Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Güneydoğu sorunu çözülebilir mi?
21 Kasım 2010 / 20:40
Eğer “sıfır sorun” kavramsallaştırmasını sadece dönemin baskın dış politika argümanı olarak görmüyor ve benzeri bir anlayışın ülke içi sorunların çözümünde de gerekli olduğuna inanıyorsanız, evet, belki

“kanın durması” anlamında bir çözüme ulaşılabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak kanın durması, sorunun çözüldüğü anlamına gelir mi? Tabii ki gelmez.

Kürşad ATALAR-HABERTARAF


Nitekim örgüt tarafından farklı dönemlerde farklı ‘ateşkes’ çağrıları yapılmış ve buna kısmen veya tamamen de uyulmuştur. Yani ateşkes dönemlerinde de kan bir şekilde durmuştur. Fakat sorun esasından çözülmediği için, bir süre sonra kan yine akmaya devam etmiştir.

Şimdi yine kanın durduğu bir dönemden geçiliyor ve fakat yine sorunun çözümü için elzem olan şeyler yapılmıyor. Çünkü tarafların her ikisi de olayı yanlış bir zaviyeden görüyor ve dolayısıyla da yanlış işler yapıyorlar.

Hükümetin “sıfır sorun” yaklaşımının somut karşılığı “kanın durması” vs. olduğu, örgütün eylemsizlik kararının somut karşılığının da liderliğin yaşamının garantilenmesi vs. olduğu müddetçe, evet, mesele yine çözümsüzlüğe mahkumdur.

Bendeniz, burada, “mesele öyle değil, şöyle çözülür” tarzı bir yaklaşımı benimsemeyeceğim. Çünkü bu tür yaklaşımlar genelde, meselenin özüne ilişkin çözümler üretmek yerine, ‘acilci’ öneriler içerir ve çoğunlukla da çözümsüzlüğü besleyici etkiler doğurur.

“Kürtçe televizyon kurarsak, bölge insanının havasını alırız” yaklaşımı da böyledir, “silahla değil, ekonomik tedbirlerle çözeriz” yaklaşımı da böyledir.

Eğri oturup doğru konuşacak olursak, çözümsüzlüğün kökeninde tarafların ‘ideolojik’ yaklaşımlarının yattığını söylememiz gerekecektir. Daha doğrusu, meseleye hep ‘milliyetçilik’ zaviyesinden bakıldığı için, sorun çözülememektedir. Evet, gerçek budur ve tarafların her ikisine de bu yaklaşımlarını terk etmedikleri sürece, bölge insanının sorunlarının bitmeyeceğini hatırlatmak gerekmektedir.

Milliyetçilikler, malum, karşıtlarını doğururlar. Sonuçta karşıtları da, kendilerine yapılan zulümlere rahmet okutacak denli benzeri zulümler yaparlar. Dolayısıyla da ortada ‘hak’tan eser kalmaz; olan, yine, uğruna üretildiği iddia olunan halklara olur.

Dolayısıyla, bu (ve benzeri) sorunların esaslı çözümü, sıkı (samimi) bir milliyetçilik analizinin yapılmasıyla mümkündür. Bu yapılmadığı sürece, önerilen (ve kısmen başarılı da olabilecek) çözümler kalıcı olamaz. Çünkü zulmün kaynağı kurutulmadığı için, sivrisineklerin üremesine engel olunamayacaktır.

Yani meseleyi yine ta baştan ele almak gerekmektedir. Türk’e de Kürd’e de (ve başkalarına da), ötekini sırf doğuştan getirdiği etnisitesi yüzünden kınamanın hiçbir haklı temeli olmadığı söylenmeli ve bununla da kalınmamalı, bunu yaptıkları sürece ‘zulüm’ işlemeye devam etmiş olacakları sürekli hatırlatılmalıdır.

Peki bu söylendikten sonra, Türk’ü de Kürd’ü de ‘insanlık’ ortak paydasında birleşmeye mi çağırmalıdır? Naçizane kanaatime göre, bunun da doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kanımca ‘insanlık ortak paydası” denilen kavramsallaştırma, tamamen ‘ideolojik’ içeriklidir ve farklı etnisiteleri birleştirmeye gücü yetecek bir terkip de değildir.

Çünkü Marksistle liberalin “ortak insanlık  paydası” yoktur. Ya da Müslümanla liberalin veya Marksistin de “ortak insanlık paydası” yoktur. Bunlar farklı ideolojilerdir ve ‘insan’ı farklı tanımlarlar. Haddizatında “insanlık ortak paydası” denilen şey, liberal düşüncenin bir kavramsallaştırmasıdır ve Fransız Devrimi’ndeki ‘kardeşlik’ ilkesinin uzanımlarından biridir. Dolayısıyla, ‘ideolojik’ içeriklidir ve kabul veya redde açıktır. O bakımdan da birleştirici olamaz. Belki burada yapılabilecek şey, pratik tecrübenin sonuçlarından hareket etmek olabilir. Zira “insanlık ortak paydası”na yönelik çağrı modernitenin küresel ölçekli hakimiyetinin pekiştirildiği yirminci yüzyılda net bir şekilde yapılmış ve sonuçları da alınmıştır. Bu çağrının sonuçlarının ‘olumlu’ olmadığı da fiilen görülmüştür. Hatta bu çağrının yoğunluklu olarak yapıldığı yirminci yüzyıl, dünyanın daha önceki asırlarda görmediği ölçüde ‘zulümler’e şahit olunan çağ olarak nam kazanmıştır.

Dolayısıyla, modernitenin modası geçmiş kavramlarından medet ummayı artık bırakmak gerekmektedir. Çözüm bir başka yerdedir.

Peki nerededir?

Tabii ki İslam’da.

“Oldu mu yani şimdi? Sen de bir başka ‘ideoloji’yi öneriyorsun? Bu çözümsüzlüğü daha da derinleştirmez mi?” diye hemen çıkışmayın.

Elbette ki, herkes, kendi zaviyesinden çözümünü önerecektir. Ben de kendi önerimi sunuyorum. Ama şuracıkta bir hususun altını çizmeliyim ki, bendeniz, önerileri post-modern görececilikle değerlendirmeyi doğru bulmam. O bakımdan, sorunları, sonu “ne olsa gider”e varacak  görececi bir yaklaşımla ele alanların genellikle sahici çözümler önerebileceklerine de inanmam. Bendeniz, “benim önerim doğru, ama yanılabilirim de” yaklaşımını benimseyenlerdenim. Dolayısıyla iddiamı gerekçeli bir şekilde savunurum ve yanlışlanana kadar da ona sahip çıkarım.

Evet, bu sorun için de, (tıpkı benzerleri gibi) İslami çözümü öneriyorum. Çünkü İslami çözüm, kaynağındaki farklılık dolayısıyla, evet özellikle de bu farklılık dolayısıyla, asli çözümdür.

Burada, cevabımın teolojik ve mantıksal gerekçelerini uzun uzadıya anlatacak değilim. Ancak özellikle ‘kaynak farklılığı’na dikkat çekmeyi şimdilik yeterli görüyorum.

Postmodern bir görececilikle, farklı akılların önerdiği çözümler arasında hiyerarşik bir derecelendirme yapılamayacağını savunanlar olabilir. Ayrıca tek hakemin ‘tecrübe’ olabileceğini söyleyenler de çıkabilir. Bu tezler için şimdilik bir şey söylemiyorum.

Ben burada farklı bir şeyin altını çizmeye çalışıyorum: “İslam, kaynağı itibarıyla farklı olduğu için, ‘farklı’ bir çözüm önermiştir” diyorum. İslam, her ‘esaslı’ meselenin olduğu gibi, bu meselenin de çözümünü ‘hata etme ihtimali olan’ insan aklına bırakmamış, ‘kusursuz’ varlık olan Allah’ın ilmini ‘hakem’ tayin etmenin en doğru (ve ‘akli’) seçenek olduğunu beyan etmiştir.

Nedir o?  

“Acilen kanın durdurulması” mı, “uzun vadeli ekonomik tedbirler” mi, yoksa “Kürdistan’ın kurulması” mı?

Tabii ki bunlar değil. Benzerleri de değil. Bu meselenin çözümünde İslam’ın çözümünü kabul etmek, basitçe, çözümün ‘milliyetçilik’te olmadığını ikrar etmek demektir. Çözüm, “insanların (ve tabii ki halkların) doğuştan getirdikleri bir üstünlük yoktur; üstünlük ‘takva’dadır” İlkesinde gizlidir. Bu gerçeğin Ari ırkı yücelten Alman ve İtalyan nasyonalistlerine de, milliyetçiliği resmi ideolojinin bir umdesi Türk nasyonalistlerine de, PKK’lı nasyonalistlere de söylenmesi ve ısrarla da altının çizilmesi gerekmektedir. 

Denilebilir ki, “bu sizin görüşünüz?”

Ben de diyorum ki, “hayır benim ‘görüş’üm değil; bütün yaratmaları bilen ve insanları da yaratan, yarattığına akıl veren ve verdiği aklın gücünü, sınırlarını ve sapmalarını da bilen, Aldatıcı’yı yaratan ve onun aldatmalarını da bilen ve kullara Rahmet etmeyi üzerine yazan ve yazdığı için de vahyi ile onları uyaran Allah’ın sözlerinin bir anlamda tercümesidir.”

Hangi sözlerinin?

“İnsanların dillerinin ve renklerinin farklılığının, ayrışmanın meşruluğunu değil, O’nun gücünü gösterdiğini”, “üstünlüğün erdemlilikte olduğunu”, “haksız yere bir cana kıyanın bütün insanlığa kıymış sayılacağını” beyan eden ve benzeri sözlerinin.

“Ben Allah’a inanmıyorum ki?” diyeceklere ise, sözüm şudur: “ben de zaten bu sözleri, (şimdilik) size değil, Allah’a inandığını söyleyenlere söylüyorum.”

Allah’a (ve tabii ki sözlerinin ‘gerçek’ olduğuna) inanmadığını söyleyenlerle tabii ki başka bir zeminde tartışmak gerekiyor.

Onu da daha sonra (başka vesilelerle) yapacağız, yapmamız da gerekiyor elbette…

 

mkatalar@hotmail.com

Bu yazıya toplam (1) yorum eklenmiştir.
fikret
22 Kasım 2010 Pazartesi 08:09
kürt sorunu
inşallah her iki tarafta bunu görür.ümmet bilinci ile hareket eder.
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
1 / 13 °C
Hakkari
-2 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
7 / 18 °C