Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Rasyonalizm, Akıl ve İslam
06 Nisan 2010 / 00:52

Akılcılık sadece akla dayanan bir şeyin özelliği, aklı gerçeğin kaynağı kabul eden düşünce biçimidir. Rasyonalizme göre yalnızca gerçek olan aklî, aklî olan da gerçektir. Bu düşünce ekolü beraberinde vahyi inkar etmeyi de getirir. Bir bakıma vahye karşı olarak ortaya çıkmış ve geliştirilmiş demek de fazla sayılmamalıdır. Aklın önceliğini ve üstünlüğünü, yani bilginin kaynağı olarak insan aklını kabul ve savunan bu düşünce sisteminde aklın ötesinde ve üstünde herhangi bir gerçek yoktur. En üstün gerçek akıldır. Düşünmenin prensiplerini de doğuran akıldır, akıl gerçeğidir. Rasyonalizm, doğuştan akılda varlığı kabul edilen fikirlerle, aklın kendisinin kurduğu, geliştirdiği düşünceye önem verir, yalnız onu gerçek kabul eder. Rasyonalizme göre bu o demektir ki vahiy gerçek değildir. Zira aklın mahsulü olmayıp ona ilka’ olunan şeydir. Öyleyse rasyonalizme göre gerçek de değildir. Daha da ileri giderek şunun da söylenmesinin mümkün olduğunu düşünüyoruz ki rasyonalizme göre eğer Allah var olacaksa O’nu da akıl yaratacaktır.

 

Rasyonalizmi kurucularının ortaya koyduğu şekli ile tanıtmaya çalıştık. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, felsefe kitaplarına, ansiklopedilere bakabilir ve geniş bilgi edinebilir rasyonalizm hakkında. Bizim gerekli gördüğümüz kadarını buraya aldığımızı belirtmek istiyoruz. Tanınmalı, bilinmelidir ki günlük hayatımızda kullandığımız kavramlar, gerçeklerinden haberdar olarak hüküm sahibi olalım ve İslam karşısında yeri nedir, ne değildir bunu da iyice bilelim.

 

Belirtmek istiyoruz ki tanımını yukarıda gördüğünüz rasyonalizmin İslam’la uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hatta İslam gerçekleriyle zıtlık arzetmektedir. Rasyonalizm insan ve akıl gerçeğiyle de uyuşmamaktadır. Zira akıl; gerçeği itibariye düşüncenin, kendisine bir şey öğretilmeden doğduğu bir yer olmadığı gibi, onu yaratanın vahiy ilka’ edebileceği -ettiği- bir yapıya da sahiptir. Akla ilk bilgi Yaratıcı tarafından verilmiş(1), insana bilmediği O’nun tarafından öğretilmiştir (96 Alak 5).

 

Bakara suresinin 30-31-32 ve 33. ayetlerinde bahsedilen bilgi ilk bilgidir ki insan yaratıldığında ona Yaratıcı’sı tarafından öğretilmiştir. Alak suresinde sözü geçen bilgi ise Resulullah’a Allah’ın gönderdiği vahyi anlatmakta, daha önce bunları bilmeyen Muhammed’in, kendisine öğretilmesiyle öğrendiğini, kendisinin uydurmadığını, bir başkasından da bellemediğini bize anlatan bilgidir.

 

İnsan doğarken, ana karnından hiçbir şey bilmiyorken çıkmaktadır (16 Nahl 78). Lakin içine doğduğu ortam hemcinslerinin bulunduğu ortamdır. Ve insan kendini önce onu doğuranın kucağında bulur. Yine anne ve babasından, varsa kardeşlerinden, küçükten büyüğe çevresinden öğrenmektedir bildiklerini. Ne var ki yeryüzünde ilk var olan insan, sahibi bulunduğu bilgiyi kendine Yaratanın öğretmesiyle öğrenmiş ve yeryüzüne öyle gönderilmiştir.

 

Akıl da diğer bütün eşya gibi yaratılmıştır. Ayrıca ona özelliği (kaderi) verilmiştir. Bu özellik düşünmek, muhakeme etmek, algılamaları değerlendirmek ve azm (karar) etmektir. Akıl öyle bir mekanizmadır ki ona bir bilgi ulaştığında, ya da hafızada bulunan bilgilerle (mükteseb bilgiler) ancak düşünme ameliyesini gerçekleştirebilmekte, mukayese ve muhakeme yapabilmekte ve sonuç olarak karar verebilmektedir. Bir bakıma nasıl dişler, yemek borusu, mide, bağırsaklar diğer teferruatı ile bir sindirim cihazını oluşturuyorlarsa, akıl da bir düşünme cihazıdır. Nasıl bu organlar sindirilmek üzere kendilerine bir şey gelmedikçe sindirim işi yapamazlarsa, akıl da gerek beş duyu vasıtasıyla bizzat algıladıklarını, gerekse ilka’ (vahiy) yoluyla kendisine gelenleri öylece değerlendirmektedir.

 

Aklın İslam karşısında iki konumu vardır: Birincisi Allah’ın varlığı, birliği, peygamberlere duyulan ihtiyaç, peygamberim diyenin peygamber olup olmadığını değerlendirme, söylediklerinin Allah sözü olup olmadığını tartma konularında akıl hakemdir. Akıl ile değerlendirilerek bu konularda kanaat sahibi olunacak, bu kanaat imana dönüşecektir. İkincisi ise eşyayı özellikleriyle tanımak, Kitab ve Sünnet’in nasslarının delaletlerini kavramak ve hayatı Allah’ın hükümleriyle yaşanabilecek bir hayat kılmak üzere bu delillerden hüküm çıkarmaktır. Şunu bu tesbitten sonra hemen belirtmekte zaruret vardır ki Akıl Şeriat (Düzen) Koyucu Değildir. Belki şer’i delillerden bu yolu (şeriat) bulucudur, vazedici değil.

 

Hemen yüzlerce ayette ‘Akıl Sahipleri’nin dikkatleri eşyaya (her şeye) çekilmekte ve düşünülmeye teşvik edilmektedir. Ayetlerin açıklanışının da düşünmek için olduğu vurgulanmaktadır (2 Bakara 242). Tabiidir ki düşünmekten maksat gerçekleri görebilmek, kabul edebilmek olmalıdır. Sağlıklı düşünebilmek veya düşüncenin sağlıklılığı da ancak delillere, tealluk ettiği konunun gerçekleriyle ilgili delillere dayalı olmasıyladır.

 

Allah’ın varlığı’na, birliğine, elçi gereğine ve elçiyim diyenin elçi olup olmadığına akıl karar vermekte, hakemlik etmektedir dedik. İbrahim Aleyhisselam’ın Rabb’ını arayışını hikaye eden ayetler(2) de arayıcı aydının aklını görüyoruz. Yıldız, ay ve güneşle ilgili ilk intibaları ve onların gerçeğiyle ilgili tefekkürü bunların Rabb olamayacağını kendisine veya başkalarına düşündürtmekte ve bunlardan Rabb olamayacağına karar vermektedir. Diğer yandan Hz. Ebu Bekr(r.a)’in yıllardan beri arkadaşı olanın sözünü dinlerken ona karşı ileri sürdüğü gerekçelerde aklın hakemliğini görmekteyiz. Nitekim Resulullah (s.a.) arkadaşına «-Allah’tan başka Allah yok. Ben de O’nun kulu ve elçisiyim.» dediğinde ve kendisine inanmasını

istediğinde Hz. Ebu Bekr’in cevabı: «-Seninle yıllardan beri arkadaşız. Hiçbir defa bana yalan söylediğini duymadım. Kimseyi aldattığına dair bir haber de bana ulaşmış değil. Seni, insanları seven, onların iyiliğini düşünen, düşküne ve fakire yardım eden ve doğru sözlü bir insan olarak tanıdım. Eğer bu sözleri de sen söylüyorsan, buna inanırım. Zira sen doğru sözlü bir insansın.» olmuştur. Bir şeye dikkat çekmek ve üzerinde durmak istiyoruz ki Hz. Muhammed’e peygamberlik verildiğine dair bir başkasına vahiy gelmemiş, yani O’nun peygamberliğine inananlar kendilerine gelen vahiy sonucu inanmış değillerdir. Hz.  Muhammed peygamberliğini, kendine vahiy geldiğini ve bildirilen vahyi açıklamış, diğerleri (işitenlerden kabul edenler) ise kendilerine söyleneni akıllarıyla kabul etmişlerdir. Ne başlangıçta ne de daha sonra Hz. Muhammed(s.a.)’den başkasına vahiy gelerek O’na Allah’ın vahyettiği haberini vermemiştir. Vahiy Resulullah’a gelmiş, O da başka insanlara kendine vahiy geldiğini bildirmiştir. Kendisine vahyi getireni görüp, bilen kendisidir. Diğer insanlar ise akıllarıyla kendilerinin davet edildiği şeyi kabul etmişlerdir. Zaten akıl sahibi bulunanlar da bu tebliğin muhatabıdırlar, aklı olmayanlar değil.

 

Aklın düşünce cihazı olduğu hemen birçok ayette anlatılmakta ve düşünülmesi gereken şeyler söylendikten sonra «Düşünmez misiniz?, Akletmez misiniz?, Düşünesiniz diye,» gibi ifadelerle bağlanmaktadır ayetler. Birçok misaller verilerek düşünmeyi kolaylaştırma, anlamayı mümkün kılma yolu devamlı açık tutulmakta, mütemadiyen teşvik edilmektedir(3).

 

Kur’an’ın arabça indirilmesinin de (peygamber tarafından kendilerine hitab edilen kavmin dili olması nedeniyle) anlaşılmak için olduğu belirtilmektedir(4). Sorumlu tutulabilmek için anlaşılır olmanın zarureti akli bir zaruret olduğu gibi nakli bir zarurettir de. Bu gerekçe iledir ki bütün peygamberlere vahyedilmiş (4 Nisa163) ve bu vahiyler her peygamberin içinden çıktığı kavmin dili ile olmuştur. Aksi düşünülecek olursa yani insanlara anlamadıkları bir dil ile hitab edip de anlaşılma beklense idi, elbette insanlar çağrı sahibine «-Bu adam ne söylüyor, bir anlayan olsa da bize bildirse...» diyeceklerdi.

 

Akledebilmenin ilk lazimesi anlaşılabilir bir çağrı sahibi olmaktır. Tebellüğ edenin anlayacağı bir lisanla tebliğ ile başlar mükellefiyet. Akledilmeye müsait olan algılamalar ancak mükellefiyet doğurucu özelliğe sahiptir. Anlaşılırlık, aklın algılayabileceği vesile ve vasıtalar kullanılarak sağlanır. Anlamadığı bir dil ile kendisine bir şey ulaşan insan bundan anlasa anlasa ‘Anlamadığını’ anlar. Bunu anlamak da önemli olmakla birlikte asıl önemli olan tebliğin mahiyetini anlamaktır. Zira mahiyetinden sorumlu olacaktır. Sorumluluk ancak akıl ile ve bu akla tebliğin ulaşmasıyla teşekkül eder. Kendisine bir şey iletilmeyen (tebliğ edilmeyen) kimse için tebliğ edilmemiş şeyden ötürü bir sorumluluk yoktur. Mücerret akıl sahibi olmak sorumlu olmak için kifayet etmemektedir. Sorumluluğun ancak tebliğ ile teşekkül edeceğine ayetler sarahatla işaret etmektedir(5). «Kendisi için bir uyarıcı-korkutucu (peygamber) olmaksızın, biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz. (Onlara) Hatırlatma -Tebliğ- (yapılmıştır) Biz zulmedenler değiliz.» (26 Şuarâ 208-209).

 

Yukarıda mealini verdiğimiz ayette açıkça kendilerine bir uyarıcı -peygamber- gönderilmeden insanların sorumlu tutulmayacağı anlatılırken, arkasından gelen ayette ise tebliğ edilmeden sorumlu tutmanın bir zulüm olduğuna değiniliyor ve Allah «-Biz zulmedenler değiliz.» buyuruyor. Akıl sahibi olanlara önce uyarıcı gönderiliyor arkasından uyarıya kulak vermeyenler cezalandırılıyor. Kulak verenler ise kendilerinden razı olunanlar olarak mükafatlandırılıyorlar.

 

Konuyu bağlarsak rasyonalizmin İslam’la uzaktan yakından ilişkisi olmadığını tekrar belirtmemiz gerekiyor. İslam’a göre ise akıl insana verilen en değerli şey olarak vasıflandırılıyor ve sorumluluğu diğer mahlukat içinde yüklenmeyi de aklı ile kabulleniyor. Ne var ki akla sahip kimsede sorumluluk teşekkülü için ona tebliğin ulaşması gerekmektedir. İtikadın esası akıl ile kabul edilecek fakat nasslardan hüküm de akıl ile çıkarılacaktır. Zira akıl şeriat (düzen) koyucu olamaz. Düzen koyucu akla Kur’an tabiri ile ‘tağut’ denilmektedir. Akıl ise gerçek mevkiini ancak kendini Yaratanı kabul, gönderdiği peygamberleri tasdik ve Peygamberle gönderileni anlayıp, hayata uygulamada bulunmaktadır. Aklı olmayanın dini de yoktur. Akılları olduğu halde bunu gereği gibi kullanmayanlar ise davarlara benzetilmektedir (25 Furkan 44).

 

(1) Bakara 2/30-31-32-33.

(2) En’am 6/75-76-77-78-79.

(3) Ankebut 29/34 ve daha birçok ayet.

(4) Zuhruf 43/3, Yusuf 12/2

(5) Nisa 4/41, Yunus 10/47, Hicr 15/10, Nahl 16/36, Şuara 26/208-209, Kasas 28/47, Rum 30/47, Fatır 35/24, Saffat 37/72, Zuhruf 43/6.

Bu yazıya toplam (3) yorum eklenmiştir.
Ercan TURŞUCULAR
13 Temmuz 2013 Cumartesi 16:48
İNSANIN MÜKEMMELLİĞİ
YARADAN HER BİR KULUNU MUHTEŞEM,EŞSİZ ADETA BİR TANRI KIVAMINDA KUSURSUZ YARATTIĞINI SÖYLÜYOR KURANI KERİMDE. BENCE İNSAN AKLINDA ÖZGÜR OLMASININ İSLAMİYETİ VE DİĞER İNANÇLARI İNCELEMESİ ANLAMINDA ÖNEM TAŞIDIĞINI DÜŞÜNÜYORUM. BU İNCELEMELER NETİCESİNDE ERİŞECEĞİ GERÇEKLER İNSANLIĞA VE GELECEĞE HİZMET EDECEKTİR..
kadr bal
23 Temmuz 2010 Cuma 20:08
bence de..
bence de..
ramazan yılmaz
26 Nisan 2010 Pazartesi 09:26
rasyonalizm..
bu yazı ve özellikle başlangıçtaki rasyonalizm tanımı biraz sorunlu gibi görünüyor.
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
1 / 12 °C
Hakkari
-4 / 9 °C
İstanbul
12 / 17 °C
İzmir
13 / 18 °C