Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Pakistan ve İslâmi Hareket
26 Mayıs 2010 / 17:52
İstiklal – Mart 1986

Kelim Sıddıkî

Pakistan Devleti, Britanya Krallığının bir dominyonu olarak kurulmuştur. Yö­neticileri, Batı'ya yaranmak için lüzu­mundan fazla gayret sarfediyorlardı. Bu lider ve yöneticiler Pakistan Devletini el­lerinde bulundurmakla birlikte, devletin niçin kurulmuş olduğu hakkında herhangi bir fikre sahip değildiler, önemli olan kendi iktidarlarının devamı için batıya hoş görünmek gerekince bu batıya hoş görün­me işini de ulusal çakarlardan saydılar. Batı allayıp pulluyordu bu yöneticileri. Çünkü bunlar Pakistan'ın içten tahribi için en uygun kimselerdi. Pakistan'ın bir geleceği olacaksa, bu geleceğe ancak ve ancak geçmiş ve halihazır yöneticilerin, politikacıların, siyasal partilerin, askeri ve sivil kuruluşlardaki yönetici kesimin yoldan çekilmeleriyle, yani halihazır ko­numlarından sarf-ı nazar etmeleriyle ula­şılabilecektir. Ayrıca, kapitalist ve feodal yapının da devre dışı bırakılması gerek­mektedir.

 

Pakistan'ın geleceği sadece Pakistan halkıyla ilintili bir şey değildi. Yüz mil­yonluk Pakistan bir milyarlık büyük İs­lâm ümmetinin bir parçasıdır. Her müslüman ülkenin geleceği, diğer müslüman ülke ya da toplulukları gerçek bir şe­kilde alâkadar eder. Hiç bir müslüman ülke, problemleri diğerlerinden soyutlana­rak çözümleyemez. Ulusçuluğun küfür ol­duğunu, "modern ulusal devlet"in müslümanların kafirlere mağlûb ve mah­kûm bulunduğu tarihsel periyodun' bir ürünü olduğunu dünyadaki bütün müslümanlar kabul etmek durumundadırlar.

 

Pakistan'daki ümmet, ulusçuluğun da ötesinde özel bir güçlükle karşı karşıya­dır. Müslümanlardan müteşekkil bir ya­pı üzerindeki laik yönetim tarzı, Hint Müslümanlarının hüviyetini İslâmî, termi­noloji içerisinde tanımlamakta tek başı­na yetersiz kalmaktaydı. Batılılaşma ve laik olmalarının yanında, Hindu hakimi­yetindeki Hindistan ulusal kongresinin sa­vunmakta olduğu Hindistan'ın "ulusal bütünlüğünün" ancak "ulusal" bir baş­kaldırıyla kırılabileceğini düşündüler. Sa­yın Ali Cinnah zemini çok iyi tanıyordu ve bu "müslüman ulus"u yapısal anlam­da bir Pakistan ulusal-devlet'ine götürdü. Bu yoldaki çabalarıyla haklı olarak Kaaid-i azam, büyük önder, unvanım ka­zandı. Pakistan hareketinin liderleri ve Pakistan'daki Müslümanlar, böylelikle, değişik seçeneklerle karşı karşıya olan yeni bir devlete ulaştılar: Liderler Avrupa usulü laik bir devlet düşünürlerken Pakistan'daki müslüman ümmet Hulefa-i Raşidin dönemindeki altın çağa dönme beklentisindeydi. Liderlerle müslüman topluluk­lar arasındaki ayrılık çok fazla büyük olmamıştı hiç bir zaman. Tiranlık, lider­lerin, halkı halkın istemediği bir istikame­te götürmeye çalıştıkları bir durumun doğal sonucudur. Böyle bir tiranlık ancak dış desteklerle hayatiyetini sürdürebilir. Müslüman ülkelerdeki laik, totaliter re­jimlere yapılan bu tür yardımlar küfrün modern dünyadaki merkezlerinden kolay­lıkla sağlanabilir.

 

Müslüman ümmetin Pakistan'daki ta­lihsizliği, İslâm'ın ülkenin laik politikası üzerindeki etkisini de içermektedir. Bütün laik politikacılar, partiler, kendilerinin de İslâm için çalıştıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu olumsuzluk, "müslüman ittifak"ın İslâm'ı ulusçulukla telif etmekteki başarı­sından kaynaklanmaktadır. Mevlânâ Mevdudi bile, Pakistan'daki ulusçuluğun köklerine bir itirazda bulunamamıştır. Laik liderler onu Pakistan'a karşı olmakla suçladıklarında o, kendi çizgisinde sebat etmek yerine savunmaya geçme lüzumu­nu hissetmiştir. Cinnah ve Müslüman it­tifak ulusçuluğu İslâm'a karıştırmaya çalışırlarken Mevdudi ve Cemaat-i İslâmî de İslâm'ı ulusçuluğa karıştırmaya çalış­tı. Cemaat, müslüman ittifakla rekabet et­meğe çalışırken, bizzat kendisi müslüman ittifak'a dönüştü.

 

Pakistan'ın ulusal-devlet olarak görü­nümü, varlığının tehdid altında olduğu­nu düşündürecek kadar kasavetlidir. Sonraki yöneticilerin başarısızlıkları o de­receye varmıştır ki, iyimser bir gelecek fik­rine sahib olmak son derece güçleşmiştir. Ayakta durabilmek için gerekli olan as­gari şartları bile yerine getiremeyen dev­letler ya oldukları yerde yokolur giderler ya da dış güçler tarafından ortadan kal­dırılırlar. Elan Doğu Pakistan'ın iç çekiş­me ve münazaalar yüzünden Batı Pakistan'dan koparıldığını görmekteyiz. Sonuç asla kurtuluş olmamıştır.

 

Bunca olumsuzluğa karşın Londra'da ki seminerde bulunanlar (16-18 Ağt. 1984) Pakistan'ın 1947'deki kuruluşunun gerek­liliğine, Pakistan'ın hala kurtarılabileceğine ve mutlaka da kurtarılması gerektiğine inanmaktadırlar. Pakistan'ın kuruluşu gerekliydi, çünkü bu, Hint Müs­lümanlarının müşterek arzusuydu. Bu yö­nüyle Pakistan (ülke olarak) İslâm ile Küfür arasındaki açık ayrılığı temsil eder. Öyleyse onun sınırlarını korumak, her müslümanın görevidir.

 

Pakistan'daki başarısızlıkların hiçbiri Pakistan halkına yüklenemez. Pakistan'daki Müslüman topluluklar İngiliz "Raj" dönemi boyunca mazlumlar olarak bıra­kılmışlardır. Bu sömürü, Pakistan'ı Ame­rikan Dünya İmparatorluğunun kopmaz bir parçası haline getirmiştir içten içe. Pa­kistan halkı devletin mukadderatını oluş­turmayı göze almadıkça Pakistan hakkında bir karara varmak mümkün de­ğildir. Bu mukadderat, Pakistan'da bir İs­lâm devletinin kurulmasıdır.

 

Bu nasıl mümkün olacaktır? Pakis­tan'ın geleceğinin yalnızca Pakistan hal­kını ilgilendiren bir şey olmadığını daha önce sözkonusu etmiştik. Bu, bütün üm­meti ilgilendiren bir meseledir. Pakistan, ya da ümmetin herhangi bir kesimi için tasarlanabilecek herhangi bir gelecek, üm­metin bütünü için arzu edilmesi gereken gelecek fikriyle uyum içinde olmak duru­mundadır. Bir yıl önce, burada, Londra'­da gerçekleştirilmiş olan" İslâm'da Devlet ve Siyaset" konulu toplu seminerde "ümmet'in siyasal amaçlan" şu şekilde for­müle edilmişti:

1-          Allah ve Resulü dışında bütün oto­riteleri iptal etmek.

2-          Bütün tezahür ve şekilleriyle ulus­çuluğu, özellikle de ulusal devletleri iptal etmek.

3-          Bütün İslâmî hareketleri, İslâm dev­letini tesis etmek üzere evrensel ve tek bir İslâmî harekete dönüştürmek.

4-          İslâm dünyasını, birbirlerine, "üm­met"! ifade edecek şekilde bağlı bir İslâm devletleri sistemine dönüştürmek.

5-          İslâm dünyasını etkileyegelmekte olan batı uygarlığının bütün siyasal, eko­nomik, sosyal, kültürel ve felsefi etkile­rini berteraf etmek.

6-          Tevhid kavramı üzerine bina edil­miş hakim bir evrensel İslâm uygarlığını yeniden tesis etmek.

7-          Emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker'in ifası için gerekli organizasyon­ları gerçekleştirmek.

8-          Bütün insan ilişkilerinde ve bütün dünyada adaleti tesis ve ikame etmek.

 

Pakistan'daki ve Dünyanın başka yer­lerindeki İslâmî hareketler tarafından gözetilmesi gereken amaçlar, şimdi, doğ­rudan doğruya ümmetin siyasal amaçla­rından devşirilebilir. Hesaba katılması gereken bir faktör daha vardır ki bu da çevre ve coğrafya faktörüdür. Ümmet'in Pakistan'a bitişik olan kısımlarının, Pa­kistan'daki İslâmî hareketle doğrudan ve kaçınılınız ilişkisi olsa gerekir. Elbette ki İran'daki Sovyet işgaline, ABD'nin Arap ülkeleri üzerinde sağlamış olduğu hakimi­yete ve de Hindistan'ın Pakistan'la olan kadim husumetine atıfta bulunuyorum.

 

Pakistan, hemen hemen tamamen Ame­rika tarafından yönlendirilmekte ve kont­rol altında tutulmaktadır. Pakistan'da İslâmî bir devlet kurmak için gösterilecek herhangi bir çabanın, ABD, Sovyetler, bunların Avrupalı müttefik ve Yandaşla­rı, Çin, Hindistan ve Arap memleket­lerindeki ulusçu rejimlerden sert bir karşılık göreceğini şimdiden kabul etmek gerekmektedir. Askeri rejimin Pakistan'­da yürürlüğe koyduğu "İslamizasyon" programı İslâm'la dalga geçmek gibi bir şeydir.

 

Sonuçta, Pakistan'ın geleceği için lehte olan tek coğrafya ve çevre faktörü kalı­yor: İran'daki İslâm devrimi. Unutulma­ması gereken bir önemli faktör daha var. İran'daki İslâm devriminden önce dünya­nın farklı bölgelerindeki müslümanların kendi toplumlarındaki kafir çoğunluğa galip gelmek için farklı teşebbüslerde bu­lunmalarını mazur gösterecek gerekçele­ri vardı. Daha önce ümmetin bütün kesimleri aynı anda kafirlere siyasal açı­dan boyun eğmemişlerdi, hiç bir zaman. Yine asla, müslümanlar arasından batılı­laşmış bir elit, görünüşte müslüman fa­kat siyasal açıdan batının beynelmilel iktidarına alet olan bir topluluk zuhur et­memişti. Böylesi durumlarda müslümanlar dünyanın uzak bölgelerinde nisbeten küçük gruplar halinde küfrün boğucu ha­kimiyetinden kendilerine özgü metodlarla kurtulmaya çalışarak organize oldular ki bu anlamlıydı Böylesi parçalı bir yakla­şımın bugün bir anlamı kalmamıştır. Üm­met içinde önemli bir topluluk bir çıkış yapmıştır, küfür mağlup ve def’edilmiş­tir. Bir imamın önderliğinde bir İslâm dev­leti kurulmuştur. Bu devlet ve onun muttaqî önderi müslüman topluluklara destek olmak ve itimat konularında son derece hassastır. Yeni İslâmî devlet dün­yadaki kafir güçler ittifakıyla bir savaşa tutuşmuştur. Yalnız bir tane ümmet olabileceğine göre İslâmî hareket de bir tane olmak gerekir. Gerçi ümmet bizatihi İslâmî harekettir. Ancak ümmet, şekilsiz, amaçsız, işlevsiz bir müslümanlar toplu­luğu olmasa gerektir. O, yeryüzünde Al­lah'ın iradesini temsil etmektedir.

 

Allah'ın ira­de ve kudreti, birbirinden ayrı olarak al­gılanabilen, küçük ve yalıtılmış, ulusal ya da bölgesel İslâmî gruplarla ya da hare­ketlerle tanımlanabilen bir şey değildir. İs­lâm'ın siyasal düşüncesi de keza, bölgesel, ulusal ve kıtasal çizgiler üzerinde gelişti­rilemez. Bir İslâm devleti kurulmuşsa o, doğal olarak cihanşumül İslâmî hareketin öncüsü olur. İslâm devleti, İslâm'daki sosyal yapılanmanın en üst şeklidir. Üm­metin menfaatlerini ancak bir İslâm dev­leti hakkıyla savunabilir ve idame ettirebilir. İslâm Devleti'nin dışındaki İs­lâmî hareketler İslâm devletinin kollan mesabesindedir. Ümmet içinde birbirin­den ayrı ve rakip otorite ve nüfuz merkez­lerinin zuhurunu istemiyorsak bu son derece zaruri birşeydir. Pakistan halkı, ül­kelerinin İran İslâm Devleti'yle bitişik ol­ması ve kendi devletlerini İran'da elan gerçekleştirilmiş olan amaç ve hedefleri tahakkuk ettirmek için kurulmuş olma­sı dolayısıyla şanslı sayılmalıdır. Bu, bü­yük bir avantajdır. İngiltere'den tevarüs edilen devlet yapısını yıkmanın gerekli ol­madığını söylemek artık mümkün değil­di, biliyoruz ki bu gereklidir. Ulusçuluğun İslâmî devletin bir veçhesi olarak makul karşılanabileceğini de artık kimse söyleye­mez. Batılılaşmış elitin batının bir uzan­tısı olduğu, yönetimde, silahlı kuvvetlerde ve bürokrasideki varlığıyla ülkenin eko­nomisini elinde tuttuğu sürece Pakistan'­ın laik kalacağı konularında hiç kimsenin şüphesi olamaz. Demokrasinin, yani sö­mürgeci yönetim tarafından hazırlanan "İslâmî anayasa"nın bir İslâmî devlet için uygun bir temel olabileceği bir zamanlar tartışılıyordu. Bu tamamen hatalı bir ba­kış açışıydı ve İslâmî gruplara başarısız­lıktan, yenilgiden ve hayal kırıklığından başka bir şey kazandırmamıştı. Ancak, İran'daki İslâm devriminden sonra, siya­sal bağımsızlığa, ümmetin gerçek hüviye­tini kazanmasına ve iktidarına başka bir yol bulunmadığı ve bulunamayacağı net bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

 

Bir müslüman topluluğun İslâm dev­rimi aşamasına gelmesinden çok önce ki­mi ön gerekliliklerin gerçekleşmiş olması zorunludur. Bunlar şöyle tezahür edebilir:

1-     Siyasî ve dinî şuur geleneği ve tarih­teki derin kökleriyle oturmuş bir müslü­man topluluk.

2-     Ülkede uzun bir zulüm ve despo­tizm tarihi, siyasal sisteme ve yöneticile­re karşı derin bir soğukluk ve adaletsizlik duygusu.

3-     Uzun bir yabancı egemenliği tarihi.

Bir İslâm devrimi, sosyal yapının bü­tün düzlemlerde yeniden ve hakkıyla göz­den geçirilmesini öngörür. Fasık elit, siyasal, ekonomik, askeri, yönetsel ve di­ğer hakim sistemlerce oluşturulmuş bir ya­pıdır. İslâm devrimi, toplumu güçlendirir, hareketlendirir, ona bir canlılık kazandı­rır. Bu, toplumun müşterek hayatını ah­lâkî bir temele oturtur, toplumu fısk durumundan takvaya intikal ettirir. Da­hası, İslâmî Devrim, İslâm'ın yerli yaban­cı bütün düşmanlarının hezimetine ve tardına sebep olur.

 

Pakistan'da bugün şartlar, İslâmî bir devrim için kemâle ermiştir, ön gerekli­liklerin hepsi mevcuttur. Durum, batılılaş­mış elitin dışında bir meşrepten müttaki bir liderin zuhurunu gerektirmektedir, İran'da olduğu gibi Pakistan'da da ancak alimler olabilir bunun başlatıcısı, ancak alimler meydan okuyabilir, dur diyebilir bu sömürgeci düzene, ve ancak alim­ler, müslüman toplulukların enerjilerini yenilmez bir güce dönüştürebilir. Pakistan ulemasının Pakistan'da, İran ulemasının sahip olduğu kaynaklar ve organizasyon­dan mahrum olduğu doğrudur. Ancak, İran'daki ulema, Şah'ın ve Amerika'nın elinde bulunan iktidarı ele geçirmesi ge­rektiğinde yalnızdı; Pakistan'daki ulema yalnız değildir. Pakistan'daki müslüman topluluklar da keza yalnız değildir. Pakis­tan için devrim işinde kolaylaştırıcı rol oy­nayacak çalışmaların belki yarıdan fazlası İran İslâm Devrimi tarafından ger­çekleştirilmiştir. Sömürgeci rejimin mağlub edilebileceği, despot yöneticilerin def'edilebileceği, onların harici destekçi­lerinin, özellikle de ABD'nin böyle bir du­rumda çaresiz kalacağı İslâm Devrimi tarafından açıkça ortaya koyulmuştur. Şimdi, dünya üzerindeki bütün müslüman topluluklar biliyorlar ki, kendileri yeryü­zündeki herhangi bir güçten daha büyük­türler. Bir ülkede bir İslâmî hareket bir kaç bin şehit vermeyi göze almışsa, zafer, kazanılmayı bekliyor demektir.

 

Ümmetin sınırları yoktur, İslâmî ha­reketin sınırları yoktur, yeryüzündeki İs­lâm uleması tek bir vücuttur, nerde olurlarsa olsunlar müslüman topluluklar birbirlerinin kardeşidirler. Bu noktadan hareketle, toplu bir bakışla bakıldığında İran'ın gücünün aynı zamanda Pakistan'­ın da gücü olduğu görülür. (Yeryilzünde ki) İslâmî hareketin yararı ön plana alındığında İran'la Pakistan arasında hu­dut yoktur demektir. Pakistan uleması, ya da hiç değilse bir kısmı, Iran ulemasıyla elbirlik olduğunda Pakistan'daki müslü­man kitleleri İran'daki gibi şanlı bir İslâm Devrimi'nin eşiğine getirebilirler, Ulusal-devlet'in ilgasını ve Pakistan'da bir İslâm Devleti'nin gerçekleşmesini sağlayabi­lirler.

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 12 °C
Hakkari
-8 / 6 °C
İstanbul
11 / 15 °C
İzmir
10 / 17 °C