Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Türkiye’nin Garaudy’leri
21 Mayıs 2010 / 18:36
Nokta – 11 Ağustos 1985

Gülay GÖKTÜRK

Batı’dan türkiye'ye bir din geliyor. Yeni bir "haçlı seferi" bu sanki. Ama bu kez eldeki bayraklarda haç değil, hilal var.

 

Ulvi Alacakaptan randevusuna tam vaktinde geldi. Kapıdan içeri girdiğini görünce yıllardır karşılaşmadı­ğım eski bir dostu selamlamak için sevinçle yerimden kalkıp elimi uzattım. Ve, öylece, elim havada kalakal­dım: "Kusura bakma, elini sıkmayacağım, istersen konuşmaya buradan başlayalım."

 

1965'lerin militan tiyatrosunun önde gelen isimle­rinden, Türkiye'nin ilk anti-emperyalist oyunlarından Ayak Bacak Fabrikası'nın, Devrik Süleyman'ın oyun­cularından Ulvi Alacakaptan için kadınlar artık "na­mahrem" olmuşlardı! Çünkü Ulvi Alacakaptan, son yıllarda ateistlikten tövbe edip "kulluk bilinci"ne ula­şan solcu aydınlarımızdan biriydi artık.

 

"Hidayete eriş." Ne olduysa, bundan bir yıl kadar önce bir haziran günü, Ankara'da bir otel odasında ol­muştu. Ulvi, hidayete erdiği o günü şöyle anlatıyordu: "Ankara'da turnedeydik. Ferhan Şensoy'la birlik­te 'Şahları da Vururlar' oyununu oynuyoruz. Otel odasında yalnızım. Yaş otuz beş... Şairin dediği gibi yolun yarısına gelmişiz. Binbir türlü fikir kafamda: ölüm... ölümden sonrası... Tanrı... Neden kendimi bir türlü mutlu ve rahat hissetmiyorum?... Otelin pencere­sinden, aşağıda uzanıp giden caddeye bakıyorum. Ka­pının önünde bir araba duruyor. Karşı mağazadan bir kadın çıkıp yukarı bakıyor... Bir çocuk koşarak karşı­dan karşıya geçiyor... Bütün bunlar birbirinden kopuk olaylar mı? Her şey rastlantı mı? Birdenbire, bu kü­çük olayları birbirine bağlayan, yöneten, hepsinin üs­tünde yükselen büyük bir güç olduğunu hissediyorum. Sanki içimden bir ses, 'şen şimdiye kadar inkârcıydın. Allah'ı tanı ve kurtul' diyor. O müthiş bir andı. ilk işim başka bir otele geçmek oldu. Hemen bir ki­tapçıya gittim. Bir Kuran, Namaz Hocası ve bir Hadis kitabı aldım. Otelde kendi kendime namaz kılmayı öğrenmeye başladım."

 

"O günler çok güç günlerdi" diyordu Alacakaptan. Geçirdiği değişimi bir süre çevresine açmamıştı. Ra­mazanla birlikte artık iman etmiş bir Müslüman oldu­ğunu önce tiyatrocu arkadaşlarına, sonra da bütün çevresine açıklayacak ve tiyatrodan da ayrılarak ken­dine yeni bir yaşam kuracaktı. Bu yeni yaşamın temel felsefesi "para, şöhret, seks, iktidar" gibi bütün tapın­malardan kurtulup sadece bir tek şeye tapınmaktı.

 

Batı'dan yükselen tekbir sesleri

 

Ulvi Alacakaptan, Türk aydınları arasında 80'li yıllarda alttan alta yaşa­nan bir sürecin oldukça sivri örneklerinden biriydi yalnızca. 70'li yıllarda, Batı'da, Roger Graudy'den, Kaptan Cousteau'dan, Cat Stevens'dan, Neil Armstrong'dan yükselen tekbir sesleri, Türk aydınları arasın­da da yankısını buluyor ve kimilerinin yüksek sesle, kimilerinin mırıldanarak, kimilerinin ise kalpleriyle bu koroya katıldıkları gözleniyordu. Eski solcu şair İsmet Özel, bu akımın başını çekenlerden biri olarak ilk dikkatleri üzerinde topluyor, daha sonraki yıllarda 68 solcu gençlik liderlerinden Cengiz Çandar "İslam’ın devrimci olduğunu yakalıyor", Ulvi Alacakaptan da bir otel odasında yalnızken "Yüce Çağrı"yı duyuyor­du. Nezih Uzel, Yahya Tezel, Haluk Gerger, Sina Akşin, Aytunç Altındal, Hüseyin Hatemi ve Murat Belge gibi bazı aydınlarımızda da çeşitli tonlarda ve dozlar­da İslam felsefesine, İslam kültürüne ve tarihine doğru bir yakınlaşma görülüyordu. Bir kısmı felsefi düzeyde idealizme doğru kayarken, bir kısmı kimliğimizi bul­mak ve "öze dönmek" kaygılarıyla İslam tarihine yö­neliyor, bazıları da 60 yıllık Cumhuriyet döneminde İslam’a karşı sürdürülen "bağnaz tutumu" eleştirerek siyasi planda yakınlaşmayı savunuyor ve hayırhah bir tutumu benimsiyordu.

 

Arapça kurslarının yeni müdavimleri

 

Solcu aydın­ların bir kesiminde görülen bu eğilim, geçtiğimiz yıl­larda daha da aşağılarda özellikle gençlik arasında et­kilerini göstermekte gecikmedi. İslami yayınlar yapan bir yayınevi olan İnsan Yayınları sahibi Ali Bulaç, okuyucu yapısını değerlendirirken, sol kesim içinde İslami kitapların oldukça yaygın bir biçimde satıldığı­nı söylüyordu. Eskiden hiçbir ilişkileri olmayan ve solcu olarak bilinen dağıtımcılardan talepler gelmeye başlamış, ticari ilişkiler kurulmuştu. İşin garibi, "flört" iki yönlüydü: Yıllar yılı vitrinlere yeşilden başka rengin girmediği Beyaz Saray'da artık solcu ki­taplar satılmaya başlanmıştı. Ali Bulaç, memleketin­den yeni dönmüştü. "Anadolu'daki eski solcu arkadaşların oruç tuttuklarını, Arapça Kursu'na gittikle­rini görünce hem şaşırdım, hem sevindim" diyordu. Çeşitli üniversitelerde gençler, sık sık bir araya gelip İslam teorisyenlerinden Ali Şeriati'nin kitaplarını okuyor ve henüz Marksist jargondan temizleyeme­dikleri üsluplarıyla hareketli tartışmalar yapıyorlardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden bir genç, yeni girdiği bu çevreyi şöyle tanımlıyordu: "Geçmiş­teki binbir türlü hizip çekişmesinden sonra şimdi bu­rada kendimi çok huzurlu hissediyorum. Kardeşçe hava soluyorum." Yine son dönemde, umulmadık çevrelerde yaygınlaşan yıldız falı merakı ve parapsikolojiye duyulan yaygın ilgi, insanlardaki metafiziğe ve bilim dışına doğru kayışın göstergelerinden biri ola­rak değerlendirilebilirdi.

 

Diyanet'ten fetva

 

İslam felsefesine, kültürüne mey­letmek, Allah'a iman etmek iyiydi, hoştu da, bunun yüklediği görevler, ibadetler, yaşam tarzındaki zorun­lu değişiklikler ne olacaktı? Türkiye'nin Graudy'lerinin ne kadarı eski deyişleriyle "teori-pratik" birliğini gerçekleştirebiliyor, ne kadarının ki inanç düzeyinde kalıyordu?

 

Ulvi Alacakaptan, iman eder etmez tüm yaşamını kökünden değiştirmiş olanlardandı. Önce sevgilisin­den ayrılmış, mazbut bir hayata başlamıştı. "Ben da­ha önce, sadece evli insanlar arasındaki ilişkilerin zina olduğunu sanırdım, oysa nikah dışı her türlü beraber­lik zinaymış" diyordu. Geçenlerde görücü usulüyle bir genç kızla evlenmişti. Karısını elbette ki çalıştırmayacaktı. İçkiyi de bırakmıştı. Ancak kafasını en çok kurcalayan konu, mesleğiyle ilgiliydi. Acaba ti­yatro yapması İslam’a göre günah mıydı? Hemen Di­yanet İşleri'ne bir mektup yazarak sormuştu. Ama ge­len cevap pek tatmin edici değildi. "Tercihen, başka bir işle meşgul olun" diyordu Diyanet'den gelen ce­vapta. Sonunda, İslam’a hizmet için tiyatro yapmaya karar vermiş ve Çağrı Sahnesi'ni kurmuştu. Alacakap­tan’a göre, ibadet etmeden olmazdı. …

 

Dalga nereden geliyor?

 

Aydınlarımızın bir kesimini yoğun bir şekilde etkileyen bu İslami dalga nereden kaynaklanıyor, nereden besleniyordu? Konuştuğu­muz kişilerin hemen hepsi, olayın hem iç, hem de dış nedenleri olduğunu belirtiyorlardı. İç nedenlerin başında kuşkusuz, Türkiye'de solun yakın geçmişte yaşadığı başarısızlıklar, bunalım ve çaresizlik geliyor­du. Solda aradığını bulamayan birçok insan, hayal kırıklığı içinde farklı arayışlara yöneliyordu. Ama asıl neden, içte değil, dıştaydı.

 

İsmet Özel'e göre, dine ve diğer mitolojik düşünce biçimlerine yöneliş, Batı'nın vardığı son zihinsel aşa­manın bir sonucuydu. Batı insanı, yaşadığı iki dünya savaşından sonra, kendi geliştirdiği bütün o değerlerin insanlar için çıkar yol olup olmadığı konusunda kuşku duymaya başlamıştı. Bunun üzerine kültürleri­nin daha temelindeki insani noktayı aramaya başla­mış ve 18. yüzyıldan beri yıkmaya çalıştıkları değer­leri belki de yıkmamak gerektiğini düşünmeye başla­mıştı. Bilinçaltı konusu, özellikle Freud ve Jung bu gelişmeyi çok etkilemiş, yapısalcılık Batı uygarlığının üstün olup olmadığı konusunda ciddi kuşkular getir­mişti. Daha da önemlisi, bilim çalışmalarında, özel­likle nükleer fizik alanında, ampirizmin çıkmaza gir­mesi, daha farklı feslefı temeller koymak gerekliliğini gündeme getirmişti. Ali Bulaç da rüzgarın Batı’dan Doğu'ya estiğini söylüyor ve temel nedenin, Batı kül­türündeki, Batı'nın insan hayatındaki çözülme oldu­ğunu vurguluyordu. Batı'daki bu çözülme, "karşı kültürcü hareketleri", "öze dönüş akımlarını" yaratmış, "doğrusal ilerleme" ve bilime güven fikirlerini derin­den sarsmıştı. Örneğin şimdilerde Avrupa'da materya­lizmle dini birleştirmeye çalışan yeni Marksist akım­lar doğuyordu. "Öze dönüş" çabası içine girenlerin kimi Budizme yöneliyor, kimi Eflatun'dan önceki Es­ki Yunan düşüncesine sarılıyor, kimi de ekolojist akımlar içine giriyordu. Necmi Zeka da "Almanya'da Alternatif Hareket" adlı incelemesinde Yeşiller arasında son yıllarda Doğu mistisizmi, Doğu dinleri ve felse­fesi ile ilgili efsane, masal ve kitapların revaçta oldu­ğunu belirterek, dini akımla çevreci akımın ilginç bu­luşmasını sergiliyordu.

 

Kısacası, 80’li yıllarda Türkiye'ye ulaşmaya başla­yan İslami dalga, asıl olarak "yabancı kökenli"ydi! Avrupa'nın göbeğinde doğup Doğu sahillerine vuran bir dalga. Batı’dan Türkiye'ye bir din geliyordu. Yeni bir "Haçlı Seferi"ydi bu sanki. Ama bu kez eldeki bayraklarda haç değil tek hilal vardı…

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 10 °C
Hakkari
-3 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
9 / 18 °C