Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İslamcılar iddialarını unuttu
01 Aralık 2017 / 18:05
CHP Milletvekili Mehmet Bekaroğlu, Veysi Dündar'a konuştu: “İslamcılar iddialarının tamamını unuttular…”
 
Mehmet Bekaroğlu Türkiye siyasi hayatında hep ön planda bulunmuş bir şahsiyet. Psikiyatri profesörü oluşu ona gözlemci özelliği de kazandırıyor. Refah Partisi’nde başlayan siyasi hayatı, onu Has Parti kuruculuğuna, sonra da CHP genel başkan yardımcılığına kadar taşıdı.
 
Bugün de CHP’den milletvekili.
 
Ocak Medya yazarlarından Veysi Dündar, Mehmet Bekaroğlu ile siyaset üzerine konuştu:
 
Veysi Dündar (VD): Öncelikle felsefi bir bakış açısı ile başlamak isterim. Zamanın ruhu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Zamanın ruhunu yakaladığınızı düşünüyor musunuz?
 
Mehmet Bekaroğlu (MB): Zeitgeist üzerine konuşmak istemiyorsun herhalde. Zaman hiç de böylesine konuları konuşmaya uygun değil. Şimdilerde felsefe geriye çekildi, devir strateji devri, baksanız ya, ortalık strateji uzmanlarından geçilmiyor, varsa bir Diyojen kim bilir nerede bir fıçının içinde kıvrılmıştır, “En üstün iyi erdemdir, fazilettir. Bilim, şan, şöhret, servet hor görülmesi gereken uydurma iyilerdir” diyen Diogenes.
 
Biz nice iklimlerden geçip geldik, kaç vakt-i merhun tanıdık; Allah’a şükür, konjonktür bizi yolumuzdan alıkoyamadı. Yol derken; büyük davalardan söz etmiyorum, şana, şöhrete, mala mülke, servete teslim olmamak, kınayıcının kınamasından korkmamak, yalnız kalmayı göze almak, ceza gününü bilmek, Allah’tan korkmak, kuldan utanmak, insanlığını unutmamaktır, yürümeye çalıştığım yol.
 
Gördüğün gibi büyük iddialar değil bunlar. Öyle akşamdan sabaha dünyayı değiştireceğimize inandığımız günler gerilerde kaldı. Ama bu kadarı da aklımızın ucundan geçmezdi. Hepimizi kuşatan şu iklime bakın; değiştirmek istediğimiz ne varsa geldi teslim aldı bizi, içimize girdi. Şimdi zamanın ruhu içimizde ya da zamanın ruhunu biz taşıyoruz, biz yaşatıyoruz. Biz derken dün birlikte dünyayı değiştirmek istediğimiz herkesi kast ediyorum. Evet, neredeyse herkes gücü ele geçirmiş olmanın sarhoşluğunu yaşıyor. Çok azımız önceki iktidar sahipleri gibi olduğumuzun farkında.
 
Geçer akçe elimizde diyoruz ama bu geçer akçe öyle her şeyi satın almıyor. Daha doğrusu geçer akçe neler alacağımızı dayatıyor. Bir süre sonra geçer akçe ile aldıklarımız bizi biz yapan hasletler alıp götürmüş, bizi biz olmaktan çıkarmış.
 
VD: Vefat eden işçilerle, etkisiz hale getirilen örgüt üyeleri ile ilgili en olumlu açıklamalarınız bile kimi yandaş medyacılar ve trollerce hep eleştiriliyor. Kaçak işçiler ve iş cinayetleri için de elinizden geleni yapıyorsunuz. Dile getirdiğiniz şeyleri sanki terörü ve teröristleri savunuyormuşçasına taşlanıyorsunuz. Sizce ülke olarak hangi değerlerimiz tahrip edildi? Ülkece bu dejenere halin farkında mıyız? 
 
MB: 1981 yılında Erzurum’da asistanken Kenan Evren’i karşılamak için eksi 20 derecede ilkokul öğrencilerinin bekletilmesine karşı çıkmam üzerine gözaltına alındım. Sorgulayan üsteğmenin ilk sözü “Sen hain misin?” idi. Oysa ben sadece “Eksi 20 derecede çocukları bekletmek olur mu, sizde insaf yok mu?” demiştim. Bugün olan farklı değil. Diyorum ki; “Patron gerekli tedbirleri almadığı ve devlet denetlemediği için madende göçük oluyor ve çoluk çocuğunun nafakası için ter döken insanlar ölüyor, bu cinayettir”. “Sen hainsin” diyorlar. “Elbette güvenlik görevlileri canlı bomba şüphesi olan kişilerin elbiselerini çıkartabilir ama insanların çıplak fotoğraflarını servis etmek yanlıştır” diyorum. “Sen teröristleri destekliyorsun, hainsin” diyorlar.
 
Gördüğünüz gibi 37 yıldır değişen bir şey yok. Bütün bunlar devlet kutsandığı için oluyor. Kim devleti ele geçirirse geçirsin, değişen bir şey olmuyor, devletin yaptığı her şey doğru oluyor, yanlışa yanlış diyenler de hain. Bakınız; İstiklal Mahkemelerinden bu yana devlet ne yaptıysa hepsi doğru kabul edildi. Varlık Vergisi, NATO’ya girme, 27 Mayıs, Başbakan ve iki bakanın idamı, 12 Mart, üç genç insanın idamı, 12 Eylül, yarım milyon insanın işkence tezgahlarından geçirilmesi, 1982 darbe anayasası, 28 Şubat, başörtüsü yasağı, partilerin kapatılması… hepsi doğruydu. Bunlara karşı çıkanlar da haindi. Çünkü devlet yapıyordu, devlet ne yaparsa doğruydu. Bugün de öyle değil mi? Devleti ele geçirdiğini düşünenler, artık devlet olduklarına inananlar devlet ne yaparsa doğru buluyor, karşı çıkanlara da hain diyorlar. Ne tuhaf değil mi; dört yıl önce “Suriye’de üçüncü yol mümkün” diye bildiri yayımladığımız için bize “Esedçi hainler” demişlerdi. Şimdi Esad’la masaya oturacaklar, bakın göreceksiniz, karşı çıkan olursa ona hain diyecekler.
 
Buna bozulma mı diyeceğiz, dejenerasyon mu; adını siz koyun. Ben resmi koyuyorum. Bu ekip, yani “bizimkiler”, adaleti, hakkı, hukuku değil, gücü, devleti istiyorlardı, gücü/devleti ele geçirdiler, iktidar oldular ve aynen dün iktidar olanlar gibi gücü kullanıyorlar, devleti tahakküm ve birikimin aracı olarak görüyor ve tepe tepe kullanıyorlar, karşı çıkanlara, hala adalet, hak, hukuk ısrarında olanlara da hain diyorlar.
 
Has Parti
 
VD: Has Parti çok olumlu bir havada ve artan bir ilgiyle karşılanmıştı. Partinizi kapatmaya götüren süreç nasıl işledi? CHP’ye neden geçtiniz? CHP’de mutlu musunuz? Kendinizi ve değerlerinizi paylaşabilmekte sıkıntılar yaşıyor musunuz? Bu arada CHP din düşmanı mıdır?
 
MB: Has Parti, hak, hukuk ve adalet arayışının ifadesiydi. Manifesto niteliğinde olan Has Parti programı şu cümlelerle bitiyordu:
 
“Bugüne kadar insanları köleleştiren sistemlerle mücadele edenler, farklı inanç, felsefe, değer yargıları ile hareket ettiler. Şimdi burada birleşiyoruz, kula kulluğa, sömürüye, adaletsizliğe karşı çıkanlar bu partide, bu çatı altında güçlerini birleştiriyor. Buna inanan bütün insanları burada, bu çağrı etrafında toplanmaya davet ediyoruz.”
 
Biliyorum, uzatıyorum ama çağrımızın ne olduğunu da özetlemem lazım; Yine Has Parti programından bir paragraf şöyleydi:
 
“İnsanların ekmeğini ve hürriyetini teminat altına almak siyasetimizin varlık nedenidir. Onların söz, yetki ve karar hürriyetleri asla ellerinden alınamayacak. İnsanlara bunu taahhüt ediyoruz. Bunun dışındakiler; daha iyi yollar, daha iyi okullar, daha iyi hastaneler takatimizle mukayyettir. Gökten yağmur indikçe, yerden nebat bittikçe, yani takatimiz arttıkça bunları da adaletle ve mümkün olan en iyi şekilde yerine getireceğiz. Ancak şunu tekrar tekrar taahhüt ediyoruz. Hiç kimse rızık endişesi ve istikbal korkusuyla kimsenin önünde eğilmeyecek, kimseye kulluk etmeyecektir. Bu bizim itikadımızdır. Bu itikadımızı hiçbir güç bozamaz.”
 
Özetle Has Parti buydu. Peki, ne oldu, niçin kapandı? Has Parti manifestosu siyasette bir şey yapmak değil de bir şey olmanın peşinden koşan Numan Kurtulmuş ve arkadaşları gelmeden yazılmıştı zaten. Kurtulmuş ve arkadaşları Saadet Partisi’nden ayrıldıktan sonra bize geldiler, oturduk, konuştuk, tartıştık. Bu sözlerin altına imza attılar. Ama dedim ya onlar siyasette bir şey olmak istiyorlardı, ne var ki, ilk girilen seçimde Has Parti aracıyla hemen bir şey olunmadığı görüldü. Ve Numan Kurtulmuş ve arkadaşları hemen bir şey olmak için Ak Parti’ye gittiler.
 
Benim CHP’ye geçişime gelince: Sayın Kılıçdaroğlu; Has Parti’nin kapandığı gün bizi arayıp birlikte siyaset yapmamızı söyledi. Sonra oturup konuştuk. Ben Has Parti programını anlattım, O da partiyi değiştirmek, kimlik partisi olmaktan çıkarıp gerçek anlamda sosyal demokrat bir parti yapmak istediğini söyledi. Bu doğrultudaki gayretlerini zaten görüyorduk.
 
Elbette CHP Has Parti olmayacaktı ama CHP’nin kimlik siyasetinden uzaklaşıp gerçek anlamda bir sosyal demokrat parti olması çok önemliydi. Çünkü Sayın Erdoğan sert bir kimlik siyaseti yapıyordu, toplumu klasik fay hatları üzerinden kutuplaştırıyor, gerdikçe geriyordu. Çevremizdeki kimlik ve mezhep üzerindeki boğazlaşmalar Türkiye’ye taşınmıştı. Erdoğan’ın kimlik siyasetinden vaz geçmesi mümkün değildi çünkü bu gerginlik politikaları ile kazanıyordu. Bu oyunu CHP bozabilirdi; CHP, kimlik siyasetinden uzaklaşırsa Erdoğan boşluğa düşerdi. Bu da Türkiye’nin Irak ve Suriye’de olduğu gibi kimlikler üzerinden kanlı bir hesaplaşmanın içine girmesini önleyebilirdi. Benim buna CHP’de siyaset yaparak katkı sağlamam mümkündü.
 
Elbette işler böyle söylendiği gibi olmuyor; bunu bütünüyle başarabildiğimizi sanmıyorum. Ama önemli mesafeler de aldık; 16 Nisan Referandumunda bu açıkça görüldü.
 
Başka bir şey daha var; neticede ben bir siyasetçiyim ve söyleyecek sözüm olduğunu düşünüyorum. Ak Parti’nin uzun iktidarı boyunca yaptığı yanlışları söylemem gerekiyordu. Siyasetçi siyasi bir kürsüden konuşursa sesi duyulur. İşte CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu bana o kürsüyü verdi ve ben konuşuyorum. Konuşuyorum da ne diyorum? İddiam odur ki; dün ne diyorduysam bugün de aynı şeyleri diyorum. Fazilet/Saadet Partisi, Has Parti küsüsünden söylediklerimle bugün CHP kürsüsünden söylediklerim aynı.
 
Söyleşinin başında ifade ettim; dünyayı cennete çevirecek bir devrim hayalinden vaz geçmiş değilim, ama bunun mümkün olmadığını da biliyorum. CHP’de kendimi ifade edebiliyorum, herkesle aynı düşünmüyorum ama farklı düşünmem bir sorun oluşturmuyor. Elbette beni istemeyen, bu adamın CHP’de ne işi var diyen bir kesim var, ama önceki partilerde de durum pek farklı değildi.
 
“CHP din düşmanı mı?” sorusu beni gülümsetir sadece. Şöyle bir iddiada bulunayım; siz bunu Ak Partililere sorun. Dine/İslam’a Ak Partililerden çok zarar vermiş başka bir ekip yok. İslam’ın tüm kavramlarını, değerlerini bozdular, her şeyin içini boşalttılar, Müslümanlara güveni ortadan kaldırdılar.
 
Sağ-sol meselesi
 
VD: İdris Küçükömer’in meşhur sözü vardır. Seçim süreci içinde eski merkez sağdaki sizin gibi kimi isimler CHP’den, buna mukabil eski CHP’lilerden bazıları ise AKP’den aday olmuştu. İdris Küçükömer’in dediği gibi’, Türkiye’de asıl sol-sağ partiler tarafından mı temsil edilmekteydi ve de tersi de doğru muydu, sol diye bilinen partiler aslında sağcı mıydı? Ve bu çok önemli midir, sağ-sol duruşu? Asıl olan nedir, vicdan mı, adalet mi, hak hukuk mu? Bunları tartmak için sağcı solcu olmaya gerek var mı? 
 
MB: Rahmetli Küçükömer’in bu sözü kitleler için söylediğini sanıyorum. Bu, solda olması gereken, yani emekten, haktan, hukuktan, özgürlüklerden yana olmaları gereken insanların, geniş kitlelerin kimlik ve din nedeniyle sağ partileri desteklemelerine işarettir. Yoksa sağ partilerin solu temsil ettikleri ya da sol politikaları taşıdıkları filan yok. Esasen Türkiye’de sağ ve sol ayırımı sorunlu; değerler üzerinden değil de kimlikler üzerinden yapılıyor bu ayırım. Dindarlık, muhafazakârlık, Sünnilik sağ, modernlik, sekülerlik, Alevilik sol. Böyle bir şey yok. Bu tarihi yanılgıdır, yanlıştır. Dindar olmamak, seküler olmak, Alevi olmak kimlik işaretidir. Bu kimlik öğelerini öne çıkaran insanların toplandığı ama özgürlükten, insan haklarından, emekten, adaletten, eşitlikten yana olmayan partiler bal gibi sağ partilerdir.
 
O nedenle ben Türkiye’deki kimlikler, inançlar ve yaşam tarzları üzerindeki siyasal dizilişi anlamsız, hatta sorun olarak görüyorum. Elbette aslolan adaletten, hukuktan, haktan yana olmaktır, vicdanlı, merhametli olmak, tüyü bitmemiş yetim hakkının üzerinde titremektir, zenginliğin/servetin belli ellerde dolaşmasına karşı olmaktır, bütün insanları eşit görmek, ayrımcılık yapmamaktır.
 
VD: Bu arada duruşunuzu tarif etmenizi istesem neler söylersiniz? Mehmet Bekaroğlu kimdir? 
 
MB: Son söylediklerimden hareketle şöyle ifade edeyim: Ben kategorik olarak orada ya da burada değilim, kalıplar içine girmiyorum. Değerleri öne çıkarıyorum. Biri, kimlik, inanç ve yaşam tarzı olarak bana benziyor ya da benim partimden, benim kabilemden diye yaptığı haksızlıkları görmezden gelmiyorum. Kimliğim, dinim, yaşam tarzım bana, seninki de sana. Kimliğin, inancın, yaşam tarzın ne olursa olsun eğer haktan, hukuktan, adaletten yanaysan, insanların eşitliğine inanıyorsan, hırsızın, arsızın, yalancının karşısına dikiliyorsan beraberiz, ben seninle yola çıkarım, sonuna kadar yanında dururum. Kim olursa olsun haksızlığa uğrayan, zulüm gören, mahrum edilen, evinden yurdundan sürülen birinin yanında durursan, onun için konforunu bozarsan, onun için riski göze alırsan, onun için hain olarak damgalanmayı göze alırsan yerin benim başımın üstümdedir, sen benim dostumsun, kardeşimsin.
 
Ha şunu da söyleyeyim; Müslümanım elbette, dindar bir insanım, hiç tekfircilik yapmadım ama bir Müslümanın böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Ben, Kur’an’dan, Peygamberin hayatından bunları anlıyorum.
 
VD: Müslüman olarak düzene yabancılaşıyor muyuz? Müslümana yakıştıramadığımız ayıpladığımız birçok düşünceyi artık sıradan karşılıyoruz. 
 
MB: Düzene yabancılaşma yok, aksine ayak uydurmak var, ama İslam’a, insana, çevreye yabancılaşma var. Sanıyorum; siz de kendine, fıtrata, değerlere yabancılaşmayı kast ediyorsunuz. Biraz önce de ifade ettim; Müslümanlar -buna İslamcılar desek daha doğru olacak-, iddialarının tamamını unuttular, adalet arayışı, hak, hukuk arayışı tamamen yalanmış, tam bir hayal kırıklığı. Bir zamanlar mağdurdular, hak arıyorlardı; bu hak arayışı kendileri içinmiş. İktidara geldiler, gücü ele geçirdiler, şimdi başkalarını mağdur ediyorlar, hatta zulmediyorlar. Mal biriktiriyorlar, kentleri yağmalıyorlar, yakınlarını, akrabalarını kayırıyorlar.
 
Bakın; 15 yıldır bu ülkeyi Müslümanlıklarını öne çıkaran insanlar, İslamcı kadrolar yönetiyor. Gözleri büyüme rakamlarından başka bir şeyi görmüyor. “Büyüyeceğiz, kalkınacağız, en büyüğünü biz yapacağız” diyor da başka bir şey demiyorlar. Büyüme, büyüklük neredeyse ayrı bir din oldu. Peki, büyüyorsunuz da ne oluyor. Bakın, Türkiye 15 yılda üç buçuk kat büyüdü, ama 15 yıl önce işsizlik oranı yüze 10,6 idi, yine aynı. Bunların büyümesi, nedense yoksulluk üretiyor. Türkiye büyüdükçe büyükler büyümeye devem ediyor. 15 yıl önce bunlar iktidara geldiğinde bu ülkedeki servetin yüzde 39’u en zengin yüzde 1’in elindeydi, şimdi bu en zengin yüzde 1 toplam servetin yüzde 54’üne sahip. Müslümanız diyorlar ama İslam’ın en temel emrini, “zenginlik belli ellerde toplanan bir güç olmasın” emrini görmüyorlar. Bakın çevreyi şehirlerimizi ne hale getirdiler?
 
Niye böyle oldu? Çünkü bunların düzenle, yani kapitalizmle bir problemleri yok. Dahası neo-liberalizmi, piyasacılığın bu zirve halini bir fırsat olarak gördüler. Piyasacılıkta insanın ihtiyaçları için üretim yapılmaz, esas olan kardır. Bunlar iktidara geldiğinde ne idi ihtiyaç, İstanbul’a ne gerekiyordu? 99’da deprem olmuştu, İstanbul’daki yapıların %70’ü çürüktü ve deprem dönüşümüne ihtiyaç vardı. Ne var ki deprem dönüşümünde hiç kar/kazanç yoktu. Ne yaptılar; İstanbul’un tüm alanlarını, yeşil bölgeleri, kupon arsaları yağmaladılar, betona boğdular İstanbul’u. 250 milyar dolarlık rant oluşturuldu ve paylaşıldı. Şimdi de İstanbul’a hıyanet ettik diyorlar. İnanın, bu da yalan; halen yağma devam ediyor. İstanbul’da şu anda özellikle bürolar olmak üzere on binlerce satılmayan/kullanılmayan bina yer var ama deprem dönüşümünde bir adım atılmadı.
 
Bakın size bir şey daha söyleyeyim. Ben Plan ve Bütçe Komisyonu üyesiyim; Meclis açıldığı günden bugüne çalışıyoruz; önce torba yasa, sonra 2018 Bütçesini görüştük. Çok sayıda kalemde yeni vergiler geliyor; eski vergilerin miktarları arttırıldı, işçiye, memura, emekliye, çiftçiye yeni vergiler geldi, engelliler ve gazilere araç alırken tanınan muafiyet oranları sınırlandı. Paraya ihtiyaç var, savunma sanayiine para gerek, açıklarımızı kapatmamız gerek dediler. Bu arada anlaşıldı ki Başbakan’ın oğulları babalarından aldıkları şirketleri vergi cenneti ülkelere taşımışlar ve oralara milyarlarca lira kaçırmışlar. Kanun diyor ki Bakanlar Kurulu vergi cenneti ülkelerinin listesini yayınlar ve bu listede adı bulunan ülkelere yapılan transferlerde yüzde 30 vergi alınır. Ama Başbakan’ın da içinde bulunduğu Bakanlar Kurulu 11 yıldır bu listeyi yayınlamamış ve bundan dolayı Başbakanın oğulları dahil çok sayıda insan milyar dolarları kaçırmış ve bir kuruş vergi ödememişler. Anlatabiliyor muyum, rezaleti görüyor musunuz? Bunlar vergi, kaçırdığı için asgari ücretten vergi alınıyor, bunlar vergi kaçırdığı için taşerona bir türlü kadro verilemiyor.
 
Ne Müslümanlığı, kimmiş Müslüman? Bırakın Müslümanlığı, ahlakın, insanlığın zerresi uğramış mı bunlara?
 
VD: Üsküdar Belediyesi için isminiz geçiyor kimi kulislerde. Böyle bir teklife nasıl yaklaşırsınız? Ve görevde iken sizin istifanız istense ne yapardınız?
 
MB: Üsküdar, İstanbul’un en çok sevdiğim semti. Tabii Üsküdar’ı da rezil ettiler, şu Üsküdar Meydanının haline bir bakın; ama buna rağmen hala Üsküdar kimliğini koruyor. Kim Üsküdar’ın yok olmasını önlerse, bu ülkeye, bu millete büyük bir iyilik yapmış olur. Siz kulislerde dolaşanlara bakmayın. Beni Üsküdar’da çok gördüklerinden böyle söylüyorlar ama ne yapayım Üsküdar’da oturuyorum. Şu kadarını söyleyeyim; Üsküdar’ı almak için çalışıyoruz, hazırlıklar yapıyoruz, ekibimizi oluşturuyoruz. Adayı ise sonra açıklayacağız.
 
Şu metal yorgunluğunu soruyorsunuz. Yalan tabii; halk, özellikle yerel yönetimlerde olan yolsuzluğu, yağmayı, zenginleşmeyi, kibri görüyor ve bundan rahatsız. Güya metal yorgunluğu bahanesi ile bu algıyı değiştirmeye çalışıyorlar.
 
Ekonomi
 
VD: Enflasyon ve ekonomik gidişat için neler söylersiniz? Daha da çok borçlanmış vaziyetteyiz? Rakamlarla izahat istesem ve CHP’nin ekonomi çalışmaları hakkında bilgilendirmenizi istesem, ne söylersiniz?
 
MB: Deniz bitti; Ak Parti’nin inşaata dayalı ekonomik büyüme politikaları tıkandı. Dışarıda da işler iyi gitmiyor, yanlış dış politikaların da etkisi ile artık bol para gelmiyor. Ama büyümenin devam etmesi gerekiyor. O nedenle yeni kaynak arayışlarına girdiler. Yap İşlet Devret projeleri bunlardan biri; yollar, köprüler, şehir hastaneleri ve enerji yatırımlarında verilen güvenceler çoktan 150 milyar doları geçti. Bugüne kadar; artık devlet borçlanmıyor, özel sektör borçlanıyor diye övünüyorlardı, ama burada da deniz bitti. Reel sektör borcu çeviremeyince Kredi Garanti Fonu üzerinden devlet kefil olmaya başladı, bu yolla kullandırılan kredilerin miktarı 220 milyar TL’yi aştı. Buna rağmen piyasalar canlanmadı, işsizlikte herhangi bir ciddi azalma olmadı. Aksine enflasyon ve kur yukarı gidiyor. Bu sürdürülebilir bir durum değildir. Üstelik 2019 seçimlerinin baskıları var. Cumhurbaşkanı ve Ak Parti, ekonomiye Yap İşlet Devret, Kredi Garanti Fonu ve Varlık Fonu ile yapay kaynaklar oluşturup 2019’a ulaşmaya çalışıyor. Ama korkarım, bu Kredi Garanti Fonu, YİD ve Varlık fonu ekonominin üç kara deliği olacak.
 
Öncelikle; anlayışı değiştirmek gerekiyor. Üretim ama insanların ve ülkenin ihtiyaçlarını karşılayan, katma değeri olan, kaynakları uygun kullanan bir üretim politikasına ihtiyaç var; çevreyi dikkate alan, adaletli paylaşmayı esas alan, yoksulluk üretmeyen yeni politikalar. CHP, iyi bir ekiple bu konuları çalışıyor. 7 Haziran seçimlerinde; sadece popülist olan birkaç konu öne çıktı ama çok önemli çalışmalar vardı. Bu çalışmalar devam ediyor. 
 
VD: 27 Kasım’daki tehlike nedir? Bizi ne bekliyor? Kişisel hataların ülkemize ne kadarlık bir kayıp oluşturacağını tahmin etmek mümkün mü?
 
MB: Türkiye kendi sorunlarını kendi mahkemelerinde çözemediği için şimdi büyük bir sıkıntı ile karşı karşıyayız. İtibar, siyasi riskler bir tarafa ekonomimiz, bankaların milyarlarca dolarlık bedel ödemesi söz konusu. Evet, bazı insanların yanlışları, hırsları nedeniyle şimdi böyle riskler oluştu; faturayı hepimiz ödeyeceğiz.
 
VD: Artan Atatürk sevgisini neye bağlıyorsunuz? 
 
MB: Bayrak, vatan, Atatürk gibi ortak değerler kavganın aracı olmamalı. CHP, Ak Parti’nin bu yeni Atatürk sevgisinin samimiyetini sorgulamayacak. Varsınlar; onlar da Atatürkçü olsunlar, ama her konuda olduğu gibi bu konuyu da tekellerine almasınlar.
 
Seçim ve seçim güvenliği
 
VD: Bize umudun resmini çizer misiniz? Umut ve ümitvar olmak bu zaman zarfında ne kadar gerçekçi?
 
MB: Doğru; çok sayıda karamsar cümleler kurdum. Evet ama hiçbir zaman umudumu kaybetmiyorum. Önce şunu söyleyeyim. Ben inanıyorum ki biz insanlar imtihan için yeryüzündeyiz. Bize düşen iyi için, güzellikler için gayret etmektir. Dünyanın cennet olmayacağını, sorunların hepsinin bitmeyeceğini biliyoruz. Ama dünyanın daha iyi, daha güzel olabileceğini de biliyoruz; bunun için çalışmaya devam ediyoruz.
 
Asgari olanı yapmaya gücümüz yeter. 2019’da muhalefet üç konuda birleşebilir, asgari müşterekler meselesi. Toplumdaki kutuplaşmayı, gerginliği azaltmak, demokratik siyasal zemini yeniden tesis etmek, adaleti ayağa kaldırmak. Çok basit; herkesin anlayabileceği, üç dört cümleden oluşan bir seçim kampanyası ile Türkiye’de iktidar sorunsuz bir şekilde değişir. İnsanların iktidarın normal/seçimle değişeceğine inanmaları bile tek başına Türkiye’yi rahatlatır, normalleşmenin yolunu açar.
 
Tabii bir ciddi sorunumuz var; seçim güvenliği. Seçim güvenli olacak mı? 16 Nisan’da yaşananların tekrar olma ihtimali gergin bir seçim yaşatabilir. Güvenli bir seçim olmayacağı kanaati oldukça yaygın. Ak Parti bunu ciddiye almalı. Böyle gidilecek seçim ülkeyi daha da böler, daha da gerer. Kim kazanırsa kazansın, hep meşruiyeti sorgulanır. Kimsenin ülkemize bu kötülüğü yapmaya hakkı yok.
 
Herkes 2019’a yol ayrımı olarak bakıyor. AKP ve MHP, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş, varlık-yokluk, ebedi iktidara ulaşma seçimi olarak bakıyor. Muhalefet ise ya demokrasi ya da tek adam seçimi olarak bakıyor. Böylesine bir seçimde herkes seçim güvenliği konusunda emin olmalıdır.
 
VD: Bu konuda ne yapılabilir, ne yapılmalı ki seçim güvenliği sağlansın, toplum rahatlasın?
 
MB: Önerim şudur: İktidar ve muhalefet partileri bir araya gelmeli; YSK ve seçim kanunları üzerinde birlikte çalışmalı. Aynen 1950 seçimlerinin öncesinde olduğu gibi. Kanunları birlikte hazırlamalıyız. Bu düzenlemelerin en temel özelliği şeffaflık olmalı, elbette yargı denetimi ama sivil toplumun da denetimine imkan verilmelidir. Seçim kampanyalarında eşitlik ve adalet esas olmalı, bunun garantileri getirilmelidir. Sonra da liderler bir araya gelip seçimlerin güvenli olacağını, bunu garanti ettiklerini açıklamalılar.
 
1950 seçimleri öncesinde böyle oldu. DP’nin açık ve net tavrı nedeniyle seçim kanunu, uzun çalışmalar sonucu CHP ve DP’nin uzlaşmasıyla 16 Şubat 1950 tarihinde yeniden düzenlendi. Bu seçim kanunu, tek dereceli, eşit ve gizli oy, açık tasnif ve her ilin bir seçim çevresi kabul edildiği liste usulü çoğunluk sistemi ön görüyordu. Ayrıca Yüksek Seçim Kurulunun oluşturulmasını, seçimlerin yargıç güvencesi altında yapılmasını, idare amirleri, memurların, askeri kişilerin ve milletvekillerinin görev yaptıkları yerin seçim bölgesindeki seçim kurullarına seçilememeleri, siyasi parti ve bağımsızların sandık başlarında gözlemci bulundurabilmeleri, oyların kapalı yerde verilmesi, seçim sonuçlarının hemen açıklanması, kazanan adayların listesinin asılması, oy pusulalarının Sulh Hukuk Mahkemelerinde korunması ve TBMM ya da Yüksek Seçim Kurulu’nun isteği olmaksızın nakledilememesi, 11 kişiden oluşacak olan Yüksek Seçim Kurulu’nun 6 üyesinin Yargıtay, 5’ininde Danıştay üyeleri arasından gizli oyla seçilmesi gibi yenilikler getirmekteydi.
 
Bunlar o dönem için devrim niteliğindeydi; bu devrim Türkiye’nin kavgasız kansız demokrasiye geçişini sağladı. Şimdi tekrar bunu yapmak durumundayız.
 
VD: Siyasete yeni bir parti eklendi. İyi Parti ne getirir ne götürür? 2018-2019 seçimleri için beklentileriniz nelerdir? Ne tip ittifaklar bekliyorsunuz? Seçimi kim kazanacak?
 
MB: İYİ Parti iyi gelir inşallah diyorum. Ama öyle büyük bir etki yaptığı kanaatinde değilim. Bu saate kadar ülkeyi değiştirebilecek önemli bir şey söylemediler. Ama 2019 seçimlerini etkileyebilirler. Şunu görmek gerekir: 2019’da baraj yüzde 50 artı 1 oydur. İYİ parti bunu sağlamak için muhalefetle bir ittifak kurabilecek mi, bu ittifaka nasıl katkı sağlayacak, bu soruların cevabı önemli.
 
Hangi partiler nasıl bir araya gelir bilemiyorum ama millet iki tarafta toplanacak. Bir tarafta demokratik siyaset zemininin yeniden kurulmasını isteyenler, diğer tarafta Cumhurbaşkanlığı Sistemi diye tanıtılan tek adam rejimini isteyenler. Ben, demokrasinin bu sefer de kazanacağına inananlardayım.
Bu yazıya toplam (3) yorum eklenmiştir.
Mehmet birin
05 Aralık 2017 Salı 07:38
Hadi yaa
Bak şu konuşaba
MBOZAC
04 Aralık 2017 Pazartesi 10:34
YORUMSUZ
'İSLAMCILAR' DURDUKLARI YERDE DURUYOR... kendilerin öyle zannedenler veya bir zamanlar öyle olduğunu söyleyenler iddialarını(!) yitirdiler, başka mecralara daldılar... kendileri gibi... ılıman rüzgarlar götürdü kimilerini, kimileri pusulayı şaşırdı...
Abdullah Birisi
02 Aralık 2017 Cumartesi 21:38
İDDİA
İddialarını unutmuş bir adamın iddialar!..
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
4 / 13 °C
Hakkari
-7 / 10 °C
İstanbul
13 / 18 °C
İzmir
13 / 18 °C