Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Devrim'in 'Ali'si: Şeriati
25 Haziran 2010 / 15:44
Ali Şeriati, İran Devrimi’nin en önemli şahsiyetlerinden biridir. Onu önemli kılan ise, devrimin kurucu kadrosundan olmamakla birlikte, onun fikir babalarından olmasıdır.

M. Kürşad ATALAR - Umran - Haziran 2010

Şeriati, Şah Rejimi’nin devrilmesi sürecine aktif olarak da katılmıştır; ancak onu önemli kılan, fikirlerinin geleneksel Şia’dan ayrılan yönleri ve modern düşüncenin mağlup edilmesi noktasındaki çabasıdır. Bu bakımdan, Şeriat’yi “Devrim’in en özgün şahsiyeti” olarak nitelendirmek mümkündür.

Öncelikle ifade edelim ki, “İran İslam Devrimi”, 20. yüzyılda vuku bulan iki büyük toplumsal olaydan biridir. Rus Devrimi nasıl ki gelişmekte olan sosyalist-komünist hareketin o tarihten itibaren dünya siyasetine dinamik bir giriş yapacağının işaretlerini vermişse, İran Devrimi de, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hem İslam dünyasında hem de küresel ölçekte birçok yeni gelişmenin habercisi olmuştur. Esas itibarıyla devrimler birer sonuçturlar; ancak bir yönleriyle de kendilerinden sonraki gelişmelerin de tetikleyicisidirler.

İslam Dünyasındaki Yeni Oluşumlar

İran Devrimi’ni de, İran özelindeki bazı gelişmelerin sonucu olarak görmek mümkün olmakla birlikte, İslam dünyasındaki genel ‘uyanış’ süreciyle ilişkilendirmek daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. Müslümanlar, 20. yüzyılda siyasal iktidarlarını kaybettikten sonra, ‘İslami hareketler’ kurarak, İslam devletleri kurmak için toplumsal mücadeleler vermişlerdir. Mısır ve Pakistan bu mücadelenin Sünni coğrafyadaki merkezleri iken, İran Şii coğrafyadaki mücadelenin odağı olarak ortaya çıkmıştır. Sünni coğrafyadaki hareketler, genel olarak bir ‘kadro hareketi’ hüviyeti taşırken, İran’daki mücadelenin bir ‘halk hareketi’ olduğu söylenebilir. Ancak gerek Sünni gerekse Şii coğrafyasındaki hareketlerin bir ortak noktası vardır ki, o da, bu mücadele verilirken, bir biçimde gelenek sorgulaması yapılmasıdır. Bütün İslam dünyasındaki yeni oluşumlar, bir yandan kaybedilen iktidarı geri olmaya çalışırken, bir yandan da bu kaybın nedenleri üzerinde kafa yormuşlar ve genel olarak ‘öze dönüş’ yaklaşımını benimsemişlerdir. Sünni coğrafyada Abduh ve Afgani ile başlayan süreç, Kutup ve Mevdudi ile devam etmiş; aynı süreç Şii coğrafyada da ‘usuli’ akımın 19. yüzyılın sonlarından itibaren güç kazanması ile başlamış ve Şeriati gibi gür bir sesle devam etmiştir. Bu süreci, düşüncenin yeniden dinamik bir mahiyet kazanmaya başlaması olarak da nitelendirmek mümkündür. Naçizane kanaatim odur ki, 20. yüzyılda siyasal dinamizmde belirli bir artış söz konusu olmuşsa, bunun nedeni, esas itibarıyla, düşüncede kaydedilen bu dinamizmdir. Zira ameli belirleyen sonuçta imandır. Bir başka ifadeyle, teori pratikten önce gelir.

Konuya bu açıdan baktığımızda, Şeriati’nin ‘düşüncesi’nin İran’daki devrim sürecinde önemli işlevler gördüğünü de kabul etmemiz gerekir. Şeriati, Şia düşüncesinin merkezi kavramlarını kökten sorgulamaya tabi tutmamıştır ancak Şia düşüncesi içerisinde ‘sorgulanamaz’ kabul edilen kimi hususlarda, geleneksel ulemadan farklı bir duruş sahibi olmayı başarabilmiştir. “Ali Şiası-Safevi Şiası” ayrımı, bunun en iyi örneklerinden biridir. Şeriati için Hz. Ali, Hz. Ebu Zer ve Hz. Hüseyin yine sembol isimlerdir; ancak her üç şahsiyetin tipolojisi de bu kez ‘menkıbevi’ değildir, ‘rasyonel’dir. Şia’nın meşhur ‘masumiyet’, ‘imamet’, ‘şehadet’ vb. kavramları da, aynı şekilde, onun düşüncesinde artık romantik değil, aklidir. Yani aslında Şeriati’nin yaptığı, modern dönemde Şia düşüncesini ‘aklileştirme’ye çalışmaktan ibarettir. Bu, üzerinde önemle durulması gereken bir husustur. Zira aslında Afgani-Abduh’tan beri İslam dünyasının geneline hakim olan önemli bir sorunsalla doğrudan ilintilidir. Bu sorunsal, Müslümanların modernite ile hesaplaşması meselesidir.

Şeriati, bu bağlamda, Hz. Ali üzerinde önemle durur. Zira o, Şia düşüncesinin merkezi şahsiyetidir. Bütün meşrulaştırmalar onun üzerinden yapılmalıdır. Bütün kavramsallaştırmalar onu merkeze almalıdır. Şeriati de, “bugün Ali niçin hayati öneme sahiptir?” sorusunu sorar ve çağın insanına cazip gelecek ‘devrimci’ bir Hz. Ali portresi çizer. Aslında bu çaba, tipik bir biçimde Sünni coğrafyada da vardır; Afgani ve Abduh’la başlayan süreçte, neredeyse tamamen aynı içerikle, sahabenin önemli isimleri, hatta Hz. Peygamber, ‘modern bir önder’ kimliğiyle tanımlanmaya çalışılmaktadır. Bu çabaların özünde de, yine modern çağın insanına, aydınına, özellikle de gençliğine ‘çekici’ gelecek tipolojiler yapılmaktadır. Yani aynı ‘aklileştirme’ çabası Sünni coğrafyada da vardır. Bu durum, başta ifade ettiğimiz sorunsalın tipik bir yansıması olarak görülmelidir. İslam dünyasının düşünen kafaları, moderniteden gelen ciddi bir ideolojik meydan okumayla karşı karşıya olduklarının bilincindedirler ve doğal bir refleks olarak, İslam’ın temel kavram ve kurumlarını savunma gayreti göstermektedirler. Durum bundan ibarettir. Sünni coğrafya, belki bu konuda Şii coğrafyadan biraz daha önde görünmektedir; çünkü Batı sömürgeciliğiyle daha önce ve daha yoğun olarak muhatap olmuştur. Ancak aynı ana tehdit, Şii coğrafyası için de geçerlidir ve orada da aynı sorunsalla başa çıkma gayretleri görülmektedir. İşte bu ana trendi gördüğümüzde, genel olarak İslam dünyasında, özel olarak da Şii coğrafyasındaki düşünsel ve siyasal gelişmeleri daha sağlıklı bir şekilde yorumlamak mümkün olabilecektir.

Modernite Karşısında Üç Farklı Yaklaşım

Konuya bu açıdan bakıldığında, ilk dönemde Müslümanların, modernite karşısında, ‘reddiyeci’, ‘içselleştirici’ ve ‘bağdaştırıcı’ olmak üzere üç farklı yaklaşımı benimsediğini görüyoruz. Reddiyeci yaklaşım, modernitenin bütün kavram ve kurumlarıyla reddini ve Batılı sömürgecilere karşı elbirliğiyle cihadı öngörmektedir. Bu yaklaşımın tipik vasfı, modernite analizi yapmaya yanaşmamasıdır. İçselleştirici yaklaşım ise, Batı’nın insanlık tarihindeki en ‘ileri’ uygarlık olması hasebiyle, bütün kurum ve kavramlarıyla birlikte benimsenmesini öngörmektedir. Bu yaklaşımın savunucuları, genellikle bir modernite analizi yapmakta, fakat çoğunlukla moderniteye teslim olmaktadırlar. 20. yüzyılda İslam dünyasında görülen modern ulus-devletlerin kurucu kadroları genel olarak bu gruba mensupturlar. Üçüncü yaklaşım ise, Batı’nın teknolojisini alıp kültürünü reddetmeyi önermektedir ki, o dönemin eğitimli Müslümanlarının çoğunluğu bu kategoriye girmektedir. Bu grup da bir biçimde bir modernite analizi yapmaktadır; fakat modernitenin kültürel boyutlarının reddi konusunda ‘savunmacı’ ve ‘özür dileyici’ bir üsluba sahiptirler. Afgani ve Abduh da, kimi orijinal yaklaşımları olmasına rağmen, son tahlilde bu gruba dahil edilebilirler. Tarihsel gelişmelerin ikinci grubu iktidara taşıması sonucunda, birinci grup fiilen mücadele sahnesini terk etmiş; üçüncü grup ise iktidara gelememekle birlikte kimi iddialarını sürdürmeye devam etmiştir. Düşüncenin görece dinamikleşmesi süreci de devam ettiği için, bir süre sonra üçüncü grup içerisindeki düşünsel billurlaşmalar sonucu ortaya çıkan Mevdudi-Kutup söylemi, İslam dünyasındaki ideolojik tartışmalarda güç kazanmaya başlamıştır. Modernitenin küresel ölçekte krize girmesi ve Post-modernitenin güç kazanmasıyla birlikte de, bu grup ideolojik üstünlüğü ele geçirmiş ve özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda küresel siyasetin gündemini belirleyen bir akıma (Radikal İslam) dönüşmüştür. İşte Şeriati’nin düşünceleri, küresel ölçekte modernitenin krize girdiği ve İslam dünyasında Radikal İslamcı söylemin güç kazandığı bu evrede şekillenmiştir. Dolayısıyla, siyasal söylemindeki ‘devrimciliğin’ İslam dünyasının geneline hakim olan Radikal İslamcı söylemden etkilendiğine kuşku yoktur. Aynı etkileşimin Humeyni’nin söyleminde olduğuna dair de (haklı olarak) birçok değerlendirme yapılmıştır. Örneğin Humeyni’nin onayıyla Tahran sokaklarında dillendirilen “Ne Doğu ne Batı, sadece İslam” veya “Ne Şii ne Sünni, sadece İslam” sloganlarında da aynı ‘evrensel’ siyasal bilinç ve öngörü vardır. Bu açıdan bakıldığında, Şeriati’nin “Dine Karşı Din” kitabında savunduğu görüşlerin, Mevdudi’nin “Dört Terim”inde veya Kutub’un “Yoldaki İşaretler”inde savunduklarından, esas itibarıyla, çok farklı olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bu çizgiyi takip edecek olursak, ‘gelenek eleştirisi’ bağlamında da, her üç şahsiyet arasında kimi benzerlikler bulmak mümkündür. Mevdudi’nin “İslam’da İhya Hareketleri”nde tasavvufa, Kutub’un “Fi Zilâl”inde İsrailiyyat’a ve Doğu ve Batı kültüründen devşirilen şirk unsurlarına karşı getirdiği eleştirilerin benzerini, Şeriati’nin “Ali Şiası, Safevi Şiası”nda saray uleması kaynaklı hurafelere karşı getirdiğini söyleyebiliriz. Ancak şurasını da ifade etmemiz gerekiyor ki, Şeriati’nin almış olduğu formasyon gereği, hem Mevdudi’den hem de Kutup’tan üslup ve içerik olarak bariz bir farkı vardır. Ne Mevdudi ne de Kutup, Şeriati kadar modernitenin eril kavramlarıyla doğrudan ilgilenmemişlerdir. Şeriati ise, özellikle almış olduğu sosyoloji eğitiminin kazanımlarını da kullanarak, modern ideolojileri ve kavramları değerlendirmiş, eleştirmiş ve bunları kimi zaman reddetmiş kimi zaman da içselleştirmiştir. İşte Şeriati’yi ve onun görüşlerini bizim açımızdan önemli kılan (kılması gereken) husus da budur. Şeriati, İslam dünyasının ‘yapması gereken şeyi’ yapmaya çalışan, sorunsalın farkında olan ve çözüm üretmeye çalışan, (kendi deyimiyle) gerçek bir ‘aydın’dır. Evet, Mevdudi, “Dört Terim”de Tevhid çağrısının en önemli dört kavramına dikkat çekmeyi başarmıştır; ancak bu kavramların, o çağın hakim ideolojisinin kavramlarıyla ‘mukayesesi’ni yapmamıştır. Bu ise, ‘kaçınılmaz bir ilmi görev’dir. Zira Ebu Hanife’nin deyimiyle, “karayı bilmeyenin akı bildiği de söylenemez.” Dolayısıyla, ‘ibadet’in Kur’an’ın en merkezi dört kavramından biri olduğunu bilen kişinin, ‘özgürlük’ün de modern cahiliye düşüncesinin en merkezi kavramlarından biri (ve ibadetle taban tabana zıt bir terim) olduğunu bilmesi gerekir. Bu karşılaştırma yapılmadan, İslam ‘ideolojisi’nin modern insanın zihninde ‘anlaşılır’ kılınması mümkün değildir. İşte Şeriati, bunun farkındadır ve almış olduğu formasyonun da yardımıyla (ve bir ‘aydın’) sorumluluğuyla, İslam’ın diğer Batı düşüncelerine karşı üstünlüğünü anlatmaya çalışmıştır. Yine işte bu nedenledir ki, modern dönemin en etkin varoluşçu filozofların biri olan Jean Paul Sartre: “bir dinim yok; ama seçmek durumunda olsaydım, Şeriati’ninkini seçerdim” demiştir. Aslında bu, tam da Akif’in: “askın idrakine söyletmek lazımdır İslam’ı” dizesinde ifade etmeye çalıştığı şeydir. Fakat İslam dünyası bu ‘görevi’ ne kadar yerine getirmiştir? Ali Şeriati bu görevin yerine getirilmesinde ne ölçüde başarılı olmuştur? İşte bu soruların cevabı üzerinde kafa yormak, belki bugüne kadar bu görevin ifası için yapılanlardan daha önemlidir.

Şeriati’nin  Çağdaşı  Aydınlardan ve Ulemadan Farkı

Naçizane kanaatim odur ki, Şeriati’nin bu konularda çağdaşı olan diğer aydınlardan ve ulemadan farkı şudur: o, hem meselenin farkındadır hem de bir çözüm bulmaya çalışmıştır. En büyük avantajı da budur. Bu yüzden, yazdıkları, özellikle ‘gençliği’ etkilemiştir. Her toplumda, gençlik, ideolojik ‘üstünlüğe’ tabi olur. Bugün bile İslam dünyasında birçok üniversitede Batılı ideolojiler hala üniversite gençliğinden rağbet görmektedir. Türkiye üniversiteleri bunun en iyi örneklerindendir. Genellikle Ortadoğu coğrafyasında, Batılı ideolojilerin Post-modern dönemden itibaren güç kaybettiği kabul edilmekle birlikte, Türkiye’nin en seçkin üniversitelerinde, bu gün dahi, üniversite gençliği hala önemli ölçüde ya sosyalist ya da liberaldir. Çünkü Türkiye’nin kendine özgü şartları gereği, hem sosyalist hem de liberal teori, hala ‘üstün’ ideolojiler olarak kabul görmektedir. SSCB’nin yıkılışı, Amerika’nın İslam dünyasına fiili tecavüzü bile, bu tabloyu büyük ölçüde değiştirmemiştir. Bunun nedeni, ‘modernite’nin eril kavramlarının hala bu ülkenin fikri tartışmalarında Müslümanlar tarafından ‘fiilen’ mağlup edilememiş olmasıdır. Bu yüzden de, bu ülkenin gençliği, hala köhnemiş modern ideolojilerin peşinden gitmektedir. Şeriati, İran örneğinde ve Devrim sürecinde, modern ideolojilere bu mağlubiyeti (fiilen) tattıran kişidir. En azından aydın çevrelerde önemli ölçüde ‘ikna edici’ olabilmiştir. Bu azımsanmayacak bir şeydir ve kanaatimce Şeriati için Hakk’ın rahmetini dilememizin en önemli gerekçesini teşkil etmektedir.

Ancak burada önemli bir problem vardır ve İslam dünyası henüz bu problemi çözememiştir. Modernite, henüz Müslümanlar tarafından ‘mağlup edilememiştir.’ Post-modernizm, belki modernitenin tahtını sarsmıştır; ancak bu, sonuçta ‘içerden’ bir eleştiridir. Modernitenin gerçek mağlubiyeti, ‘dışarıdan’ olmalıdır. Ve bugüne kadar elde ettiğimiz kazanımlar (Şeriati’nin, Doğu ve Batı’daki birçok aydın ve ulemanın vs. çabaları), maalesef, modernitenin mağlup edildiği anlamına gelmemektedir. Hatta (belki ideolojik düzeyde değil ama) birçok eril kavram düzeyinde, modernite hala Müslümanların zihin dünyaları üzerinde etkilidir. Özellikle de ‘özgürlük’, ‘insan hakları’, ‘eşitlik’ gibi kavramlar, İslam dünyasında aydın çevrelerde, aktif hareketlerde ve yaygın siyasal ve sosyal kurum ve kuruluşlarda, meşru ve mübah kavramlar olarak algılanabilmektedir. Şeriati’nin düşüncesinde bile, bu kavramların bazıları meşru bir yer bulabilmiştir. Örneğin onun Habil-Kabil kıssasını ele alırken kullandığı terminoloji, Marksist ideolojinin ‘üretim araçları’na yüklediği anlamları olumlayıcı üslubu ve sosyalist ‘tarih yorumu’na verdiği dolaylı destek, ‘sistematik’ düşünmenin henüz Şeriati’nin dilinde de oturmadığını gösteren iyi örneklerdendir. Doğrudur, Şeriati, ‘orijinal dile vukufiyet’ noktasında başarılı örnekler vermiştir; ancak kullandığı üslubun sistematik düşünmenin olmazsa olmazlarından olan ‘dilin safiyeti’ noktasında önemli sıkıntılarla malul olduğu da kabul edilmelidir. Bunun en iyi örneklerinden biri “Özgürlük, Kutlu Özgürlük” adlı lirik söylevidir. Burada ‘özgür insan’ kavramını öylesine olumlamıştır ki, bu tür bir üslup, son tahlilde, güçlü bir modernite eleştirisi yapmayı da imkansızlaştırmaktadır. Zira, bu üslup, sonuçta, sosyalist teorinin liberal teoriyi eleştirmesine benzemektedir. Anarşizm ve Marksizm örneklerinde görüldüğü gibi, ne kadar ‘radikal’ olursa olsun, bu üslupta, liberal teorinin de olumladığı, özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi kavramlara yönelik esaslı bir eleştiri yoktur. Bu yüzdendir ki, liberal teori de sosyalist teori de, son tahlilde Batı Düşüncesinin (ya da ‘modernite’nin) şubeleridir. Eleştiri ‘dışarıdan’ olacaksa, bunun içeriği de, dili de ‘dışarıdan’ (yani ‘orijinal’) olmalıdır. İşte yaşadığımız çağdaki Müslüman düşüncesinin temel eksikliği budur (buna Şeriati düşüncesi de dahildir).

Şeriati’nin bir diğer önemli özelliği, üslubunun etkileyiciliğidir. Şia düşüncesinin kimi kavramlarının da dolaylı desteğini alan Şeriati, çağın insanına gerçekten etkili bir üslupla hitap etmiş ve özellikle de modern eğitim almış kesimlerin kalplerinin İslam’a ısındırılması noktasında etkili olmuştur. En ideolojik eserleri olarak kabul edilebilecek “Dine Karşı Din” ve “İnsanın Dört Zindanı”nda dahi, bu ‘edebi’ yön görülebilmektedir. “Hacc” ve “Anne-Baba Biz Suçluyuz” gibi eserlerindeki akıcılık ve dokunaklılık, ‘ideolojik’ yazan çağdaşı diğer yazarlarda pek görülmez. Bu yüzden, bendeniz, Şeriati okumalarının, özellikle modern eğitim almış genç kesimler için yapılmasını ve devam etmesini hâlâ salık veriyorum. Özellikle ‘dilin safiyeti’ adına sakınımlı bir okuma olmak kaydıyla, bu noktada Şeriati’nin eserlerinin hâlâ son derece yararlı olduğunu düşünüyorum.

Son olarak, bu kısa Şeriati değerlendirmesinin onun hak ettiği birçok övgüyü gerekçelendirmem noktasında yetersiz kalacağının farkında olarak şunları ifade edebilirim ki,  o, son dönem düşünce tarihimizde silinmez izler bırakan önemli bir düşün ve eylem adamıdır. Elbette her beşer gibi eylem ve söylemde hatalar yapmıştır ancak hayatını inandığı düşünceler yolunda feda etmiş ve şehadete ulaşmış nadir ‘aydın’lardan (ve kelimenin gerçek anlamında ‘alim’lerden) biridir. Bu bakımdan da hak edene hakkını teslim etme bilincine sahip Müslümanlar tarafından hep hayırla yad edilecektir. 

Bu yazıya toplam (3) yorum eklenmiştir.
kürşad atalar
10 Temmuz 2010 Cumartesi 10:34
mesele 'bilme' meselesi!
Talat kardeşim, konuyla ilgili kanaatim özetle şu: konu 'spesifik' olduğu için ve belli bir bakışaçısıyla bakmayı gerektirdiği için... Bu bakışaçısına sahip olmak da tabii ki belirli bazı kaynakları yine belirli bir perspektiften okumaya bağlı. Bir çok modernite okuması yapılıyor ve bir çok yazı da yazılıyor. Fakat bakışaçısı, birikim vs. farklılığı yüzünden aynı sonuçları çıkarmak mümkün olmuyor. Bu noktada belirli bir vasatı yakalayabilmek için, tartışmanın güncelleştirilmesi ve konuyla ilgili birikimi olan bir 'eleştirel kitle' oluşturulması gerekli. Aksi taktirde bireysel bir mevzu olarak kalmasını çok da yadırgamamak lazım...
Talat Ozhan
07 Temmuz 2010 Çarşamba 20:12
Butun sozler Modernizim elestirisine
Kursad bey yini bu calismasinda Musluman bir aydini ve misyonunu anlatirken surekli altini cizdigi ve vurguladigi yer Modernizim elestirisi olmus.
Ali seriatiyide bu ozelligi ile okunulmasini ve faydanilmasini istemis.

Diger yazilarindan da tanidigimiz Kursad beyin bu dusuncelerininin bir sekilde gundemlesip muslumanlar daha derin ve detayli tartisip verimli urunler ortaya koymalari cok faydali olacaktir.

Ama neden ise bu tur arastirma ve tartisma yazilarina dusunce dunyasinda pek fazla rastlanmamaktadir?

Neden Sorusunu Kursad beye sormak isterim. Bu konuyla alakali dusuncelerini baska bir calismasinda da bizler ile paylasir ise seviniriz.

selamlar
latif değer
25 Haziran 2010 Cuma 22:47
kürşat bey nerede
şu soruma cevap alırsam memnun olacağım kürşat bey artık iktibasta yazmıyor mu yada nerede yazıyor selam ve dua ile
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 10 °C
Hakkari
-4 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
9 / 18 °C