Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Gelecekteki İdeoloji - Graham Fuller
27 Haziran 2010 / 08:44
Fuller'in 15 yıl önce yapmış olduğu bir analizi bugünün gerçekleri ışığında değerlendiriebilmesi için tekrar yayınlıyoruz. Makalenin yazılma amacının Batı'yı duyarlı kılmak olduğunu da belirtmeliyiz.

Graham Fuller - Çev. Ahmed Rânâ - Foreign Policy - Spring 1995

 

Batılı siyasi ve ekonomik görüşün, neredey­se rakipsiz biçimde dünyaya hâkim olduğu çarpıcı bir zamanda yaşıyoruz. Fakat hazırdaki Batılı değerler dönemi; ABD kendi değerlerini global sorunlara yaygın bir şekilde tatbik etme yollarını ararken zor durumlara yol açmaktadır. Temel Batılı görüş üç asli ilkeye dayanmaktadır: Kapitalizm ve serbest piyasa, insan hakları ve laik liberal demokrasi ve uluslararası ilişkiler için ulus devlet çerçevesi. Ancak katı gerçek, Batı'nın bu hâkim olan organizasyonel ilkelerinin Üçüncü Dünya Devletleri ve toplumlarına büyük ölçüde korkunç ve istikrar bozucu gerginlikleri dayatmış olduğudur. Bizzat ilkeler eksiklik göstermeyebilirler, ancak kısa erimde, sorunlu toplumlar için yaşanan güç durumları temsil edemezler ve fiilen sorunları kışkırtabilirler de. O halde, doğacak olan "gelecekteki ideoloji", meydan okuyuşların tesir­leriyle baş edemeyen Üçüncü Dünya rejimleri tarafından Batı'lı rekabetlere muhalefet ideolojisi olacaktır.

 

Şu anda Komünizm tarih olduğuna göre, dünyada, gelecekteki ideolojik karşı karşıya gelişin karakteri ne olacaktır? Muhtemelen kesin bir alternatif olmayacaktır, aslında Batı'ya mey­dan okuma yönündeki gelecek ideoloji bir olası­lıkla, onun değerlerine ve kurumlarına yönelik bir muhalefet karışımını temsil edecektir. Bu mu­halefet, kendisine eşlik eden tüm siyasi, toplum­sal ve ekonomik alt üst oluşlarla birlikte, kendi Batı'lı kisvesi içinde "modernleşme"nin bir reddi­ni ifade edecektir. En kötü senaryoya göre de, bu red, organize bir Batı'lı olmayan devletler blokundan gelecek bir liderlik istemine yol açacaktır.

 

Bir bakıma bu ihtimallerin hiçbiri yeni de­ğildir. Üçüncü Dünya yüzyılı aşkın bir süredir modernleşmenin meydan okuyuşuyla karşı karşıya kalmıştır. Bununa birlikte bugün Üçüncü Dünya'nın sorunlarının ve taleplerinin önemi du­rumun hızla kötüleşebilme hali ve dünyadaki anarşik eğilimler öncekinden daha büyük boyut­lardadırlar. Paul Kennedy'nin New Perspectives Quarterly’nin Güz-1994 sayısında işaret ettiği üzere:

 

Bugün tüm gezegenimizde ortaya çıkan geniş bir demografik teknolojik yanlış hat söz konusudur. Bu çizginin bir tarafında hızla büyüyen yetişme çağında kıt kaynak ve sermayeye sahip az eğitimli toplumlar; diğer tarafta ise zengin, teknolojik bakımdan icatçı, ama demografik açıdan can çekişen, yaşlı nüfuslar bulunmaktadır... Global toplumun bugün karşı karşıya bulunduğu en büyük meydan okuyuş bu yanlış hattın tüm dünyayı sarsacak bir krize dönüşmesine engel olmaktır.

 

Önümüzdeki yüzyıla ilişkin bu görüş Ba­tı'nın Üçüncü Dünya'nın problemleri üzerinde ciddi bir şekilde odaklanma yönündeki taahhüdü hususundakine ek olarak Batı'lı reform formül­lerinin geçerliliğine dair şüphelere bakıldığında herkesin kabul edeceği üzere koyu renklere sahip­tir. Batı'nın, nükleer silahlara sahip eski baş düşman Rusya'nın gereksinimlerine cimri yanıtı, daha az acil stratejik tehlike ifade eden devletler için sorunun büyüklüğünü akla getirmektedir.

 

Tabii Üçüncü Dünya'nın geleceği sadece kötü haberlerden ibaret değildir. Özellikle Asya ekonomik patlamasında olduğu üzere başarı öy­küleri boldur. Ancak en azından kısa erimde ba­şarısızlıklar başarıları büyük ölçüde bastıracaktır. Refah içindeki toplumlar bile muhtemeldir ki daha büyük gelir dengesizlikleriyle karşı karşıya geleceklerdir. Özel bir siyasi hoşnutsuzluk ve düşmanlık doğrultusunda birleşebilecek global ikilem ve illetler bu yüzden hazırdaki uluslararası sisteme meydan okuyacak ve gelecekteki ideolo­jik rekabeti teşkil edecektir.

 

Soğuk Savaşın sonunda Batı'lı siyasi değer­lerin tam hâkimiyetinin, tarihin sarkaçları içerisinde kendi karşıtını doğurmuş olması bütünüyle doğaldır. Bugünkü dünya siyâsetine ilişkin spektrumda, şiddetli bir boşluk, Sovyet tarzı Marksizm- Leninizm'in ideolojik haritadan çıkarıldığı büyük bir oyuk algılıyoruz. Şimdi toprak bakı­mından kalesinin çöktüğü uluslararası sol nerede­dir? En büyük liderinin kaderi ne olursa olsun, solun hakiki kavramı, ortadan kaybolamaz. Sağ da, konforlu etnisite, din ve gizli faşizm sığınaklarıyla güdülen partikülarizm siyâseti üzerinde temellenen bir diriliş arz etmektedir. Gerçekte tarih, filozofik bakımdan bile çok zor sona erer. Kalıcı, ideolojik spektrumun bir ucun­dan diğer ucuna, beliren boşlukları doldurmak üzere yeni ideolojik iddiâ sahipleri mütemadiyen ortaya çıkmaktadırlar. Her ideal karşı ideali doğurmaktadır. Aslında her iki taraf, bütün top­lumların -Batının da, Doğunun da- karşı karşıya geldikleri sorunlara yönelik bakış açıları sunduk­ları takdirde sol-sağ tartışması şimdi daha da zengin bir hal alabilir.

 

BATILI DEĞERLER -YA DA EVRENSEL DEĞERLER Mİ ?

 

Bu soru tartışmanın merkezinde yer almak­tadır. Bütün toplumların er ya da geç, daha çok ya da az benzer çatışmalar, sorunlar, tahmin olunabi­lir, gerginlikler, çatlaklar ve ikilemler ile aynı modernleşme sürecinden geçmelerinin gerekli olduğuna inanıyorsak, hepimiz kendimizi biraz daha temin olunmuş hissedebiliriz: Evet, bu zordur, ancak sürdürülmelidir. Diğer yandan, acılı ve zorluklarla dolu Batılı modelleri kabul, ya da (Batılı toplumlar üzerindeki olumsuz etkilerine bakıldığında) başlatma sürecinin kendisinin bile uygunluğuna dair açıklıkla ifade olunmuş Batı'lı tarihsel deneyimden geçme zorunluluğu hususun­da ciddi kuşkular varsa, o zaman tartışmanın nite­liği değişecektir. O zaman dünyanın bir çok kesiminden Batı'ya karış direniş çok daha büyük olacaktır. Bu yüzden, doğal olarak tartışmaların çoğu, Batılı modelin zorunlu ve kaçınılmaz olup olmadığı ile ilgilidir. Bulunabilecek siyasi ve toplumsal yeni bir alternatif olmasa bile, ağrılı Batılaştırıcı süreci kabul etmedeki isteksizlik demagoglara ve radikal hareketlere bol materyal sağlamaktadır. Modernleşmeyi kabul edenler bile, onun en kötü özelliklerini savuşturma yollarını arayacaklar ve diğer şeyler arasında, problemlerin hazırdaki kaynağı olarak algılanan hatalı, paket halindeki Uluslararası Para Fonu formülünden dolayı Batı'yı suçlayacaklardır.

 

Aslında, Batılı siyasal değerlerin özünün gerçekte temel bakımından evrensel olduğu ve erinde geçinde yaygınlaşacağı yolundaki öneriyi reddetmek zordur. Kesin mekanizma ne olursa olsun, insanlar sonuçta, kendi kader ve yaşamlarını belirleyecek olan kararlarda söz hak­kı talep etmektedirler. Çok az insan, keyfi ve katı yönetime sahip toplumlarda yaşamayı tercih eder. Batının serbest piyasa ilkeleri, kendi Darwinyen yönlerine -kazananlar ve kaybedenler- sahiptir, ancak hiçbir sistem bir çok insan için serbest piyasa kadar fayda sağlama yeteneği göstereme­miştir. Ulus devlet, insanların toplumsal ve siyasi gücü ve memnuniyeti, örgütleyici ilkenin bir par­çası olarak paylaşılan ortak kültürden türettikleri yolundaki inanç üzerinde temellendirmiştir. Bu anlamda, bu değerler, her ne kadar tarihsel sebep­lerle ilk defa Batı'da kurumsallaşmışlarsa da, evrenseldirler.

 

Diğer taraftan bu değerlerin tam kurumsal­laşması muhtemelen, kültür ve bağlama göre büyük ölçüde değişecektir. Gerçekte, bu değer­lerin Batılı form ve uygulaması, hazır cevaplara sahip olmayan, ortaya çıkmış problemlere karşı­laştığı veçhiyle bizzat Batı'da giderek artan ölçüde sorgulanmaya başlamıştır. Amerikan siyâsetinde "hasta toplum" algılamasına karşı tepki, Amerikan toplumunun Avrupa toplumları için arzu edilir bir modeli temsil bile edemeyeceği yolundaki Batı Avrupa'dan gelen ifâdelerin arka planına karşı oluşmuştur.

 

Gerçekten, Batılı toplumlar içerisinde derin bir çok hatalar söz konusudur; şayet Batılı toplumlar model olarak müşteri çekeceklerse, kendi felsefelerinin tatbiki, dikkatli bir yeniden değerlendirmeye gerek duyacaktır. Yeniden düşünme birey ile toplumun çıkarları arasındaki uygun denge, toplumun artan parçalanması, "erit­me potası'nın geçerliliği, liberal bir toplumda toplumsal sorumluluk, yükümlülükler karşısında toplumsal haklar ve küçülen bir dünyada ekono­mik büyümenin uygun sınırları hususlarındaki -bugün Batı'da bütün fikirler yeniden sorgulan­maktadırlar- klasik soruları içermektedir. Soğuk Savaş'ın sona ermesi tüm bu sorunlara ilişkin tartışmaları fiilen serbest bırakmıştır. Başarısız bir Sovyet modelinin yokluğunda Amerikan modeli şimdi tek başına kalmış, kusurları ortaya çıkmıştır.

 

Bu, Üçüncü Dünya'nın gezegen üzerinde insanların siyâsi ve ekonomik yaşamları için daha üstün bir düzen ürettiği anlamına gelmemektedir. Büyük sayıda Üçüncü Dünya devletleri, tarihte, önceki dönemlerdekinden daha büyük sayılardaki insanlara eşi görülmemiş yaşam standartları, entelektüel canlılık, bilim ve teknoloji, artistik yaratım ve siyâsi özgürlük getiren Batı hakimiyetindeki çağdaş dünya düzeni ile başarılı bir şekilde rekâbet edememişlerdir. Bununla birlikte aynı modern Batılı dünya -Batılı olmayan ülkelerin yanında Batı dünyasında da- tarihteki diğer hiçbir uygarlıkta olmadığı ölçüde çok büyük sayıda insanın ölümüne sebep olan totaliter düzenler ve idârî baskı araçları icat etmiştir. Ne yazık ki, bu totaliter düzenleri ve baskı araçlarını Üçüncü Dünya için tekrarlamak, Batının gurur duyduğu refah, bilgi ve özgürlüklere sahip olmak­tan daha kolay olmuştur.

 

Mâdem ki Batı, kendi sağından ve solundan kaynaklanan, kendi düzenine ilişkin zengin bir eleştiri varyetesi üretmiştir, niçin Üçüncü Dünya eleştiriciliğine önem vermelidir? Üçüncü Dünya yalnızca son yirmi-otuz yılda kavramsal olarak demokrasiyi, serbest pazar kapitalizmini ve ulus-devleti bağımsızca eleştirme konumunda bulun­muştur. Batılı modernleşme, yine de sömürgeleştirilen dünyaya dayatılmıştır. Farklı tarihsel şartlarda gelişen bağımsız, Batılı olmayan toplumlar için bu fikirlerin etkililiği, bu yüzyılın ikinci yarısına kadar, gerçekte hiç sınanmamıştır. Bugün, her yerde teşhirde ve yargılanmakta olan­lar bu emsalsiz Batılı kurumlardır. Üçüncü Dünya'nın eleştirisinin özel gücü önemli bir gerçekten kaynaklanmaktadır. Üçüncü Dünya toplumları ya ümitsizce ayakta kalmaya girişmekte ya da fiilen beşeriyetin büyük hacmini içermeyi başaramamaktadırlar.

 

Tabiî bir anlamda "Üçüncü Dünya" yoktur. Batılı olmayan çoğu ülke çeşitli kalkınma aşamalarında iken, onu herhangi bir kapsamlı an­lamda genelleştirmek neredeyse imkânsızdır. Farklı bölgeler, büyük eşitsizlikler sunmakta­dırlar; Doğu Asya'nın bu yüzyıl sonuna kadar glo­bal GSMH'nın yaklaşık %25’ine ulaşacak olma­sına karşılık, Afrika dünya GSMH’sının yalnızca % 1.7’sine sahiptir. Üçüncü Dünya Hıristiyanlık, İslam, Budizm, Hinduizm ve Animizmi içeren bir dinler varyetesinin yanı sıra, güçlü ideolojik ve jeopolitik rekâbetler, derin etnik düşmanlıklar ve farklı beklentiler içermektedir. Bununla birlikte Üçüncü Dünya Ülkeleri, bir çok meydan okumayı da paylaşmaktadırlar.

 

KAPİTALİZM, DEMOKRASİ VE ULUS-DEVLETİN KARANLIK TARAFI

 

Üçüncü Dünya'nın büyük kesitleri eko­nomik ve toplumsal krizlerle karşı karşıyadırlar. Öncelikle zengin ve fakir arasındaki büyüyen uçurum, yerküre çapında giderek daha aşikâr hale gelmektedir. Kapitalizm makinası, ekonomik seçme biçimi -kazananı az, ama kaybedeni çok- dayattığından, parçalanmış devletlerde bunalımlar yaratmaktadır. Varlıklılar ile yoksullar; geçine­bilen ile geçimini temin edemeyen toplumlar arasındaki büyüyen farklılıklar açığa çıkmıştır. Bu eşitsizliğin tepesinde ise hükümet krizi yer almaktadır. Üçüncü Dünya, etkili bir şekilde yönetim gösteremeyen, toplumsal gereksinimleri karşılayamayan ve demokratik meşruluktan yoksun, üstelik, artık etkili bir biçimde baskı da yapama­yan hükümetlerle doludur. Yönetimler, yönetme yeteneklerini kırılma noktasına kadar getiren, devam eden kütlevî nüfus artışlarıyla karşı karşıyadırlar. En berbat bölge olan Afrika'da 30 yıllık bir süre zarfında nüfus iki katına çıkmıştır. Hükümetler sırf bugünkü perişan düzeylerdeki yaşam standartlarını sürdürmek için daha hızlı koşmalıdırlar. Artan nüfuslar, idare edebilme durumundaki herhangi bir ekonomik gelişme ya da reform yönündeki tüm kazancı tüketmekte­dirler. Çin, Endonezya ya da Mısır gibi, bu tür devletlerin nüfuslarını kontrol etme hususundaki başarısızlıkları, aşırı nüfuslu ülkelerin ümitsiz hale gelmeleri veçhiyle komşuları için güvenlik tehdidi oluşturacaktır. Yerkürenin genel anarşi ile karşı karşıya kalıp kalmayacağı, büyük devletlerin desteklenebilir gelişme yönünde değişiklik yapıp yapmayacaklarına bağlıdır.

 

Gelişmekte olan birçok ülke, nüfusun kırsal kesimden, zaten aşırı kalabalık şehirlere sürük­leyen kırsal çevre bozulmasıyla da karşı karşıya­dırlar. Nüfusu kontrol etmeden hızlı tarımsal üretim artışı için büyük kaynaklar ayırma yönün­deki yoğunlaştırılmış çabalar yalnızca, nüfus-kaynak çatırtısını ertelemek suretiyle çevresel bozulmayı artırmaktadır. Kentlere göç artmak­tadır; 1992'deki %45'e karşın, 2025 yılında dünya nüfusunun %65'inin şehirli sakinler olması beklenmektedir. Tek başına Orta Doğu'nun şehirlileşmiş nüfusu, 2010 yılına kadar, yoksul­ların en büyük grubu oluşturduğu ve payının büyüdüğü, % 73 oranına ulaşabilir. Baskılar altın­da geleneksel toplumların sosyal disiplinleri çözülürken, kaynaklara ve toplumsal hizmetlere talep yoğun olacaktır.

 

Bu tür sorunlarla karşılaşan devlet, özellikle eğitim görmüşler arasındaki toplumsal hoşnutsuz­luk dolayısıyla artan memnuniyetsizlik hususunda sadece önlemler alabilir, İslam fundamentalistleri ya da Şovenist etnik gruplar gibi radikal unsurlar, kendi gündemlerini daha da ileriye götürmek için bozulan toplumsal koşullardan avantaj elde etmektedirler. Devlet baskısının büyüklüğü ölçü­sünde muhalefet daha radikalleşecektir. Azalan kaynaklar ve düşen yaşam standartları için oluşan rekâbet karşısında sınıf, bölgesel ve etnik gerilim­ler artmaktadır. Bu arada ne dünyanın satın almak istediği birşey üreten, ne de küresel ekonominin sattıklarını almak için paraya sahip olan bu devletler, küresel ekonominin hudutları dışında kalmak durumundadırlar. Toplumlar uluslararası ekonomik düzeyde fazla işlev göstermemeleri halinde, rejimlerin başka takdirde başedemeyecekleri veçhiyle, neredeyse daimi otoriteryen kontrole bırakılacaklardır. Totaliterler kendi kont­rollerini meşrulaştıracak olan ideolojiler bulmayı ve düşmanlar belirlemeyi deneyeceklerdir.

 

Batılı ideolojinin ikinci büyük kanadı, demokrasinin ahlâkî değerine ve siyâsi etkili­liğine inançtır. Ancak hangi ölçüt olursa olsun, demokratikleşme devrimci niteliğe sahiptir. Demokratikleşme yöntemleri ulusal bir azınlığın bile çoğunluğa hakim olabildiği uzun süreli etnik, bölgesel veya mezhebi eşitsizliklerin çarpıcı bir şekilde tersine çevrilmesi için bir saptama temin edebilir. Statükodaki herhangi bir değişim, geniş ölçekli ve genelde burkultucu bir toplumsal dö­nüşüm ifade etmektedir. Genelde kitle devrimi­nin hayaleti gözüktüğünde zayıf durumdaki yeni orta sınıflar bile, evrensel oy kullanma hakkının aceleciliklerine atılmaktan çok, nahoş bir otoriter tabiatlı rejim ile kendilerini aynı hizaya koyabil­mektedirler.

 

Egemen ulus-devlet ilkesi, Batılı uluslararası düzenin diğer bir büyük şartıdır. Ancak kavram, "ulus"un nadiren bildik bir işlevsel kavram olduğu ve devlet ile etnik durumun uyumunun seyrek olduğu dünyanın diğer kesiminde yalnızca son zamanlarda ve kusurlu bir şekilde yayılmıştır. Bu yüzden, bugün, büyük sayılardaki etnik grup­ların resmî olarak kendi etnik haklarının kültürel, hatta siyasi ifade yollarını ararlarken, dünyanın çoğu kısmındaki devletlerin acılı bir biçimde çözüldüklerine şahit oluyoruz.

 

Devletlerin çözülmesinden, yalnızca bu­günkü birden fazla etnik yapılı ülkelerin, özel haklar, özerklik, federasyon ya da konfederasyon yönünde düzenlemeler yoluyla devletin içindeki halkların etnik beklentilerini tatmin mekanizma­ları geliştirmeleriyle kaçınılabilir. Federalizmi ya da kültürel özerkliği kendi iktidarlarına karşı kabul edilemez hakaretler olarak gören rejimler, ebedî isyan, savaş, dış müdahale ve sürekli bir polis devleti olmakla itham olunmaktadırlar. De­mokrasi nihayetinde baskıcı devlet haline gel­diğinde, patlayıcı ve karakter bakımından parça­layıcı olacaktır. Böylece, etnik grupların siyasal özerklik peşinde olmaları veçhiyle gelecekte devlet sayısının iki katına çıkacağı yönünde bir görünüm oluşmaktadır.

 

İnsan haklarının ve demokrasinin uluslara­rası gözlemi için Batılı baskılar, Batı'nın bu araçları kullanarak parçalayıp hakim olma şek­linde bir çok devlet tarafından suçlanmasına da yol açarak, yalnızca çözülme sürecini hızlandı­racaktır. Uluslararası medyanın takibi, güçlü hükümet dışı örgütler ve Batılı liberal siyasetçiler ve yorumcuların tümü baskı hususunda yardımlaşmaktadırlar. O zaman, bugünkü Üçüncü Dünya devletlerinin Batı dışındaki, "son emperyalist dolaplar"a kuşkulu, düşmanlık içindeki güçlere katılacaklarını düşünmekte zorlanılmayacaktır.

 

Sanki çözülme yeterli bir tehlike değilmiş gibi, gelişmekte olan devletlere, ulusal egemenliğin azalması ve uluslararası ve ulus-üstü örgüt­lerin büyümesi doğrultusunda bir eğilim, -kendi egemenliklerini tatmaya başlayan gelişmekte olan ülkelere nahoş talimatlar-la meydan okunmak­tadır. Ancak insan hakları, çevre sorumluluğu, demokratikleşme gibi sorunlar ve diğer uluslara­rası antlaşmalar hususunda artan uluslararası kaygı, yeni kurulmuş devletlerin yeni elde edilen hakimiyetlerini, kesinlikle, kendilerini en çok uğraştıran bu sorunlar üzerinde kısıtlamaya hizmet edecektir.

 

Sözün kısası, çarpıcı bir şekilde evrilen ulus-devlet kavramı, dünyanın çoğu kısmı için egemenlik zaafiyetinin çifte tohumunu ekmiştir. Uluslararası örgütlenmelerin artan gücü, uluslara­rası düzene açıkça itaatsizlik gösteren rejimlerin egemenlik haklarının reddi için hukuki ve ahlaki bir zemin sağlarken, ulus-devletin tabiatında var olan etnik temel, ayrılıkçılığa yol açmaktadır. Tehdit altındaki rejimlerin iki seçeneği bulunmak­tadır. Ya hükümetin uluslararasılaşmasını kınayıp, kendilerine acı getiren bu uluslararası mekanizma­ları ve değerleri reddedecek; ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin otoritesini redde­dip, yerine Genel Kurul'da Üçüncü Dünya'nın sayısal gücünü tercih ederek, aynı kurumların gündemine hakim olma yollarını arayacaklardır.

 

KÜLTÜR VE ÜÇÜNCÜ DÜNYA DEĞERLERİ

 

Bugün yerli kültürlerin mevcudiyeti dünya kültürünün genel eştürdenleşmesiyle tehdit altındadır. Üçüncü Dünya halkları; toplumlar, semboller ve ümitler üzerinde kontrol yitiminin eşliğinde uluslararası piyasa ve iletişim sistemle­rinin yabancı kültürel materyaller -gıda maddele­ri, içkiler, giyim, müzik, filmler, kitaplar, televizyon programları, hatta değerler-in kütlesel olarak ithali için serbest yollar yaratması dolayısıyla, özellikle yoğun kültürel baskı altında hissetmektedirler. Bu tür kültürel gerginlikler, kültürel otantikliğe, geleneksel ve dini değerlerin muhafazasına ve yabancı kültürel antijenlerin red­dine çağıran daha radikal siyasi gruplar için makbule geçecek bir yakıttır. Big Mac'ler zayıf ya da mütereddit toplumlar ve devletler üzerinde Amerikan gücünün -siyasi, ekonomik ve askeri- sembolleri haline gelmektedir. Bu yüzden "uygarlık savaşı", dünya gücü, refahı ve nüfusunun eşitsiz dağılımı ve daha büyük olanlar tarafından, daha küçük devletlere göre algılanan tarihsel saygı yitimi üzerinde olduğu kadar, İsa Mesih, Konfüçyüs ya da Peygamber Muhammed üzerinde değildir. Kültür, çatışmanın sebebi değil ifadesi için bir araçtır.

 

"Saygınlık" ve "şeref" terimlerinin, özellikle Üçüncü Dünya'nın dahil olduğu, gelecek yüzyılın siyasi söyleminin temel bazı geçer akçelerini oluşturacağı yönündeki düşünceler bu bağlam içerisinde yer almaktadırlar. Üçüncü Dünya halk­ları ve yöneticileri Batılılarla, Batılı İdealler teme­linde kendilerinin de resmi eşitlikte birleşmeleri gerektiği hissini taşımaktadırlar. Onlar, Batılıların birbirlerine duyduğu saygıyı, aynı düzeyde kendi­leri için de ummaya başlamışlardır. "Saygı" keli­mesinin özimaj ve toplumda yer edinme arayışı için ortak olarak nasıl temel bir rol oynadığını görmek için yalnızca Amerika'daki azınlıklara göz atalım.

 

Batı için öncelikten daha az düzeyde bu gerçeklerden kaçınma söz konusudur. Çeşitli bölgelerdeki kaos ve karmaşa yerkürenin artakalan kesimini el değmemiş olarak bırakmayan ciddi dalga etkileri meydana getirecektir. Savaş­lar, sığınmacılar, ambargolar, yaptırımlar, kitle imha silahlan, radikal ideoloji ve terörizm; hepsi, başarısızlığa uğrayan devlet düzeninin potasından doğmaktadırlar. İnsancıl değerlendirmeler bir yana, bu koşulların pratikteki sonuçları giderek artan bir şekilde geriye kalan uluslararası topluluğun işi olmaktadır. O halde devlet içerisinde süren büyük ekonomik eşitsizlik ve yoksulluk ahlaki ya da fiili olarak artık görmezden geline­mezken, uluslararası düzeyde ayrı ahlaki ölçülerin tedricen uygulanmaya başlanması mümkün olma­yan bir şey değil midir? Açıkçası basit yeniden dağıtım yöntemleri elverişli değildir, ancak haşin, tahrik edici uçurumlarla bir şekilde başetmek zorunda kalacaktır. Batı artık, ahlaki sebeplere ek olarak pratik sebeplerle de, kendi toplumları içinde yoksul kesimleri sınırsız bir şekilde ayıramayan devletlerden daha fazla, daha az gelişmiş devletleri ve onların sorunlarını sonsuza kadar karantina altına alamayacaktır.

 

Mısır'lı lider Cemal Abdülnasır, savaş sonrası Orta Doğu siyaseti içerisinde "amaçsızca bir kahraman arayışında dolaşıp duran bir rol'ün mevcudiyetinden söz etmişti. Bugün gerginlik içindeki Üçüncü Dünya devletleri, kaçınılmaz olarak, kendi davalarını üstlenmek üzere bir lidere (yada liderlere) bir rol sunarlar mı? Meydan okuma, daha evrenselci sol kanat vaziyetinden mi, yoksa, ulusçu/dinsel sağcı yönelimden mi gele­cektir?

 

Potansiyel bir radikal liderlik durumunun kuramsal profili nasıl görünecektir? Çok muhtemel olarak bu liderlik; tarihsel uygarlık derin­liğini, kültürüne ilişkin ulusal bir üstünlük iddiasını, tarihte bir anlam içindeki belli bir sürekliliği, bölgesel liderlik için makul iddiayı, belki geçmişte statüko karşıtı bir ideolojinin benimsenmesinde belli bir deneyimi ve Batı'lı sömürgecilik sebebiyle kendi kültürel-tarihsel misyonunu yerine getirememesinin doğurduğu özel "bir kızgınlık duygusunu birleştirecektir. Bu noktada en önemli adaylar Çin, Hindistan, İran, Mısır ve Rusya'yı içine alacaktır.

 

Çin:

 

Çin büyüklük, sayı, hızla gelişme, ordu ve deniz aşırı Çin sermayesi sayesinde ekonomik bir patlamanın başlangıcında bulunma avantajlarına sahiptir. Bugün Çin ekonominin seçilmiş bölgelerinde serbest piyasaları benimsemek üzere en azından Marksizm-Leninizm'in ekonomik yanını reddetmiştir, ancak Leninst tarzdaki kapi­talizmin başarısı hali hazırda zayıf düşmüş olabi­lir. Çin'in başarısızlığa uğramış bir kader duygusu büyük ölçüde devam etmektedir. 1950'li yıllarda bağımsızlar hareketine katılan dikkat çekici bir ülke olan Çin, sınıf savaşı teorisinden yoksul-tarımsal devletlerle, zengin sinsi devletler arasında bir devlet savaşı teorisi çıkarmıştı. Daha ilkel Maoist ideolojik konumundan açıkça daha öteye evrilmesine karşın Çin, pekala yoksul devletlerin lideri olarak bir role hazır olabilir. Böyle bir rol değişik koşullar altında doğabilir. Daha sonraki istikrarsızlık ve karmaşa ile birlikte (zar zor başlayan) siyasi liberalleşmeyi yürütmede başarısızlık; Müslüman Tibet ve İç Moğolistan'da, ksenofobik ve emperyal bir tepki uyandıran bölgesel ayrılıkçılık ve inkıraz halinde­ki kamu sektörü sanayilerinden kaynaklanan kütlesel işsizliği karşılayamama gibi ekonomik büyümeyle beraber gelen sorunlar. Aynı zamanda Çin, eski komünist düzeni tehdid eden demokra­tikleşme, insan hakları ve "barışçıl evrim" gibi Batılı değerleri hazırdaki samimi reddiyle de belli bir yere sahiptir.

 

Hindistan:

 

Hindistan büyüklüğü, tarihsel önemi ve bağımsızlar hareketinin eski güçlü liderliğinden dolayı potansiyel bir adaydır. Yeniden dirilen Hindu fundamentalizmi, bağımsızlığa ulaşılmasından bu yana göreceli bir ılımlılık içindeki Hind siyasetlerini daha katı bir sınıra getirebilir. Bu hareket (Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman geleneklerini içeren) Batı'lı monoteis tik kültürün çirkin ve tehlikeli yönlerini suçlayan kuramsal bir görüşü ayrıntılı olarak işlemiştir. Hindistan hali hazırda gelecekte potansiyel bir emperyal rolle Güney Asya'da hakim güçtür. Diğer taraftan Hindistan, Çin'inkini büyük ölçüde geçen güçlü demokratik ve serbest piyasa kurum­larını inşa etmiş olup, dünyanın yoksullarına önderlik etme arzusunu azaltabilecek, potansiyel olarak güçlü bir gelecek ile birlikte ekonomik açıdan dünyaya açılmaktadır. Çin'in jeopolitik bir rakibi olarak, Pekin ise ortak bir dava yürütmeye daha az müsaittir.

 

İran:

 

İran, antik bir kültür, bölgesel önem. Batı karşıtı güçlü şikayet sebepleri ve diğer statüko karşıtı devletlerle işbirliğine ilgi duymayı içeren, liderliğe ilişkin zorunlu birçok özelliğe bir arada sahiptir. Bununla birlikte Şiî bir devlet olarak Sünnî devletlerle tarihsel ihtilaf ve zayıf iletişim sorunlarından olumsuz olarak ufak hacmi de Üçüncü Dünya evrenselciliğine yönelik potansiyel iddiasını, tehdit etmektedir. Ancak gözden geçirmeci bir uluslararası gündeme yönelmek için diğer devletlerle bir araya gelebilir.

 

Mısır:

 

Mısır da, kendisini bir lider olarak görmek için tarihsel geleneğe özellikle Nasırcı dönemden itibaren radikal bağlantısız söylem içerisinde bölgesel role, hacme, tutkulara ve deneyime sahiptir. Sıkıntılar bakımından ise Mısır, başarısızlığa uğramış klasik devlet profilinin nere­deyse bütün özelliklerinden etkilenmektedir. Şu anda Mısır ılımlı olabilir, ancak ekonomik ve toplumsal sorunları çok büyüktür ve klasik yoksul devletin bir örneğini oluşturmaktadır, içinde bulunduğumuz on yılda Mısır'da İslamcı bir reji­min ortaya çıkması, Mısır'ı yeniden statüko karşıtı bir role itebilecek bir olay olarak, farklı bir olasılıktır. Bir ideoloji olarak İslam bölgenin ötesinde daha geniş bir uluslararası rol için bir engel olabilir; ancak yalnızca Arap dünyasının liderliği ona büyük bir hedef verecektir.

 

Pan-Arabizm'in ve İslamcılığın ulus-üstü karakteristikleri sebebiyle, diğer Arap Devletlerinin, kendi başına üretim sağlayamayan Mısır'a fınans sağlamak üzere uyanan bir Mısır'la birlikteki güçlere katılmaları muhtemeldir. Suudi Arabistan büyük zenginliği ve kutsal İslam merkezlerine yönelik potansiyeli birarada bulundurma özelliğiyle en açık bir partner olabilir. Suudi Arabistan zenginliğinin büyük bir kısmını dünya çapında diğer bir çok İslami örgütün yanında Dünya İslam Birliği ve İslam Devletleri Örgütü için kullanılmıştır. Ancak, sıra dışı kaynaklarını daha radikal İslami hareketlerin kullanımına sunma doğrultusunda Suudi Arabistan'ın daha geniş bir arzu duyması, Müslüman devletlerin bile ötesindeki potansiyel enternasyo­nalizm yönündeki İslamcı iddiayı güçlendirebilir. Suudi Arabistan'da üslenen militan bir Üçüncü Dünya banka sistemi bile, uluslararası düzende güçlü bir tesire sahip olabilir ve daha büyük bir Üçüncü Dünya hareketini teşvik edebilir.

 

Rusya:

 

Tabii ki Rusya 74 yılını dünya devriminin birinci mevkii olarak geçirdi. Komünizmin ani çöküşü ve imparatorluğun yıkılışı, Rusya'nın hemen, aynı yolu yürümeye çalışmayacağını düşündürüyor. Ne var ki, Rusya, Üçüncü Dünya davalarının lideri olacak bir rolü kolaylıkla benimseyebilir. Rusya, Roma ve Bizans'ın düşüşü sonrasında "üçüncü Roma" olma arzusuna ilişkin ortaçağın mesihi geleneğine bağlıdır. Bugün Rusya; borç yükü, (özellikle toplumsal bakış açısından) serbest piyasa ekonomisine geçişi idarede had safhada zorluk, imparatorluğun çökmesinden sonra büyüklüğünü sürdürememiş olmanın doğurduğu kızgınlık; Batı'nın, Rusya'nın hemen rekabet bile edemediği uluslararası ekonomi içindeki tüm teşebbüsleri talep ettiği yolundaki duygu ve kendi gündemini ilerletmek için Üçüncü Dünya'nın şikayetlerini ele geçirme teşebbüsüne ilişkin geleneği içeren birçok önemli sorunu Üçüncü Dünya ile paylaşmaktadır.

 

Rusya'nın jeokültürel özünü karakterize eden "Avrasyacılık" kavramı, Batı'yla aşırı özdeşleşmenin potansiyel olarak daha ileri düzeyde reddini ve Üçüncü Dünya'ya bir yöneliş olarak, bugün Rusya'da bir çok entelektüel arasında var­lığını sürdürmektedir. Bununla birlikte Moskova tarafından üçüncü Dünya liderliği rolünün benimsenmesi, otomatik olarak nükleer bir karşı karşıya gelişe ve küresel rekabete yeniden dönüşü ifade edecektir; radikal bir Rusya'nın, muhtemelen, istisnai olarak Batı'yı kızdırabileceği, ancak stra­tejik açıdan tehdit edici olmayacağı düşü­nülebilir. O zaman Rusya, Sovyet döneminde yaptığı üzere Batı'ya karşı ideolojik bir savaş ilan etmeden, uluslararası forumlarda sıkıntı ve yoksulluk içindeki dünyanın, bir çok hedefini temsil ederek, onlar adına sorumlu bir devlet olarak konuşmada kendisini icra makamında görebilir. Bugün Rusya'da, bu türden yeni bir küresel rol için, filozofik ve entelektüel temel mevcuttur.

 

Üçüncü Dünya liderliği rolü için diğer potan­siyel adaylar arasında Brezilya, Endonezya, Cezayir ve Güney Afrika gibi büyük devletler de bulunmaktadır. Bu makalenin amacı potansiyel bir "düşmanlar listesi" oluşturmak değil, düşman bir blokun birleşiminden kaçınma yollarını bulma ümidi içerisinde, bizatihi sorun için, kendimizi duyarlı kılmaktır. Gelecek dönemde üç-yollu bir yakınlaşma tahmininde bulunabiliriz, ilkin, hakim bir Batı, hazırdaki biçimlerinin yetersiz olabildiği filozofik ideallerinin rafine edilme süreci olarak, kendisine ait bu değerleri uygulamaya geçirdiği araçların katı bir yönetim sorgulaması dönemine girebilir. Geleneksel eski Batı'lı düzen, dünyanın arda kalan kısmı için zorunlu olarak satışa sunula­cak bir model değildir.

 

İkinci olarak farklı ülkelerin, farklı zamanlar­da farklı "modernleşme" aşamalarına ulaşmalarıyla birlikte Üçüncü Dünya farklılaşmaya devam etmektedir. Tarihte ilk defa eşitler olarak Batı'yı kendi görüşlerine uymaya zorlamak yeri­ne, bunu ekonomik açıdan Batılı terimler üzerinde yapanlar dünyada daha büyük bir rol elde edebilir­ler. Üçüncü olarak da, diğer Üçüncü Dünya devletleri bunu yapmayacaklar ve Batılı ve Batılı olmayan düzenler arasındaki karşı karşıya gelişte küresel düzenin gerisinde kalmalarını önlemek için ciddi yardım ve desteğe ihtiyaç duyacak­lardır.

 

Sonuçta, demokrasi ve serbest piyasa değerleri bir evrim ve "düzeltim" süreci yaşamaktadırlar. Madem ki Batı bu kavramların öncüsü olmuştur, hem Batı'lı toplum için, hem de henüz orada yer almamış devletler için elverişliliğini sağlamak üzere bu değerlerin "düzeltim"inin öncülüğü Batıya özellikle de ABD ye düşecektir. Üç yollu yakınlaşma süreci gele­cekteki ideolojiyi güdecek olan güçlerin câzibesine ve önemiyle karşılaşmada en iyi çözümü sunabilir.

 

İktibas – Haziran 1995

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 10 °C
Hakkari
-3 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
9 / 18 °C