Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Olağanı hazmetmek
25 Haziran 2010 / 20:25
Canlı türlerinin belki de tek ortak özelliği çevre koşullarına adaptasyon yeteneklerinin yüksekliğidir.

Etyen MAHÇUPYAN – TARAF

 

Adaptasyon hayatta kalmayı sağlarken, söz konusu canlıya hangi koşullarda hayatta kalacağını da öğretir. Böylece her canlı için onu hayatta tutan çevre koşulları onun ‘normal’ dünyası haline gelir ve olağan hayat bu normal çevrede yaşanır. Olağanın dışına çıkan her şey ise başlangıçta bir tehdit oluşturur ve canlının temel uğraşı bu değişik durumu bir an önce normalleştirmekten ibarettir. Çünkü uzun süre olağanın dışında yaşayan ve onu olağanlaştıramayan canlılar doğa kanununa yem olur, silinir giderler...

 

Buna karşılık olağandışı olanı süratle olağanlaştırabilen canlı türleri daha sağlıklı bir bünye geliştirebilir ve hayatta kalma şanslarını arttırırlar. Dolayısıyla ‘sağlık’ dediğimiz şey aslında canlının çevreye uyum sağlama kapasitesi ve becerisi ile doğru orantılıdır. Bunu beceremeyenlere de kısa yoldan ‘hasta’ deriz...


Toplumlar da birer canlı organizma oldukları ölçüde, bu kurallara tabi... Sağlıklı bir toplum olağandışı koşulları yeniden kendisi için olağana dönüştürme yeteneğine sahipken, olağanı hazmedemeyen veya kendilerini olağandışı koşullara uyduramayanlar hastalanmış olanlardır. Ancak bir de bundan öteye giden ‘hastalıklı’ toplumlar var... Bunlar olağandışı olana adapte olamamakla kalmıyorlar, çareyi de olağan ‘üstü’ durumlar yaratmakta arıyorlar. Bunun anlamı hastalıklılığı sıradanlaştırmak, ‘normalleştirmek’ ve bünyenin doğal parçası haline getirmektir. Doğa bu tür toplumları eninde sonunda kendi bünyesinden atar. Çünkü ancak olağanüstü tedbirlerle kendisini yönetebilen bir toplum, hayatın şirazesini elinden kaçırmış demektir. Eğer insan denen canlıdan söz ediyorsak, böyle toplumların bizzat insanlığa ters düştüğünü, hatta insanlığı hazmedemeyen bir patolojik duruma doğru kaydığını söylemek zorunda kalırız.


Türkiye ‘Kürt meselesi’ denen olağandışı duruma adapte olamadı. Bunun başlıca nedeni neyin ‘olağan’ olduğu konusunda yerleşik bir yanlışın bilerek taşınmasıydı. Bu anlayışa göre Anadolu’da yaşayan herkesin ‘Türk’ olması, bu topraklara ‘Türkiye’ denmesi, insanların ‘Türk devletinin’ talepleri doğrultusunda yaşaması olağandı. Oysa bu varsayımlar ancak ‘sonuç’ olarak üretilebilecek, emekle gelinebilecek olan bir noktayı ifade ediyordu. Ne var ki Cumhuriyet böyle kurulmadı... Söz konusu varsayımlar birer çıkış noktası olarak alındı ve güç kullanılarak hayata nakşedildi.


Doğada ve insanlık âleminde olağan olan nitelikler çeşitlilik, çoğulluk, farklılık iken, burada ulus-devlet eliyle olağandışı bir durum sanki olağanmış gibi topluma zorlandı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti ‘olağan’ olanı hiçbir zaman bilmedi ve tanımadı. Buna karşılık kendisini ‘çağdaş’ olarak sunmaya da ihtiyacı vardı... Böylece olağandışı olanın olağanmış gibi gösterilmesi ve yaşanması sürecine girildi. Bu irade günümüzde de halen hükmünü sürdürüyor.


Aslında ‘Kürt meselesi’ denen olay, olağanı elinden kaçırmış, ona gözünü kapatmış olan devletin olağanın görmezden gelinmesinin imkânsız olduğu noktada kendisiyle yüz yüze gelmesidir. Bu mesele insanı ve insanlığı bir yaşamsal ölçüt olmaktan çıkarmış olan bir yönetim biçiminin, insanla zorunlu olarak yeniden tanışmak durumunda kalmasıdır. PKK’nın şiddet siyaseti ahlaki açıdan devletin tavrından bir nebze bile farklı olmasa da, bu örgütün varlık nedeninin son kertede devletin hazırladığı olağandışı koşullara Kürt toplumunun kendisini olağandışılaştırarak yanıt vermesi olduğunu teslim etmek zorundayız. Bu hastalıklı ve hastalandıran bir süreç... Bugün PKK hastalıklı bir örgüt. Ama Türkiye devleti de öyle... Her ikisi de çeşitli nedenler ve gerekçelerle insan öldürmüş, insan öldürmeyi olağanlaştırmış organizmalar. Toplumun yeniden sağlığına kavuşmasının bir yolu bu hastalıklı parçaların bünyeden atılması olabilirdi. Ne var ki her iki tarafta da hastalıklı olanla olmayanın içiçe geçtiği bir noktadayız ve söz konusu organizmalar geleceği kurmak açısından da gerekliler... Çözüm hem devletin hem de PKK’nın kendilerini besleyen olağandışı koşulların aynı zamanda doğa dışı, insanlık dışı olduğunu idrak etmesinden geçiyor. Çözüm, olağandışı olanı sanki olağanmış gibi topluma zorlamaktan vazgeçip, kendini olağanın içinde yeniden üretmekten geçiyor. Çünkü hiçbir toplum böylesine insanlık dışı bir durumu, sırf kimliksel farklılık nedeniyle uzun süre taşıyamaz. Nihayette her toplum sağlıklılığın ne olduğunu en azından ‘hisseder’ ve düşünmeden ‘bilir’. Toplumların bu kadim iç duygusuna ters düşen her şey ve herkes, ister Türkiye devleti ister PKK olsun, ‘bir noktadan sonra’ gayrımeşrudur. Söz konusu noktayı belirleyen ise masum insanların gereksiz ölümüdür... Bugün o noktayı geçmiş durumdayız ve hastalıklı hiçbir otoriteye boyun eğecek kadar insanlığımızı unutmak zorunda değiliz.


***

Bahçeli
tam da kendisinden bekleneceği gibi bölgede olağanüstü hal istemiş ama bu arada son derece doğru bir laf da etmiş: “Kim dün ‘hepimiz Ermeniyiz’ demişse, bugün OHAL’e karşı olanlar da aynıdır.” Gerçekten de öyle... Çünkü ‘hepimiz Ermeniyiz’ diyenlerin muradı ‘hepimiz insanız’ demekten öte değildi. OHAL denen durum ise, insanlığı hazmedemeyen otoritenin insanlık dışı davranışı olağanlaştıran bir uygulaması... Bu nedenle ‘insan’ olanların insanlıktan yana çıkmasından daha olağan bir durum olamaz. Tabii insanlıktan nasibini almamış olanların olağanın ‘üstüne’ çıkma türünden ‘olağan’ tavrı da herhalde artık kimseye şaşırtıcı gelmiyordur.


emahcupyan@gmail.com

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
3 / 11 °C
Hakkari
-4 / 9 °C
İstanbul
7 / 8 °C
İzmir
6 / 15 °C