Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Adalet kavramı ve ülkemizdeki üniversitelerin hali
30 Kasım 2010 / 21:18
İnsanoğlunun en önemli ahlaki ilkelerinden birisi, hatta belki de en önemlisi ‘adil olmak’ tır. Adaletin önemini inkâr edecek, -inanan ya da inanmayan- hiçbir insan yoktur.

Gelgelelim önemi su götürmez olan bu ilkenin ne olduğu gerçekten açık ve kesin çizgilerle belli midir?

Zeynep TÜRKKAN

Elbette, adalet kavramı yabancısı olduğumuz bir kavram sayılmaz. Bu kavram hepimizin zihninde bir şeyler çağrıştırmaktadır. Örneğin bu kavramın benim zihnimde çağrıştırdığı şey, daha çok bu kavramın hayata geçmediğini, yani adaletsizliğe uğradığımı düşündüğüm anlardır. Ve tabi bu anlarla ilişkili olarak zihnimde canlanan öfke ile karışık acı duygusudur.

Adalet nasıl gerçekleşir?

Adaletin nasıl gerçekleşeceği sorusuna hepimiz çeşitli cevaplar verebiliriz. Ben ise, biz insanoğlunun bu soruya cevap veremeyecek kadar bilgisiz olduğumuzu iddia ediyorum. Adaletsizliğin ne olduğunu bilmek kolay olsa da, adaletin ne olduğunu bilmek hiç kolay değildir. Zaten, her duruma uyan, genel geçer bir adalet ölçüsü belirlemek de imkânsızdır.

Bu yüzden olsa gerek, en adil insanlar olarak bilinen peygamberler bile, karşılaştıkları sorunları kendi iradeleriyle ve bilgileriyle değil, Allah’tan aldıkları emirlerle (vahiyle) çözmeye çalışmışlardır. Örneğin, eşleri Sare ile Hacer geçinemeyince, Hz. İbrahim’in Hacer’i çölün ortasında tek başına bırakması insan aklının ve vicdanının almadığı, insanı hayrete düşüren bir karardır. Bu kararı adalet ve merhamet konusunda insanlara örnek olan Hz. İbrahim’in tek başına vermesi mümkün müdür? Elbette hayır. O, bu kararı Allah’tan aldığı vahiyle vermiştir, tıpkı oğlu İsmail’i Allah’a kurban etme kararında olduğu gibi.

Konuyla ilgili Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda ise, peygamberimizin de karar vereceği zaman ilahi emirleri (vahyi) öncelediğini görmekteyiz. Hatta zaman zaman nasıl karar vereceğini tam kestirememiş ve karar vermek için Allah’ın kendisine konu ile ilgili vahiy göndermesini beklemiştir.(Peygamberimizin ifk hadisesi karşısındaki tutumu, Mücadele Suresinde yer alan, kocasından şikâyet eden kadına cevap vermek için vahiy gelmesini beklemesi vb. bu iddiaya örnek olabilir.)

O zaman ne yapacağız?

Biz insanoğlu adaletin ne olduğu konusunda bu kadar bilgisizsek ne yapacağız? Bu kadar önemli ilkeyi hayata geçirmekten vaz mı geçeceğiz? Üstelik yüce kitabımız Kur’an, bize adaleti ayakta tutmamızı, adaletle hükmetmemizi emrederken? (Nisa, 4/135, Maide, 5/8, Araf, 7/29 Nisa, 4/58, Hûd, 11/85, Sad, 38/26).

Sanırım bu sorunun cevabını Nasreddin hocaya atfedilen şu fıkrada bulabiliriz:

Çocuklar, mahallede birbirlerine girmişler. Ele geçirdikleri bir kucak cevizi bir türlü bölüştüremiyorlarmış. Kavganın kızıştığı bir sırada Hoca da oradan geçiyormuş. Çocuklar koşarak ona başvurmuşlar:
- “Hoca Efendi, ne olur, şunları bize güzelce bölüştürüver!”
 Hoca geçmiş cevizlerin başına:
- “Çocuklar demiş, Allah taksimi mi istersiniz, yoksa kul taksimi mi?”
Çocukların hepsi birden:
- “Allah taksimi, Allah taksimi!” diye bağırmışlar. Bunun üzerine Hoca bir avuç ceviz alıp bir çocuğa vermiş. Arkasından iki cevizi bir başkasına, birkaç avucu ötekine, beş altı taneyi berikine… Bazı çocuklara da hiç vermemiş. Çocuklar Hoca’ya itiraza başlamışlar.
- “Bu nasıl taksim Hoca Efendi, haksızlık ettin!” demişler. Hoca da:
- “Çocuklar, siz benden Allah taksimi istemediniz mi?… Allah taksimi böyledir. O, dilediğine az, dilediğine çok verir, hiç vermediği de olur, herkes kısmetine boyun eğer!”

İnsanoğlunun yapması gereken “Allah Taksimi” mi yoksa “Kul Taksimi” midir?

Yukarıdaki fıkra bizim ne yapabileceğimizi gayet güzel özetlemektedir. Nasreddin hoca’nın –kendisi hâşâ Allah olmadığı halde- Allah taksimi yapması, haddini aşmak değil de nedir? Allah’ın insanoğluna nimetleri farklı ölçülerde vermesi, onun her şeyi bilmesi ve mutlak özgürlüğe sahip olması dolayısıyladır. Nasreddin Hoca’ın yapması gereken ise, elbette “kul taksimi”dir. Çünkü o, mecburen sınırlı bilgisiyle karar verecektir.

Fakat -yukarıdaki fıkranın deyimiyle- “kul taksimi” yapması gereken insanoğlu, ne yazık ki çoğu zaman haddini aşarak Allah taksimine soyunmaktadır.  Adalet konusunda bir kaygısı olmayanlar ayrı bir tartışma konusu olduklarından benim burada söyleyeceklerim, adaleti gerçekten arzu edenlerle, adalet kisvesi altında haksızlık edip, ettikleri haksızlığın farkında bile olmayarak kendilerinin adil oldukları zannıyla vicdanları rahat yaşayanlar hakkındadır.

Gerçeğe En Yakın Adalet ile Yalancı Adalet

Birinci gruptaki, gerçekten samimi olarak adaletin gerçekleşmesini isteyen ve Allah karşısında haddini bilen insanlar bir karar verecekleri zaman, (vahiy alabilseler muhakkak ona göre karar verirlerdi fakat vahiy alamayacaklarına, vahiy peygamberlere özgü bir durum olduğuna göre), öncelikle adil bir karar verdirmesi için Allah’a samimiyetle dua ederler. Çünkü haksız bir karar vermeleri neticesinde insanların hayatlarıyla oynayabilecekleri, kul hakkına girebilecekleri korkusunu taşımaktadırlar. İkinci olarak ise, bu samimi kişiler, en adil çözümün hangisi olacağı konusunda gerçekten kafa yorar, bütün faktörleri değerlendirmeye çalışır, kendi aklının yettiğince en adil çözümü bulmaya çalışırlar. Ama hep bir hatanın olabileceği ihtimalini de zihinlerinde tutmak zorundadırlar, çünkü kendi eksiklerinin ve bilgisizliklerinin farkındadır. Bu eksiklerinden ve bilgisizliklerinden dolayı sürekli Allah’a sığınır ve ondan af dilerler. Bu tür insanlar –ki muhtemelen dünya üzerinde sayıları çok azdır-, olabilecek en adil kararı vermeleri en muhtemel olanlardır.

İkinci gruba, yani adil oldukları zannıyla zulüm edenlere geldiğimiz zaman, onlar aslında adalet kavramını kendi menfaatleriyle uyumlu bir şekilde yorumlarlar. Sonra da bu yorumlara inanırlar. Onların yorumları birkaç mantıklı soruyla çok kolay çürütülebilecek niteliktedir ama onlar, o soruları asla sormazlar ve başkalarına da sordurmazlar. Çünkü hem menfaatlerine halel gelmesinden, hem belirsizlik içinde kalarak güçsüzleşmekten, hem de vicdanlarının devreye girerek onları rahatsız etmesinden korkarlar.

Üniversitelerin Hali ve Araştırma Görevlisi Seçimleri

Bu genel iddiaları kanıtlamak için yaşamımızın içinden çok örnekler verilebilir. Ben bu örneklerden “Üniversitelere araştırma görevlisi seçimleri”ni ele almaya karar verdim. Araştırma görevlisi seçimi konusu, ülkemizde genellikle “torpil işi” olarak bilinir. Bu seçimlerde görev alan hocaların “adalet” isteğine ve “adalet” kavramına yükledikleri anlamlara pek güvenilmez. O yüzden üniversiteler, çoğunlukla torpil sayesinde oraya gelmiş, bilimsel ve toplumsal ilerleme kaygısından ziyade kendi konumunu güçlendirme ve statü olarak altındakileri yönetme arzusundaki kişilerin oluşturduğu bir kurum izlenimini bırakmaktadır. Bunun yanında üniversiteler, -ne yazık ki- “al gülüm ver gülüm”le dönen, yalakalık ve gayrı resmiliğin, ilim yerine dedikodunun kol gezdiği sokak kültüründen farksız bir görüntü oluşturmaktadır. Elbette bu nitelendirmeleri hak etmeyen akademisyenlerin olabileceği gerçeğini de atlamamak gerekir. Fakat, yaşayarak tecrübe edilen ve başka tecrübe sahiplerinin verdikleri bilgilere göre görünen o ki, ülkemizdeki üniversitelerin hali, genel olarak burada söylenildiği gibi, hatta daha fazlasıdır.

Bahsedilen nitelikteki akademisyenlerin ağırlığı sayesinde mi, yoksa toplumumuzun çoğunluğunun ya da hükümetin hoşuna giden sistemin bu olması sebebiyle mi, yoksa mahiyetini bilmediğimiz daha farklı (örneğin derin devlet baskısı vb.) sebeplerle midir bilinmez, üniversitelere araştırma görevlisi alımları konusunda bir türlü adil bir sisteme (Nasreddin hocanın tabiriyle “kul seçimi” olan bir sisteme) geçilememiştir. Her ne kadar son zamanlarda bu konuyla ilgili bir takım düzenlemeler getirilse de, hocaların Giriş Sınavında verdikleri puanlar son derece etkilidir. Kanunlara göre sadece %30 olan bu etki, dışarıdan bakılınca az görünse de, gerçekte durum böyle değildir. Örneğin, bir öğrencinin Ales, Dil ve Fakülte başarı puanı, tam puan (100 üzerinden 100) bile olsa, öğrenci giriş sınavında sorulan 4-5 soruluk sınavla çok rahat elenebilmektedir. Haksızca elenen adayların hocaları mahkemeye verebilmesi ise çok zordur. Çünkü hiç kimsenin giriş sınavında sorulan sorulara mükemmel yanıt vermesi mümkün değildir. Koskoca bir alandan ne tür bir soru gelebileceğini kim tahmin edebilir? Hiç kimse, ordinaryüs dahi olsa bir alandaki her şeyi bilemez! Dolayısıyla bir kişinin mükemmel bir kâğıt verdiğini iddia etmesi çok zordur. Ayrıca, rakiplerinin kâğıdını görmeyen aday, onlardan daha iyi cevaplar verdiğini nasıl iddia edebilecektir? Ki bu iddiayla hocaları mahkemeye verebilsin? Diğer taraftan, hocaların o soruları sınav öncesi torpilli adaya vermedikleri ne malumdur? Bu zorluklara ek olarak, öğrenci mahkemeye verdiği taktirde, mahkemede haklı çıksa bile, mahkemeye verilen hocalar, o üniversitede o öğrenciyi huzurla barındırırlar mı? Hele bir de araştırma görevliliği sözleşmeli pozisyondayken? Dolayısıyla haksızlığa uğrayan adaylar kenara çekilmeye ve susmaya mahkûm edilmektedir. İdeallerinden vazgeçmek zorunda bırakılmaktadırlar. Ülkemizde bu şekilde küstürülen çok sayıda yetenekli kişiler olduğunu düşünüyorum.

Güzel ülkemizde her konuda gelişme ve ilerleme kaydedilirken, gelişim ve ilerlemenin en önemli merkezi olan “üniversiteler” konusunun acilen ele alınması gerektiği ortadadır. Artık, hocaların araştırma görevlisi alımlarındaki etkinlikleri ortadan kaldırılmalıdır. Böylece, İlimden başka her şeyin (akrabalık bağları, siyasi görüşler, dini inançlar, adayların sosyo-ekonomik durumları, adayların hâlihazırda bir işinin olup olmaması, adayların görünüş özellikleri, hoca ile öğrenci arasında yaşanan ilişkiler vb.)  etkili olduğu seçimler dönemi sona ermelidir. Seçimler, Ales, Üds, Fakülte Başarı puanı ile, bir merkezden test mahiyetinde yapılacak, adayın alan bilgisini en iyi şekilde ölçecek bir sınavın en uygun oranlarda ortalamaları alınarak yapılmalıdır. (Bu bir öneri sadece, daha iyi yöntemler de geliştirilebilir).

Bazı kişiler sadece puanla gerçekleşen seçimin de adaletsizlik içerebileceğini iddia edebilirler. Puanın her şey olmadığı, adayların ilmi heyecanı, gayreti, emeği, ilmi konularda kendine güveni, açık fikirli ya da tutucu oluşu vb. nin de önemli olduğunu savunabilirler. Fakat ülkemizde adalet isteyenlerin azlığı, adalet isteyenlerin de adaleti kendi menfaatlerine uygun olarak yorumlamaları ve en önemlisi bu tür kriterlerin ölçülmesinin imkânsızlığı dolayısıyla, seçimlerin “kul taksimi” olarak, “yani puan esası”na göre yapılması zorunludur.

Bu arada bu söylediklerim sadece araştırma görevliliği seçimlerinde değil, benzer diğer uygulamalar için de geçerli olabilir. Örneğin, kaymakamlık seçimleri, okul idareci seçimleri vb. Yeter ki, ülkemizde daha fazla hak ve adalete dayalı sistemlere doğru adımlar atılsın, zulüm ve haksızlık isteğindeki boynu kalın kişiler köşeye sıkışsın!...

zeynep.turkkan@hotmail.com

Bu yazıya toplam (1) yorum eklenmiştir.
Perihan Güven
08 Aralık 2011 Perşembe 16:41
Ya ÖYP'lilere ne demeli?
Vurguladığınız gibi bir sistemin gelecek vaad eden küçük üniversitelerin, büyük sorunu olan araştırma görevlisi alımlarında yaşattığı aksaklıklardan bizzat haberdarım. Bununla birlikte yazınızda bahsettiğiniz araştırma görevlisi istihdamı usulünün değiştirilip yerine ÖYP denilen sistemin getirilmesiyle araştırma görevlilerinin alan bilgisi kriteri tamamen kaldırılmıştır. Yani araştırma görevlilerinin alan yeterliliklerini ölçmeye dayalı mülakatın bütünüyle kaldırılması ne derecede doğrudur. Yıllarını alandaki bilgisini geliştirmek için okumalara adamış bir kişi yerine üç tane fazladan Türkçe/Matematik sorusu çözen birinin pat diye kadrolandırılıvermesi adaletli midir? Yeni kurulmuş gelişmekte olan üniversiteler için tahsis edilmiş bu özel(!) kadroların her nasılsa kendini ispatlamış üniversitelere sıçrayıvermesi torpilin nerede olduğunu muallaklaştırıyor. Çok haklısınız Zeynep Hocam. Sözleşmeli kadrodayken yıllarını ilme adayan insanların hakkı olan daimi kadroların genel kültürleri kuvvetli (!) bu arkadaşlara tahsis edilmesini biz de destekliyoruz(!).
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 12 °C
Hakkari
-6 / 10 °C
İstanbul
12 / 17 °C
İzmir
12 / 18 °C