

 

Çoğu zaman kimliğimizin ötekilerin kimlikleri üzerinden yapılandırdığımız doğrudur. Bu sadece Batı’da olan bir şey de değil. Bu dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde görülen bir şey. Bu noktada aklıma meşhur Yahudi filozofu Martin Buber’in Ben-Sen ilişkisi hakkında yazdıkları geliyor. Buber farklılıklarımızı, farklı insanlar olduğumuzu kabullenir ama bu farklılıkların ötesinde Ben ve Sen arasında bir ilişki kurulabileceğinden bahseder. Bence Batı’nın sınıfta kaldığı şey Aydınlanma ve liberal düşüncenin değerlerini benimsemesi değildi. Tam aksine bu değerlerin hayata geçirilememesiydi. Modernite kendi başına bir başarıdır; ama biz onu başaramadık. Klasik liberalizmin, klasik Aydınlanmacı felsefenin temel kavramları herkes için insan onurunu gerektiriyordu. Öteki insanları sadece savaşılacak ötekiler olarak göremezsiniz. Onların da insan onurları ve varlık hakları vardır. Başarısızlığımız bunları gerçekten hayata mal edemememiz oldu.

 

Martin Buber Yahudi geleneğinin içinden konuşuyordu. Aynı şeyleri Budizm’de, İslam’da bulabilirsiniz. Biz Batı’da insan haklarından, insan onurundan bahsedip durduk ama işte vahşi soykırımlar da Batı’da yapıldı. İnsanlığı atom bombasının mantar bulutuyla Batılılar tanıştırdılar. Şimdi bize düşen bu başarısızlığımızı, kendi değerlerimizin gerektirdiği gibi yaşayamadığımız gerçeğini ilan etmek. Burada Gülen’in “İnsanlık anlayışımızı bilim ve teknolojinin sunağında kurban ettik.” sözüne hak vermek lazım. İnsanı böylesine salt materyalist bir varlığa indirgerseniz onu ölüm odalarına göndermek çok kolay olur artık. Bence farklı dinlerin ve felsefi geleneklerin hazinelerinde ben ve öteki arasındaki ilişkileri rehabilite etmek için yeterince malzeme var. Tek yapmamız gereken bunlardan istifade edebilmek.

 

Dinlerin hazinelerindeki malzemeyi kullanacak bir diyaloğun yeni insanı doğurabileceğini söylüyorsunuz. Ama bazen bu dinler arasındaki farklar diyalogla filan kapatılamayacak kadar büyük gibi görülüyor. Söz gelimi insanın özündeki sevgi hakkında Gülen’in yazdıklarını okumuşsunuzdur. Buna karşılık sizin içinde yetiştiğiniz Hıristiyan kültüründe insan, doğası itibarıyla kötü olarak algılanmış. Diyalog bu büyük uçuruma bir köprü atabilir mi?

 

Ben bunun başarılabileceğine inanıyorum, çünkü Hıristiyanların insanlığı nasıl algıladığını belirleyen tek şey bu “ilk günah” ve insan doğasının kötülüğü meselesi değil. Öncelikle Hıristiyanlık da aynen İslam gibi çoksesli. Bir tek İslam yok. Türkiye, İran, Endonezya yorumları var. Hıristiyanlık da böyle. Avrupa Hıristiyanlığı ile Amerika Hıristiyanlığı arasında farklar var. Bu ilk günah meselesinin Kıta Avrupası’nda algılanılışı ile Amerika’daki algılanışı çok farklı. Söz gelimi Amerika’da insan doğasının kötülüğü inancını dengeleyen bir insanın kabiliyetleri hakkındaki iyimserlikten bahsedilebilir. Amerika genç bir ülke ve fazlasıyla iyimser. Başarabileceğimize olan inancımız bazen bizi kibirli ve hatta saygısız olmaya itebilecek kadar güçlü. “Evet teolojik olarak kötü olduğumuzu, günahkâr olduğumuzu kabul ediyoruz ama işte inanç bizi arındırıyor. E o zaman hadi çalışmaya başlayalım.” Bunu diyebiliyoruz biz.

 

Size ilginç gelecek belki ama Amerikalıların Türk iş adamlarını takdir etmelerinin sebeplerinden biri bununla ilgili. Türkler ticaret ve iş ilişkileri söz konusu olduğunda işleri yoluna koymakta ayrı bir kabiliyete sahipler. Türkler olmayacak şeyleri oldurmayı bilirler ve Amerikalılar buna çok saygı duyuyor. Bunu Türk ve Amerikan iş çevrelerinin bir araya gelişlerinde de görebiliyorum.

 

Hasılı bir çözüm arıyorsanız bulacak çok çözüm var. Bulmak istemiyorsanız bulamazsınız.

 

Gülen’le Sartre’ı hümanist felsefe üzerinden bir diyaloğa sokmanızı bazı Sartre’çılar eleştirdi. Eminim Hocaefendi’nin çoğu talebesi için de hocalarının ateist bir felsefeciyle ilişkilendirilmesi rahatsız edici olmuştur. Bu yöndeki eleştirilere nasıl bakıyorsunuz?

 

Öncelikle hümanizm ifadesinin Müslümanlar arasında pek hoş karşılanmadığını biliyorum. Kitabımın başlangıcında birkaç sayfayı bu konuya ayırarak tabiri doğru bir tarihsel bağlama yerleştirmeye çalıştım bu sebeple. Seküler hümanizm gerçekten de çok kısa bir tarihe sahip. Belki birkaç asır. Buna karşılık hümanizm yirmi beş asırlık bir konsept. Sofistlerden Protagoras bir hümanistti. Sokrat bir hümanistti. Eğer kapsamlı bir felsefe olarak ele alırsanız hümanizm insanın dünyayı inşa için yeterince güçlü olduğuna, bizim değer sistemleri geliştirebileceğimize inanır. Hümanist değerler insanın rasyonaliteden yoksun, herhangi bir iradesi veya tercihi veya öznelliği olmayan bir hayvan olduğunu reddeder. Bir Allah inancı olmayan hümanistler olduğu gibi gayet dindar hümanistler de vardır. Gazali bir hümanistti mesela. Ben Gülen’in de bir hümanist olduğunu iddia ediyorum. Dindar bir hümanist. Diyor ki “Allah bizi bu minval üzere yarattığı için yeryüzünde onun halifeleri olmalıyız. Allah bizi dünyanın sorumluluğunu üstlenmek üzere yarattı.” Sartre ise seküler bir hümanisttir. Ona göre Allah yoktur, dolayısıyla dünyada ne oluyorsa biz yaptığımız için oluyordur. Öyleyse bu sorumluluğu da biz üstlenmeliyiz. Evet bu ikisi tamamen farklı bakış açılarından geliyorlar ama sonuçta her ikisi de dünyanın sorumluluğunu üstlenmek gerekliliğine ulaşıyor.

 

Gülen Hareketi’ndeki insanların Gülen’le Sartre’ı bir musahabenin içinde görmekte zorlanacaklarını biliyordum. Kitabı yazarken ve editörlere teslim ettikten sonra da editörler en çok bu bölümle alakalı sorular yönettiler bana. Metnin üzerinde biraz daha fazla çalışmamı gerektirdi bu. Ama sonuçta şundan vazgeçemeyiz: Sartre bir ateistti. Gülen ise bir mümin. Bugün dünyamızda ateistler de yaşıyor müminler de ve bu gezegende birlikte yaşamak zorundayız. Ateistler ve inananlar nasıl birlikte yaşayacaklar? Bu sebeple kitabı Gülen ile bir ateist arasında metin-tabanlı bir diyalog olmaksızın bitirmek istemedim.

 

Yani kitabınızın büyük bir diyaloğun bir parçası olduğunu söylüyorsunuz.

 

Kesinlikle öyle. Akademik bir bakış açısından kitap aslında öyle derin felsefi bir kitap değil. Sadece 120 sayfa. Gülen’in her bir filozofla olan diyaloğuna yirmi sayfa kadar ayırdım. Yani ancak bir giriş kitabı denilebilir. Kitabı yazarken ana fikrim burada, satırların arasında bir yapay diyalog oluşturmaktı. Böylelikle gerçek hayatta, bir ofisi veya bir mahalleyi paylaşmak durumunda olan Müslümanlar, Hıristiyanlar ve ateistlere diyaloğun nasıl yapılabileceğini göstermek istedim. Çocukları aynı okullara gidecek, ebeveynleri birlikte sohbet edecekler. Dolayısıyla Gülen bir mümindir, Sartre da bir ateisttir ve ortak hiçbir yönleri yoktur demek gibi bir lüksümüz yok. Ortak bir yön bulmak zorundayız, aksi takdirde dünyamız paramparça olur. Bugün insanlık dünyayı yok edebilecek öyle güçlere sahip ki daha önce bunlar yoktular. Dolayısıyla bugün birbirinden çok farklı insanların arasında bir ortak yön bulabilmek için hiçbir zaman olmadığımız kadar istekli olmalıyız. O Gülen-Sartre bölümü orada olmalıydı. Zor bir bölümdü ama ben de zorlamalıydım zaten.

 

Ben de acaba mesuliyet duygusu söz konusu olduğunda Gülen’i Sartre yerine Kant’la diyaloğa soksaydınız daha doğru olmaz mıydı diye düşünmüştüm. Gerçi kitabınızda Gülen’in ahlak anlayışı ile Kant’ın ahlak metafiziği arasında bir diyalog bölümü var. Ama sanıyorum sorumluluk duygusu söz konusu olduğunda gerçek bir inananla gerçek bir ateistin dahi üzerinde anlaşabildikleri bir ortak nokta arıyordunuz.

 

Aslında Kant da iyi bir Hıristiyan olmasına karşın ahlak felsefesini inancının değil herkesin benimseyebileceği bir felsefenin üzerine bina etmeye çalışmıştır. Kant bir Aydınlanma düşünürüydü ve haklı bir çekincesi vardı. İnananlar kendi ahlak normlarını dinlerinin üzerine bina etmeyi isterler. Ama din bir inanç ilamına bina edilir. Allah’ın varlığını da yokluğunu da ispat edemezsiniz. Orası bir inanç dairesidir. Peki bu daire bütün insanlar için bir ahlak felsefesini temellendirmek için doğru adres midir? O inanç dairesine girmeyen insanlar ne olacak? İşte Kant felsefesini bu sebeple teolojinin dışında bir yerlerde temellendirmeye çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olduğu ayrı bir konudur.

 

Sartre’a gelince o ateistti ve bunu felsefesinin merkezine oturtmuştur: “Bir tanrı yoktur, o zaman bizim çalışmamız gerekiyor.” Sartre’ı asıl rahatsız eden insanların kadercilikleri ve “ben bir şey yapamam”cılıklarıydı. “Ben bir şey yapamam. Her şey Allah’ın elinde. Bunu da Allah’tan beklemeliyiz.” Sartre bunu mesuliyet konumundan feragat olarak adlandırmıştı. Sanıyorum Gülen de aynı ifadeleri pekâlâ kullanabilir. Allah bizden aksiyon bekliyor; bizim elinden hiçbir şey gelmeyen otlar ve hayvanlar gibi davranmayıp eyleminin sorumluluğunu yüklenen failler olmamızı istiyor. İnsan olmak bu değil mi zaten?

 

Bir tarafta mesuliyet duygusunu benliğinin merkezine yerleştiren Gülen felsefesi, diğer tarafta “bana ne” diyen bir pop kültür patlaması var. Gülen’in düşüncesi bu pop kültür kuşağına da bir şeyler söylüyor mu?

 

“Uyanın!” Pop kültür dünyasına verilecek mesaj bu olmalı. İnsanlığınıza uyanın! Pop kültür kuşağına bakan yönüyle bu, reklamlarla, hedefli pazarlamayla, müzikle, sanatla, bütün bir moda trendleriyle nasıl da manipüle edildiğimizin farkına varmayı içeriyor. Nasıl da birer tüketici olmaya indirgenmişiz. Yürüyen cüzdanlar olmuşuz. Manipüle ediliyoruz, ama manipüle edildiğimizin de farkında değiliz. Dahası kendi kimliklerimizi o manipülasyonlarla şekillendiriyoruz. İşte bu kuşağa Gülen’in – veya isterseniz siz buna Dalai Lama’yı ve diğer pek çok insanı ekleyebilirsiniz– mesajı “Uyanın!” mesajıdır. Aslında Martix filminin mesajı da buydu. Wachowski Kardeşler Eflatun’un Mağara Temsilini almış ve bunu filmin ana metaforuna dönüştürmüşlerdi: “Uyan! Sen bir gölgeler dünyasında yaşıyorsun ve bunun gerçek olduğunu sanıyorsun. Hayır, bu gerçek değil. Uyan ve ışığa doğru yürü. Mağaradan çık; Matrix’den kop!” Gülen, tabii Matrix hakkında konuşmuyor ama mesajı budur. Uyanın ve insanlığınızı hatırlayın. İnsanlığınızı toplumdaki bütün diğer yöndeki baskılara rağmen yeniden inşa edin, öyle ki insanlık gemisi meyvedar bir yöne doğru yönelebilsin.

 

Hümanizm sadece başkaları ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzu değil aynı zamanda kendimize karşı da sorumluluklarımızı hatırlatıyordu bize. Oysa Gülen’in mesuliyet duygusunda kendisini aşan bir durum var. İnsanın kendi kendini unutacak kadar başkalarının dertleriyle hemdem olmasını biraz ütopik bulmuyor musunuz?

 

Ben kişinin kendisine karşı sorumluluklarıyla başkasına karşı sorumlulukları arasında bir tezat göremiyorum. Gülen’in kullandığı dil bir diğergamlık, hizmet, gönüllü hadimlik ve kendini adama dilidir. Adayacak bir kendiniz yoksa kendinizi adayamazsınız. Dahası adanacak kendi, adanmaya değer bir kendi olmalı; adandığında dünyayı takdis edecek bir kendi olmalı. Gülen’in manevi kardeşliğinde kendi kendini yetiştirmeye yönelik esaslı bir vurgu var. Bu hareketteki insanlar kendilerini erdem insanları yapabilmek, nefretten, zaaflardan arındırmak için, verme insanı olabilmek için kendileri üzerinde çalışıp duruyorlar. Burada kendinin değillenmesi anlamında bir özveri yok. Aksine kendini adayabilecek bir kendinin, bir özün yetiştirilmesi, sonra karşılığında hiçbir şey beklemeden insanın kendini adayabilmesi var. Ben burada bir tezat görmüyorum.

 

Tezat kendi içinde değil belki ama içinde bulunduğu materyalist dünya ile net bir tezat var. Siz Gülen Hareketi’ni ilk tanıdığınızda, hareketin öngördüğü bu adanmışlığı tanıdığınızda hiç aklınıza, “Bu kadar iyi olamazlar. Kesinlikle bu işin arkasında bir bit yeniği var.” türünden bir şüphe geldi mi?

 

Evet, tam da bu sözleri tekrarlayıp durduğum anlar oldu. Bu gerçek olamaz, bunda bir numara olmalı. Ben, tabii bir şüpheci akademisyen olarak daha da sorgulayıcı olmak durumundaydım.

 

Bu şüpheciliği biraz da içinde yaşadığımız materyalist dünya dayatmıyor mu bize?

 

Evet, bunda da haklısınız. İnsanların başka insanları sömürdükleri, bir şeymiş gibi davranıp aslında başka bir şey olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle de din bu anlamda yozlaştırılıyor. Tabii ki ben de sorguladım durdum. Ama zamanla hareketi sekiz ayrı ülkede kırk ayrı şehirde gözlemleme imkânım oldu. Tam bir tutarlılık gördüm. Oldukça adem-i merkeziyetçi bir hareket olmasına karşın bu tutarlılığın bireyler seviyesine kadar indiğini gözlemledim. Bir adam ve eşi ve çocukları kalkıp hizmet için evlerini terk edebiliyorlarsa burada tutarlılık vardır. Bugün inanıyorum buna. Bu gerçek…

 

Bazen hareketin içinde dolaşan ama kendilerini bir sanal âlemde dolaşıyor gibi hisseden insanlar oluyor. Murat Belge’nin bir gazeteciye “Hareket hakkında beni rahatsız eden tek şey var. Çok iyiler.” dediğini hatırlıyorum. Bu söylem insanın tabiatı hakkındaki kötümser bakış açısıyla da alakalı sanırım. İlginç bir şekilde bu insanlar Batı felsefesinde tanıdığımız üstün insan, Nietzsche’nin ifadesiyle übermensch gibi kavramları da tanıyan insanlar. Neden bu kadar şaşırtıcı geliyor Gülen’in yeni nesli?

 

Batı’daki üstün insan teorileri hep sosyal ve politik ideolojiler tarafından zorla hayata geçirilmeye çalışıldılar ve sonuçları felaket oldu. Nazizm ve Faşizm böyleydiler. Sonuçları vahşi soykırımlar oldu. Oysa Gülen’in ve takipçilerinin yolu bir iç dönüşümü öngörüyor. Kalpte başlıyor, politik partilerde değil. İşin doğrusu politik partilere hiçbir zaman da işi düşmüyor. Bakış şu: “Bırakalım siyasi partiler ne yapacaklarsa yapsınlar. Sosyo-politik düzlemde ne olacaksa olsun. Bir kendi kalbimizin düzlemini kendimiz kontrol edebiliriz.” İşte bu bir üstün insanın içeriden dışarıya doğru, erdemleri ve karakterini geliştirerek inşa etme metodudur. Batı ise sosyo-politik kanalları denedi ve kaybetti.

 

Bir üstün insandan bahsediyoruz ama en üstün meziyeti de mütevazılığı bu insanın. Öyle değil mi?

 

Gerçekten de öyle. Ben tevazuun diyaloğun bir ön şartı olduğuna inanıyorum. Mütevazıyım, çünkü her şeyi bilmediğimi baştan kabul ediyorum; senin bana bir şeyler öğretebileceğini kabul ediyorum. İşte bu diyalog. Bazıları Gülen ile Nietzche’yi neden bu übermensch meselesinde bir diyaloğa sokmadığımı sorabilir. Gerçekten Nietzche benim en sevdiğim filozoflardan biri. Onun üstün insanı da kendi kendini dönüştürebilen insandı. Buna elbette kitabımda bir bölüm ayırabilirdim. Ama Nietczhe zaten çok yanlış anlaşılan bir düşünür. Onu on veya yirmi sayfada anlatamazdım. Yine de şunu söyleyebilirim: Nietzche’nin übermensh’i ile Gülen’in altın nesli arasında bir rezonans var. Gülen de kendi kendimizi yeniden inşa etmemizden bahsediyor. O da kızdığımızda kızgınlığımızı kontrol etmemizi; hislerimizi bastırmamızı istiyor. O da bizi nefretin değil sevginin, hoşgörünün ve şefkatin yönlendirmesi gerektiğini söylüyor.

 

Gülen Hareketi’nin politik bir gündemi, gizli bir ajandası olduğunu iddia edenler de oldu. İşin doğrusu dünya çapında bini aşkın okul, bu okullarda okuyan her ülkenin en kaliteli öğrencileri, sürekli zenginleşen iş adamları dernekleri, güçlü bir medya desteği, hep birlikte düşünüldüğünde insana “bu iş nereye gidiyor” sorusunu sordurması da normal. Siz bu soruyu sormadınız mı kendinize?

 

Hümanist olmak doğası itibarıyla insanların dünyasına angaje olmayı gerektirir. Gülen Hareketi, öte dünyayla ilgilenen, izolasyoncu, ebediyete kilitlenmiş bir hareket değil. Şimdiyle, dünyayı şimdi, bizim için yeniden inşa etmeyle ilgileniyor. Böyle bakınca Gülen Hareketi’nin geniş anlamda bir hümanist vizyonu olduğunu ve bu vizyonun sosyo-politik düzlemi etkilemek gibi bir yönü olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu Gülen ve hareketin iktidarı alaşağı etmek gibi bir gizli planı olduğu anlamına gelmiyor.

 

Tabii geleceği kimse bilemez. Allah gecinden versin Sayın Gülen’in vefatından sonra ne olacağını bilemeyiz. Mesela onun gibi Wall Street Journal’a konuşup bu yardım filosuna yapılan saldırı hakkında itidale çağrı yapacak biri olmadığı zaman, New York Times’a konuşup teröre karşı net pozisyon ilan eden biri olmadığı zaman ne olur onu bilemeyiz. Elli yıl sonra hareketin başka insanlarca yönetildiği ve şimdi olduğundan daha adem-i merkeziyetçi olduğu bir dönemde neler olur onu bilemeyiz. Bilebildiğimiz şimdiki zaman ve orada ben hareketin politik olarak iktidarı ele geçirmeye çalışan, emelleri olan bir ideolojiyle uzaktan yakından alakası olmadığını görüyorum. Bu hareket belli bir tür insanın bu dünyada yaşaması ve aktif olmasını öngören bir hareket. Birileri bu işleri yapacaksa, bunların iyi insanlar olması hepimiz için iyidir. Peki bu iyi insanları nereden bulacağız? Onları doğurmamız, büyütmemiz, eğitmemiz gerekiyor. Gülen Hareketi tam da bunu yapıyor.

 

Hareketin diğer dinî cemaat ve gruplarla girdiği diyaloğun bu gruplar üzerindeki etkisini gözlemleme imkanı bulabildiniz mi? Bahsettiğiniz “iyi insanı” yetiştirme vizyonu harekete has bir vizyon olarak mı kalacak, yoksa diyalog yoluyla bu vizyonu başkalarının da edinmesi sağlanabiliyor mu?

 

Bence olabilir bu, oluyor da. Bu çok büyük bir hareket ve hareketi tanıdığım süre içinde daha da büyüdüğünü gördüm. Benim Gülen Hareketi ile tanışıklığım öyle eski değil. Altı yıllık bir mazim var. Ama hareket bu süre zarfında insanların ilgilerini çekmeyi başardı. Ebeveynler her yerde çocuklarına iyi bir eğitim aldırmak isterler. Bu kültürel sınır tanımayan bir arzudur. Gülen Hareketi bu evrensel talebe cevap veriyor. Yine dinlere bakarsanız Allah ve ruh hakkında bir sürü farklı inançlar görürsünüz. Ama tavsiye edilen davranışlara bakarsanız hepsinde ortak olan şeyler vardır: yalan söyleme, güvenilir bir insan ol, tutarlı ol, affedici ol, kalbinde nefret ve kine yer verme, faydalı ol, kerem sahibi ol. Bunlar evrensel değerler. Afrika’nın iki bin yıl öncesinden atasözleri okuyun bunları görürsünüz. Konfuçyanist metinleri okuyun bunları bulursunuz. İslam’ın herhangi bir döneminden, Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Budist metinlerinden hep bu çağrı nemeyan eder. Hareket de bunları kullanıyor. Hareketin böylesine ilgi çekici olmasının sebebi bu. Benim gibi seküler bir insanın bu harekete sempati duymasının sebebi bu. Çünkü bu hepimiz için güzel bir şey. Bu Müslümanlar için güzel olan bir şeyin peşinden gitmiyor; sadece Türkiye için güzel olan bir şey de değil bu. Bu herkes için güzel. Uyanık her kalp, dinleyen her kulak bu mesajı beğenecektir. Okullarda her türlü geçmişten insanların çocuklarının olması bundan. Farklı dinlerden öğretmenlerin bu okullarda çalışıyor olması da bundan. Yakınlarda Utah’da bir okulu ziyaret etmiştim. Öğretmenlerin hemen tamamı Mormon’du. Müslüman olmadıkları hâlde bu hareketin bir parçası olmayı kabul etmişler, çünkü bu değerlere inanıyorlar. Hareketin söylemi kolaylıkla kapsayıcı bir hümanist vizyona tercüme edilebiliyor.

 

Gülen sonrası hareketten bahsettik. Bazıları Gülen’in bir yalnız adam olduğunu, hareketin ikinci ve üçüncü kuşağının onun ayarında aydınlar yetiştiremediğini söylüyor. Siz her iki kuşakla da temas hâlindesiniz. Haklı bir eleştiri mi bu?

 

Öncelikle bu her sosyal ve dinî hareket için önemli bir meydan okumadır. Bir vizyonerin veya kurucunun ölümünden sonra bir kriz yaşanması potansiyeli her zaman vardır. Hazreti İsa ölüyor ve kriz başlıyor. Hazreti Muhammed ölüyor ve kriz çıkıyor. Böyle olunca Hocaefendi ölünce de küçük çaplı da olsa bir krizin yaşanması kaçınılmazdır. Ama bunun olması Hareketin doğasında yanlış giden bir şey olduğu anlamına gelmiyor. Bu tamamen doğal bir şey. Benzer hareketlerin tarihine baktığımızda bir tür “iç halkanın” bir müddet hareketin temel meselelerinde karar merciine dönüşeceğini söyleyebiliriz. İcma-ı ulema gibi bir şey yani. Gülen’in halefi olabilecek bir tek birey göremiyorum. Zira hareketi o yönetmiyor. Böylesine adem-i merkeziyetçi bir hareketi tek merkezle yönetemezsiniz. Hâlihazırda Hareketin pek çok yöneticisi var. Yine de Gülen sonrasında kısa bir sarsılmanın yaşanması kaçınılmazdır.

 

Konuşurken kaçınılmaz olarak Gülen Hareketi diyoruz ama bu “hareket” ifadesini doğru bulmadığınızı da söylüyorsunuz.

 

Evet, bence problemli bir ifade.

 

Alternatifiniz var mı?

 

Ben düşünürken cemaat ifadesini kullanıyorum. Konuşurken de “Gülen’in fikirlerinden ilham alan insanlar cemaati” demeyi tercih ediyorum. Farkındayım, uzun ve zor söylenen bir ifade.

 

Belki düşünce ekolü diyebilirdik. Olmaz mı?

 

Bir düşünce okulu oluşturmakta olduğu doğru. Ama belki düşüncenin ötesinde yeni bir yaşam tarzı, bir var olma yolu sunuyor. Paradigma diyelim. Bu yeni bir düşünme ve var olma paradigmasıdır. Dr. Muhammed Çetin koca bir kitap yazdı bu konuda. Kitap boyunca bu konuyla mücadele ediyor; hareket ama sizin bildiğiniz gibi değil; cemaat ama sizin bildiğiniz gibi değil. Peki mevcut sosyolojinin dilini kullanarak nasıl tanımlayacaksınız bu olguyu? Doğrusu tam olarak üzerine örtüşen bir kategori yok. Sınırları zorluyor diyebilirim. Belki de bizi yepyeni bir kavram ortaya çıkarmaya zorluyor. Henüz bunda başarılı olamadık.

 

Enes Ergene, Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı’nda bu gayreti tümden terk edip yepyeni bir sosyoloji üretmemiz gerektiğinden bahsediyor. Gelin bir de hareketin zayıf karnı denilen kadın meselesini konuşalım. Bu bir erkekler hareketi mi hakikaten?

 

Evet, öyle. Ama bu ifadeyi sınırlandırmak lazım. Her genelleme gibi bunun da sınırları var. Gülen kariyerinin en erken dönemlerinden beri onu dinleyenleri kızlarını okutmaya sevk ediyor. Bu sayede bugün cemaatin içinde tanıdığınız kadınların profesyonel kadınlar olduğunu görüyorsunuz. Eğitimliler, çalışıyorlar. Çoğunun doktorası var. İçlerinde kimyagerler, fizikçiler var. Bu anlamda hareketin oldukça eşitlikçi olduğunu söyleyebilirim. Ama diğer yandan hareketin aile içindeki toplumsal cinsiyet rolleri konusunda oldukça geleneksel bir algılayışı olduğunu söyleyebilirim.

 

Gerçekten öyle mi? Yani kadın yemek yapar, erkek işe gider gibi bir şeyden mi bahsediyorsunuz?

 

Benim gözlemim şu. Kadın doktora sahibi de olsa, bir fizikçi olarak çalışıyor da olsa çocuk sahibi olduğu mu işini bırakıp eve dönüyor. Ama şunu da söylemeliyim, bu Gülen Hareketine has bir şey değil. Bunu çoğu Amerikan kadını da böyle yapar. Amerika’da ve daha da fazla bir ölçekte Avrupa’da başörtüsü konusunda önyargılar var. Bu kafalarını karıştırıyor. “Eğer başları örtülüyse tam olarak özgürleşememişlerdir,” türünden bir söylem. Bu çok basite indirgemeci bir açıklama. Benim gözlemim şu: Hareket kadın konusunda farklı şehirlerde farklı tepkiler gösterebiliyor. Sanıyorum yerel yöneticiler belirliyor bunu. Hareket de bu anlamda çok esnek. İrlanda’daki insanlar İrlanda’nın bağlamına adapte oluyorlar. Chicago’da Niagara Vakfı’nın toplantılarında podyumda kadınlar vardı. Oturumları onlar yönetiyorlardı. Bazıları örtülüydü, bazıları açık. Ama Houston’daki vakıfta daha ziyade erkeklere rastlarsınız. Orada katıldığım oturumlarda çoğunluk ben tek kadın olurdum ve çoğunluk bu beni kadın olduğumu unutmaya zorlardı. Demek ki yerine göre değişiyor. Yine de daha fazla kadın görmek isterdim. Toplantıları yöneten, okulları destekleyen daha fazla kadın olmalı. Bu da oluyor zamanla. Hareket Türkiye’nin dışına taştıkça, faaliyet alanlarını genişlettikçe bu da kaçınılmaz olarak olacaktır. Yine de şunu hatırlatmazsam haksızlık olur. Houston’da Hareketten bazı erkeklerin kendilerine esnek çalışma saatleri olan işler aradıklarını da gördüm. Eşleri işe gidiyordu ve onlar çocukları okuldan almak, eve getirip yemeklerini vermek için yapıyorlardı bunu. Çoğu kendine modern ve özgürlükçü diyen Amerikalı yapmaz bunu.

 

Hareketin bir yumuşak karnının da Türklüğe yapılan vurgu olduğu söylenir. Siz Kürt şehirlerini de gezme imkânı buldunuz. Türkçe Olimpiyatları düzenleyen bir Hareket nasıl oluyor da Kürtler için hala cazip olabiliyor?

 

Urfa’da ve Harran’da bulundum. Hareketten Kürt insanlarla tanıştım. Evlerine davet edildim. Burada girift bir konu var. Kürtler diğer bütün milletler gibi bir millet ve Gülen’in hoşgörü mesajı onları da cezp ediyor. Hareketin bu anlamda tutarlı olduğunu görüyorsunuz. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı bölgelerde okullar açıyorlar. Mardin Kızıltepe’de Hareket’in açtığı bir okulun PKK ve Hizbullah’ı nasıl marjinalize ettiğine dair bir alan araştırması okumuştum. Orada hareketin aktivitelerinin ana mesajıyla gayet uyumlu olduğunu görüyorsunuz. Ama diğer taraftan Gülen’in bir Türkiye gururu olduğu da doğru. Milliyetçi demeyeceğim. Dışarıdan bakan bir insan olarak Gülen’in Sultanlardan ideal insanlar olarak bahsettiğini görüyorum tabi ki. Ülkesini seviyor. Ülkesiyle gurur duyuyor. Bu öyle milliyetçi bir şey değil. Türkiye’nin kalkıp eski ihtişamını kazanıp dünyayı önünde dize getirmesi gibi bir şey değil bu. Ben Gülen’de kendi bağlamından konuşan bir insan görüyorum. O bir Türk ve İslam’ın Türk yorumunun manevi derinliğini diğer yorumlara kıyasla daha başarılı bir şekilde koruduğuna inanıyor.

 

Şunu da unutmamak lazım. Sovyetler Birliği çöktüğünde ortaya çıkan yeni devletlerin büyük çoğunlu Türkî ülkelerdi. Bunlar geri kalmışlardı. Türkiye’ye başvurdular ve devletin yapamadığını Gülen Hareketi yaptı. Okullar bu ülkelerin kalkınma hamlesini başlattılar. Türkiye bölgede bir lider ülke. Sadece politik değil aynı zamanda kültürel anlamda bir eksen ülke. Bir gün Türkiye bölgesinde bir süper güç olacak. Ben Amerika’da yaşıyorum. Amerika da bir süper güç. Eğer bir süper güçte yaşıyorsanız diliniz de baskın bir dil olur. Buna engel de olamazsınız. Ama bu sizin kalkıp iktidara el koyacağınız, dünyayı fethedeceğiniz anlamına gelmez.

 

Gülen Türkiye’den olduğu bilinciyle konuşuyor ve böyle bir sorumluluğu da var zaten. Türkiye’nin oynayacağı bir rol var ve Gülen’in sırası gelince filo baskını hakkında, terörizm hakkında açıklamalar yapmak hem hakkı hem sorumluluğudur. Çünkü onun sesi hikmetin sesidir. Türkiye bizzat da oynayacağı bu önemli rolden dolayı doğru bir rehbere ihtiyaç duyuyor. Gülen Türk, ama Türkiye üzerinden küresel bir rolü de var. Ve her ikisini de yapıyor. Ben Türkiye’nin bir gün bir süper güç olacağına inanıyorum. Siyaset bilimci değilim, ama gerçekten inanıyorum buna.

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 12 °C
Hakkari
-6 / 10 °C
İstanbul
12 / 17 °C
İzmir
12 / 18 °C