Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mehmet Pamak: “Sahici adalet, İslam'la mümkündür”
09 Kasım 2010 / 07:01
İslam ve Hayat sitesinde yayınlanan Mehmet Pamak söyleşisinin 4. bölümünü sunuyoruz.

İslam’ın iktidar talebi yok mudur? Şeriat değişken midir? Bütün dinlere eşit uzaklıkta anayasa ve devlet arayışı İslami midir?

 

Görece özgürlük vaadeden yeni statükoya, sistem içi demokratikleşme çabalarının doğrudan içinde yer alıp taraf olan ve kendini İslam’a nisbet eden kesimlerle, bu değişimi Müslümanların maslahatı bakımından olumlu bularak aktif destek kararı alan kimi tevhidi uyanış öbeklerinin tutumlarının analizini yapmak önemli bir sorumluluktur.  Bu analiz, gidişatı doğru okuyup tedbirler almak, “emri bil maruf” bağlamında uyarılarda bulunmak, İslami toplum oluşturma, ümmeti vahiy ekseninde yeniden inşa etme sorumluluğumuz, gelecek tasavvurumuz ve bu istikametteki tevhidi mücadelemizin istikrar ve sürekliliği bakımından büyük önem arz etmektedir.

 

Bu konulara giriş yaptığımız bir önceki bölümde, daha çok sistem içi değişimin öncülüğünü yapanların ve küresel sistemin hedef ve projelerini değerlendirmeye, ülke ve bölgedeki tesirleri üzerinde durmaya çalışmıştık. İnşallah bu bölümde ve arkadan gelecek dört bölümde ise, öncelikle rölativist, postmodern, akılcı, tarihselci ve dinsel çoğulcu yaklaşımlar geliştirerek çağın şartlarına uygun İslam algısı üretme gayreti içinde olanları değerlendirmeye devam edeceğiz. Aynı zamanda da, tevhidi uyanış süreciyle yolları kesişmiş olan kesim ve kişilerden, bunlarla örtüşen iddiaları bugünkü süreçte yaygınlaştırma çabası gösterenlerin düşünce ve önerilerini değerlendirmeye çalışacağız. Yazılarından alıntılar yaptığımız dergi ya da yazarların isimlerini zikretmekten kaçınmamız ise, kişileri, şahsiyetleri, grupları hedef almak yerine, sadece düşünceleri, fikirleri ve eylemleri, Allah rızası için ve ilmi bir perspektifle analiz edip eleştirme sorumluluğunu öne çıkarmak gerektiğine dair inancımızdan kaynaklanmaktadır.

 

Bazı müslümanların, sistem içi değişim karşısındaki edilgen duruşları ve “şer’i” delilleri eğip bükerek eklemlenmeye açık tutumları

 

Bir önceki bölümde değindiğimiz kesimlerin, yani öteden beri sisteme tamamen eklemlenenlerin yanında, bugün bazı Müslüman kardeşlerimiz de, çoğunlukla emperyal projelerden bağımsız ve iyi niyetli arayışlar sonucunda da olsa, sistem içi görece olumlu gelişmeleri ve görece özgürleşmeye dair değişim çabalarını aşırı abartıp sahiplenmektedirler. Bu sebeple de, eski statükonun reel tehlike boyutu ve büyük zulmünün etkisiyle, zalim statükoya karşı görece özgürlükçü değişimci taraf içinde, aktif destek vererek yer almayı, Müslümanların kısa vadeli maslahatı bakımından uygun bulmaktadırlar. Ancak bu kardeşlerimiz, küresel destekle oluşan yeni statükonun, İslami kimlik ve değerler açısından orta ve uzun vadede taşıdığı önemli risk ve tehlike potansiyelini ya görmezden gelmekte ya da önemsememektedirler. Hatta, bazı Müslümanlar, bu tür görece değişimlere kapı aralamayı hedefleyen referanduma evet çağrısı yaparak, sistem içi değişime eklemlenme anlamına gelecek abartılı sahiplenme ve desteklerini, “ibâdet ve Allah’a teslimiyetin gereği olarak niteleyecek kadar da ileri gidebilmektedirler.

 

Bu tür kesimler ve öncüleri, nedense, sadece Kur’an davetçisi olma şerefiyle yetinmemekte, tevhidi duruşu koruyan açık İslami kimlikli mücadeleyi istikrarlı bir biçimde sürdüremiyorlar. Nedense, tıpkı Resulullah’ın (s) ve ilk Kur’an neslinin vahiyle yönlendirilmiş örnekliklerinde olduğu gibi, egemen şirk sistemi ve kurumlarından ayrışmayı, uzlaşmazlığı ve itaatsizliği esas alıp, bu ayrışmanın şahidliğini yapamıyor, örnekliğini oluşturamıyorlar. Bu ayrışma ve tevhidi netliğin yerine, son derece edilgen bir tutumla sistem içi değişime de davet eden bir rol üstlenmekten, üstelik laik-demokratik yeni statükoyu meşrulaştıracak dinî dayanak oluşturma çabası içine girmekten bile çekinmiyorlar. Toplumu, bir yandan Allah’ın hükmü olan Kur’an’a çağırırken, diğer yandan cahiliye hükmüne aktif destek vermeye de davet edebiliyorlar. Hatta, şirk sistemi anayasasına “evet” oyu ile destek vermeyi, Allah’a ibadet olarak nitelemekten de rahatsız olmuyorlar.

 

Halbuki Rabbimiz, Yusuf Suresi 40. ayette yer alan “hüküm yalnız Allah’ındır ve O sadece kendisine ibadet etmenizi emreder. İşte dosdoğru din budur. Lakin insanları çoğu bilmezler” hükmüyle de dosdoğru dinin tanımını yapmış bulunmaktadır. Anlaşılmaktadır ki, dosdoğru din; “nihai anlamda hüküm koyma yetkisinin sadece Allah’a ait olması, hayatın bütün alanlarını düzenlerken, birincil derecede sadece onun hükümlerinin esas alınması ve böylece itaat ve ibadetin sadece O’na tahsis edilmesidir.” Allah’ın şeriatı dışındaki yollara, hevanın ürettiği hükümlere uymak ise, kendisinden daha güzel hüküm koymanın mümkün olmadığı Allah’ın hükmünü bırakıp, cahiliyenin hükmüne tabi olmak anlamında bir sapma olarak nitelenip, kesin bir bilgiyle iman eden mü’minlerin bunu yapmamaları gerektiği uyarısı yapılmıştır. (5/Maide 50) Bu kadar açık hükümlere rağmen, nasıl olur da bazı Müslümanlar, “cahiliye hükmü koymaya, cahiliye anayasasına aktif destek vermeye”, Allah’a teslimiyetin ve takvalı olmanın gereği diyebilir ve nasıl olur da bir takım maslahatlar umarak da olsa bu cahiliye amelini Allah’a ibadet olarak niteleyebilirler?

 

Bazı kardeşlerimiz de, önce "sabit din,  dinamik şeriat" gibi kulağa hoş gelen mesnetsiz argümanlar eşliğinde “din-şeriat ayrımı” yaparak, sonra da şeriatı tamamıyla insan akıl ve hevasının belirleyeceği bir alan haline getirerek savrulmalara kılıf oluşturma gayreti içindedirler. Yani Kur’an’ın bütününün hem yüce Allah’ın emrinden oluşan “şeriat”ı, hem de “din”i ifade ettiği hakikatini görmezden gelerek, değişmez alan olan “din”in dışında kaldığını sandıkları “şeriat”ın, zamana, coğrafyaya ve şartlara göre değişebilen uygulamaları kapsadığını iddia etmekte ve böylece Allah'ın hükümlerinin yerine insan hevasının ürünü kanunların ikame edilmesine teolojik altyapı oluşturmaktadırlar. Hem de, Allah’ın emrinden oluşan şeriatın, “farîzalar, hadler, emir ve nehiylerden (ki bu emir ve nehiylere akidevi olanlar da dahildir) oluşan” değişmez ve evrensel boyutu da Kur’an’da açıkça ortaya konmuş olduğu halde. Üstelik, zanna dayalı bu din-şeriat arasındaki keskin ayrımcı ve şeriatın değişkenliği algılarını, tarihin derinliklerinde kalan Peygamberler arasındaki şeriat farklılıklarını aşan bir noktaya taşıyarak, son Peygamberin şeriatının da zamana, coğrafyaya ve şartlara göre değişebileceği anlamını da içerdiği iddiasıyla, Kur’an’a onaylatmaya da kalkışmaktadırlar.

 

Halbuki, Rabbimiz Kur’an’da, Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerinde kıldık, o halde ona uyun, bilmeyenlerin hevasına uymayın” (45/Casiye 18) ayetinde, kendi emrinden/hükümlerinden oluşan şeriatı dışındaki alanın “bilmeyenlerin hevası”ndan ibaret olduğunu ve son vahyin inzaliyle “bugün size dininizi tamamladım” (5/Maide 3) beyanıyla da, son ayete kadar bütün vahyin “din”i oluşturduğunu vurgulamış bulunmaktadır. Ayrıca, "Allah dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiyede bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu.” (42/Şura 13), "Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği hususlarda kendileri için şerîat koyan ortakları mı var?" (42/Şura 21) buyurarak, din ile şeriat arasında böyle keskin bir ayrımın yapılamayacağını, tam tersine bunların örtüşen kavramlar olduklarını açıkça ortaya koymuştur. Ayrıca, nihai ve mutlak anlamda şerîat vazetmenin sadece Allah’a ait olduğu, Allah’a rağmen şerîat (kural-kanun) koymanın, Allah’ın izin vermediği ya da hükme bağladığı konularda, farklı yeni hükümler koymaya kalkmanın O’na ortak koşmak anlamına geldiği vurgulanmıştır. Buna rağmen, dinle şeriatı ayrıştırıp, şeriata dahil kabul edilen Kur’an ayetleri hükümlerinin tümünün, zamana ve coğrafyaya göre değişebileceğini iddia etmek, moderniteye uyum sağlama kompleksiyle ya da çözümsüzlük bunalımıyla başvurulan bir başka çıkmaz yol olarak dikkat çekmektedir.

 

Kur’an’ın ekonomik, siyasal ve hukuki alanları düzenleyen ve yüce Allah’ın “hudutlarım” dediği muhkem hükümlerinin önemli bir kısmını tarihe gömüp, bugün bunların yerine yeni hükümler ihdas edilebileceğini söyleyen ve buradan kalkarak laik hukukla İslami hukuk arasında ilkesel olarak bir fark olmadığını isbata kalkışan tarihselciliğin de girdiği kapıyı işte bu anlayış açmıştır. Bu tür iddiaların sahibi kardeşlerimiz, sonra da sanki bu sistem içi restorasyon çabalarına bir başka açıdan dini meşruiyet sağlamak istercesine, referandum konusunun değişken olan şeriatla ilgili bir husus olduğunu ifade edebilmişlerdir. Sonuçta, bizce şirk anayasası” olan bu anayasada yapılan değişikliğe destek verilmesini de değişken şeriat bağlamında değerlendirerek meşru sayılması gerektiğini söyleyebilmişlerdir.

 

Bu tür yaklaşım sahiplerinin, bize yönelttikleri pek çok eleştiri ise, hakkımızdaki mesnetsiz zanlarından kaynaklanmaktadır. Mesela, vahye aykırılığı sebebiyle demokrasiyi eleştirmemizi, hemen despotizm ya da monarşi yanlısı damgası vurarak mahkûm etmeye kalkışmaktadırlar. Tıpkı bunun gibi, tevhidi imandan yoksun olarak ve Allah’ın hükmüyle hükmetmeksizin sahici ve mutlak anlamda adaletin ikame olunamayacağını söylediğimiz için de, bizi fakir kitleler için şeklen şeriat hükümlerini ikame eden Amerikancı zalim sultanların sistemini benimsemekle suçlayabilmektedirler. “İslami adalet sistemi” ifademizle de, bu tür zulüm sistemlerini kasdetmekte olduğumuz iftirasını atabilmektedirler. Üstelik de kendilerine ait bu iddiayı sanki biz benimsiyormuşuz gibi yapıp, buradan kalkarak ikinci bir yanlış çıkarımla, bizim şeriatı, hadlerin şeklen tatbikinden ibaret sayan sığ bir anlayışı temsil ettiğimiz karalama ve küçümsemesini yapabilmektedirler.

 

Bu tür yakıştırma ve iftiralar kimi İslami dergilerde şu ifadelerle yer alabilmektedir: “Anlaşılan o ki, tevhitli adalet mutlaka Müslümanların tekelinde olması gereken ve Allah’ın kitabında yer alan bazı sosyal, hukuki, ekonomik, medeni ve cezai hükümlerin hayata geçirilmesiyle gerçekleştirilecek olan bir adalet anlayışıdır. Oysa bu adalet anlayışı, adaleti şeriat kurallarının şeklen uygulanmasına indirgeyen sığ bir adalet anlayışıdır... Aynı şekilde bugün dünyanın en adil devletinin de şeriatın kurallarının harfiyen uygulandığı Suudi Arabistan gibi devletlerin olması gerekirdi...  Adaleti şeriatın kurallarında ararsak ve bununla sınırlarsak, üstüne bir de bunları uygulamak için zorlarsak oradan adalet çıkmaz, zulüm çıkar. Bu görüş sahiplerinin zihninde tevhit akidesine teslim olup, Allah’ın adıyla hükmettiğimizde adaletin de otomatikman tecelli edeceği gibi bir algı vardır...”.

 

Gerçekten anlamak mümkün değil, bir Müslüman nasıl bu cümleleri kurabilmektedir? Yukarıda ifade edilen ayetler gereğince de Allah’ın şeriatı, Allah’ın emirlerinin bütünü değil midir? Yüce Allah, emrinden oluşan şeriat dışında kalan alanın, heva ve zanna ait ve asla uyulmaması gereken alan olduğunu açıkça beyan ettiği (45/Casiye 18, 97/Kadr 4, 7/Araf 54) halde, nasıl olur da bir Müslüman, “Adaleti şeriatın kurallarında ararsak ve bununla sınırlarsak, üstüne bir de bunları uygulamak için zorlarsak oradan adalet çıkmaz, zulüm çıkar” cümlesini kurabilir? Yüce Allah Kur’an’da, emrinden oluşan bir şeriatın hükümlerini bize ulaştırmıyor mu? Sadece birkaç ayete bile baksak, bu çarpıcı hakikat apaçık bir biçimde ortada değil mi?

 

Mesela sadece En’am suresinin 151 ve 152. ayetlerini okuduğumuzda, Allah’ın emrinden oluşan şeriatın şu hükümleriyle karşılaşırız: 1- Allah’a şirk koşmayın, 2- Ana-babaya iyilik edin, 3- Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, 4- Fuhşiyatın/kötülüklerin gizlisine de, açığına da yaklaşmayın, 5- Haklı bir gerekçe yok iken, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın, 6- Erginlik çağına erinceye kadar yetimin malına, sadece  niyetlerin en iyisi ile yaklaşın, 7- Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın, 8- Söylediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalet yapın ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun, gibi ilahi emirler (şeriat) sıralandıktan sonra, 153. ayette Rabbimiz: İşte bu, benim dosdoğru yolum/sırat-ı müstakımim, o halde ona uyun ve sizi bu yoldan uzaklaştıracak olan başka yollara uymayın” buyurmaktadır.

 

Demek ki, Allah’ın emrinden oluşan şeriatın hükümleri, Allah’ın dinini, sadece kendisine uyulması gereken sırat-ı müstakımini oluşturmakta, onun dışında kalan yollar ise, kendilerinden uzak durulması ve uyulmaması gereken zulümat yollarını, cahiliye hükümlerini teşkil etmektedir. O halde nasıl oluyor da, Kur’an’da beyan edilen Allah’ın dininin, şeriatın hükümlerine uymayan ve alternatif başka hükümler ihdas edip, cahiliye kültürü anlamında başka yollar uyduranların da adaleti ikame edebilecekleri iddiası ortaya atılabilmektedir?

 

Mutlak, bütüncül ve sahici anlamda adalet yalnızca İslam’la mümkündür

 

Tevhidi adaletin, Müslümanlar dışındakiler, yani kâfirlerce de ikame edilebileceğini iddia etmek, Kur’an’la ve tevhidi imanla bağdaştırılabilir mi? Allah’ın emrettiği ve razı olacağını beyan ettiği adaleti Müslüman olmayan yöneticiler ve İslam dışı sistemler de ikame edebilirler mi? Bu tür iddialar doğru mudur? Hayır. Nitekim bunun mümkün olmadığını, Kur’an açıkça ortaya koyduğu gibi, bizzat bu iddiayı ortaya atanlar bile önceki yazdıklarında açıkça ifade etmiş bulunmaktadırlar. İslami olmayan bir sistemde ve Müslüman olmayan yöneticilerin de Allah’ın muradı olan adaleti ikame edebileceklerini söyleyerek, günün şartlarına uygun pragmatik açıklamalarla dikkat çeken bir kardeşimiz, bu sözleri söylemeden daha önce yazdığı Kur’an mealinin Maun suresinin giriş bölümünde, yani pragmatik davranmadığı, ilme sadakat gösterdiği yerde, bakın bu konudaki hakikati nasıl teslim etmiştir: “Tevhid ve adalet, dinin iki kanadıdır. Bunlardan biri kırıldığında, diğeri işlevini ifa edemez”. Bu, doğru tesbite katılmamak mümkün mü?

 

Anlaşılmaktadır ki, konjonktür gereği, tevhid olmadan da adalet sağlanabilir, “gayrimüslimler de adaleti ikame edebilir ve bu devlet mü’min devlet olur” diyenlerin, bu iddialarını dayandırdıkları sağlam bir delilleri yoktur. Bu mesnetsiz iddialarla paralellik arz eden “tevhitli adalet mutlaka Müslümanların tekelinde olması gereken” bir adalet anlayışı değil görüşünü savunanlar da cevap vermeli, kimler bu “tevhidli adalet” anlayışının ortaklarıdır ve hangi delile göre? Yüce Allah “şirk en büyük zulümdür” (31/Lokman 13)  hükmünü verdiği halde, tevhid dışında kalanlar, kitaplarını tahrif edip Peygamberlerini ilahlaştırarak, Allah’a şirk koşma konumuna sürüklenmiş olanlar ya da beşeri ideolojilerin müntesipleri ile laiklik ve demokrasiye iman edenler, sahici ve bütüncül anlamda adaleti ikame edebilirler mi?

 

Müslüman olmayanların, Allah’ı Kur’an’da tanımlanan vasıflarıyla hakkıyla takdir etmeyenlerin, O’na ve indirdiği son vahiy olan Kur’an’a hakkıyla iman edip, tam bir teslimiyetle teslim olmayanların (4/Nisa 65), yani gayrimüslimlerin, Allah’ın muradı olan tevhid eksenli adaletle ilişkileri olabilir mi? Halbuki, İlahi menşe’li sahici ve bütüncül adaletin ikame edilebilmesi, fıtrat ve vahyin bütünleşmesine ve tevhid akidesiyle bağın koparılmamasına, Allah ile ahdin bozulmamasına sıkı sıkıya bağlı bir sonuçtur. Yüce Allah, tevhidle bağın koparılması, kendisi ile yapılan ahdin bozulması ve ikisi de ilahi kaynaklı olan, temiz fıtrat ile vahyin arasının kesilmesinin insanları hüsrana sürükleyeceğini ve sonuçta arzda fesad çıkacağını bildirip, bu ikisinin arasının kesilmemesini emretmektedir. (2/Bakara 27, 13/Rad 25)  Tabii ki, Müslüman yöneticiler de, vahye ve Allah’a teslimiyette ve uygulamada zaafa düşerek adaletsizliğe kayabilir. Ancak bunun faturası İslam’a kesilerek, “Adalet Müslümanların tekelinde değildir, kâfirler ve gayri İslami rejimler de Allah’ın muradı olan adaleti ikame edebilir” denemez.

 

Rabbimiz, vahiyle bildirilmiş şeriatta (kitapta), “insanlar kıstı (adaleti) sağlasınlar diye kitabı, mizanı (adaleti ve ölçülerini) ve ... demiri (ki demir adaleti ikame etmek için gerekli gücü ve iktidarı da temsil eden bir anlam genişliğiyle anlaşılabilir) indirdik” (57/Hadid 25) buyurmaktadır. İşte bu sebeple, indirilmiş adalet ölçüleri esas alınmadan, ilahi murada uygun sahici ve bütüncül adalet ikame edilemez. Yani adalet ve mizan indirilmiştir, üretilmiş adalet, sahici adalet değildir. İndirilmiş ölçüleri esas almayan adalet teşebbüsü, şirk anlamıyla, bir bakıma zulmün bir çeşidi, hatta en büyüğü olmaktan kurtulamaz. En fazla, vahiyle bütünleşmediği için eksik ve zaaflı kalan fıtratın korunmuş erdemliliklerinin sonucu olan kısmi, parça ve görece adalet olarak ifade edilebilir. Bizzat Kur’an, “Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır” (5/Maide 45) hükmünü açıkça ilan ederken, nasıl oluyor da kimi Müslümanlar, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin de “adil” olabileceklerini iddia edebiliyorlar?

 

Allah’ın kitabında yer alan bazı sosyal, hukuki, ekonomik, medeni ve cezai hükümlerin hayata geçirilmesi” söz konusu olmadan adaleti ikame etmek mümkün müdür? Tabii ki, vahyin bütünlüğü içinde öngörülmüş ruh ve maksat dışlanarak, sadece tekil hükümlerin şeklen uygulanmasıyla, Allah’ın muradı olan adalet sağlanamaz. Tabii ki, ancak Kur’an bütünlüğünün dikkate alınması, ilahi murad olan adaletin tecellisi için gerekli kılınan bütün hükümlerin birlikte değerlendirilmesi, tüm ek şartların ve şeriatın maksadının da gözetilmesi suretiyle tevhidi adalet ikame edilebilir. Ancak, Kur’an’daki ekonomik, siyasal, hukuki, sosyal vb alanları düzenleyen hükümler dışlanarak da adalet asla ikame edilemez. Birincil derecede kural koyucu ve mutlak şâri olan Allah (c) ve hududullah içinde kalarak ikincil derecede kurallar koyan Resulü (s), tüm hayat alanlarını kuşatan bütünlük içinde, herhangi bir meselede hükmetmişler ve bunlar bize mütevatir biçimde intikal etmişse, yapılması gereken, azgınlık yaparak aynı konuda farklı tercihler yapma iddiasıyla ortaya çıkmak değil, sadece bu naslara teslim olmaktır. (4/Nisa 65, 33/Ahzab 36)

 

Adaleti, tevhid dışında arayanlar veya tevhidi imana sahip olmayan gayrimüslimlerin de Allah’ın razı olacağı adaleti ikame edebileceklerine inananlar, bir önceki bölümde alıntılandığı üzere, aslında kurtuluşun yolunun da sadece İslam olmadığı, “adaletin de, cennetin de Müslümanların tekelinde olmadığı” anlayışından beslenmektedirler. Bu kesimler, söz konusu yanlış yaklaşımlarını meşrulaştırmak amacıyla şunları bile söyleyebilmektedirler: “Adaleti tevhit ön koşuluyla sınırlamak isteyen mantığın geri planında hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’ın olduğu ve her alanda uygulanan hükümlerin sadece Allah’ın kitabından alınan hükümler olması gerektiği gibi bir anlayış vardır... Allah’ın hudutları denildiğinde kitapta yer alan sınırlı sayıdaki bu hükümleri anlarlar. Kur’an’da siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik, kamusal alanları düzenleyen ve yöneticilere bu alanlarda bol bol çözümler sunan pek çok hükmün varlığı gibi bir zanna sahiptirler...  tüm bu alanlarla ilgili bazı örnekleri onda bulmak mümkün olduğu halde, bunlarla kıyamete kadar insanların tüm problemlerini çözmek ve bunlardan yola çıkarak her zaman geçerliliğini sürdüren bir ekonomi, siyaset, hukuk vs modeli çıkartmak mümkün değildir.” 

 

Halbuki, Allah’ın emrinden oluşan son şeriat, bütün zaman ve coğrafyalarda, her türlü şartlarda geçerli olan ve mutlaka kendisine teslim olunması gereken evrensel hükümleri (33/Ahzab 36) de, yoruma ve ictihada açık olanları da ihtiva etmektedir. Bu sebeple Müslümanlar, ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki tüm alanlar için vazedilmiş muhkem şeriat naslarına teslim olup, ilahi hudutları koruyarak, ancak ve sadece kendi akıl, irade ve inisiyatiflerine bırakılmış bulunan, sayılı muhkem naslarla, yani hududullah ile çevrili geniş alanda, zamanın ve toplumun gereklerini dikkate alan proje, model ve sistemler üretebilirler. Önemli olan ve mutlaka uyulması gereken husus ise, şeriatın temel kurallarını, değişmez evrensel ölçü koyan nasları dikkate almaları, onlara aykırı düşmemeleri ve hududullahı aşmamalarıdır.

 

Ancak, mü’minler maalesef, Allah’ın kendilerine bıraktığı, hududullah ile sınırlanmış, Allah ve Resulünden gelen mütevatir kesin naslarla belirlenmiş, şeriatın değişmezleriyle çerçevelenmiş son derece geniş özgürlük alanını, henüz yetkin bir biçimde değerlendirebilmiş değillerdir. Tembellik, atalet ve sorumsuzluk zaaflarını aşıp, nitelikli çalışmalar yaparak çağın ve toplumun ihtiyaç ve şartlarına uygun siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki tüm alanları düzenleyecek projeler, sistemler, modeller üretmekten aciz kalanlar, bu acziyetlerinin faturasını yanlış adrese kesmektedirler. Evet bunlar, niteliksiz, çapsız ve tembel olmalarının faturasını, şeriatın son derece az sayıdaki değişmezlerine, çerçeve hükümlere, muhkem naslara keserek, Allah’ın hudutlarını aşmaya, hudutlarda gedik açmak suretiyle Allah’a ve Resulüne isyana yöneliyorlar. Vahyin ölçülerine sadakatle doldurmaktan aciz kaldıkları boşluğu, mağlubiyet psikolojisiyle karşısında komplekse kapıldıkları modernitenin ürettiği seküler model ve sistemlerle sentez arayışıyla doldurmaya meylediyorlar. Yani derin bir kompleksle, modernitenin bükemedikleri bileğini öpmeye koşuyorlar. Onunla uzlaşmak için, Allah’ın hudutlarını zorluyor, aşmaya çalışıyorlar.

 

Hz. Ömer’in kimi uygulamaları saptırılarak yapılan tarihselcilikle,

laik hukuk ile islam şeriatı uzlaştırılmak isteniyor

 

Geçmişte akademik seviyede mevzii bir çaba halinde ve marjinal kalan “tarihselcilik”,  (Kur’an’ın, iktisadi, siyasi ve hukuki alanları düzenleyen muhkem ayetlerinin maksatlarının evrensel, hükümlerinin ise tarihsel olduğunu iddia edip, bu hükümlerin bugün geçerli olamayacağı ve bu sebeple de hükümlerin değiştirilebileceğinin ifade edilmesi), değişim rüzgârlarının hızlı estiği bu süreçte kimi tevhidi uyanış süreci öbek ve şahsiyetlerini de kuşatmaya başlamış görünüyor. Bazı kardeşlerimiz, Hz. Ömer’in kimi ictihad ve uygulamalarından kalkarak, muhkem naslarla belirlenmiş bulunan şeriat hükümlerinin bile değiştirilebileceğini iddia edenlere dâhil olarak, Kur’an hükümlerinde değişime çağırabilmektedirler. Böyle bir yaklaşımın, sonuçta laik hukuk ile İslam şeriatının uzlaştırılabileceğini iddia eden, İslam’ı ekonomik, siyasi ve hukuki alanda modernitenin ürettiği seküler ölçülere uydurmaya kalkan tarihselcilere katkı sunmak anlamına geldiğini görmek gerekiyor.

 

Gelin Hz. Ömer’in (r), şeriatın kimi hükümlerini değiştirdiği iddiasıyla saptırılmaya çalışılan o ictihad ve uygulamalarını kısaca da olsa birlikte gözden geçirelim. Bilinen bir rivayete göre, hırsız için, yüce Allah’ın emrinden oluşan şeriatın hükmü olan “el kesme” cezası kıtlık döneminde Hz. Ömer tarafından askıya alınmıştı. Çünkü Kur’an bütünlüğünde emredilen, adalet idi. Ekonomik şartların çok bozulduğu ve insanların karınlarını doyuramayacak konumlara düştükleri kıtlık döneminde, “el kesme” cezasının askıya alınması, hükmün değiştirilmesi değil, sadece bu arızi zaruret durumu kalkana kadar geçici olarak askıya alınmasından ibarettir. Allah; leş, kan ve domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan hayvanın etini yemeyi haram kılmış, açlık hali ve tehlikesi karşısında sıkıntıya giren, bu konuda hariç tutulmuş ve bunlardan zaruri olarak yiyenler bağışlanmıştır. Tıpkı bunun gibi kıtlık yılında açlık sebebiyle hırsızlık yapanlara el kesme cezasının uygulanmaması da, Kur'an bütünlüğü içinde karşılığı olan adil bir uygulamadır. Adaletle yönetmenin de kaçınılmaz bir gereğidir. Yoksa Allah'ın hükmü değiştirilmemiş, uygulamasına son verilmemiş, farklı bir yorum ve uygulamaya da yönelinmemiştir. Farklı hüküm ihdası ya da farklı yorum ve uygulamanın söz konusu olabilmesi için, Hz. Ömer'in bugün pek çok tarihselci akademisyenin yaptığı gibi, “el kesme” yerine "elin çizilmesi" veya "elin hırsızlıktan kesilmesi" yorum ve uygulamalarını getirmesi veya insancıl olmadığı iddiası ile cezanın nevinin değiştirilip de tazir cezası uygulamasına gidilmesi gerekirdi.

 

Diğer örnek ise, Irak’ın fethini müteakip ele geçen geniş Irak arazisinin savaşa katılanlar arasında dağıtılmamasıdır. Burada da, yine şeriatın ganimetle ilgili hükmünün değiştirilmesi söz konusu olmayıp, Resulullah’ın uygulamalarından da kalkarak, Kur’an’da açıkça belirlenmemiş ve ictihada açık bırakılmış bulunan ganimet kavramının doğru tanımlanması söz konusudur. Bu tanımlamaya göre, fethedilen toprakların bu tanıma girmediği sonucuna varılmıştır. Ayrıca, Kur’an bütünlüğü ve "... Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz" (59/Haşr 7), "(Bir de o mallar) ... Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirlerindir." (59/Haşr 8) ayetleri dikkate alınarak mesele değerlendirilmiştir. Bunlara ilaveten, savaş yoluyla fethedilen toprakların savaşa iştirak edenlere taksiminin farz olmadığı, zorla fethedilen Mekke arazisinin Allah Resulü (s) tarafından taksim edilmemiş olması da dikkate alınmak suretiyle, Hz Ömer’in riyasetinde sahabenin katılımıyla yapılan bir şura içtihadı sonucu Irak arazisi dağıtılmamıştır.

 

Başka bir örnek de, zekat verilebilecek 8 gruptan bir tanesi olan "kalpleri İslam'a ısındırılanlar"a Hz. Ebubekir döneminde Hz. Ömer’in önerisiyle pay ayrılmamasıdır. Bu olayda zekat verilecek 8 grup arasından "kalpleri İslam'a ısındırılanlar" çıkartılmış ve Allah'ın hükmü değiştirilmiş değildir. Sadece müslümanların zayıf oldukları dönemde bu tür zekat verilen birilerinin bunu istismar ederek İslam'ın güçlendiği bir dönemde dahi zenginliklerini arttırma vasıtası haline getirerek yeni taleplerde bulunmalarına, bunu alışkanlık haline getirmelerine karşı çıkılmıştır. Gayet tabii bir gün tekrar İslam'ın maslahatı gereği "kalpleri ısındırılması gerekenler'" söz konusu olduğunda, yine bu hükmün uygulanması da söz konusu olabilecekti. (Mehmet Pamak,  “Abant Konsili Nihai Bildirgesi ya da Allah'ın Ayetlerini Satış Sözleşmesi”, Haksöz Dergisi-91) Bu hüküm, ne kaldırılmış, ne de değiştirilmiştir. Üstelik zekat fonundan illa her sene 8 kesime birden pay ayırmak zorunluluğu da yoktur. Bazen şartlar öyle gerektirebilir ki, bunlardan sadece bir kaçına verilip, diğerleri gerekli görülmeyebilir. Önemli olan mutlaka vahyin belirlediği bu 8 kesime ya da bir kısmına verilmesidir. Görüldüğü üzere tarihselcilerin istismar ettikleri gibi bir durum yoktur. Şeriatın nassları değiştirilmemekte, sadece ictihada açık olan alanda Kur’an bütünlüğü içinde şartlara uygun ictihatlar yapılmakta ya da hükmün muhtevasının müsaade ettiği uygulamalardan o günün şartlarına uygun bulunanlar tercih edilmektedir.

 

Sonuç olarak ifade edelim ki, bu örneklerde, ne hırsızın ceza müeyyidesini, ne ganimetlerin dağıtılmasını, ne de zekatın dağıtılacağı kesimleri belirleyen ayetler ve hükümlerin değiştirilmesi söz konusudur. Bunu yapmaya Resulullah da dahil kimsenin yetkisi yoktur. Kur’an’da böyle bir hüküm değişikliği yapmaya, kendisinin sadece vahye tabi olduğunu söyleyen Hz. Peygamber bile teşebbüs edemezken ve “Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Şâyet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azâbından korkarım” (10/Yunus 15) derken, nasıl olur da başkaları teşebbüs edebilir? Yoksa onlar, büyük bir günün azabından korkmazlar mı? O halde idrak etmeliyiz ki, bu tür örnekleri istismar ederek ve alakasız bir konumda göstererek, Kur’an’ın muhkem nasslarının, yüce Allah’ın, “hudutlarım” dediği hükümlerin bile bugünün şartlarına göre değiştirilebileceği zannından hareketle, günün laik pozitif hukuku ile İslam şeriatı arasında ciddi bir farkın bulunmadığı iddiası, mesnetsiz bir saptırmadan başka bir şey değildir.

 

Kur’an, siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki tüm bireysel ve toplumsal, özel ve kamusal alanları kuşatan az sayıda çerçeve naslar, ilke hükümler ve hudutlar vazetmiştir. Yüce Allah, mü’min kullarının şûrâlarına, bu çerçeve naslara riayet ve hudutları aşmamak kaydıyla, toplumsal veri, ihtiyaç ve şartların icabına ve çağın gereklerine uygun siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuki sistem, model ve projeler üretme yetkisini ve özgürlüğünü tanımıştır. Ve kullarının ortak akıl, irade ve inisiyatiflerinin önünde, bu konuda değerlendirebilecekleri geniş özgürlük alanları bırakmış bulunmaktadır.

 

İşte bu nasların/hudutların bilincine varılıp, onlara riayet edildiğinde, heva ve zannı esas alan, başta laiklik, demokrasi, liberalizm ve sosyalizm olmak üzere heva ürünü ve İlâhî vahyi redde dayalı modellerin, insanlığın ortak tecrübesi ve olumlu birikimi olarak takdim edilip sahiplenilmesinin ve İslam ile uzlaştırılmasının imkânsızlığı ve yanlışlığı fark edilecektir. Böylece, cahiliyyenin sistem içi değişimini bu kadar abartıp sahiplenmenin ve yeni oluşan görece özgürlükçü laik demokratik statükoya destek olmak için İslami dayanaklar aramaya ve teolojik alt yapı oluşturmaya kalkmanın yanlışlığı ve tevhidi-inkılabi mücadeleye zarar verdiği daha iyi anlaşılacaktır.

 

İslam, iktidar eksenli bir hayat tasavvuru ortaya koymasa da,

“hayatın bütününü düzenlemeye yönelik iktidar talebi ve iddiası yoktur” denemez

 

Bir İslami dergiden yukarıya alıntılanan düşüncelerin sahipleri iktidar hakkındaki görüşlerini de şu şekilde açıklamaktadırlar (ki bugün artık pek çok tevhidi uyanış süreci bakiyesi kişi ve grup da bu yanlış görüşü paylaşmaktadırlar): Dinin iktidar talebi yoktur. Din iktidar talep etmez, ancak Müslümanlar akli bir gereklilik olarak muhtelif amaçlarla iktidar talep edebilirler... Müslümanlar muhtelif devlet modelleri üretebilirler, üretilmiş olanlardan faydalanabilirler. Önemli olan bu modellerin zulüm üretmemesi, adil bir temele dayanması ve insanlığın faydasına işleyebilen modeller olmasıdır.”

 

En’am suresinin yukarıda zikredilen ayetlerine benzer onlarca ayette yer alan onlarca ilahi emri muhtevi şer’î hükümlerle, toplumsal hayatın ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki bütün alanlarının Allah’ın hükümleriyle düzenlenmesi emredilmişken, nasıl oluyor da bazı Müslümanlar, İslam’ın iktidar ve siyasetle ilgili bir talebi yoktur diyebilmektedirler? Bütün bu sosyal, siyasal, hukuki alanlarla ve toplumsal ilişkilerle ilgili Kur’ani hükümler iktidar olmadan, İslami sistem kurulmadan nasıl uygulanacaktır? Başka siyasi sistem ve modellerle yönetilen bir toplumda, mesela laik-demokratik bir sistemde, Kur’an’ın bu hükümleri yok sayılacağı ve hatta özellikle dışlanacağı açıktır. Buna rağmen, nasıl oluyor da bazı Müslümanlar, İslam toplumunun sisteminin ya da siyasi modelinin, insanlarca üretilmiş herhangi bir model olabileceğini söyleyebiliyorlar?

 

Aynı dergide bir başka yazıda şu iddialara yer verilmektedir: Devlet “Herhangi bir dinin... anlayışına uygun olarak iyiliği emredip kötülükten alıkoymaz. Din insanlar içindir ve dinin gerektirdiği sorumluluklar da insanların sorumluluklarıdır. Devlet ise toplumu meydana getiren farklı görüş ve unsurların üzerine ittifak ettiği anayasanın gereklerini yerine getirmekle mükelleftir.... Müslümanlar tarafından oluşturulmuş bir devletin, her şeyden önce bir ‘din devleti’, ‘şeriat devleti’ veya ‘şeriatı uygulayan’ devlet olmaması gerekir..... bu zihin yapısına göre dinin kurallarıyla yönetilmeyen bir devlet ‘küfür devleti’dir; böyle bir devlete itaat etmek ise ‘şirk’tir... Oysa İslam, zulmetmemesi ve adaleti tesis etmesi haricinde yöneticiye özel bir konum biçmez.... farklı inanç grupları, birbirleriyle ilişkilerini belli esaslara bağlayabilirler. Kırmızı çizgilerini ortaya koyarak, uzlaşı noktaları belirleyebilirler. Her inanç gurubu kendi içinde inancını dilediği gibi yaşar, kendi şeriatını uygular ama toplumun tümünü ilgilendiren meselelerde toplumsal ittifaka bağlı kalır.... Toplumu oluşturan kesimlerin üzerinde ittifak ettiği bir anayasa çerçevesinde, bir kesimin diğerlerine kendi görüşünü dayatmasını engellediği gibi, öte taraftan bir kesimin davranışlarıyla diğer kesimi rahatsız etmesine de imkan vermez.”

 

Anlaşılmaktadır ki, ilk bölümde alıntıladığımız laiklik ve demokrasiyle uyumlu İslam algısı oluşturmaya katkı anlamı taşıyan açıklamalarda yer alan aşağıdaki muhteva ile örtüşen görüşler giderek yaygınlaşmaktadır. "İslam, insanların hangi rejimle yönetildiğiyle değil, dinin o insani, ahlaki değer ve hedeflerinin ne kadar gerçekleştirildiğiyle ilgilenir.” Ya da “Devletin imanı olmaz, Devletin imanı adalettir. Adaletli devlet mü’min devlet olur. Kim yönetiyor olursa olsun, ister gayrimüslim, ister Müslim yönetsin. Allah adaleti emretmiştir, kim olursa olsun, yöneten ne ile yönetiyor olursa olsun, yönetenin ideolojisi, dini, inancı ne olursa olsun, o tali bir hadisedir.” Bu ifadelerle ortaya konan husus şudur: İslami iktidar ve tevhidi adalet sistemi arayışının yerine, hangi sistem ya da rejim olursa olsun, tevhide ve vahye dayanmasa da, sistem gayri İslami, yönetenler de gayrimüslim olsalar da, görece “adaleti” (!) ikame etmesi Allah’ın muradı bakımından yeterlidir. “Hangi adaleti, hangi ölçülerle ve nasıl ikame edecekler?” sorusuna ise, vahyi referans almayan, ancak “bütün din ve inançların müntesiplerince üzerinde ittifak edilecek bir anayasa” esas alınacaktır, cevabı verilmektedir. Peki, vahyi belirleyici kılmayan ve Allah’ın şeriatında belirlediği hudut ve ölçüleri esas almayan bir anayasa cahiliye anayasası olacağına göre, mü’minler böyle bir anayasaya ve cahiliye hükmüyle hükmeden, kendi dinlerinden olmayan bir yöneticiye isteyerek nasıl ve hangi delile dayanarak itaat edeceklerdir? Halbuki yüce Allah Kur’an’da, “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle iman eden bir topluluk için, hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?” buyurmaktadır.

 

Ayrıca, “Toplumu oluşturan kesimlerin üzerinde ittifak ettiği bir anayasa” tanımlaması doğru mudur ve böyle bir anayasanın yapılıp uygulanması mümkün müdür? Müslümanların ilahi vahyi esas almayan bir anayasayı kabul edip, gönüllü itaat etmeleri mümkün olmadığına, diğerleri de vahye dayalı bir anayasayı konsensüsle isteyerek ve benimseyerek asla kabul etmeyeceklerine göre, böyle bir anayasa iddiası havada kalmayacak mıdır? Ya da böyle uzlaşma ürünü bir anayasa, ancak tarafların din ve inançlarından taviz vererek bir ortak noktada buluşmalarıyla oluşabileceğine göre, Mü’minler dinlerinden taviz vererek batıl ile uzlaşmayı hangi delil ile ve hangi yetkiye dayanarak gerçekleştireceklerdir? (68/Kalem 8-10, 109/Kâfirun Suresi, 9/Tevbe 33) Toplumsal bütün kesimlerin üzerinde ittifak edecekleri anayasa, hangi zeminde, hangi referansa dayanarak ve hangi ölçüyü esas alarak yapılacaktır ve kim yapacaktır? Bu soruların cevabı, Kur’an’ın ve Resulün (s) güzel örnekliğinin belirleyiciliğinde, Mü’minler için tek ve aynı olması gerekmiyor mu? Vahyi esas almayan, bütün kesimlerin heva ve zanlarına dayalı görüşleri arasında uzlaşma sağlanarak üretilecek bir hukuk ve anayasa, yeni bir din ortaya koymayacak ve bu dinin inancı da kolektif hevanın ilah olduğu cahiliye inancı olmayacak mıdır?

 

Bir Müslüman nasıl olur da vahyi belirleyici kılmayan, Allah’a ve Resulüne teslimiyeti ve itaati esas almayan (33/Ahzab 36) bir hukuk ve anayasa yapımını meşru görebilir, önerebilir? Hatta nasıl olur da bir Mü’min, ancak böyle batıl ile uzlaşma ürünü bir hukuk ve anayasa ile toplumsal barış ve huzurun tesisinin mümkün olabileceğini iddia edebilir? Böyle bir iddia ve öneri tevhid akidesiyle nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle eklektik, uzlaşmacı bir kanaate “Medine Vesikası” uygulamasından kalkılarak ulaşılmışsa, bilinmelidir ki, dayanak olarak alınan iddialar, Resulün uygulamasıyla alakası olmayan, vesikanın tahrifi sonucunda üretilmiş yanlış düşüncelerdir. Çünkü “Medine Vesikası”, bütün dinlerin müntesiplerinin konsensüsü ya da ittifakıyla değil, Bedir zaferini ve Kaab bin Eşref’in öldürülmesini müteakip kendisine sığınıp, bir arada nasıl yaşayacaklarını, hukuklarının ne olacağını soran Yahudilere, Resulullah’ın dikte ettirmesiyle ortaya çıkan bir metindir. Yani bütün dinlerin müntesiplerinin birlikte hazırladıkları ve bütün dinlere eşit uzaklıkta bir metin olduğu iddiası asılsız ve tamamen uydurma bir iddiadır. Aslında, Yahudilerin de Rabbi olan Allah’ın kitabı Kur’an’da ortaya konan temel hak, özgürlük ve hukuk ölçülerinden hareketle, Resulün tek taraflı dikte ettirmesiyle ortaya çıkmış ve daha çok savunma paktı özelliği taşıyan bir belge ve uygulamadır. Bu sebeple de Vesika, eğer uzlaşma, ittifak ve konsensüs aranmış olsaydı, Yahudilerin asla kabul etmeyecekleri hükümler de ihtiva etmektedir. Bunlardan birisi de, “iki taraf arasında doğacak olan ihtilafların, Allah’a ve Resulüne götürüleceğini hükme bağlayan maddedir.

 

İşte bu tür bir takım rivayetlerin çarpıtılmasından kaynaklanan yanlış çıkarımlardan hareketle, uzlaşmacı yaklaşımlara yönelen kardeşlerimizin iddia ettikleri gibi, İslam’ın kendi kurallarına göre iktidar ve rejim oluşturma, Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir siyasi sistem, yönetim kurma iddiası yoktur, denebilir mi? Sistem gayri İslami de olsa, yöneten gayrimüslim de olsa müslümanların ona itaat etmesi istenebilir mi? Devlet “Herhangi bir dinin... anlayışına uygun olarak iyiliği emredip kötülükten alıkoymaz” denebilir mi? Aslında bu, hiçbir din ve ideoloji için de söylenemez. Bütün bu konuları muhkem naslarla Kur’an’da hükme bağlamış olan İslam için ise hiç söylenemez. Böyle iddialar, İslam’la, Kur’an’la asla bağdaştırılamaz. Kur’an’daki, “Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen (iktidar) kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar...” (22/Hacc 41), “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; Resule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve Resulüne götürün” (4/Nisa 59)  gibi açık hükümler ve bunlara benzer daha pek çok hüküm ne anlama gelmektedir? Bunlar tarihe ait olup, bugün artık geçerli değil midir?

 

Evet İslam, iktidar ve devlet eksenli bir hayat tasavvuru ortaya koymaz. İktidar ve devlet olmayı öncelemez. Ama bu, iktidar talebi olmadığı anlamına da gelmez. İslam, her şeyden önce, insanları kurtuluşa, karanlıklardan aydınlığa, zulümden adalete davet eden, dünyada kulluk ve ahirette kurtuluş eksenli bir hayat tasavvuruna sahiptir. Öncelikle, tevhidi davet, şahidlik ve eğitimle aklı, imanı, hayatı, şahsiyeti, insanları ve toplumları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp arındırmayı, inşa ve ıslah etmeyi hedefler. Bu mücadele sonucunda, öncelikle sosyal bir değişimle toplumun özündekini tevhidi istikamette değiştirmeyi başararak İslami toplumu inşa etmeyi ve sonuçta Allah’ın da bu toplumun siyasi durumunu aynı istikamette değiştirip İslami adalet sistemini takdir etmesine vesile olmayı amaçlar.

 

Ancak, bu uzun soluklu mücadele sürecinde ortaya çıkacak, ilk ümmet nüvesi olan küçük Kur’an toplumundan, İslami cemaatten başlayarak, siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal bütün toplumsal alanlarda Allah’ın hükümlerini egemen kılmak hedefli mücadeleyi esas alır. Evet İslam, ilk ümmet nüvesinden başlayarak, Kur’an’ın bütününü hayata hakim kılmak için çaba sarf eder. Ve ilk cemaatten itibaren, taguti sistemden, şirke dayalı otoritesinden ve ideolojisinden uzaklaşıp, ona itaati  terk etmeye çağırır. İslam, taguti otorite ve sistemlere itaattan sakındırdığı mü’minlere, itaati sadece Allah’a, Resulüne tahsis etmelerini emreder. Bunun yanında, Allah’a ve Resulüne itaatkâr olup şûrâ ile karar veren İslami otoriteye de itaati emrederek, alternatif iktidar alanı oluşturmayı da hedefler.

 

Müslümanlar, Allah’ın dini ve vahyin hükümleri zorunlu kılmadığı halde, sadece akli bir gereklilik ve muhtelif amaçlarla kendi beşeri keyfi tercihleri gereği mi iktidar talep etmektedirler? Allah’ın Kur’an’da bütün boyutlarıyla siyasal bir proje, bir yönetim modeli emretmemiş olması, İslam’ın iktidar talebi olmadığı şeklinde yorumlanabilir mi? Bu ancak, siyasal, ekonomik, hukuki alanlarda çerçeve naslar vaz eden Rabbimizin, teferruatlı bir siyasal model ya da projeyi emretmeyerek, bu tür projeleri, çerçeve naslar içinde kalmak şartıyla, zamanın ve toplumsal şartların gereklerine göre oluşturmaları için, kullarına lütufta bulunup inisiyatif tanımış olması anlamına gelebilir. Yoksa yüce Allah, insanları yaratıp sonra başıboş bırakmış değildir.

 

Kanaatimce bütün bu savrulmalar, İslami bir sisteme ya da siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik alanları da vahyin ölçüleriyle düzenlemeyi esas alan İslami bir yönetime ulaşmanın uzun zamanı ve zorlu bir mücadeleyi gerektirdiğini görünce yılgınlığa ve umutsuzluğa düşenlerin bunalımlı arayışlarının zaaflı sonuçlarından başka bir şey değildir. Bu tür mesnetsiz söylemler, kısa vadede iktidar nimetlerine ulaşmak isteyen kimi Müslümanların, “eremedikleri ete murdar”, “ulaşamadıkları salkıma koruk” deme anlamında, “Zaten İslam’ın siyasi bir modeli de, iktidar ve devlet olma iddiası ve talebi de yok” diyerek kendilerini rahatlatma çabaları olarak da görülebilir. Böylece, modern laik demokratik devlet ve sistem modelleriyle uzlaşıp, giderek bu hallerini de kanıksayarak, devrimci ve inkılapçı ruhu kaybediyorlar. Hak-bâtıl uzlaşmasıyla ortak yönetimler altında ve verili şartları meşru sayarak birlikte yaşama projeleri peşine düşmüş bulunuyorlar.

 

“Yaratmak da emretmek de Allah’a ait” değil midir?

 

Yüce Allah, yaratmanın da, emretmenin de kendisine ait olduğunu, bütün evreni ve içindekileri yaratıp, aynı zamanda onlara emrettiğini ve mülkün tek sahibi olduğu mutlak iktidarında bütün varlıkların ilahi emirlerine göre, sadece kendisini tesbih ederek ve sadece kendisine itaat, kulluk, ibâdet ederek hareket etmelerini emretmiş bulunmaktadır. Ancak imtihan sebebiyle, akıl ve irade nimetiyle, pek çok yeteneklerle donattığı insanları ve cinleri, emirlerine itaat ve isyan konusunda serbest bıraktığını, ahirette tercihlerinin hesabını soracağını bildirmiş bulunmaktadır. Yüce Allah insanlara, arzda halife kılınmanın (2/Bakara 30, 6/En’am 165) ve emaneti yüklenmenin (33/Ahzab 72) zorunlu bir gereği olarak, dünyadaki bireysel ve toplumsal hayatlarının bütün alanlarına, kendisinin inzal ettiği vahyin hükümlerini hakim kılmalarını, arzda emrolundukları gibi adaletle hükmetmelerini (5/Maide 42, 44, 49) emretmiştir. Eğer bunun gereğini yaparak, bütün diğer varlıkların iradesiz bir biçimde yaptıkları tesbihat ve itaati, insanlar da kendi iradeleriyle gerçekleştirirlerse, Allah’ın bütün evrendeki mutlak iktidarının kendi hayatlarını da kuşatmasını iradeleriyle sağlarlarsa, onlardan razı olup mükâfatlandıracağını, aksi halde cezalandıracağını beyan etmiştir.

 

“Bilindiği gibi, Resullerden önce insanların hayatlarına yön veren sapkın pratik, meşruiyet kazanmak için yönetim erkince temsil edilmek, böylece dinsel bir görünüm kazanmak durumundadır. Bu yüzden her bir Resul, kavmine tevhid mesajını getirdiği zaman, söylemini doğrudan yönetim erki meselesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Çağrısının omurgasını, yönetim yetkisini sırf alemlerin Rabb’i olan Allah’a özgü kılmalarını isteme oluşturmuştur.” “Bütün emretme ve yasa koyma yetkileri fert olsun, toplum olsun, insanlardan çekip alınacak, (Allah’tan gayrısının) hiçbir şekilde emretmesine, onun kendisine itaati sağlaması için mutlak anlamda kanunlar koymasına izin verilmeyecektir. Çünkü bu yetki sadece yüce Allah’a aittir.” (Abdülkadir, “Hamid, Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi”, Çev.: Vahdettin İnce, Ekin Yayınları, İst. 2001, sh. 78)

 

Ârâf Sûresi’nin ilk kısmında Mekke döneminde indirilen 54. ayette; “Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de yalnızca O’nundur...” hükmü vazedilmiştir. Yüce Allah bu hükümle, yarattığı kullarını başıboş bırakmadığını, onların bireysel ve toplumsal hayatının, siyasal, hukuki, sosyal ve ekonomik bütün alanlarını kuşatan çerçeve hükümler, hudut naslar vazetme yetkisinin de kendisine ait olduğunu beyan etmekte ve bu tür hükümler indirmektedir. Yüce Allah, kullarını, işte bu çerçeve naslara ve hudutlara teslim olup riayet ederek, bunları aşma azgınlığı göstermeden, bunlar içinde kalarak, zamanın ve toplumun şartlarına uygun siyasi, ekonomik, hukuki proje ve sistemler üretmekte serbest bırakmıştır.  Bu hükümle; Yaratan kimse, doğrudan doğruya yönetsel velayet ve egemenlik hakkını da tekelinde bulundurur denmek isteniyor.” Ayrıca, bu konuda açık hüküm taşıyan başka pekçok ayetler vardır. “Sonra seni de din konusunda (emirden) bir şeriat sahibi kıldık, o halde ona uy, bilmeyenlerin hevalarına (isteklerine) uyma” (45/Casiye 18), “Yoksa onların kendilerine Allah’ın izin vermediği dini koyan (Allah’ın dinde müsaade etmediklerini şeriat/kanun haline getiren) ortakları mı var?” (42/Şura 21) , “Onların işleri aralarında şûra iledir.” (42/Şura 38) Söz konusu ayetlerde, daha Mekke’de siyasi bir düşünce ve modelin ortaya konduğunu, mevcut siyasi otoriteye ve onların emretme, yönetme yetkisine açıkça karşı çıkıldığını, mü’minlerin ekonomik, siyasi, sosyal, hukuki bütün alanlarda cahiliyeden ayrışıp vahyin hükümlerine göre hareket etmeye yönlendirildiklerini görüyoruz. (T. Abdülkadir Hamid ,a.g.e, sh. 58, 59, 66)

 

Mekke’de inen bu ayetler de ortaya koymaktadır ki, bir cemaat ve şûrâya dayalı yönetimden bahsedilmekte ve Allah’ın şeriatına bağlanmak, Allah’tan gayrısının heva (istek) ve kurallarına uymamak emredilmektedir. İşte, “Daru’n Nedve” karşısındaki “Darul Erkam” böyle bir pratiğin doğal sonucu olarak doğuyor ve cahili sistemle, İslami şahsiyetin inşasında iman, amel ve cemaat planında alternatif yapı oluşturma başta olmak üzere, bütün bireysel ve toplumsal alanlarda ve her yönden tam bir ayrışma yaşanıyordu. Toplumsal olarak cahili yapı ve kurumlarından ayrışılıyor, onlara itaat reddediliyor, sapkın inanç ve uygulamaları eleştiriliyor, onlara itaatsizliğe ve uzlaşmazlığa dayalı siyasal tavır alınıyor, itaat edilmesi gereken şûrâya dayalı alternatif siyasal yapı inşa ediliyor ve bu sürecin doğal sonucu olarak da alternatif bir çekim merkezi oluşturuluyordu. Kur’an da bu ayrışmayı bir yandan teşvik edip, yönlendirirken, bir yandan da yaşanan bu ayrışmayı ayetlerinde zikrederek, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa örnek olarak sunuyordu. (Mehmet Pamak, Ramazan ve Kur’an, İLKYAY, 2007, sh. 101-103)

 

Ancak İslam toplumunda, İslami adalet sistemine ve vahye dayalı bir toplumsal yapı ve siyasi otoritenin oluşturulması gerekliliğine inanmayıp, kamu alanının bütün dinlere eşit uzaklıkta ve vahyin müdahalesine de kapalı tutulmasını, devlet planında ve kamu alanında laik pozitif hukukun uygulanmasının meşru olduğunu kabul edenler, Maide 44, 45, 47. ayetlerden çıkarılması gereken sonucun bile aşağıdaki gibi anlaşılması gerektiğini iddia edebilmektedirler:

 

İşte o iddia: Bu ayetlerde “sadece Yahudi ve Müslümanlara da değil, bütün insanlığa verilen bir ders, bir mesaj vardır. O mesaj; ihkak-ı hakka kapı açmamak için var olan hukukun "herkes hukuk önünde eşittir" sloganı ile özetlenebilecek şekilde adaleti gözetmesi ve uygulamasıdır. Muhatabın din, cins, ırk, mezhep, kabile, meslek vb. ne olursa olsun farklı kimlik ve özelliklerinin adaleti uygulamada mani bir unsur olmamasıdır.  ... Şunu herkes biliyor ki dünya üzerinde bugün sadece bir tek dini, onun emir ve yasaklarını, tefsir ve tevillerini yegane kaynak olarak kabullenen idarî sistemler artık yok. Globalleşme ile birlikte değişen toplumların çok kimlikli yapısı belki bu noktaya ulaşmakta en önemli faktörlerden biri. Dolayısıyla yürürlükte olan kaide ve kurallar çerçevesinde kalarak görevini yapan bir insanın, ayet-i kerimelerde yerini alan kâfir, zalim ve fâsık nitelemesi ile ilgisinin olması düşünülemez.” (Ahmet Kurucan, “Allah’ın ahkamıyla hükmetme”, 7 Ekim 2010, Zaman)

 

Görüldüğü üzere, söz konusu ayetlerin nüzul sebebi olarak zikredilen, Yahudilerin Tevrat hükümlerini fakirlere ve halka uygularken, zenginlerini ve egemen yönetici sınıfı kayırmalarına dair rivayetten kalkarak, bu ayetlerdeki “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyerek kafir, zalim ve fasık” olmanın, ancak yaşanılan ülkede hangi yasalar egemense, (bunlar Allah’ın hükümleri yerine laik yasalar da olabilir) onları uygularken, muhataplar arasında bu tarz bir ayrımcılık yapılması halinde söz konusu olabileceğini iddia edebilmektedirler. Zikredilen ayetlerde açıkça “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler” vurgusu yapılmışken, bu açık hüküm yok sayılarak, yürürlükte olan hukuk ve yasalar cahiliye hükmü bile olsa fark etmez, eğer bu cahili yasalar ayrımsız uygulanıyorsa Allah’ın muradı gerçekleşmiş olur denilebilmektedir. Yürürlükteki yasalar hangi din ya da ideolojinin ürünü olursa olsun, eğer herkese eşit olarak uygulanıyorsa kafir, zalim, fasık olmaktan kurtulunmuş olunacağı söylenebilmektedir.

 

Bir önceki ve bu yazımızda alıntılanan bunca belge ve bilginin ortaya koyduğu sonuç açık değil midir? Evet, dinde bu kadar değişiklik yaparak ulaşılmak istenen amaç, mevcut cahiliye toplumu şartlarında hak-bâtıl sentezli sistemlerde birlikte yönetme projelerine ve laik demokratik cahiliye sistemini görece özgürlükçü bir konuma doğru değiştirerek kurulacak yeni statükoya, teolojik meşruiyet zemini hazırlamak değilse, nedir?

 

Söyleşinin

1. bölümü için: İslamsız adalet arayışları üzerine

2. bölümü için: Bâtıl sistemler üzerine

3. bölümü için: Gönüllü sekülerleşme ikame ediliyor

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 10 °C
Hakkari
-4 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
9 / 18 °C