Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kültürün Kutsanması Etrafında
10 Haziran 2010 / 12:57
el-Müslim el-Muasır – Kasım 1974

Yaz: Abdülhalim ahmed / Çev: İbrahim AYDIN

 

I. "Kültür" Ne Demektir?

 

Burada kültürden kasdımız; bizden öncekilerin akıllarını kullanarak oluştur­dukları birikimdir. Kur'an ve Sahih Sünnet ise hem bizden öncekileri hem de oluş­turmayı düşündüğümüz yapıda bizi ay­dınlatma işlevini görmektedir.

 

Okuyucunun dikkatini çekmemiz ge­reken husus şu; aslında kültür, genel bir adlandırma olup; tarih, dil, sanat vs.'vi içerir ama burada sadece dinî kültürü kendimize konu edeceğiz. Dinî kültür, kutsanmaya diğerlerinden daha yatkın­dır. Kutsama olayı hepsi için de geçerli ol­masına rağmen, dinî kültürü kutsamak­tan kurtuluşumuzun diğerlerindeki kutsamayı daha çabuk bertaraf edeceği ka­nısını güttüğümüz için bu yolu tercih et­tik.

 

Evet, kültürün kutsanmasını ve eleşti­riye tabi tutulmasını istiyoruz ama bu eleştiri nasıl olmalıdır? Eleştirinin hareket noktası; kültürün çağın sorunlarıyla ilişki­si değil, öncekilerden çok farklı konumla­rımıza ve şartlarımıza uygunluğu olmalı­dır. Kuşkusuz geçmişlerden çok daha de­ğişik bir konuma sahibiz. Önceki nesille­rin hayranlık ve saygısını kazanan bu kül­türel birikimi zamanın sosyal, ekonomik ve siyasi şartları doğurmuştur. Bu yüzden söz konusu kültürün her açıdan farklı bambaşka bir dünya için de geçerli olma­sı beklenemez. Farklılaşma kendini ilmî, sosyal ve ekonomik sahalarda gösterdiği gibi idare sistemi ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda da gösterir. Dolayısıyla ge­leneksel kültürü eleştirelim, onu aşıp ye­nilenelim derken bu birikimin küçüm­senmesini falan hedef almıyoruz; aksine onun kendi vakıası ve zamanı için uygun olabileceğini ama farklı vakıa ve zamanda yetersiz kalacağını ifade etmek istiyoruz. Geçmişler kendi zaman ve konumlarına uygun gördüklerini yapmış, yapmaya ça­lışmış ve ortaya birşeyler koymuşlardır.

 

Geleneksel kültürde tıpkı çağdaş dü­şünce ve bilimlerdeki gibi üstünlükler olabilir; ancak -genelde- kültürün taşıyı­cıları neyi taşıdıklarının bilincinde değil­dirler Geçmişlerin inşa ettikleri, zaman­larına göre üstün şeyleri, taşıyıcıları onlar kadar akledememekte neyi, niçin ve nasıl taşıdıklarını düşünmemektedirler. Eğer bu geleneksel kültürü akledebilseler anlayabilselerdi kuşkusuz onu aşarlardı. Bu çerçevede bize düşen; onların kurdukları bu yapının künhüne varmak onu irdele­mektir.

 

Şunu da söylemek gerek; geleneksel kültür üç katilin eline düşmüştür: kinin­den dolayı onu katleden; bilmezliğinden dolayı onu katleden ve yanlış taşıyarak katleden. Burada özellikle üçüncüden bahsedeceğiz; zira, bu grubu oluşturan­lar geleneksel kültürü yanlış bir metodla aktararak ikinci grubu oluşturanların bil­gisiz kalmalarına yol açmışlardır. Birinci grubu oluşturanları ise iki kate­goride incelemek mümkün; ya kültürü yanlış anlamalarından dolayı ona kin bes­leyenler ki doğru bir bakış açısı vererek bunları kazanmak mümkündür, ya da kökten bir kin besleyenler ki bunlara ya­pılabilecek herhangi birşey yoktur.

 

II. Taklit Şirktir!

 

Yüce Allah insanlara beşerin içtihatla­rını değil Din'ini kutsamayı farz kılmıştır. Sözkonusu insanlar Sahabe'den, Tabiun'dan ya da sonraki din alimlerinden ol­muş hiç farketmez. Dinimize göre kişi ancak kulluk anında ve Kur'an naslarından doğru yolu algılama anında Allah'ın yüceliği önünde boyun eğer. Gönlün bo­yun eğmesinin yanı sıra Din; aklın da sürekli uyanık, düşünceli ve araştırıcı olma­sını farz kılmıştır.

Din ve insan böyle konumlara sahip­ken biz; Din'in varisleri hem insanı hem de din'i çok farklı değerlendirmelere tabi tutmuşuzdur. Geçmiş asırların tüm içti­hatlarını yüklediğimiz Din korkunç bir dev halini almış, insan aklına set çeken bir kılıç olmuştur. Geleneksel kültüre boyun eğ­dirdiğimiz insan da bu kültüre teslim ol­maktan başka birşey yapamayan bir cüce haline gelmiştir; daha da ileri gidilerek il­mî seviyenin yüksekliği taklidin gücü ora­nında belirlenmiştir. Böylece Allah'a bir­çok beşerî ilahları ortak koşma durumun­dan kendimizi koruyamamışızdır. İnsanı geleneksel kültüre boyun eğmeye iten araçlardan belki de en tehlikelisi ve kor­kuncu; icmaya muhalefet etmeme ge­rekliliği iddiasıdır. Mahmut Şeltût bunu eleştirerek şunları söylüyor; "Ama bu tak­litçi tipler icmaya karşı geleni susturmak için önüne birçok engeller koymuşlardır; mü'minlerin yolundan sapma, Allah ve Resul'üyle aykırılığa düşme, Ümmet'in birliğini parçalama vd. Bunlardan dolayı müslüman, halk arasında "icmaya karşı çıkmış" diye tanınmaktan çekindiği için buna yanaşmamaktadır. Çoğu zaman bu geleneksel tipleri icmaya muhalefet ko­nusunda şu gibi sözleri söylerken görü­rüz: "Şia ve Haricîler'e karşı gelmekte bir beis yoktur" ya da "Mutezile ve Cehmiyye'ye muhalefet etmekte bir beis yoktur vb. Tüm bu nedenlerden dolayı ulema, hakkında ihtilaf bulunan birçok konuda dinî şereflerine çamur atılmasından en­dişe ederek görüşünü beyan etmekten çekinmektedir. Bu nedenle ilim durmuş, akıllar araştırma ve eleştiri zevkinden mahrum bırakılmıştır; dolayısıyla Üm­met, teori ve pratiğinde ona faydası ola­cak birçok şeyden yoksun bırakılmıştır.(1) Allah'ın bir emri çerçevesinde çaba sarfedip bir görüşe varmak ve çağının insanla­rının bundan yararlanması başka, bu tip bir içtihadı diğer insanların, hayvanlar gi­bi Allah'ın emriymişcesine taklit etmesi ve kutsaması bambaşka bir olaydır; hal­buki değişik şartlar ve zamanlarda farklı içtihatların ortaya konması gerekli bir esastır. Eleştirdiğimiz tip içtihatlar, rablerin kanunlarıdır; bazı açılardan şirk olarak görülür ve Yüce Rabbin şu buyruğu doğ­rultusunda değerlendirilir: "Hahamları­nı ve rahiblerini Allah'tan ayrı ilahlar/rabler edindiler..."(2) Evet Yahudi ve Hristiyanların din adamları ilahî kanun koyma/Teşri' hakkını gasbetmişlerdir. Eğer bizler de beşerin içtihat ve yargıları­na ilahî Teşriin özelliklerinden biri olan "sonsuzluk" özelliğini verirsek aynı hataya düşmüş oluruz. Bunun için çok güzel ifa­de eden birkaç sözü size aktarayım: "..sonra dört mezhep şöhret buldu ve diğerleri terkedildi. Sözkonusu mezheplerin bağlıları -çok azı hariç- hepsi taklide başladılar. Halbuki Rasullerden başkasını taklit etmek haramdır. Bu taklitçiler, taklit sınırını da aşarak, imamların söz ve içtihat­larını Kur'an ve Sünnet gibi görmeye başlamışlardır. Bunu şu ayet ne gü­zel ifade etmektedir: "Hahamlarını ve rahiblerini Allah'tan ayrı Rabler edindiler..."(3)

 

III. Aklın Varlığını Ne Zaman itiraf Edeceğiz?

Çağımızda ne zaman yeni bir problem gündeme gelse Din'in varisleri "Acaba bunun benzeri bir olay geçmişlerimiz dö­neminde yaşanmış mıdır bir araştıralım?" demekten kendilerini alamazlar. Ya da "Geçmiş imamlarımız bu mesele hakkın­da ne demişler?" diye sorarlar. Bu taklitçi varisler, her asrın kendine özgü özellikleri ve şartları olduğunu galiba unutuyorlar. Her asırda işçiler, askerler, yazarlar, tüccarlar vb. olacağı gibi Din'i anlayan, şer'î düşün­ceye sahip kişiler de olacaktır. Hem nasıl tüccarlar, işçiler ve yazarlar çağın şartları­na uygun düşeni yapıyorlarsa, Dinî konu­larda söz sahibi olanlar da çağın şartları­na uygun görüşlerde bulunmak zorun­dadırlar. Düşünce stilleri çağa uygun ol­malıdır.

 

Öyleyse çağımızın problemlerinden herhangi birinde bizden öncekilerin söy­lediklerine bağlanmamız caiz değildir. Bu insanlar kendi çağlarının imamlarıdır. On­ların ilmî seviyelerini ve verdikleri uğraşıyı takdir etmemize rağmen bizde de içtihat edecek kimselerin bulunmasının gerekli­liğine inanıyoruz. Bu kimselerin çağımız­da doğmuş, onun ilimlerinden haberdar ve problemleriyle yüzyüze gelmiş kişiler olması zorunludur, işte bunlar çağın problemlerini ciddi şekilde görüp kafala­rını çalıştırarak birtakım tutarlı çözümler bulacaklardır. Süyûtî'nin bu konuda kale­me aldığı kitapçık(4) oldukça güzeldir. Ebu Şâme der ki: "İçtihat edenler azaldı, taklit­çiler çoğaldı ve taassup arttı. Halk, her zaman Din'i anlayıp savunan müslüman alimlerin varolacağını haber veren Resul'ü inkar etti. Yahudiler gibi, Allah'ın, Din'ini açıklayacak -imamlardan başka- kimse göndermeyeceğine inandılar. Hal­buki Sünnet belli kitaplarda toplandıktan sonra, aklı güçlü olan bir müslümanın, iç­tihat etmesi daha da kolaylaşmıştır. Gerçi sonrakiler, geçmişler kadar geniş bir biri­kime sahip olamamışlardır ama bu, du­rumu değiştirmez. Gelenekçilerdeki ta­assubun nedenlerinden belki de en önemlisi, alışılmış münkere sahip çıkarak durmayı ve onu aşmamayı yeğlemeleri­dir.."(5)

 

"Çağımızda içtihat edecek güçte insan yoktur" diyen büyük bir kuruntu içerisindedir. Böyle konuşanlar çağımız insanını geçmiş asırların mikyaslarıyla de­ğerlendirmektedirler. Ama şurası unu­tulmamalıdır ki; her asrın insanı asrının il­mî seviyesinde olur. Bizler bir fetret dö­nemi yaşıyoruz; bu fetretin kaynağı geç­miş asırlarda görülen çöküşle halihazırda gündemde olan büyük bir uygarlık baskı­sıdır. Ulemanın çöküş izlerini taşıması ve vakıadan etkilenmesi doğaldır. Onlar hem geçen çöküş asırlarının bir takım ar­tıklarına bulaşmış hem de çağımız Batı uygarlığının büyük saldırısından bazı öl­çülerde etkilenmiş durumdadırlar Bu fetret dönemini aşmak ve ondan kurtul­mak en önemli görevdir. Bu konuda atı­lacak en isabetli adımın da, çağdaş aklın varlığını itiraf ederek Dinî sahada da ken­dini göstermesine imkan vermek ve böy­le düşünen insanlara hüsnü zan besle­mek olacağı inancındayız.

 

KAYNAKÇA

 

1)     el-lslam Aqideh ve Şeriâh, Mahmut Şeltût, s. 85

2)     Tevbe/31

3)     er-Resâil el-Munirıyye Ebu Şâme eş-Şâfi, c. 3, s. 25 (ö. 665 H.)

4)     er-Reddu alâ men akhlade ilâ el-Arz ve Cehele enne el-lctıhad fi kulli asrın farz, Celal ed-Din es Suyûtî, Cezayir, 1325 H.

5)     er-Resâil el-Munirıyye, Ebu Şâme, c. 3, s. 25-31

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 10 °C
Hakkari
-4 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
9 / 18 °C