Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İslami (Rabbani) Metod
16 Mayıs 2010 / 10:54

Bir amaca ulaşmak için bir şeyi bazı ilkelere ve bir düzene göre söyleme, yapma tarzı davranma tarzı olarak bilinen metod, Arabça'daki usul ile ifade edilmektedir. Düşünceyi belirli bir sonuca varılması gereken, bunu yaparken tutulması gereken yolların tümüne, bütününe verilen isimdir. Metodda hem tanımlanabilen, hem de zihinsel işlemlerde düzenli surette izlenen bir yön vardır. Fransızca olan bu kelimenin ifade ettiği manayı Arabça'da usul kelimesi ifade etmektedir.

Bir şeyi yapmanın genel ve herkesçe kabul edilen yolu, sistematik düzenlilik arzeden, bir düşüncenin kuvveden fiile intikali için takib edilmesi düşüncesinin tabiatına bağlı olarak belirlenmiş yol manasındaki usul kelimesi ile ifade edilmekte ve usûl, kullanılmaktadır.

Diğer yandan usul, asl'ın çoğulu olduğundan; kökler, başlangıç bilgi, bilginin nasıl edinileceği ile ilgili ön bilgilerin toplamı manasındadır. Bu cümleden olarak bir deyim şeklinde birçok türemiş deyim bulunmaktadır. Fıkıh usulü, hadis usulü, tefsir usulü gibi. Bu deyimlerden kasıt mesela 'bir şeyi gereği gibi anlayıp, bilmek' sorusunun cevabını teşkil eden şey, fıkıh usulüdür. Fıkh, bir şeyi tabiatına uygun olarak anlayabilmek olduğuna göre, fıkıh usulü de bu maksadı gerçekleştirmek için takib edilecek yoldur.

Tefsir usulü, hadis usulü gibi kavramlar da yine Kur'an'da mana vermede tutulan yol ile, ne hadistir, ne hadis değildir belirlerken takib edilen yol için kullanılmaktadır.

Burada bizim asıl konumuz Rabbani Metod olarak yaygın şekilde kullanılan kavramdır. Aksi ispatlanıncaya kadar uyulması gereken ana kurallar manasındaki usul'ün Rabbimize, terbiyecimize izafeten verilen Rabbani metod ismi, kullananlar tarafından özellikle İslâm'ı iktidar etmede kullanılması gereken yöntemleri açıklayıcı olarak kullanılmaktadır.

Metod, tealluk ettiği şeyin tabiatına uygun olarak sonuca varılmak için takib edilmesi zorunlu yoldur. Örneğin suyu buharlaştırmak için takib edilmesi gerekli yol, onu ısıtmaktır. Isıtmaz, mevcut sıcakllığını korur veya daha da soğutursanız su baharlaşmaz, yani istenilen buharlaştırma sonucu elde edilemez. Metod öyle birşeydir ki onun gereğini yapmazsanız ondan umulan sonuca ulaşamazsınız. Böyle olunca da metod, olmazsa olmaz cinsinden bir şeydir.

Bir düşüncenin, bir dünya görüşünün düşünceden hayat tarzına geçişi için takib edilmesi zorunlu yol için metod veya arabçası ile usul kelimesini kullanıyoruz. Nitekim usul kelimesi bu niteliği nedeniyle bir diğer alanda da aynı manada kullanılmaktadır: Birinin soyundan gediği kimseler; anne veya baba tarafından atalar manasında da kullanılan usulün buradaki manasından da rahatlıkla görülebilmektedir ki ataları olmadan nasıl insanın kendisi olmazsa, illa ki anne ve babası, anne ve babasının bulunması kendisinin bulunması için olmazsa olmaz şeyler ise ve bu sebeble 'olmazsa olmaz' şeyler için usul (metod) kelimesi kullanılıyorsa, fikrî, siyasi, ilmi hususlarda da aynı manada kullanılmaktadır. Metodun bu özelliği unutulmamalıdır.

İslâm, özel ve genel manada Allah'a, kulun teslimiyetini ifade eden bir kavram olarak kullanılagelmiştir. Teslim olma manasındaki İslam, hasseten Allah'a teslim olmanın adıdır. Allah'a nasıl teslim olunacağını da Allah insanlara gönderdiği elçiler vasıtası ile bildirmiştir. Bunların en sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.) kendisine gelen vahyi Allah'ın kullarına duyurmadan önce kendisi teslim olmuş, inanmış, emin olmuş, davranış biçimlerine dönüştürmüş ve insanlara da aynı amaca yönelik olarak açıklamıştır. Nitekim elçilerin görevi, kendilerine bildirilenlere teslim olmak ve onları insanlara açıklamaktır. İnsanları, kendi teslim olduğu şeylere teslim olmaya çağırmaktır. Bu çağrıda, çağrının neye yapılacağı kadar nasıl yapılacağı da aynı önemi haiz olagelmiştir.

Allah aynı Allah, yarattıklarına verdiği özellikler de aynı özellikler olduğuna göre, gönderdiği elçiler değişse bile, çağrıların içeriği ve bunu insanlara sunuş biçimlerinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Hep Tevhid'e çağırıldığı gibi, çağrı tarzı (metod) da niteliğinde bir değişiklik olmadan ayniyetini koruyagelmiştir.

Çağrı Allah'tan başka İlah olmadığını, Muhammed'in O'nun elçisi ve kulu olduğunu, daha önce de elçiler ve kitaplar gönderildiğini, öldükten sonra diriltilip, O'na döndürüleceğimizi ve hesaba çekileceğimizi, meleklerin, cennetin, cehennemin varlığına inanmayı, rızkın Allah'ın üzerine olduğunu, ecelin Allah tarafından tayin edildiğini, gaybı yalnızca Allah'ın bildiğini ve benzeri emin olmayı gerektiren hususları içerirken; buna çağrı yolunun yani bu inançları ve bu inançlara dayalı yaşam tarzının kişiye ve topluma hakim olması için takib edilmesi gereken yolun (metodun) da belirtilerek uyuşma uzlaşma ve tavize yer verilmeden takib edilmesi gereken bir yol olduğu da bütün açıklığı ile bellidir.

Kur'an'da Allah, kendi sünnetinde (her hususta edindiği adetlerde, koyduğu ve yürüttüğü kanunlarda) bir değişiklik bulunmadığını açıklıkla belirtmektedir.

İslam'da amaç kul için yalnızca Allah'ı razı etmektir. Allah, kendisinin razı olacağı inanç ve davranış biçimlerini açıklıkla belirlemiş ve elçileri vasıtası ile kullarına bildirmiştir. Allah rızası ancak Allah'ı razı etmek niyeti taşınılarak Allah'ın razı olacağını belirttiği şeyleri öz ve yer yer de belirlenen biçimlerde yapmakla teşekkül etmektedir. Yalnız başına ne niyetin, ne de ameli belirtilen şekilde yapmanın Allah'ı razı etmeyeceği bir gerçektir. Mutlaka niyet ve davranış biçiminin herbiri ile bağdaşması, uyuşması, uyması gerekmektedir. Örneğin Allah Kur'an'da 'Akım'üssala, namaz kılınız' mı buyurmaktadır, bu emrin Allah'ı razı edecek şekilde sonuçlandırılması mutlaka Allah'ı razı etme amacı ile, O'nun elçisinin namazı ne şekilde kıldığı ile ilgili olarak bize intikal eden kesin bilgilere dayanarak namazı kılmakla mümkün olacağını bilmek zorunludur. Kötülüklerden alıkoyan bir namazın kılınması da ancak Kur'an'ı ahlak edinmişlerin kılacağı namaz olacaktır. Zira İslam birbirinden ayrılmaz bir bütünlük arzettiğinden, bu bütünün herhangi bir parçası bütünden ayrılamaz.

Bizim özellikle ve öncelikle İslam'ı iktidara getirmede takib edilmesi zorunlu yol (metod) üzerinde durmamız gerekiyor. Bu metodu Kur'an'da bütün açıkığı ile gördüğümüz gibi, onun uygulanışını da Resullulah'ın hayatında pek açık bir şekilde görmekteyiz.

Kendisine vahiy gelmeden önce 'iman nedir, kitab nedir bilmeyen' Hz. Muhammed, vahyi takiben en yakınında bulunanlardan en müsait gördüklerine kendisine gelenleri açıklayarak onlardan bunu kabul etmelerini beklediğini bildirmiştir. Kabul edenlerle birlikte yine müsait gördüklerine aynı şeyleri söyleyen ve kendilerini ikna edecek şekilde anlatan Resulullah, kabul edenleri çoğaltmak ve gelen vahyin gereklerine göre nefislerindekileri değiştirmelerini istiyor ve bekliyordu. Nitekim onun, Allah tarafından gönderilen vahyin gereklerine göre önce kendisi Allah'tan başka İlah tanımıyor oluşu, kendilerine bu gerçeği açıkladıklarında da aynı şekilde kabul görüyor ve aynı şekilde, aynı şeylere inananların davranışlarında da benzerlikler oluşmaya başlıyordu. Kendisi doğru sözlü olmakla emrolonduğu gibi, kendisine inanalar da doğru sözlü olmakla yükümlü kılınıyorlar, tartıda dürüst olmaları, iftiradan uzak, fitne çıkarmayan, herkesin iyiliğini isteyen herkesi hidayete (doğru yola) iletmeye çalışan insanlar olarak davranışlarında da birliktelik oluşuyordu. Mekke'de başlangıçta önemsenmeyen ve dışlanan Müslümanlar, başlarında Muhammed (a.s.) olduğu halde emrolundukları gibi olmaya çalışıyorlar, inanç ve davranışlarını Rabb'leri olan Allah'ın bildirdiklerine göre düzenliyorlardı.

Geçen zaman içinde alınan mesafe Mekkeli'lerin düşmanlığını artırıyor, gelecek için endişeleri, geride kalan her günden daha da fazlalaşıyor, bu gelişmeler de onları kendilerine göre bazı tedbirler almaya sevkediyordu. Toplumu Allah'tan kendisine gelenlere çağıran kişi ile uyuşmayı, uzlaşmayı denemeden önce onu tehdit etmek, korkutmak ve çağrısından vazgeçirmek yolunu tuttular. Sıra ile belirtmekte yarar vardır:

1. Çağrı sahibine karşı ilk tavır onu çağrısının önemsenmemesidir. Bunun en açık ifadesini Resulullah'ın, Ebu Kubeys Dağı'nın eteğinde Mekkeli'leri toplayıp kendilerine bilinen çağrısını açıkladığı gün Ebu Leheb'in: "Yuh olsun sana!.. Bunca insanı bu boş sözleri söylemek için mi buraya topladın!.." şeklindeki hitabı ifade etmektedir. Ebu Leheb'in bu tavrı hemen bütün Mekkeli'lerin müşterek tavrı haline gelmiştir.

2. Çağrısının doğruluğundan emin olan Resulullah çağrısına devam etmiş, insanların ayaklarına tekrar tekrar gitmiş ve onlara çağrısını duyurmuştur. Az da olsa zaman içinde bazı kimselerin bu çağrıya kulak vermeleri Mekkeli'leri düşündürmüş ve çağrı sahibini çağrısından vazgeçirmek için ona her insanın kabul edebilir gördükleri tekliflerle gitmişlerdir. Kadın, para, mevki vaadetmişler ve bunlarla kendisini kandırıp, çağrısından vazgeçirmeyi denemişlerdir.

3. Teklifleri, amcası Ebû Tâlib tarafından kendisine iletilen Muhammed (s.a.) yapılan tekliflerden kendisinin bir hevese kapıldığı ve bu sebeple toplumu böyle şeylere çağırdığı kanaatına haklı olarak varmış ve amcasına: “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler ben çağrımdan vazgeçemem!.” diyerek önce aracı durumunda bulunan amcasını yaptıklarının bir hevesin sonucu şeyler olmadığından temin etmeye çalışmıştır. Çağrısına devam edeceği hususunda önce amcasına bütün içtenliği ile inancını açıklamıştır.

4. Yalnız Mekke’de değil, yakın çevrede de çağrısını tekrarlayan, Hacc vesilesi ile Mekke’ye gelen binlerce Arab’a da çağrısını duyurmak için durmak dinlenmek bilmeyen Resullullah artık Mekkelilerin sabrını (!) taşırmaya başlamış ve tehdide başvurmak ve onu korkutarak çağrısından vazgeçirme yolunun denenmesine sıra gelmiştir. Üç yıl boyunca Ebu Talib mahallesinde Resulullah’ı ve ona inananları göz hapsine almışlar, bütün ilişkilerini kesmişler, açlığa maruz bırakmışlardır. Bu sıkıntılı yıllarda zayıf bazı müslümanların daha rahat edebileceklerine inandıkları Habeşistan’a yurtlarını yuvalarını terkederek gitmek zorunda kaldıklarını biliyoruz.

5. Çağrısının doğruluğundan emin olan Resulullah kendisine rabbi olan Allah’ın verdiği görevi sürdürmeye devam etmiş ve artık bütün Arabistan onu ve getirdiği mesajı konuşmaya başlamıştır. Bu arada Hacc mevsiminde Mina’da rastladığı Yesriblilerden birkaç kişinin de çağrısına olumlu cevap verdiğini, yurtlarına döndüklerinde birkaç günde ne öğrenebilmiş iseler bunları çevrelerinde anlattıklarını ve çok olumlu tepkiler aldıklarını daha sonraki yıl Mekke’ye gelerek Resulullah’a anlatmaları sonucu, Mus’ab ibn Umeyr’in Yesrib’e onlarla birlikte gönderildiğini ve hemen her aileden birkaç insanın çağrıya olumlu cevap verdiklerini ve Yesrib’te o günün ölçülerine göre dayanılacak bir güç oluştuğunu biliyoruz.

Nitekim Yesrib’li müslümanlar filanın hurma bahçesinde kendi aralarında konuşurlarken ezcümle: “Daha ne zamana kadar Muhammed Mekke’nin dağlarında insanları Allah’ın dinine çağıracak ve insanlar ona sahip çıkmayacak!.. Biz ne güne duruyoruz. Madem ki Mekkeliler ona sahip çıkmıyorlar, gidip onu yurdumuza getirelim!..” kararını verdiklerini ve kararlarından Hz.Muhammed’i haberdar etmek için önlerindeki hac mevsiminde birlikte Mekke’ye gittiklerini, Muhammed’i nerede bulacaklarını sordukları kimsenin: “Dar’ün-Nedve’de Abbas’ı bulun. O, size Muhammed’i nerede bulacağınızı söyler.” dediğini ve buluştukları Allah’ın elçisi ile Mina’da üçüncü günün gecesinin yarısından sonraki saatlerinde Akabe kayalıklarının arkasında randevulaştıklarını ve bildiğimiz Akabe Biatı‘nın gerçekleştiğini biliyoruz.

Bu biatin sonucunda Yesrib’ten gelenlerin yurtlarına dönmesinden sonra Mekke’deki müslümanların da dikkatleri çekmeden birer, ikişer Yesrib’e hareket ettiklerini ve en sonunda da Resullullah’ın yanında Ebu Bekir ile birlikte Yesrib’e çok dikkatli bir şekilde iz bırakmadan gitmek durumunda kaldıklarını da biliyoruz.

İşte bu son hareketten önce Mekkeliler, teker teker Yesrib’e giden müslümanların yokluğunu seziyor, görüyor ve sonunda Muhammed’in de gideceğini ve kendileri için işin daha büyük boyutlarda tehlike arzedeceğini düşünüyorlar ve yıllarca çekinmeden herşeyi yaptıkları insanların bir güç oluşturacakları ve kendilerine karşı daha ciddi bir tehlike olacaklarını düşündüklerinden bu topluluğun başını öldürmekle ancak bir sonuca varacaklarında karar kılmışlardı. Suikast teşebbüsü Allah’ın Resulünün tedbiri ve Allah’ın takdiri ile akim kalmış ve Yeni Toplumun, yani İslam Ümmeti’nin başı da ümmete dahil olmuş, Yesrib’e vasıl olmuştu.

Tek kişiden başlayan, bir kişi ile başlayan çağrı nihayet devlet olmuştur. O günün ölçülerinde bir devlet. Resulullah’ın, Allah’ın gösterdiği yolda yürümesi, O’nun belirlediği metodu takip etmesi sonucu bir kişiden devlete giden yolda başarılı olunmuş ve Çağrı artık tek kişinin çağrısı olmaktan çıkıp toplumun (bir ümmetin) çağrısı haline gelmişti. Resulullah (s.a.)’ın tek kişiden devlete giden yolda söyledikleri ve yaptıkları onun ümmetini bağlayıcıdır. Çağrısını devlet haline getiren Resulullah bu çağrının hiçbir safhasında içinde yaşadığı düzenle uzlaşmamış, uyuşmamış, anlaşmamıştır. Taviz vermediği gibi teviller de yapmamıştır, bir yanlışlığa da düşmemiştir. Kendisi ile gönderilen mesajın hiçbir öğesinden vazgeçmemiş, o mesajın bütünlüğünü hep korumuş, bütün hassasiyetini bunun üzerinde teksif etmiştir. Yönetime katılmamış, koalisyon kurmamış, tehdidlerden yılmamış, açlık ve eziyetler kendisini yıldırmamış. Taif dönüşü Mut’im bin Adiyy’in himayesini taleb ederken de çağrısının herhangi bir cüz’ünden vazgeçeceğini söylemediği gibi, Adiyy de ona: “Kabul ederim, himayeme alırım ama şundan şundan vazgeçer, şunu şunu söylemekten vazgeçersen!” dememiştir.

Bu şartlarla, yani çağrısından ve bunu gerçekleştirme metodundan en ufak bir taviz vermeden yaşamış ve Rabbine sığınmış, yalnızca O’nun yardımına güvenmiştir. Zira kendisine verilen görev, ne yapıp yapıp mutlaka bir devlet kurmak değildi. O, yalnızca bir açıklayıcı idi. Çağrısını açıklıyor ve Allah’ın kullarına vahyi duyuruyor, anlatıyordu. İnananlarla birlikte olmak, birlikte davranmak ise bir çağrının en doğal sonucudur. Kimi peygamberler gelmiş fakat bir tek taraftar bile bulamadan gitmiştir. Peygambere düşen kendisine verilen çağrıyı Allah’ın kullarına duyurup duyurmadığıdır. Duyurmak, açıklamak ona verilen görev iken bunu yapmaması, bu görevden kaçması halinde sorumludur. Zira Allah: “Biz kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız. Peygamberlere de soracağız.” (A’raf/6) buyurmaktadır. Yunus (a.s.) kendisine verilen görevden kaçar gibi olmuş ve kendisini balığın karnında bulmuştur.

İslâm ancak kendi kaidelerine uygun olarak benimsenir, uygulanabilir. Demokratik, laik, liberal kapitalist, marksist metodlar kesinlikle onu bozar, kokuşturur. Zira her ideoloinin değer ölçüsü diğerinden farklıdır. Laik demokrasininki fayda iken, marksizminki maddenin tekamülünü sağlamaktır. İslam’ın değer ölçüsü ise Allah’ı razı etmektir. Herhangi bir düşünce veya amelin değeri, Allah’ı razı etmesi derecesindedir.

İdeoloji, düşünce ve metoddan meydana gelmiştir. Düşünce ve metod bir ideolojide aynı cinstendir. Makyavelist metod nasıl laik-demokrasinin vazgeçilemez metodu olarak uygulanagelmiş ise İslam düşüncesi de İslami metod ile uygulanabilir.

Metod tarifi göz önünde bulundurulmalı, unutulmamalıdır. Hiçbir peygamber diğerinden farklı bir metod kullanmamıştır.

Her fikir sahibinden kendisine iktidar (güç) sağlamasını ister. Ve hiçbir fikir teşkilatlanmadan iktidara gelemez. Resulullah (s.a.) hayatında bunu göstermiştir.

Taşıdığı, Allah’ın kendisine gönderdiği İslam’a güç kazandırmak için çalışmıştır. İçinde yaşadığı düzenle iktidar yalnızca İslam’ın olana kadar uyuşmamış, uzlaşmamış, taviz vermemiştir. Belirli zamanlarda belirli faydalar sağlamak için İslam’ın herhangi bir şeyinden vazgeçmemiş, onu unutur gibi bile davranmamıştır. Dar’ün Nedve’ye katılarak Mekke’nin yönetiminde söz sahibi olmayı istememiştir. Yalnızca İslam’ı anlatmaya, İslam’a çağırmaya devam etmiştir. Sürdürdüğü bu metod sıkıntılara, eziyetlere vesile olmuş, lakin o hiçbir zaman küfür ile, şirk ile uyuşma veya uzlaşmayı düşünmemiştir. Kendisinden önce gelen hiçbir peygamberin de yapmadığı gibi. Nefislerindeki pisliği, İslam’ı kullanarak aklamaya çalışan, diğer bir tarifle pis arzularına meşruiyet kazandırmak için İslam’ı O’nun Rabbani metodunu, peygamberleri de kullanmaktan çekinmeyen hasta ruhlar hezeyanlarını kussalar da Allah’ın halis kulları az değildir. Bu hezeyanları hemen farkediyorlar ve tiksinti duyuyor ve şifası için dua ediyorlar.

Her peygamberi aynı Allah gönderdiğine göre, Allah’ın sünnetinde de bir değişiklik görülmediğine göre nasıl olur da her peygamber farklı metod kullanmıştır diye söylenebilir, doğrusu bunu biz hasta bir kafanın ürünü olarak görüyoruz. Ve Rabbimiz Allah’tan şifa diliyoruz hasta kafaya ve kafalara.

Biz müslümanım diyenlere terbiyecimiz olduğunu kabul ettiğimiz Allah’ın elçileriyle gönderdiği vahyi, yine elçilerinin takib ettiği metod ile uygulamaları halinde Allah’ı razı edebileceklerini tavsiye ederiz. Hakk, budur. Ve bizler ancak Hakkı-sabrı tavsiye edenleriz.

Bu yazıya toplam (2) yorum eklenmiştir.
consey
08 Aralık 2010 Çarşamba 22:51
araf
A’râf Sûresi

A’RÂF SÛRESİ HÜZÜN YILI SÛRESİDİR. BU DÖNEM, İNSANLAR İÇİN MEKKE’NİN EN ZORLU VE ACI GÜNLERİDİR.

Kur’an’ın yedi uzun sûresi arasında yer alan A’râf Sûresi 206 âyetten oluşmaktadır. Resmi sıralamada Kur’an’ın 7. sûresidir. Nüzul sıralamasına göre Sâd ve Cin sûreleri arasına yerleştirilen sûre, Mekke’de peygamberliğin 9. yılında indirilmiştir. 9. yıl hüzün yılı olarak bilinir. Dolayısı ile A’râf Sûresi hüzün yılı sûresidir. Bu dönem, insanlar için Mekke’nin en zorlu ve acı günleridir.
Sûre, ismini 46-48. âyetlerde geçen A’râf kelimesinden alır. A’râf urf’dan türetilmiştir. Urf; tanıma, bilme anlamındadır. Horozun ibiğine ve atın yelesine de tanınan ve bilinen vasfı olduğu için urf denilmiştir. Yüksekliği ifade eden sur, burç, kule vs. ilk bakışta göze çarpan her şey için urf kelimesi kullanılmıştır. Kur’an ise bu kelimeyi tanıma ve bilme yeteneğine sahip arif melekler için kullanmıştır
Sûrede, cennet ve cehennemlikleri ayırt edebilecek kabiliyete sahip meleklerin insanlarla olan diyalogları anlatılır. Ahiret hayatının en can alıcı bölümünü teşkil eden bu gerçek tüm insanlığın bilgisine sunulur.

Sûreye ismini veren bu önemli konu 35 ve 53. âyetler arasında anlatılmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca, insanlığın aşamadığı iki temel problemi olmuştur. Birincisi; Allah’tan başka ilah edinme, ikincisi; ahirete iman bilincidir. Ve bu iki konu Kur’an’ın temel konuları arasında yer almaktadır.

Bu iki konunun da yoğun şekilde işlendiği dönem ve ortam Mekke’de müşriklerin inananlar üzerinde otorite kurmaya çalıştıkları zorlu ve acı yıllardır. Her dönemde olduğu gibi inananların inançlarından dolayı sorgulanması, horlanması, aşağılanması aslında imanın cazibe ve etkisinden kaynaklanmaktadır. Aşağılık olanı özel bir çaba sarf ederek aşağılaman
consey
30 Ağustos 2010 Pazartesi 11:58
KURTARICI
Kurtarıcılardan Kurtaran Kitap

Ahir zamanda bir kurtarıcı geleceğini uman ve böyle bir umudu yaşatmayı da dinlerinin gereği zanneden insanlar, bu inanış ve umutlarını acaba neden rivayetlere borçludurlar da, Kuran’a değil? Bir başka türlü soracak olursak, neden, ahir zamanda bir kurtarıcının gelerek, kurtuluş bekleyen toplumları kurtaracağı, selamete erdireceği iddiası, Kur'an dışındaki birtakım rivayetlerle inşa edilmektedir de, bu hususta Kuran’dan bir tek ayet bile kaynak gösterilememektedir? Yoksa kim bilir, belki de Kuran’da bu konuda bir değil birden fazla ayet var da, bu ayetler şifreli olduğu için, onları ancak şifreleri çözen kimseler mi anlamaktadır? Kuran, kurtuluş bekleyen toplumlara, şifreyi çözerseniz, kurtuluşa giden o uzun ince ve zor yolu keşfetmiş olursunuz mu demek istemektedir? Kurtuluş, yeraltındaki gizli geçidin giriş kapısını bulmak gibi bir şey midir? Soruları çoğaltmak mümkündür. Biz burada, bir kurtarıcı geleceği inancının neden sadece hadislerde bulunduğunun tahliline girişmeden, sadece, böyle inanışın temellerinin Kuran’da bulunup bulunmadığına bakacağız. Dikkatimizi Kuran’a yoğunlaştıracak, sorularımızı o doğrultuda soracağız. O zaman birinci sorunun cevabını bulmak oldukça kolaylaşacaktır. Hem zaten bize gerekli olan, Kitabımızın tezidir, onun dışındaki kaynaklardan neşret eden anti tezin, ciddiye alınır tarafı yoktur. Kuran’da bir kurtarıcı beklenmesi gerektiğine dair telkinlerin veya emrin bulunup bulunmadığı sorusuna eğilmek için, öncelikle Kuran’ın nasıl bir kitap olduğuna kısaca bir daha değinmek elzemdir. Kuran deyince aklımıza gelen ilk özellik, apaçık, anlaşılır olmaktır.

Eğer Kuran, herkesin kolayca anlayamayacağı, şifreli bir kitap olsaydı, bu onun gönderiliş amacına ters düşmez miydi? Yüzlerce metrelik uçuruma yuvarlanmış bir aracı, zayıf iplerle çıkartmaya çal
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
7 / 13 °C
Hakkari
-5 / 8 °C
İstanbul
8 / 17 °C
İzmir
10 / 17 °C