Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Müslümanların siyasal düşünce ve davranışları
06 Temmuz 2010 / 18:14
Crescent International 16-31 Ağustos 1986

Bu metin, Müslim Institute'ün Ağustos 1986'da yapılan son dünya seminerinde Kelim Sıddıki tarafından yapılan konuşmanın metnidir. Bilindiği gibi bu yılki dünya seminerinin konusu 'Müslümanların Sömürge Dönemindeki Siyasal Düşünce ve Davranışları'ydı.

 

Müslümanların Sömürge Dönemindeki Siyasal Düşünce ve Davranışları

 

Sömürgecilik dönemi İslâm tarihi içinde Ümmet'in tamamının küfür güçlerinin doğrudan kontrolü altına girdiği ilk dönemdir. Bu, kısmen Ba­tı'nın askeri ve teknolojik gücünden kaynaklanıyorsa da asıl nedeni zama­nın İslâmi siyasal sistemlerinin görece zayıf olmasıydı.

 

Küfrün Müslümanlar üzerindeki ni­hai zaferi son tahlilde, İslâm siyasi tari­hinin başlangıcında saltanat makul ve müesses bir siyasal liderlik ve yapılan­ma halini alınca, Ümmet'in nihai düşüş, yengiyle ve zilletle sonuçlanabilecek bir istikamete girmesinden bizzat Müslümanlar sorumludur.

 

Tarihimizin ilk döneminde İslâm'ın küfür üzerindeki iktidarı öylesine büyüktü ki İslâm devletinin ta merkezi­ne yerleşmiş olan fıska ve bozulmaya hemen hiç dikkat edilmedi. Merkezde­ki bu fısk ve bozulma kurulu düzene olan itimat ve inancın genel bir erozyo­na uğramasına neden oldu.

 

Bu inanç erozyonu Müslümanların bir zamanlar engel tanımayan siyasal iktidar ve hakimiyet heves ve arzularını tüketti. Dolayısıyla, Avrupalı güçler ha­kimiyet kurma çabalan sırasında ehemmiyetsiz bir direnişle karşılaştı­lar. Avrupalı sömürgecilerin dünya ik­tidarı ve sömürme konularındaki büyük arzu ve enerjileri Müslümanla­rın onsekiz ve on dokuzuncu yüzyıllardaki artık tükenmiş maddi, manevi ve entelektüel kaynakları karşısında çok büyüktü.

 

Gerçek şu ki Ümmet içinde siyasal otoriteyi icra edenler sömürgecilerin ortaya çıkmalarından önce halktan uzaklaşmışlar, İslâm nezdinde meşrui­yetlerini ve şahsiyetlerini kaybetmiş­lerdi. Unutmaya mahkum oldukları hakimiyetlerini savunmayı başarama­dılar.

 

Bu bakımdan, sömürgecilik dönemi eski tip geleneksel liderlerin gidişiyle yeni İslâmi Devletlerin ortaya çıkışı arasında bir geçiş dönemi olmak duru­mundadır. İngiliz Hindistan'ındaki Hi­lafet Hareketi de dahil olmak üzere Os­manlı Hilafeti'nin ilgası üzerine ortaya çıkan buhranlar dünyanın dört bir ya­nındaki Müslümanların yaşadıkları hayal kırıklığının bir ifadesi olmaktan öteye gitmez. Ancak, İmam Humeyni'nin de işaret ettiği gibi Osmanlı Devleti'nin mevcudiyeti sırasında halk arasından erdem sahibi insanların, kıyam etmeleri böylelikle devletin kontrol edilebilmesi sonuçta ulusun bir araya gelmiş kaynaklarının harekete geçiril­mesiyle emperyalizme son verilmesi her zaman mümkündü. Halk içinden kıyam eden "erdem sahibi şahsiyetler'in gücü İran'da sergilenmiştir, ve görülmektedir ki Ümmet'in siyasal merkezindeki liderlik boşluğunu imam Humeyni'den başka kimse doldurmuş değildir.

 

Mamafih, gerçek şudur ki sömürge döneminin başlangıcı sırasında Os­manlı Devletinin ve diğer bütün müslüman devletlerin ahlaki temelleri öylesine aşınmıştı ki bu devletleri Pey­gamber Aleyhisselam'ın ve Hulefa-i Raşidin'in Medine'sindeki kaynaklarına izafe etmek çok zordu.

 

Siyasal sistemler kimi bakımlardan biyolojik sistemlere benzerler, yaşamak için gerekli belli asgari sistemsel işlevle­ri yerine getirmek zorundadırlar, yoksa ölürler. Bu işlevlerden biri savunmadır. Müslümanlar tarafından oluşturulan siyasal sistemlerde fiziksel savunma İs­lam'ın ahlaki parametreleriyle yakın­dan ilişkilidir. Müslüman devletlerin ahlaki parametrelerinin 18. ve 19. yüzyıllarda, bütün alanlarda en düşük seviyeye indiğinden şüphe yoktur. Os­manlı Devleti'nin ve o dönemdeki bütün Müslüman devletlerin gerçekte laik devletler haline gelmiş olduklarını söylemek mübalağa sayılmaz.

 

Bu dönemdeki, ismen Müslüman olarak bilinen bütün devletlerin laik devletlere dönüştüğü gerçeğini anladığımızda. yenilginin ve Müslüman top­lumların parçalara ayrılışının nedenle­rini de anlamaya başlamışız demektir.

 

Batılı sömürgeci güçlerin Müslüman devletler karşısında kazanmış oldukları zafer, gerçekte, daha güçlü laik devletlerin. daha az güçlü laik devletlere karşı kazanmış oldukları bir zaferdir. Sömürgeci güçler İslam'ın siyasal gücünü yenilgiye uğratmış değillerdir. İslâm'ın siyasal gücü sömürgecilerin sahnede belirmeye başlamasından çok önce, monarşik, saltanatçı Müslüman hükümdarlar tarafından safdışı edil­mişti.

 

Sömürgeciliğe karşı Müslümanlar arasında genelde üç ayrı tavrın var ol­duğu söylenebilir: Batı'ya karşı dire­nenler; kerhen kabul edenler ve etkin bir şekilde benimseyenler. Üçüncü gru­ba mensup olanlar sömürgeci güçler tarafından fevkalade bir şekilde müka­fatlandırıldılar. Bunlar, 'modernistler' olarak bilinen Müslümanlardı: Avrupalıların dillerini, kültür, felsefe, bilim ve dünya görüşlerini dinsel gele­neklerden tümüyle azade olarak büyük bir kolaylıkla benimsediler. Ayrıca sömürge devletlerinin bürokrasilerin­de hizmet verdiler, dünyanın dört bir yanındaki başlıca savaşlarda sömürge­ciler için savaştılar ve öldüler. Sömürgeciler bu köleliği çok güzel bir şekilde mükafatlandırdılar.

 

Hindistan'daki Seyid Ahmet Han gi­bi adamların takipçileri Müslüman topluluğun liderleri haline geldiler. Bunlar, ya da bunların çocukları ve to­runları kusursuz bir şekilde Pakistan ve Hindistan'daki İngiliz mirasını pay­laştılar. Şu anda küçük ulusal devletle­re ayrılmış olan Ümmet'in geri kalan kısmına bakıldığında, İslâm dünyası­nın her tarafında sömürgeci güçlere ba­ğımlılığı kabul etmiş benzer liderlikle­rin ortaya çıkmış olduğu açıkça görüle­cektir.

 

Sömürgecilerin himayesinde ortaya çıkmış olan bağımlı seçkinlerin liderli­ği her şeylerini sömürgecilik dönemine borçludurlar. Tarihleri sömürgeci de­netimin güçlü olduğu dönemlerle başlar; kafalarında İslâm Tarihi'nin ya hiç yeri yoktur ya da bildikleri üç beş şeye küçümseyerek bakarlar. Onlara göre dinsel geleneklerin 'modern' perioddan önce aşılmış olması gerekmektedir; modern çağa girildiğinde katıksız bir modernleşmeden -daha doğrusu Batılılaşmadan- başka hiçbir şeyin anlamı yoktur. Bugün, bütün sömürge sonrası devletleri yönetmekte ve halkların ba­tıya bağımlılığını sağlamakta olan li­derlik budur. İkinci kategori de -sömürgeci denetimin kaçınılmazlığını kerhen kabul edenler- aynı şekilde modernizmin ağına sürüklenmiştir.

 

Diğerleri sömürge döneminin başla­rında ortaya çıkan bazı dinci hareketle­rin cazibesine kapılanlardır. Direnen­ler acımasız bir şekilde safdışı edilmiş­lerdir. Bu yüzden, modern tarih büyük ölçüde galipler tarafından yazılmış bir tarihtir. Sömürüye karşı savaşmış olan mücahidler, uğruna savaşıp öldükleri kimseler de dahil olmak üzere bütün herkes tarafından unutulmuşlardır. Bunun nedeni sözkonusu dönemin mo­dern tarihinin, kendilerine güç transfe­ri için, sömürgecileri hoş karşılayanla­rı, hoş tutanları yüceltiyor olmasıdır. Sömürgeci güçler bunları batının siya­sal yöntemiyle, laik demokrasi adına baskı siyasetiyle, sınırlı coğrafi ve etkin ulusçulukla talim ve terbiye etmiştir. Bütün bunlar sözkonusu tarihe yaldızlı harflerle kaydedilmiştir.

 

Buradaki dikkatlerden kaçmamalı­dır ki sömürgecilere karşı direniş he­men hemen tamamıyla alimlerden gel­miştir. Herhangi bir yerde, dinsel mües­seselerin dışındaki herhangi biri tara­fından yönlendirilmiş tek bir cihad hareketine rastlayamazsınız. Cihad hare­ketlerinin bir başka özelliği de hepsinin yerel olmasıdır. Bu hareketler ve lider­lerinin, İslâm'ın gücünün her tarafta azalıp, Avrupalı kafirlerin giderek güçlenmesine neden olan şeyleri hesaba katan bir dünya görüşü geliştirdikle­rine dair bir emare yoktur.

 

Sömürgeci güçlerin ise ekonomik ve dini ihtiraslarını dünya hakimiyetine yönelik tek bir harekete tahvil eden kendilerine ait son derece gelişmiş bir dünya görüşleri vardır. Oysa mücahit­ler, artık genel, evrensel bir hareketin şubeleri değillerdir; onlar henüz, İslâm tarihinin başlangıcında hilafetin kral­lığa dönüştürülmesinden kalan borcun bir başka taksidini ödemekle meş­guldürler. Asıl acı olan da İslam'ın genel ve evrensel görüşünün mirasçılarının küçük, dışarıyla bağlantısı olmayan, birbirinden kopuk gruplar halinde dünyanın ücra köşelerinde İslâm için savaşıyor olmalarıdır. Oysa küfrün gücü, Avrupa'nın hakimiyetine yönelik genel bir hareketin bir parçası olarak adım adım ilerlemektedir.

 

Bütün direniş örnekleri gözden geçi­rildiğinde kaçınılmaz olarak şöyle bir sonuç ortaya çıkmaktadır; sömürgecili­ğin İslam'a ve İslâm toplumuna karşı arzettiği tehlikeye nazaran direniş son de­rece zayıf ve ferdi olmuştur. İslâm dünyasındaki siyasal seçkinler Avru­pa'dan kaynaklanmakta olan dina­mizmle kıyaslandığında kendi toplum­larının görece durgun olmasına baka­rak sömürge dönemini kaçınılmaz bir şey olarak kabul etme eğilimi göster­mişlerdir. İran'da ve Osmanlı Devletinde, siyasal, hukuki, askeri ve eğitsel sis­temlerin modernizasyonlarını isteyen önemli hareketler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla denilebilir ki sömürgeciliğin önünde açık bir kapı vardı.

 

Avrupa tipi kurumların oluşturul­masına olan arzu sömürgeci güçlerin denetimi ele geçirmesinden çok önce Müslüman siyasal seçkinler arasında güçlü bir yer edinmişti. Ancak Avru­pa'daki siyasal kurumlar müslüman dünyadakinin aksine olarak bir tarih­sel deneyimin akışı içinde oluşturul­muştu. Müslüman seçkinler, siyasal kurumların güçlü bir siyasal sisteme an­cak bir sağlamlık ve süreklilik verebile­ceğini, kendi başlarına güç üretmedik­lerini anlamış değillerdi.

 

Son birkaç yıllık deneyimimizde İran'da ne olup bittiğini gördük. İran Şahı Batı tipi kurumlardan yana fakir değildi. Gerçekte, Pehlevi hanedanını güçlendirmek ve sürdürmek için çok güçlü Batı tipi kurumlar gerçekleştirmişti. Bütün bu kurumlar, silahlı kuv­vetler de dahil olmak üzere kendisine bağlıydı. Ancak devlet, hanedan ve bunlara bağlı bütün kurumlar Birleşik Devletler'e bağımlıydılar. Bağımlı yöneticiler -monarklar olsun, askeri diktatörler ya da demokratik seçimler­le gelen başkanlar olsun- ancak kendi­leri gibi bağımlı kurumlar oluşturmaya güç yetirebilirler.

 

İran'daki İslâm İnkılabına gelince, orada Şah'ın seçkinlerinden ayrı, yeni bir siyasal elit ortaya çıktı. Bu yeni seçkinler, kurumları da içine alan yeni bir düzen oluşturdular ve kurulu düzene meydan okumaya, ona karşı savaşmaya ve onu altetmeye ayarladılar kendileri­ni. Zira yeni seçkinler Müttaki idiler, sadece iktidar için iktidar peşinde ko­şan, ya da bir sınıfın çıkarları peşinde koşan kimseler değillerdi. Bu, daha önce siyasal süreçte yer almamış olan toplumun önemli kesimlerini olduğu kadar kitleleri de cezbetti.

 

Eski düzen yenilgiye uğratılıp lağvedildiğinde bu yeni seçkinler, yeni bir li­derlik ve hükümetle birlikte yeni bir devlet, bir İslâm Cumhuriyeti kurdular. Yeni devlet ve liderlik gücünü İnkılap­tan alıyordu. İnkılaptan sonra liderlik, İslâm İnkılabının amaçlarını pekiştir­mek ve sürekli kılmak için gerekli olan yeni kurumlar oluşturmaya devam etti. İslâm İnkılabı kurumlar marifetiyle gerçekleştirilmedi. Buradan çıkarıla­cak açıktır: yeni kurumlar oluşturmak isteyenler öncelikle bu istediklerini ya­pabilmeleri için gerekli olan güç ve oto­riteyi elde etmek durumundadırlar.

 

İslâm dünyasındaki güç ve otorite sömürgeci güçlerin eline geçtiğinde Müslüman siyasal seçkinler Avrupai kurumların ortaya çıkışının, kendileri­ne, Avrupa aristokrasisinde belirgin olan 'yaratıcı potansiyeli geliştirme' şansı vereceğini ümid ettiler. Müslüman yönetici, aristokrat ve seç­kinler, savaş meydanında savunmayı başaramadıkları şeyi sömürgeci yöneti­cilerin himayesi altında elde etmeyi ümid etmişlerdi.

 

Müslüman sömürge seçkinleri için her şey değişti; yeni yöneticileri, yeni dilleri, yeni giysileri, yeni kitapları, yeni tarih­leri, yeni felsefeleri, yeni siyasal kurum­ları ve yeni bir zevk ve hevesle takip edecek yeni kişisel, toplumsal, kültürel ve ekonomik amaçları oldu. Onlar için sömürgecilik gerçekten bir devrimdi!

 

SÖMÜRGECİLİK HERŞEYİ, EN ÇOK DA SİYASETİN DİLİNİ DEĞİŞTİRDİ

 

Sömürge döneminin gelişi Müslümanların düşünüşlerinde siya­setle ilgili alanlar başta olmak üzere pek çok değişmelere neden oldu. Hilafet'ten geliştirilen saltanat dönemlerin­de siyasetin lügatçesi o kadar fazla değişmemişti. Siyasal meseleler ilahiyat ve İslâm hukuku çerçevesi içinde tartışıl­makta devam etmekteydi. Herkes kendini 'Şeriat' ile kayıtlı hissediyor­du. Devletin her bir mevkii yönetenler ve yönetilen, İslâm çerçevesi içinde anlaşılıyor ve müzakere ediliyordu.

 

Mamafih, sömürgeciliğin yeni siya­sal gerçekliği Kur'an'daki ve Peygam­ber Aleyhisselam'ın sünnetindeki siya­set terminolojisiyle uyuşmadı. Sömürgecilik döneminde siyasal mese­leler, tarihte ilk kez olarak İslâm'ın iha­ta ettiği alanın dışına kaydı. Müslüman sömürge seçkinlerinin, sömürgeci güçlerin himayesi altında sadece yeni siyasal gerçekleri değil, aynı zamanda yeni siyasal kavramları da öğrenip özümlemeleri gerekti. Onlar için, kıs­men kendileri tarafından, ama daha çok sömürgeci güçler tarafından yeni bir siyaset dili oluşturuldu. Yeni bir kavramsal aletler paketi, içinde kendi dili, tarihi ve dünya görüşüyle birlikte imzalanıp, mühürlenip yeni Müslüman sömürge seçkinlerine teslim edildi. Bu kavramsal aletler paketinin hiç bir eleştiriye tabi tutulmaksızın kabul edi­lişi sömürge sisteminin her düzleminde himayenin kesbi için bir ön şarttı.

 

Siyasetin bu yeni dilinde Müslüman sömürge seçkinleri kendilerini çevrele­yen gerçekliğin asıl mahiyetini bile belirleyemediler. İslâm kendi gerçeklik tanımında, özellikle de siyasal gerçek­lik tanımında ısrar etmektedir. Uzun süren saltanat dönemi esnasında ger­çeklikle hayal arasındaki çizgi fazlasıy­la bulanıklaştı. Sömürgecilik döneminde ise doğrunun ve gerçekliğin yerini yanılmalar ve hayaller aldı. Doğru olan, sömürgeci güçlerin kendi hakimiyetlerinin devamını sağlayacak kurumlar oluşturmak istiyorlar olmalarıydı; ancak Müslüman sömürge seçkinleri yeni efendilerinin onlara kendi seviyelerine çıkmakta yardımcı olaca­ğını düşünerek kendi kendilerini aldat­tılar.

 

Hakikat şuydu ki küfür, İslâm uygarlığını büsbütün tahribe çalışmak için zuhur etmişti Avrupa'dan, ancak Müslüman sömürge seçkinleri Avrupalıların Hristiyan oldukları, uygarlıklarının da Hristiyan uygarlığı olduğu, dolayısıyla, ehl-i kitab olarak onların inançta yarı yarıya kardeş sayılabile­cek zavallılar oldukları yanılsamasıyla yaşamayı tercih ettiler. Hakikat şuydu ki Avrupalılar demokrasiyi, tercihleri­ni laiklik lehine kullanmakta ahlaki bir araç olarak geliştirdiler; ancak Müslüman sömürge seçkinleri, bitmek tükenmek bilmez iyimserlikleriyle demokrasiyi İslâm'daki "Şûra" siyasi idealinin özü olarak gördüler.

 

Avrupa kaynaklı şeylere olan aşırı hevesleri yeni Müslüman sömürge seç­kinlerini daha da ileri götürdü; gittiler, bütünüyle Batı'nın siyasal felsefesinin, kendi anlayışlarındaki İslâm'a fiilen girmesine göz yumdular. Ondokuzuncu yüzyılın başlarında Avrupa'da te­davülde olan siyasal fikirlerin, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, temsili yönetim, adalet, konuşma özgürlüğü ve fırsat eşitliği gibi öyle cazip isimleri var­dı ki… Aralarında pek çok alimler de bulunmak üzere Müslüman sömürge seçkinleri Avrupa'dan gelmekte olan bu yalancı idealizmi onaylayan (bu on­ların görüşü) ayetler ve çok sayıda ha­disler buldular bir çırpıda. Bu kavram­ların doğrudan doğruya Avrupa tarihinden kaynaklandığını, ya da Avrupa halklarının uzun süren çilelerinin bir bakıma hülasası olduğunu, Avrupalı hakimler nezdinde bu kavramların sömürgeleştirilmiş halklar için bir şey ifade etmediğini bilmiyor, bilmek de is­temiyorlardı.

 

Bu dönemdeki İslâmî siyasal düşüncenin sadece bir amaçla, Avrupa­lıları tatmin etmek veya yeni efendileri­nin teveccühlerini kazanmak amacıyla ilgilenmiş olması acı bir gerçektir. Müslümanlar tarafından ittihaz edil­miş olan yeni siyasal lügatçe sömürge dönemi gerçekliğini bile karşılamıyordu. Müslüman siyasal seçkinlerin ba­şarmayı kurdukları her siyasal amaç sömürgeci yöneticilerin merhamet ve himayelerine muhtaçtı. Pek hayret edi­lecek bir şey değildi bu. Bir durumu ta­rafsız gerçekliğe ters düşen terimlerle tanımlayanlar, aynı zamanda hakika­tin isterlerine cevap vermeyen bir yönde davranmaya da mecburdurlar.

 

Sömürge döneminin temsil ettiği ha­kikat açık, sade, objektif ve basit bir ha­kikatti. Aşırı derecede hummalı araştırmalara ya da felsefi sorgulamalara gerek olmaksızın, herkesin kolaylıkla görebileceği bir hakikat. Şuydu; bütün tarihte ilk kez olarak Ümmet'in bütün kesimleri küfrün fiziksel ve siyasal de­netimi altına geçmişti. Bu ayan beyan ortada durup duran basit gerçeklik görülmemiş ya da görmezden gelinmişti Müslüman sömürge seçkinlerince. Da­ha sonra yeni efendiler tarafından di­mağlara ekilmiş olan İslâm siyasal düşüncesinin dili, söylemi, dış çevresi, içeriği ve yönünün sömürge seçkinleri tarafından belirlendiği ileri sürüldü.

 

Sömürge dönemindeki siyasal düşüncenin temelinde Müslüman top­lumların geri oluşundan dinin sorumlu olduğu anlayışı vardı; devlet olayı artık halkın demokratik egemenliği ve milli­yet kavramları muvacehesinde tanımlanmalıydı. Sömürü güçleri, kendileri­nin yeni egemenler olduklarını ve bu egemen otoritenin ancak ahalinin 'uy­garlaşması' yani laik, ulusçu ve demo­kratik olmayı kabul etmesi şartıyla yeni devletler, uluslar ve liderlere iade edile­ceğini açıkça belli etmişlerdi. Avrupalı­lara göre eşit olmayanlar arasındaki eşitlik bir anlam ifade etmiyordu. Yeni Müslüman sömürge seçkinlerinin eşit­lik iddia edebilmeleri için Avrupai kültür ve uygarlık mikyaslarına vurul­maları gerekiyordu. Avrupalı hakimler bu terimleri kabul edip batılı eğilim sis­temi içinde iyi puan tutturanların yöne­time katılımını sağladılar. Sömürge dönemini hoş karşılayan Müslümanlar bu şartları makulün de ötesinde buldu­lar ve nüfuzlu mevkiler, sınırlı iktidar, himaye ve ekonomik kazanç gibi şeyler­le mükafatlandırıldılar.

 

Sömürge güçleri müslüman kitlelerin genel karakterlerinin, küfrün sürekli hakimiyetini kabullenemeyeceğini biliyorlardı. Müslümanların siyasal kültürlerinin İslâm içinde derinlemesi­ne kökleşmiş bulunduğunu anlamışlardı. Müslüman toplumun ahlaki te­mellerini bertaraf etmenin bir yolunu bulmak zorundaydılar ki bu mümkün değildi onlar için. Geriye geleneksel toplumun hareketsiz kalmasına göz yu­mup bağımlı sömürge seçkinleri tara­fından işletilen bir alternatif kurumlar dizgesi inşa etmek kalıyordu. Gerçek iktidar devletin baskı organlarında merkezileştirilmişti. Yeni yapılanma­lar geliştirilmişti. Firmalar, ortaklıklar, ticaret birlikleri, profesyonel cemiyetler, kooperatifler, ve hepsinden önemli­si siyasal partilerdi bu yapılanmalar.

 

Bu organizasyonların en büyük avantajları, katılımın sömürge devlet tarafından yapılan laik yasalarla düzenleniyor olmasıydı. Bıı organizas­yonlar genellikle kendi üyelerinin sı­nırlı çıkarlarını korumaya yönelikti ve sadece otoritelerin resmi tanımalarını temin ediyorlardı. Bu organizasyonların en önemlisi siyasal partiydi. Sömürge döneminin başlangıcında teş­kil edilmiş siyasal partiler çoğunlukla sömürge güçleri tarafından himaye edi­liyorlardı.

 

Siyasal parti olayı, Müslüman siyasal düşünce ve davranışını henüz yeni ele geçirmiş olduğu bir çerçeve içinde tuza­ğa düşürdü. Popüler mitolojide (ya da tarihte) bu partilerin ve liderlerinin sömürgeci güçleri bağımsızlık vermeye zorladığı iddia edilir. Bu partilerin li­derlerinden bazıları 'ulusun babaları' olarak bilinen efsaneleştirilmiş şahsiyetlerdir. Ancak gerçek şudur ki sömürgeci güçler ancak himaye altın­dakilerin sömürgecilik döneminde başlatılmış olan 'modernizasyon' işini sürdürmeye hazır ve istekli olduğuna kanaat getirmeleri halinde oralardan çekilmişlerdir.

 

Ümmet, sömürge seçkinleri tarafından yürütülen, sömürgeci güçler ya da onların işlevini gören Amerika ve Rusya gibi güçler tarafından denetlenip yönlendirilen küçük ulusal-devletlere bölündü. Sömürge dönemindeki Müslüman siyasal düşüncenin babala­rının başarmayı kurdukları şey bun­dan ibaretti ve bunu başardılar. Net sonuç, sürekli bir siyasal bağımlılık ve ba­tı uygarlığına süresiz bir sosyal, kültürel ve ekonomik kölelikti. Doğrudan ve ka­çınılmaz sonuç şu olsa gerektir: Hâlâ sömürge dönemini yaşamaktayız. 'De-kolonizasyon' adı altında gerçekleşti­rilmiş sözümona 'bağımsızlık' ve 'ikti­dar transferi' olayı gerçekte sömürge sisteminin ayrı ve daha yüksek bir gelişme ve zerafet aşamasıydı.

 

İşaret etmek durumunda olduğu­muz bir husus da şudur ki, sömürge dönemindeki İslam siyasal düşüncesi İslâm'ın siyasal amaçlarıyla sömürge sis­temi içindeki statülerinin ve ekonomik çıkarlarının korunması ve yükseltilme­siyle ilgileniyordu. Bu seçkinler İs­lâm'ı sadece İslâm cemaati içindeki yerlerini korumaları ve itibarlarını sürdürmeleri için ihtiyaç duydukları yanlarıyla kullandılar. İslâm'ın 'Emr-i bilma'ruf nehy-i anilmünker' ve 'inil-hukmu illa lillah' (Hüküm ancak Allah'ındır) gibi siyasal umdelerini gündelik amaçlar yüzünden devre dışı bıraktılar. Bu dönemin İslâm siyasal düşüncesi sömürgeci güçlerin teveccüh ve kabulünü kazanmaya ayarlanmıştı; takva, bu siyasal düşünce sisteminin bir parçası değildi. Bu sistemin ortaya çı­kardığı liderlerin, partilerin ve yürüttüğü siyasetin de takva ile bir il­gisi sözkonusu değildi.

 

Müslümanların siyasal düşünceleri­nin köklerinin İslâm'ın dışında olduğu­nu söylemek mübalağa olmaz; Müslümanların siyasal iktidarının ze­val bulduğu ve Ümmet'in bir zihinsel anarşi ve manevi kargaşa içinde bulunduğu bir zamanda doğup gelişmişti bu siyasal düşünceler. Sonunda sömürgecilik Ümmet içindeki kurulu siyasal ya­pılanma kalıbını bozdu. Monarşik yapı çok uzun bir süre devam etmişti ve artık değişmesi gerekiyordu. Tek sorun bu işin içerde oluşacak bir entelektüel, manevi ve siyasal bir hareketle mi yok­sa dışardan müdahaleyle mi gerçekle­şeceğiydi. Sonuçta kurulu düzen sömürgecilik dış faktörüyle bozulup mağlûb edildi. Sömürgecilik yerleştik­ten sonra Avrupalı güçlerin, dünyanın Müslüman bölgelerindeki doğrudan ya da dolaylı denetimini devam ettirmek için mümkün olan her şeyi yapmaları İslâm'ın dünyada bir siyasal güç olarak yeniden ortaya çıkamayacağından emin oluncaya kadar çalışmaları kaçı­nılmazdı. Sömürgecilik dönemindeki Müslüman siyasal düşünce, İslâm'ın, üstünlüklerine karşı koymamasını, koyamamasını sağlama emellerinde sömürgeci güçlerin müttefikiydi. Ulus­çuluk ve demokrasi, Hristiyanlığın ye­rini almıştı Avrupa'da; sömürgeciler Müslüman dünyadaki yeni siyasal seç­kinlere aynı formülü sundular. Sonuç Ümmet'in, bağımlı yönetici sınıflar ta­rafından idare edilen bağımlı ulusal devletlere ayrılması oldu. Siyasal ba­ğımlılık, dünyanın Müslüman bölgele­rini de denetimi altında tutan genel ve güçlü bir kapitalist sistemin ortaya çı­kışıyla güçlendi. Müslüman yönetici sınıflar, kapitalist sistem vasıtasıyla siya­sal bağımlılığın ekonomik mükafatla­rını da almış oldular.

 

Bütün bunlar. Avrupalı sömürgeci güçlerin İslâm dünyasındaki yaşlı, zayıf ve fasık monarşik rejimlerine karşı kazanmış olduğu zaferin ardından kaçı­nılmaz ve mantıki olarak olup biter­ken, aynı şekilde mantıki ve kaçınılmaz olan bir şey daha vardı: Batı'nın iktida­rına karşı koyamayan ve bağımlı seç­kinleri, hükümetlerini ve ulusal devletler sistemini hallu fasl eylemeye yönelik bir İslâmi hareketin zuhuru... Sömürgeci güçlerin İslâm'ın siyasal gücünün üstesinden geldiklerini düşünmeleri gerçekte onların İslâm'ı ne kadar az tanıdıklarının ve anladık­larının bir göstergesidir. İslâm devleti­nin, İslâm'ın ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğini pek az dikkate aldılar. İslâm devleti olmadıkça İslâm eksiktir. Kur'an ve Peygamberin sünneti İslâm'ın ruhu ise, İslâm devleti de bu ruha bütünleyeni vücuttur. İslâm devle­ti Müslüman'ın tabii mekanıdır. Her Müslüman, İslâm devletinde yaşama­nın özlemini çeker.

 

İslâm devletinin İslâm'daki bu yeri öyle merkezidir ki ne kadar sapık olur­sa olsun her yönetici kendi devletinin İslâmi olduğunu iddia etmiştir. Öyle ki çağdaş sömürge sisteminin son derece bağımlı ve laik ulusal-devletleri bile halâ 'İslâm'a dayalı' olduklarını söylüyorlar. Şu var ki, İslâm devletinin yokluğunda İslâm'ın ruhu kaybolmaz, uçup gitmez: Ümmet'in siyasal kültüründe basitçe belli eder kendini. İslâm'ın ruhu, Kur'an'ın inanç sistemi ve Peygamber Aleyhisselam'ın güzel örnekliği İslâm devleti kurmaya yöne­lik bir hareket şeklinde kendilerini ya­vaş yavaş belli ederler.

 

Nitekim. 18. ve 19. yüzyıllarda Batı ve Kuzey Afrika, Orta Asya ve Hindistan ve İslâm inkılabıyla, İran'da bir Devletin kurulmasıyla sonuçlanan İran cihad hareketlerinin hepsinde, uslûp, muhte­va, metod ve liderlik yününden bariz bir benzerlik vardır. Ancak cihad hare­ketlerinin yenilgiye uğraması sömürge güçlerinin karşı konulmamış ve galip olarak kalmalarına neden olmuştur. İs­lâm'ın siyasal gücü yıkılmış bir dev iken sömürgeci güçler onu müslüman siya­sal pigmelerle değiştirdiler. Cihad hare­ketleri, liderlerinin ve bütün ulemanın, küfrün artmakta olan gücünü İslâm dünyasını ya da İslâm dünyasının bütün bölümlerini ezmesine engel olu­nabileceğine inandıkları, bu konuda umutlu oldukları bir zamanda ortaya çıkmıştı. Bu olmadı. Osmanlı Devleti­nin birinci dünya savaşında yenilmesi, ulusçu Türkiye'nin Mustafa Kemal ta­rafından laikleştirilmesi ve Halifeliğin I924 yılında ilga edilmesiyle son yenilgi de gelmiş oldu.

 

Düşen bir dev ancak yavaş yavaş doğrulabilir ve ayaklarının üzerine dikilinceye kadar birçok kez sendeler. İslâm'ın kalkışı da herhalde ağır ve bir defada olacaktır.

 

Siyasal Parti Yaklaşımının Temelleri Sömürge Düşüncesine Dayanmaktadır

 

Pakistan'da devletin kurulmasın­dan sonra Mevlana Mevdudi'nin karşı karşıya bulunduğu şuydu ki: halk. Mevdudi'nin tabiriyle 'isim Müslümanları', laik liderlerin denetiminde tamamen laik, ulusçu bir hareketin içine çekil­miştir. Mevdudi'nin terimleriyle, Pakis­tan hareketi deneyimli, bu bölgenin halkını daha da cahil ve Müslümanlar ola­rak daha da önemsiz kılınıştır. Bu, Mev­dudi'nin düşüncesinde siyasal bir dev­rim için zorunlu olanın tersine bir gelişmedir. Aslında Mevdudi siyasal bir dev­rime başlangıç olarak dikkatini halkın 'sosyal, ahlaki ve kültürel yaşamını' ha­zırlamaya yöneltmeliydi.

 

Aslında, Pakistan kurulup Mevdudi kendini Lahor'da bulduğunda, bölün­meden önceki (Pakistan'ın Hin­distan'dan ayrılmasından önceki) görüşünden vazgeçti. İislâmi belağatla karışmış milliyetçi duygular, şimdi, Mevdudi'nin tercih edilir bulmuş oldu­ğu türden bir siyasal temin haline gelen Pakistan'ın kuruluşunu gelirdi. Ancak bu zemin, fiilen ve sadece sömürge dönemindeki Müslüman siyasal düşüncenin zeminiydi. Şimdi Mevdudi'nin, Hindistan'ın bölünmesinden önce atmayı reddettiği adımı atması, la­ik liderler tarafından Pakistan ulusçu­luğu adı altında dikte edildiği şekliyle Pakistan'daki laik siyasete girmesi ge­rekiyordu.

 

Hindistan'daki günlerin katı ve ta­vizsiz ahlakçısı Mevdudi bu zeminde, tavize ve idarei-i maslahatçılığa açık bir ortamda yürüyen sıradan bir politi­kacı oldu. Cemaat-i İslâmi Pakistan'da, sömürge dönemindeki Müslüman siyasal düşünce çerçevesi içindeki, adı İslâ­mi kendisi laik bir siyasal partinin rolünü oynadı. Cemaat-i İslâmi nüfuzu­nu, Pakistan dışında hemen hemen sa­dece, İslâm dünyasında şimdiye kadar hiç görülmemiş şekilde sapık olan bazı idarecilerin hizmetinde kullandı. Cemaat'in Suudi rejimine olan desteği ve keza Pakistan'ın Birleşik Devletlere ba­ğımlılık şeklinde tezahür eden gelenek­sel dış politikasına olan desteği aynı madalyonun iki ayrı yüzüydü.

 

Diğer ülkelerdeki 'İslâmi parti'lerin durumları da Pakistan'ınkinden iyi ol­mamıştır. Değişik ülkelerde icra ettik­leri nisbi rollerindeki farklar ne olursa olsun, bir genelleme yapmak gerekirse, bölgesel, kavmi ve devletse! ulusçuluk tarafından empoze edilen bağımlılığın demir pençesinden kaçma konusunda hepsinin başarısızlığa uğradığını söyle­memiz doğru olur. İslâmi partiler, sömürge dönemindeki İslâm siyasal düşüncesinin sınırları içinde faaliyet göstermekten öte bir şey yapmamışlar­dı, ki bu siyasal düşünce Batılı sömürgeci güçlerin siyasal düşünceleri­nin bir uzantısıdır. Sömürgeciliğin yörüngesinden çıkmak için gerekli baş­langıç enerjisini İslâmi partilerden hiç biri başarmış değildir.

 

Burada kaçınılmaz olarak şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya: Siyasal parti seçe­neği bizatihi, Kur'an'ın mesajından ve Muhammed Aleyhisselâm'ın sünnetindeki siyasal metodtan sapmaktır. Ha­sım bir uygarlık tarafından Ümmet'e zorla empoze edilen bir tarihsel giriş, anayasal, demokratik ya da barışçı bir yolla tersine çevrilemez. Sömürge döne­mindeki Müslüman siyasal düşünce, Batı'ya boyun eğmenin gerekliliğini rasyonalize etmek için oluşturulmuş bir şeydi. Müslüman dünyada şu anda var olan siyasal düzen, sömürge döne­minin, küfrün siyasal iktidarına bağlı, bağımlı ve itaatkar yönetici sınıflar va­sıtasıyla devamıdır.

 

Bu, son elli yılda meydana gelmiş, çok önemli bir nitel değişmedir. 18. ve 19. yüzyılların sömürgeciliğinden sonra dünyanın çeşitli/yerlerindeki sömürge­ci güçlerin birbirleriyle rekabeti başladı. Bu sözde bağımsızlaşma döneminden sonra sömürgeci güçler kendilerini tek ve genel bir kafir güce dönüştürdüler. Bu genel küfür ittifakı yakın tarihte de tekrar tekrar müşahade etmiş bulunduğumuz gibi doğrudan doğruya İslâm'ı ve İslâm ümmetini he­deflemektedir. Müslüman ulusal dev­letlerin halihazırdaki yöneticileri ev­rensel küfrün yerel ajanlarıdır. Son elli yılda sömürgecilik küfr olarak İslâm'a karşı genel bir birleşik cephe halinde yeniden gruplaşırken, İslâm dünyası, mağlup, dağınık, zayıf ve korkak ulus­lar kümesi halinde daha da parçalandı.

 

Bu sıkıcı pozisyonda, İslâm'ın gücünün ortaya çıkabileceği ve küfrün gücünü gözle görülür bir şekilde etkileyebileceği, bilinen net bir alter­natif kaynak yoktu. Müslümanların düşmanlarına karşı sayıca büyük bir üstünlüğünü zorla kabul ettirebiliyor­du. Siyonizm ve destekçileri bunu tek­rar tekrar ve vahşi bir biçimde göstermişlerdir. İslâm'ı bir siyasal güç olarak izhar etmenin mümkün olan bütün yol­ları tıkanmıştır. Kendi tahminlerine göre. Batılı güçler ve Müslüman mütte­fikleri, daha önce Hristiyanlığı nasıl altetmişlerse aynen, başarılı bir şekilde İslâm'ı da altetmişlerdir sonunda. Ba­ğımsız İslâm devletlerindeki siyasal, ekonomik ve kültürel sömürge döne­mindeki bütün 'İslâmi parti', ulema ve fukahanın Batı'nın siyasal fikir ve ide­allerini kabul ettiklerini de keza söyleyebiliyorlar.

 

Batı, bütün kapıları kapattı, sürgüledi ve mühürledi; İslâm'ın, tari­hin bu aşamasında sözü edilmeye değer bir rolle yeniden ortaya çıkabilmesi için bir yol yoktu. Müslüman toplum­lar, geri dönülemez bir biçimde, batılılaşmaya ve laikleşmeye doğru giden bir akışın içine düştüler. Bazı 'İslâmi parti'ler ve bazı düşünür ve filozoflar tari­hin gidişini gereksiz 'gerici" te­şebbüslerle kösteklemeye uğraştılar. Ancak iş işten geçmişti, yeni-sömürge düzeninde hakim bir uygarlık ve kültür olarak İslâm'ın 'tüketilmesi' işi başarıl­mış ve pekiştirilmişti.

 

Genel 'küfr' iktidarı ve Müslüman ulusal-devletlerdeki yönetici sınıflar kendi durumlarından öylesine emindi­ler ki İslâm'ın geri kalan etkisini deşilip süpürmek için dünya çapında bir kam­panya başlattılar. Önderliği Suudi reji­mi yapıyordu. Harameyn'in fiziksel ola­rak kendi krallıkları içinde bulunması avantajını elinde bulunduran Suudiler Mekke, Medine ve Riyad'da 'Rabıtatul Alemul İslâmi, İslâm Üniversitesi ve Da­rul Ifta' gibi adlar altında geniş bir İslâ­mi bürokrasi oluşturdular. Hepsi küfrün ajanları olan diğer rejimler de bu İslâmi yardımlaşma gösterisine iştirak ettiler. Dünyanın her tarafında İslâ­mi konferanslar düzenlemekle işe baş­ladılar. Küçük bir 'İslâmi Birleşmiş Mil­letler' oluşturdular ve 'İslâm dışişleri bakanları konferansları' ve 'İslâm Zirve'lerinde buluşmaya başladılar.

 

'İslâmi partiler'deki pek çok iyi niyetli eleman da bu İslâmi diplomatik dolaşımın ve bu dolaşımın sağladığı fırsatların içine çekildi. Suudi'ler, Avru­pa'da ve Kuzey Amerika'da, İslâm dünyasının liderleri olarak kendilerini destekleyen 'İslâmi organizasyonlar' kurup finanse ettiler. Suudi monarşisi­nin haksız iddialarına hizmet eden bu İsl

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 10 °C
Hakkari
-4 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
9 / 18 °C