Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Tebliğden beklediklerimiz
24 Haziran 2010 / 00:16
İktibas – Haziran 1985

Mehmet ÇOBAN

İslam’a göre tebliğ bilgisinde ve bilincinde olmayan günümüz müslümanı, İslâm’ı bir başkasına tebliğ eder­ken, dininin emrinden daha çok veya Allah'ın (cc) kendisine yüklediği görevden daha fazla beklenti içine girmektedir. Halbuki; Allah'ın (cc) yeryüzüne dinini göndermesindeki amacı düşünüldüğü, insanlardan nasıl bir görev istendiği Kur'an'ın mesajı içinde kavrandığında, hele hidayetin tamamen Allah'ın (cc) elinde olduğu bilincine erişildiğinde, insanların tebliğ görevinin nereye kadar devam edebileceği he­men ortaya çıkacaktır. Ancak; din asıl kaynağı olan, Allah'ın (cc) kitabından öğrenilmeyince, dini en güzel anlayan ve hayata uygulayan Resul yaşamı, söz­leri, davranışlarıyla dikkatle takip edilmeyince, o za­man insan kuru bilgisine, içinde yaşadığı ortamın ve anlayışların etkisine, tabii yapısına uygun davranış­larına göre, dini gündeme getirir ve böylece özden uzaklaşmış olur. Bu ve buna benzer davranışların hepsinden elbetteki gerçekten insanın ne ile, nasıl görevlendirildiği anlaşılmamış olur. Bu gün, tebliğ deyince, tebliğ edilecek olanın bilinmesine, tebliğ edileceğin fıtrata ve emre göre tebliğ edilmesine kadar olan bütün bilgilerin, müslümanlarca hiç dikkate alın­madığı bir gerçektir. Bu gerçek; müslümanı içinden çıkılmaz bir kaosa iterken, dinini aslına uygun olarak yaşantısına aktarmamasına, insanların dinle tanışma­larında da gereğine göre davranmamasına sebep olmaktadır. Bütün bunlar günümüz dünyasına dinin gerçekten tanıtılmasına engel olurken, aslında görevi­mi yapıyorum anlayışında olan müslümünanı, yarınki hesapta, gerçekten görevini emre göre yapmamakla hesaba çekileceğini de hatırdan çıkarmamalıdır. Dün­yamız ne olursa olsun, dünyadaki davranışlarımız, anlayışlarımız ne olursa olsun, eğer bütün bunlar, yarınki hesabın nasıl ve ne şekilde, nelerden istenece­ğini bilmeden, hesabın özünden anlayışından uzak yapılıyorsa, dünyadaki yaptıklarımızın hiç bir kıymeti olmayacağı aşikardır.

 

Bir müslümanın, tebliğ faaliyetinin özü elbetteki dinini tebliğdir. Dini ise; onun fikri, davası, dünya görüşü, yaşamı, hayatı, dünyası, davranışları, sözü, karakteri olmalıdır. Ancak böyle olursa, gerçekten dinini dünyada hem yaşamış, hem de diğer insanlara tebliğ etmiş olur. Zira; tebliğden anlaşılan sadece an­latım veya propaganda araçları ile insanlara ulaşma değildir. Tebliğ bir kişiliğin, ki, o müslüman kişiliğidir. Yani insanın dinine göre şekillenmiş, bütün yapı­sına yansımış, dinine göre bir kişiliktir. Bu kişilik el­betteki diğer kişiliklerden ayrılmış, kendine özgü bir kişiliktir. Dünya yaşamına yön veren hiç bir düşünce ve davranış biçimleri onu, o kişiliği, etkilememiş, bir­birine karışmamış, sadece İslam’la yıkanan, şekillenen kişiliktir. Böyle olunca, insanın esasta kendini dinine göre değiştirmesi, tebliğin ilk adımı olacak, belki de en büyük adım olacaktır. Fakat günümüzde müslüman, kişilik bilinçlenmesinde hiçte, içinde yaşadığı toplu­mun geleneksel yapısından, dünyaya düşünce ve dav­ranışlarıyla yön veren, İslam’ın dışındaki insanlardan, dünyasında süregelen düşünce sistemlerinin etkisinden kurtulmuş, sadece Allah'ın (cc) istediği yönde kişili­ğini kazanmış değildir. Bu ortamda, müslüman; ya yüzeysel olarak atalarının yolunu geleneksel olarak takip edip, dünyasını, yaşamını, karakterini, İslam’ın dışındaki düşünce ve davranışlar düzenlerine teslim etmiş. Ya da bunları karmakarışık ederek, hem İslam’ı düşünce ve yaşantı düzeni olarak savunurken, düşün­celerinde ve davranışlarında, İslam dışı kültürleri de katarak, sentez halinde, dünyaya müslümanı tanıtma gayretinde olagelmiştir. Böyle olunca da İslam’ın dışında olanların gerçekten müslümanı, onun kişili­ğini, düşüncesini ve yaşama düzenini tanıyabilir ol­ması mümkün olamamıştır. Mümkün değildir de za­ten, Zira tabiata aykırıdır.

Günümüzde en çok anlaşılamayan konulardan biri olan, bir müslümanın tebliğden bekleyeceği şeyler ne­ler olabilir konusunda, bir kaç önemli gördüğümüz hususları dile getirmeye çalışacağız. Elbette bu kısa yazımızda konunun bütün yanlarını enine boyuna aktarmak mümkün olmayacaktır. Ancak en önemli olabilecek konularda bilgiler vererek, konuyu gün­deme getirmekte, temel görevlerimizden olsa gerek­tir. Konular gündeme gelip, tartışmaya sokuldukça, bu konuda bilgisi olanlar yazılarını, araştırmalarını topluma tanıttıkça müslümanlar daha iyi bir bilinç­lenmeye gidecektir. Her bilinçlenme noktası ise, müslümanı daha rahat hareket etmeye, dininin temsil­ciliğini daha iyi yapmaya neden olacak ve neticede, hem dünyası İslami görünüme kavuşacak, ve de yarın­ki hesabı mutlu bir sonuçla bitebilecektir.

 

Tebliğ yapacak kişi olan müslüman ki, her müslüman bu görevi üstlenmek mecburiyetindedir, tebliğ edeceği dinini insanlara tanıtırken, kendi yetkisinde ve görevinde olan kısmıyla, Allah'ın (cc) elinde olan kısmı ayırmak zorundadır. Konu bu açıdan temelde iki ana bölümüyle gündeme gelir. Bizi ilgilendiren in­sanın görevli olduğu kısım olunca, insanın nelerden nasıl görevli olduğunu bilmek, ne zaman nerede nasıl görevinin bittiğini anlayarak yetkisi olmadığı yere girmemekte onun temel prensibi olacaktır. Şimdi bu prensipler üzerinde duralım.

 

1. İnsanın görevi ve mesuliyetindeki konular

 

a. Dini öğrenmek

 

Tebliğci her şeyden önce dinini en güzel bir şekilde öğrenmelidir. Bu öğreniminde Allah'ın (cc) kitabı Kur'an temel kitap olmalıdır. Allah (cc) tarafın­dan insanlara örnek kılınan ve "O'nda sizin için güzel örnekler var" diye tavsiye edilen resulün, dini nasıl anladığı, gündeme nasıl getirdiği, dikkatli bir şekilde öğrenilerek, insan pratiği ile, Kur'an'ın mesajı birlikte düşüncelerimizi ve davranışlarımızı yönlendirmelidir. Bütün bu gayretler, insanın göstereceği gayrete, sami­miyete bağlıdır. Allah'tan (cc) ilim isteyerek, kendini dinine veren kişinin, yalnız Allah'a (cc) yönelen kişi­nin, Rabbinin mesajını anlayamaması diye bir şey söz konusu değildir. Zira Allah (cc) kitabını en açık şekilde örneklerle doldurmuş, anlayabilelim diye, en sade bir şekilde bizden ne istediğini bildirirken, göre­vimizin mantığını tarihi seyir içinde vererek bizim bilinçlenmesini istemiştir. Eski resullerden verdiği ör­nekler bunun en büyük örneğidir. Ne varki günümüz müslümanı, dinini Allah'ın (cc) mesajından almayı değil, insanların yorumundan almayı daha üstün göre­rek, Kur'an'ı anlayamam mantığını edinip, Kur'an'la ve dolayısıyle kendine örnek kılınan resulüyle bağını kesmeyi hareket noktası edinmiştir. Bu yanlış olgu birden çok anlayışları, birden çok örnekleri insan­ların önüne getirerek, müslümanların gerçekten Allah'ın (cc) ipinde (dininde) toplanmaları, pratikte mümkün olmaktan çıkmıştır. Zira dinde toplanma ile, yorumda toplanma arasında elbetteki farkın olacağı, yorumların bir olmamasından, birden çok olmasından kaynaklanmaktadır. Halbuki müslüman temelde, Al­lah'ın (cc) mesajını duymalıdır. Zira resullerin tebliğ amacının başlıca ana konusu budur. Onlar, Rablerinden kendilerine bildirileni, insanlara bildirmek, açık­lamak, nasıl yapılacağını göstermekle mükelleftirler. Kültür seviyesi ne olursa olsun, insanların bu tebliğe kulak vererek, Allah'ın (cc) mesajı ile karşı karşıya gelmeleri, eski ümmetlerin olduğu gibi, resul zama­nındaki insanların temel hareket noktası olmuştur. Elbette bundan bu günkü insanlar, özellikle müslümanlar da sorumludur. Biz öncelikle bu sorum­luluğu en iyi bir şekilde yerine getirmeliyiz.

 

b. Dini, düşünce ve pratikte kişiliğimize aktarmak

 

İslam, sadece insanların maneviyatlarına, ahlak yapılarına ve bireysel ibadetlerine düzen getiren bir din değildir. İslam, insanı kuşatan, onun dünyasını şekillendiren, bireysel, ailevi, toplumsal ilişkileri düzenleyen düşünce ve davranışların bütününü emreden bir dindir. İslâm; bir yaşama biçimi, düşünme biçimi, hayatı yorumlama ve anlama biçimi, ölüm yaşam hakkında bakış açısı ve hareket noktası veren, insanların bunlara göre davranışlar sergilemesini ista­yerek, bütün bu davranışların temeldeki düşünce yapısını, hareket noktasını bildiren bir dindir. Onun için İslam'ı; bireysel davranışlara, insana kalbine özgü sanmak, Allah'ın (cc) insanlara sunduğu dünya yaşa­mına dair olan dini anlamamak demektir. Maalesef bu gün özellikle müslümanların çoğunluğu, düşünce konusunda, toplumsal konularda, İslam'ın dışındaki düşünce ve davranışlar düzenlerinden etkilenirken, hayatlarına bu tür düzenlerin pratiğini yansıtırlarken, İslam'ın dünya yaşamı hakkında ortaya koyduğu temel düşünce ve davranış prensiplerini ya hiç bil­memekte, ya da gereği kadar düşünce ve davranış­larına aktaramamaktadırlar. Halbuki; Allah (cc) resul­leri, elçilik görevleri başladığı andan itibaren, insan­ların düşüncelerine ve davranışlarına yönelerek, on­ların düşünce ve davranışların temelini Allah'ın (cc) diniyle değiştirmeyi tebliğin boyutları içinde saymış­lar ve kavgalarının temel noktasını bu oluşturmuştur. Özellikle son resul olan Muhammed (sas) ile ona ina­nanların Mekke; Medine ve başka yerlerdeki kavgalarının temeli budur. Dünyadaki tüm hayat anlayış­larını, insan kişiliğini oluşturan temel prensipleri toplumsal ilişkilerdeki ve olaylardaki, ilişkiler düzeni ve olayların çözüm şekillerini tamamen, Allah'ın (cc) dinine göre yapmayı temel amaç edinmişler ve bunu bir dava kılarak, tüm insanlara bu amaçla yönelmiş­lerdir. Artık onlar dünyayı değiştirmeyi düşünüyor­lardı. Bu değişiklik, Allah'ın (cc) istediği şekilde, tamamen Kur'an'ın mesajına uygun olacaktı. Bu onlar için Allah'ın (cc) bir emriydi. Onlar bu görevi yerine getirirlerken, içinde yaşadıkları dünyanın, hiç bir dü­şünce ve davranışlarıyla ilişki, uzlaşma içinde olmayacaklardı. Hele onların varlığını temelde kabul hiç mi hiç söz konusu değildi. Din, onları batıl (gerçek dışı) sayarak geliyor ve insanların tamamen hakka (İslam'a) yönelmelerini istiyordu. Dini kabul edenlerden ise, batılla mücadele etmelerini istiyordu. Bu olgu, dini kabul edenlerin hareket noktasıydı. Hareket noktaları bu olan müslümanların kişiliği sürekli bir canlılığı taşımak zorunda kalmıştı, ölgün, durgun, hayatı umursamayan bir kişilik yerine, hayatı umursayan, canlı, diri kişilik yeni insanın kişiliğiydi. Artık dünya o insanlar için içinde yaşadıkları çöl değildi. Onlar biliyorlardı ki, bütün dünya, onlarla ilgili olsun veya olmasın Allah'ındı ve bu Allah'ın (cc) olan dünya müslümanın elinde, Allah'a (cc) göre şekillenmeli, insanlar Allah'ın (cc) diniyle tanıştırılarak, Rablerinin hidayeti (dini) onlara ulaşmalıydı. Böylece dünyanın sahipleri, kendi zanlarına göre hareket eden­ler olmayacak, Allah'a (cc) tabi olup, Allah'ın (cc) dinine göre hareket edenlerin olacaktı. Kalkış nok­tasını bu kişilikte bulan müslümanlar, dünyayı değiş­tirmeyi artık hayatlarının temeli sayıyorlardı. Dünün insanı (müslümanı) ile, bugünün insanı arasındaki fark elbetteki bu noktada çelişkiye düş­müştü. Kişilik, batıl olan her şeyi değiştirici olmak yerine, batılla uzlaşıcı olmayı, hayatın ve dünyanın içinde kaybolmayı esas olarak görmüş, Allah'a (cc) olan bağlılığını, kalbine ve bireysel ibadetlerine gömerek, dünya ile olan ilişkisini koparmıştı. Elbette gerçekten dine inananlar, tebliğden önce, resul ve arkadaşlarının kişiliğini kendilerinde görmek zorun­dadırlar. Bu onların temel görevidir.

 

2. İnsanın Diğer insanlarla olan ilişkilerinde tebliğ

 

Tebliğ ifadesi geçen her konuda, daima birden faz­la insanın ilişkisi akla gelir. Bu ilişkilerin temeli kişi­liklerin birbirine yakınlaştırılmasıdır. Kişilikleri oluş­turan düşünce ve davranışlar, bunların unsurları olan ideoloji kültürel birikim ve yaşama biçimi, tebliğde konuşulan, konuşulması gereken ana konulardır. Bütün bunları dile getiren tebliğci, elbette karşısın­daki dinleyenden bazı şeyler bekleyecektir. Bu bekle­yiş müslüman için, temelde kişinin aynı şekilde dini­ne inanmasıdır. Ama bu sonuç nereye kadar başarılı olabilecektir. Bir başka deyişle kendisi bu konuda yetkili olabilecek midir? Konuyu detayı ile anlayabilmek için, bazı konular üzerinde duralım.

 

a. Dini duyurmak

 

Tebliğde birinci unsur, inanan kişilerin, inanmayanlara karşı dinini duyurmakla yükümlü olduğudur. Resuller bu yükümlülüğü en güzel şekilde yaparak, inananlara örnek olmuşlardır. Allah (cc) dinini yeryüzüne gönderdiğinde, elçilerinden duyurma görevini yapmalarını elçilik görevinin esası olarak iste­miştir. Onlar ve onlara inananlar, bu görevi yapabil­mek için, durmadan bıkmadan çalıştılar. Onların fazla bir beklentisi yoktu. Görevlerinin sadece açıkla­ma ve duyurmak olduğunun bilincinde idiler, İnsan­ların gerçeği görmemelerinden üzülen elçiler ise, Allah (cc) tarafından uyarılmış "insanlara bekçi öte­rek gönderilmedikleri, görevlerinin dini açıklama olduğu" temeli tekrar tekrar hatırlatılmıştı. Bu açıdan, tebliğ edilen insan ister kabul etsin veya ister etmesin, Allah'ın (cc) dininden haberdar kılın­malıdır prensibi, tebliğin esası olmuş ve Allah (cc) bu esasa göre dinin tebliğini insanlara farz kılmıştır. Bu konuda Kur'an'da bir çok ayet mevcuttur.

 

b. Fikri üstünlük sağlamak

 

Din; dünya, yaşam, olaylar ve çözümleri, düşünce ve davranışlar, bireysel, ailevi, toplumsal ilişkilerde temel düzeni içinde topladığına göre, bir müslü­man, bütün bu konularda, inanmayanlara üstün ol­mak mecburiyetindedir. Bu noktada; müslüman, dün­ya, insan, insanlar, yalan, olaylar, problemler, düşün­ce ve davranışlar hakkında mutlaka bir fikri ve onlara sunacağı çözümleri olan insandır. Onun için müslü­manı; kendi içine, evine veya bireysel düşünce ve dav­ranışlarına kapanmış, elini ayağını dünyadan çekmiş bir kişilik olarak düşünmek veya akla getirmek, mut­laka resullerin kişiliğine ve sünnetine aykırı, Kur'an'ın mesajının tersine bir kişiliği biçimlendirmiş olmaktır. Müslüman; insanlığa gelecek vadeden, insanların dün­yasını şekillendirmede önderlik yapan insandır. Bu önderliklerini; insanlara yön veren bütün düşünce ve davranışlar düzenlerinden daha köklü fikirler, düşünce ve davranışlar düzenini insanlara sunmakla yapabile­cektir. Dünyamızda; insanların önüne çıkıp onlara bir şeyler diyen, onları bir yere çağıran insanların var­lığında, müslüman daha iyi şeyler söylemeye, daha iyi bir yere insanları çağırmaya görevlidir. Bunu yapabil­mek ise, kültürlü ve bilgili olarak, insana ve dünyasına, insanın ve dünyanın tabiatına yaklaşmak, onu tanı­mak, insanın aklına ve mantığına seslenerek tebliğini yapmakla olacaktır. Aksi halde, kuru ve klasik bir yaklaşım tarzı, hislerin veya geleneklerin temel alına­rak yapılan tebliğ faaliyeti, müslümanın çelişkisini ortaya koyacak, dünyanın yönetiminde sahip olma, Allah (cc) adına sahip olma görevinde, diğer yönetim kavgasında olanlarla baş edemeyecektir. Müslüman dünya ve insan hakkında, ilişkileri hakkında inanma­yanlardan daha üstün bir fikre sahip olmak zorunda­dır.

 

Kısaca müslüman; insana değer vererek, onun dünyası, yaşamı, problemleriyle ilgilenmek, ona doğru mantıklı çözümler sunmak mecburiyetindedir. Bütün bu çabalarında, İslam'a göre hareket etmek temel prensibidir. Bu temel prensiple, dini bölmemek, İslam'ı insanın her şeyini içine alan bir düzen olarak sunması zorunludur. Olayları ve problemleri parça parça değerlendirmede olsun, genel olarak değerlen­dirme de olsun, İslam'ın bütünlüğüne gölge düşürme­melidir. Bunları başarabilen müslüman elbetteki iyi bir tebliğci olacak ve görevini hakkıyla yerine getire­bilecektir. Bunun sonucu olarak müslümanın bulun­duğu herhangi bir yerde, diğer fikir sahibi insanlar, müslümanın karşısında söyleyecek bir şeyi kalmamak, İslam fikrinin genel ve parça konuları karşısında, ken­di fikirlerini söyleyemez duruma geleceklerdir. İşte müslümanın bulunduğu herhangi bir yerde, dine inan­mayanların veya dine göre; insanların problemlerine ve ilişkiler düzeniyle ilgili olaylara yaklaşmayanların, çözümler sunamaz hale gelişi, fikirlerini gündeme geti­remez hale gelişleri, müslümanın fikri üstünlüğünün sağladığının bir göstergesi olacaktır.

 

c. Fiili üstünlük sağlamak

 

Müslüman Allah'a (cc) inanan bir insan olarak, Al­lah'ın yarattığı dünyada ve Allah'ın (cc) kulu olan in­sanlara yol gösterme ve onları yönetme de tabii hakkı olan bir insandır. Müslümanın bu hakkı teorik olarak kendinde görmesi ve kendini bu yetkide görüp gereğince davranmadan kendi kendini aldatmaya yönelik davranışlarda bulunması, İslam dinine aykırı bir davranıştır. Müslüman bu hakkını işin tabiatına göre hareket ederek, dünya insanlığına gerçekten ön­der ve yönetici olabileceğini ispatlamak zorundadır. Bu ise; sorunlar içinde bulunan ve yanlış yollara düşürülerek çelişkiler içinde ve mutsuz yaşatılan dün­ya insanlarına, menfaatleri uğruna kullanılan ve sürek­li horlanıp ezilen gücü elinden alınmış insanlara, ger­çek ve adil düzenin İslam olduğunu bütün çıplaklığı ile, bir umut olarak sunabilmesine bağlıdır. İşte bura­da fikri üstünlük bölümünde açıklamaya çalıştığımız müslümanın yapısı ve çalışması önemli bir çalışma ve yapı olarak ortaya çıkacaktır. Dünyadaki insanlara doğruyu göstermek, onların gasbedilmiş haklarını kendilerine iade etmek ve onları adil yönetim tarzına kavuşturmak böylece inansın veya inanmasın İslam'ın ilişkiler düzenindeki adaletiyle insanları mutlu bir geleceğe hazırlamak için yapacağı çalışmalardan dolayı, müslümanların insanlardan beklediği hiç bir şey yoktur. Müslüman yaptığı veya yapacağı tüm çalışmalardan dolayı mükafatını Allah'tan (cc) bekleyen bir insan olmak ve bu kişiliği insanlara tanıt­mak mecburiyetindedir. Allah (cc) resullerinin vazgeçilmez kişiliği olan bu kişiliğin İslam tebliğinde temel fonksiyon olarak görünmesi hiçte garip bir olay değildir. Zira onları yöneten ve yönlendiren, insanlar­dan hiç bir ücret istememeyi, onları yaptığı hizmet­lerden dolayı minnet içinde bırakmamayı temel say­dıran, Allah'ın kendisidir. Bu olgu; sömürgeci olarak insana ve insanlara yaklaşan pragmatik insan kişili­ğiyle, dünyadan maddi ve manevi hiç bir menfaat beklemeyen müslüman kişiliği arasında temel farklı­lıktır. Bu farklılığı günümüz, dünyasına yansıtabilen, insanlara akıllıca ve mantıklıca neler yapmak istediğini anlatabilen müslüman, sömürülen, kullanı­lan ve sürekli aldatılan insanların gözünde, elbette adil ve güvenilir, layık bir önder ve yönetici olarak tanınmaya başlayacak, beklenen kurtarıcılar olarak dünya insanlığının gündemine tekrar gelmesi zor olmayacaktır. Sorun müslümanın, pragmatik olmayan kişiliğini teorik değil, fiili olarak insanlara göstermesi ve kabul ettirmesidir. Dinine inanmadıkları halde Mekke'deki insanların emanetlerini Muhammet'e (sas) teslim etmeleri bu güvenin oluşması, kendi önder­lerine olan güvenin yitmesinin göstergesidir.

 

İki bölüm halinde sunduğumuz konular müslüma­nın kendi elinde olan şeylerdir. Dini öğrenmek, Dini, düşünce ve pratikte kişiliğine aktarmak, Dini duyur­mak, Fikri üstünlük sağlamak. Fiili üstünlük sağlamak müslümanın gücü içindedir. Her müslüman elinden gel­diği kadar, gücünün nispetinde bu açıklamaya çalış­tığımız konularda yetki sahibi olmaya çalışmak mec­buriyetindedir. Dünyadaki çalışmalarında bugünkü insan, uzmanlaşmayı, çalıştığı ve uğraştığı konularda en azından temel bilgileri edinmeyi kendine görev sayan bir insan olarak, fikri konularda, fikrinin temel konularında bilgisiz olması kadar bir garip olay yok­tur. Hele günümüz müslümanı bu konuda bir daha eşi bulunmayacak kadar becerikli ve ehildir. Zira bu günkü müslüman, inandığı İslam hakkında temelde öğreneceği bilgilere umursamaz bir tavır takınırken, dünya menfaatiyle ilgili konularda, uzmanlaşmış, işin­de gücünde, emperyalizmin kültürel olarak yönlendirdiği ve insanları köle edindiği konularda ise haylice bilgisi olan insan olarak varlığını sürdürmektedir. Bu yaklaşım tarzı elbetteki müslümanın layık olduğu şekilde yönetilmek, dünyası yönlendirilmek mecburi­yetinde olan bir sürü insan olmak vasfıyla vasıflandırılmasına sebep olacaktır. Müslüman edinmesi gereken temel bilgileri edinmeden, dinine gerektiği gibi inan­madan, dinini bir yaşam tarzı olarak görmeden ve insanlara bu şekilde tanıtmadan içinde bulunduğu ezik halden kurtulamayacaktır.

 

3. Allah'ın (cc) yetkisinde olan hidayet.

 

İşin taibatına uygun olarak düşünülürse, tebliğde amaç öğretmek ve tanıtmaktır. Bilinen odur ki, her öğrenilen ve bilinen şeyin, öğrenen veya bilen tarafın­dan kabul edileceği söz konusu değildir. Örneğin bir müslüman, İslam dışındaki fikirleri bilebilir fakat kabul etmez. Bunun gibi, bir başka fikirde olan insan ise, İslam'ı bilebilir fakat kabul etmeyebilir. Tebliğcinin görevi, hakkı batıldan ayırmaktır. Yani İslam'ı diğer İslam dışı fikirlerden ayırarak, insanlara İslam ve batıl hakkında, özlü ve açık bilgiler vermektir. Bunu yaparken resullerin yaptığı gibi, en güzel şekilde yapması temel esastır. Bütün bunlara rağmen İslam tebliği ile karşı karşıya kalan, denilenleri kabul etmiyor ve inanmıyorsa, onun inanması ve kabul et­mesi tebliğcinin elinde değildir. Onun için, kabul etmeyene ve inanmayana kızmaya yetkili değildir. Zira o insanı mutlaka inandırmak ve kabul ettirmek mec­buriyetinde değildir. Allah (cc) bu konuda ona hiç bir görev vermemiştir. Böyle bir görev vermediğini de, resullerine yaptığı uyarılarla sürekli kitabında insan­lara bildirmiş bulunmaktadır.

 

Ancak günümüz müslümanı, bu konuda sanki yetkili imiş ki Allah'ın (cc) hidayetine karışmakta, anlattığı bilgileri kabul etmeyeni gördükçe, sinirlen­mekte, yes'e kapılmakta, ümitsizliğe düşmektedir. Elbette müslüman bütün insanların hidayete erme­leri ister, ancak bu iş bilmelidir ki kesinlikle elinde değildir ve herkesi inandırmakta görevi değildir. Müs­lümanın görevi sadece ve sadece İslam'ı anlatarak tanıtmak, yaşayarak göstermekten ibarettir. Eğer biz müslüman olarak, ilk iki bölümde anlattığımız olayları gerçekleştirmeden, yani Allah'ın (cc) bizi görev­lendirdiği konularda görevimizi yapmadan, insanların hidayet etmelerine karışmaya başlarsak, hem görevi­mizi yapmamış olmaktan, hem de yetkimiz olmayan şeylere karışmaktan hesap veririz ki, bu hesaptan müslümanı kurtaracak yoktur. İyi niyeti bile olsa.

 

Sonuç:

 

Tebliğden beklentilerimiz adı altında başladığımız bu yazıda anlatmaya çalıştıklarımızı özetlemeye çalı­şırsak.

- Tebliğle görevli olan müslüman, önce müslüma­nın nasıl bir kişilik sahibi olması gerektiğini çok iyi bilerek, düşünce ve davranışlarını müslümanın düşünce ve davranışları haline getirmesi gerekmektedir.

- Tebliğle görevli olan müslüman, görevli ve yetki­sinde olduğu konuları bilerek hareket etmeli, görevi ve yetkisi olmayan konulara girmemelidir. Hele hida­yet etme gibi, tamamen Allah'ın (cc) yetkisinde olan konuda, bunu teorik olarak kabul edip, fiili olarak yaşantısına aktarmamazlık etmemelidir.

- Tebliğle görevli olan müslüman, Allah'ın (cc) yarattığı tüm insanlara inansın veya inanmasın dinine uygun bir şekilde değer vermeli, onları ister inanmış olarak, ister inanmamış olarak, İslam düzeniyle tanış­tırmak ve İslam adaletini onlara ulaştırmak için gere­ken gayreti göstermelidir.

- Tebliğle görevli olan müslüman, bilmeli ki, inan­dığı dini Allah (cc) yeryüzüne insanları mutluluğa götürmek için göndermiş, tüm insanların Allah'ın (cc) adaletiyle yönetilmeleri ve yönlendirilmelerini müslümanlardan istemektedir. Bu nedenle; insanları alda­tan, onları gasbeden, hürriyetlerini elinden alan, in­sana değerini tanımayan, Kur'an'daki ifadesiyle kağıt­ların, bugünkü ifadesi ile, zorbaların veya insanların tüm haklarını sömüren sömürgeci insanların elinden mazlumları kurtarmayı, onların haklarını kendilerine tanımayı, onları yönetmeyi temel görev olarak insan­lara bildirmektedir.

- Tebliğle görevli olan müslüman, içine kapalı, bireysel dini yaşayışlarıyla tatmine ulaşmış insan değil, bizzat dünyayı tanıyan, dünyanın ve insanların problemleriyle uğraşan, olayları yorumlayarak onlara hükümler koyan, dünyadaki tüm insanların kurtuluşu için ümit haline gelecek olan aktif, köklü çözümler getiren, insandır. Elbette getirdiği çözümlerin hepsi İslam adına ve İslam'dan olacaktır. Bu açıdan müslümanın kişiliği; batılla savaşarak hakka sahip çıkan insan olarak, toplumlara kurtuluş için önderlik yapan insanın kişiliğidir.

 

Müslümanın temel mihengi olan yarınki hesap!. Allah'ın (cc) huzurundaki hesap!.. Müslümana temel bir ölçü olmalıdır. Müslüman o hesapta, nasıl hesap vereceğini iyi bilmeli, dünyadaki düşünce ve dav­ranışlarını ona göre ayarlamalıdır. Bunları öğrenebilmesinin en kısa yolu, Kur'an'ı anlayarak okumak ve resulünü örnek almakla olacaktır. Evet biz müslüman olarak, Allah'tan (cc) gelen ayetleri işitmeliyiz, her ayetin gereğine itaat etmek prensibiyle, Resul nasıl yapmışsa öylece yapmalıyız. Ta ki; Allah'ın (cc) vasfettiği müslümanlardan olabilelim. "Onlar, Allah'tan bir ayet gelince, işittik ve itaat ettik derler, kafirler ise, işittik ve isyan ettik derler". Biz gerçekten işittik ve itaat ettik mi? Bu soruyu her müslüman kendine sormalı ve cevabını kendinde aramalıdır.

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
1 / 12 °C
Hakkari
-4 / 9 °C
İstanbul
12 / 17 °C
İzmir
13 / 18 °C