Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ulasalcı popülizm
26 Mayıs 2010 / 19:06
Ulusalcılığın kendine has stratejisi olan bir ideolojiye dönüşmesi, AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte yaşandı. Ama bu şekillenmenin nedeni AKP’nin aldığı oy değildi sadece...

Etyen MAHÇUPYAN - TARAF

Hükümetin AB yanlısı bir yön çizeceğinin ve böylece kendi meşruiyetini garanti etme yanında, demokrasiyi de bir norm olarak Türkiye siyasetine yerleştireceğinin anlaşılması üzerine, devletçi ideolojik pozisyonların siyaset şansı kalmadı. Çünkü demokrasinin bir norm haline gelmesiyle, reformcu ve yüzü batıya dönük bir ‘İslami’ partinin sandıkta alt edilmesi son derece zor hale gelmekteydi.

Bu açmaz karşısında vesayet rejimi yanlıları ve genelde kemalist laiklerden oluşan amorf kitle bir iskelet etrafında bütünleşti. Söz konusu iskeletin unsurlarını asker, yargı ve medya oluştururken, ‘ulusalcılık’ da siyaset yelpazesine yeni bir ideoloji olarak dâhil oldu. CHP ise, AKP iktidarı boyunca ulusalcı siyasetin doğal bir payandası olarak işlevselleşmekle birlikte, Baykal sayesinde göreceli özerkliğini korudu. Zaman zaman ortaya çıkan ‘açılımlar’ CHP’yi sürekli olarak toplumun kenarında ve dolayısıyla siyasi konjonktürün içinde tuttu. Öte yandan ulusalcıların da CHP’den bekledikleri, Meclis’te reform engelleyiciliği yapmaktan ve hukuk yolunu statükonun amaçları uğruna kullanmaktan ibaretti. Çünkü 2002 sonrasında ulusalcı ideoloji kendi siyasetini hayata geçirmek üzere iki koldan sahnedeydi: Bir yandan darbe hazırlıkları yapılırken, diğer yandan da toplum darbeye hazırlanıyordu ve bunun için popülist bir siyaset pişirilmekteydi. Cumhuriyet mitingleri sözkonusu popülist ulusalcılığın doruk noktaları oldu. Herhalde hayal edilen şey, ‘halkın’ Cumhuriyet’in ilkeleri doğrultusunda ayaklanıp, de facto bir darbeyi meşrulaştırmasıydı.

Ne var ki beklenmedik bir olay oldu... Asker ve yargı kendi içindeki bölünmüşlüğü dışa vurdu. Böylece AKP hukuka müdahale etmeden, darbeyi savuşturabildi. Dahası Ergenekon süreci içerisinde ulusalcı proje şeffaflaştı. Herkes artık darbe döneminin bittiğinden söz etmeye başladı... AKP’yi devirmek ancak sandıkta mümkündü ve bunu becerebilmenin yolu da CHP’yi ulusalcı ideolojinin taşıyıcısı haline getirmekten geçiyordu. Öte yandan ortada iki engel vardı: Birincisi CHP esas olarak popülist bir partiydi ve ulusalcığa yatkın olmakla birlikte çok daha esnek bir siyasetin aktörü olmaya eğilimliydi. İkincisi, bu esnekliği bizzat taşıyan Baykal, liderlik açısından hiç de esnek olmayan bir konum yaratmıştı ve kendi göreceli özerkliği noktasında fazlasıyla titizdi. Bunun anlamı Baykal’a söz geçirmenin pek kolay olmadığı ve karşılıklı bir ilişki durumunda sizin Baykal’ı kullanma ihtimaline karşı, Baykal’ın sizi kullanma ihtimalinin çok daha yüksek olabileceğiydi.

Çare Baykal’ın CHP’den uzaklaşması gibi görünüyordu ama bu yeterli değildi. Baykal’ın partiden ‘geri gelmemek üzere’ uzaklaştırılması gerekiyordu ve ayrıca partinin bundan böyle ‘ulusalcı bir popülizme’ kayması da garanti altına alınmalıydı.

Şimdi son günlerde yaşananları bir kez daha gözden geçirelim: Ortaya Baykal’ın yıllardır bilinen ama konuşulmayan ilişkisini deşifre eden bir kaset çıkarken, bunun ardında başka kasetlerin de olduğu tehdidi yapıldı. Olayın gündeme düştüğü günden itibaren başta Doğan Medya Grubu’nun bazı köşe yazarları olmak üzere bir grup Baykal’a istifa çağrısında bulundular ve bunu sistematik bir ısrarla yaptılar. Derken söz konusu kasetin belirli çevrelerce bilindiği ve beklendiği izlenimini veren detaylar öğrendik. Anlaşılan Baykal’a istifa çağrısı yapanlar gündemin nasıl evrileceğini bilmekte ve doğru ânı beklemekteydiler. CHP Genel Sekreteri Önder Sav ise, bir yandan Baykal’a sahip çıkmak üzere parti yönetimini biraraya getirirken, bu heyetin karar almasını engellemekle kalmadı; aynı anda da Kılıçdaroğlu’nun adaylığını olgunlaştırdı ve medyaya bu adaylığı ‘geri dönüşü olmayan bir biçimde’ desteklediğini söyledi. Böylece Baykal bir anda pasifize edilmiş oldu... Ancak ‘komplo’ bununla sınırlı değildi. Kurultay’ın gündeminde başkanın hareket alanını genişleten ve genel sekreterin gücünü başkan yardımcılarına yayan bir tüzük değişikliği bulunmaktaydı. Bilindiği gibi il başkanlarının ortak önergesi ile bu tüzük değişikliği rafa kaldırıldı. Ama asıl farklılık parti meclisinin oluşumunda yaşandı... Tek tek isim vermek gerekmez ama Süheyl Batum adı bile CHP’de gerçekleştirilmek istenen değişimin ne anlama geldiğini açıkça göstermekte...

Ulusalcıların siyasete girdiği ilk yıllarda seçtikleri yol, kendi popülizmlerini üretmekten geçiyordu. Sivil toplum örgütleri, sendikalar ve işveren örgütleri kuruluşları herhangi bir partiye muhtaç olmadan ‘halka’ gitmeyi mümkün kılıyordu. Böylesine amorf bir halk desteği ise, ‘kurumsal siyasete’ muhtaç kalınmadan bir ‘post modern’ darbenin zeminini oluşturuyordu. Bu proje çökünce ulusalcıların gözleri de siyasi partilere doğru döndü. MHP içinde birtakım arayışların olduğu, bir süreden beri kamuoyu gündemindeydi. Ancak MHP’nin sınırlılığı, kemalist laik kesimi taşıyamayacağı açıktı. Doğru aktör tabii ki CHP idi... Ama eğer CHP’yi doğru yola sokabilir, yani onu ulusalcı popülizmin bayraktarlığına soyundurabilirseniz.

Görünen o ki bu proje başarılmış durumda... Bugün Kılıçdaroğlu üzerinden ‘rüzgâr’ muhabbeti yapanlar, en azından ulusalcı ideolojinin uzantıları olmaya, yeniden ‘merkeze’ el koymaya talipler. Yeni liderin ‘aş, iş, yoksulluk, yolsuzluk’ tekerlemesinden ibaret söylemi de zaten bu ulusalcılığın popülist kılıfından ibaret. CHP’deki ‘değişimin’ anlamı ve sınırı galiba bundan öteye gitmiyor...

emahcupyan@gmail.com

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 12 °C
Hakkari
-8 / 6 °C
İstanbul
11 / 15 °C
İzmir
10 / 17 °C