Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Irak’ta ABD, Türkiye’de AKP
08 Kasım 2010 / 08:00
Devlet, nasıl isimlendirirseniz isimlendirin (resmi ideoloji, derin devlet veya seküler düzen) halihazırda “AKP” ağıyla insanımızı avlamayı başarıyla sürdürüyor...

Celal SANCAR-GENÇ BİRİKİM, SAYI 137

 

Son yapılan referandumla ortaya çıkan acı ama gerçek manzara şu ki, ABD’nin Irak’ta Sünni’lerle Şii’leri karşı karşıya getirmesine aynen (motamot) benzemese de Türkiye’de de AKP; bu süreçte gerek Müslümanlar arasındaki ilişkileri, gerekse Müslümanların sisteme yönelik muhalefetini daha da zayıflatmayı başardı. Resmi ideolojiye karşı olan İslami muhalefeti geriletmedeki başarısından olacak ki; AKP’ye ilk tebrik de, referandum sonrası “Büyük Şeytan”dan geldi. Son referandumla bir kere daha açığa çıkan en önemli başka bir açmazımız da şu ki, Müslümanlar olarak hala kendi gündemimizi oluşturamamakta; resmi ideoloji ve onun taşeron partileri ile onların sözde karşıtlarının oluşturduğu akıntıda sürüklenmekteyiz. Gelinen durumu daha iyi anlayabilmemiz için biraz gerilere giderek, gelişmelere kısa bir göz atmakta fayda mülahaza ediyorum.

 

Son dönemlerinde Batı karşısında düştüğü acziyet ve bundan çıkışın da yolunun yine Batı’da aranması daha bir dönülmez yola itmiştir Osmanlı’yı. Bu şekilde bir süre daha devam eden yönetimce nihayet yolun sonuna gelindiği anlaşılınca, elde kalan toprakları Mustafa Kemal devralmış; üzerinde altıyüz küsür yıldır asılı duran “Osmanlı” tabelasını kaldırılarak, “Türkiye Cumhuriyeti” tabelası asılmıştır. Emevi ve Abbasilerden tevarüs eden İslami anlayış, beyliklerden Osmanlı’ya geçmiş; hemen hemen müsbet yönde üzerine bir şey ilave edilmeden Cumhuriyet toplumuna aktarılmıştır. Cumhuriyet yönetimi, İslam’ın kırıntısını taşıyan bu geleneksel kültürün en ufak bir zerresini bile yaşatmamak üzere savaş açtı. Bu savaş Mustafa Kemal ve İsmet İnönü döneminde her türlü insanlık dışı yöntem uygulanarak devam etti. Bütün bu zulüm ve entrika, toplumu istedikleri seviyeye getirmelerine yetmediği gibi bir boşluk da oluştu; zamanla bu boşluğu fark ettiler İmam-Hatip okulları, İlahiyat Fakültesi ve Kur’an Kurslarının açılmasına müsaade ettiler.

 

Kendi kontrollerindeki bu okullarda eğitim görenlerden, Kur’an’a yönelenlerin arttığını gören resmi ideoloji, uzun süre yok etmeye çalıştığı geleneksel kültüre tekrar can simidi gibi sarıldı; dinsiz olmayacağını anlayınca da “En az zararlı İslam’la olalım bari” diyerek Nurculuk, Süleymancılık ve Işıkçılık gibi yapıları Kur’an’ı merkeze alan Müslümanlara karşı gerektiğinde kullanmak üzere, yedeğine aldı. Kontrolündeki bu gruplar vasıtasıyla toplumu manipüle etmeye çalışan sistem, buna rağmen Kur’an’la (ağır-aksak da olsa) muhatap olan ve sistemden bağımsız hareket etmeye çalışan insanların artmasından endişeye kapılmış olacak ki; az sayıdaki bu insanların önünü kesmek için Erbakan’ı Konya’dan bağımsız aday olmaya ikna ederek, böylece ilk adımı atmış oldu: “Biz 1960'lı yılların ortalarından itibaren Konya'nın 85 mahallesinde tebliğ amaçlı, programlı, kültürel çalışmalar yapıyorduk. Hatta Cumartesi ve Pazar günleri birkaç doktor, vaiz, güzel sesli hocalarla köylere gidiyorduk. Doktorlar ilgilendiğimiz köylüleri muayene ve tedavi ediyorlar; hatipler ve hafızlar camide konuşmalar yapıyor ve Kur'an tilavet ediyorlar; köy odalarında İslam'ın esasları öğretilmeye çalışılıyor, Dünya ve Türkiye'deki insanlığın çıkmazları, kurtuluş yolları bilgimiz oranında anlatılıyordu. İçtimai ve iktisadi bünyedeki dengesizliğin sebepleri izah edilmeye çalışılıyor, İslami çıkış yolları gösteriliyordu.

 

İşte bu dönemler, bazılarında, sözünü ettiğimiz kültürlenmiş müslümanlara sahip çıkma ve yönlendirme telaşı başladı. Serdengeçti (Osman Yüksel) geldi olmadı. Cevat Rifat Atilhan geldi olmadı. Necip Fazıl geldi olmadı. Tahsin Demiray geldi olmadı. Hasan Aksay geldi olmadı. Çünkü bunlar ele avuca sığacak insanlar değildi. Devlet bunların yanında değildi. Konya'ya birileri gelmeliydi ve bu hazır hale gelmiş potansiyele sahip çıkıp, oy potansiyeli haline dönüştürmeliydi, Ve oldu da. Devlet'in, Türkiye'nin güvendiği emin eller Necmeddin Erbakan hocayı Konya'ya getirdiler.”(1)

 

Adalet Partisi’ne müracaatı sonrası Demirel tarafından veto edilen Erbakan, Odalar Birliği Başkanlığını kazanarak koltuğa oturmayı başardı. Bulunması gereken yerde olmadığından olacak ki, oradan da zorla kapı dışarı edilmesinin ardından Konya’dan bağımsız aday olarak katıldığı 99 seçimlerinde milletvekili olan ve daha sonra Milli Nizam Partisi’ni kuran Erbakan; taraftarlarıyla birlikte “resmi ideolojinin limanlarında dolaşmak kaydıyla” iskeleye çekildi. Birkaç yıl faaliyetten sonra, bilinen sebeplerle partisi kapatılınca yurtdışına gitmek zorunda kalan Erbakan; bir müddet sonra ihtiyaca binaen, “kurye” ile getirtilip yeni bir partiyle (MSP) tekrar hizmete sokuldu. Başlarda (MNP ve MSP döneminde) yapılan mitinglerdeki konuşmalarda açıkça sisteme muhalefetle laikliğin dinsizlik olduğu ve “Şeriat gelecek, vahşet bitecek” söyleminden, günümüze gelindiğinde; ne laikliğin ne de demokrasinin pek “o kadar da kötü” olmadığı inancının benimsenmesinde bir sakınca görülmedi. Yavuz Donat’ın, “Refah’ın laikliğe bakışı nasıl?” sorusuna Erbakan; “Amerika’da neyse, bizimki de o. İngiltere, İsviçre laiklikten ne anlıyorsa, biz de onu anlıyoruz” cevabını veriyor. Arkasından gelen, “Laik misiniz?” sorusunu ise; “Tek laik biziz” diyerek cevaplıyor.(2)

 

Bu sürecin arka planını bir kere de Cemil Ertem’in “Bir politik muhalefet olarak İslam” başlıklı yazısından okuyalım: “Türkiye’de İslam’ı millileştirerek ehlileştirme ve ilkönce ulusal egemenliğin sonra da emperyalizmin bir parçası yapma projesinin tipik ve tarihsel örneği Erbakan ve onun ‘milli’ görüşüdür. Bu anlamda bütün bu coğrafyada ‘milli din’ aynı zamanda, ulus-devlet ve onun bekası sayılmıştır. Böyle olunca İslam’ın temel çıkış noktası olan ümmet yok sayılmış onun yerine ırka bağlı aidiyet, İslam’la güçlendirilerek ulusal egemenliğin ve baskının temel ideolojik yapısı olmuştur. Türkiye’de, şimdiye değin faşist ideolojinin temelini, bundan dolayı, ‘Türk-İslam sentezi’ bulamacı oluşturmuştur. Türk-İslam sentezi, bu anlamda ne yalnız Türk ne de İslam’dır; hatta İslam hiç değildir. Doğrudan Amerikancı-faşist ve güdük bir ideolojidir. Türkiye’de laisist düzen, din devletin içine alınarak gerçekleştiriliyor ve Diyanet İşleri en büyük bütçeli ‘laik’ birimlerden biri oluyordu. Ama Türkiye’de, aynı zamanda, aşağıdan gelen İslam muhalefetini bu çembere almak için İslam referanslı partiler kurduruluyor, bunlar ‘Milliyetçi Cephelerin’ ortağı yapılıyor ve çember tamamlanıyordu.

 

Bütün İslam coğrafyasında millet oluşumu ve milliyetçi ideoloji, aynı Türkiye’de olduğu gibi, İslam’la birleştirilerek sağlanmıştır. Kemalist devlet kurulduğunda aynen bu yola devam etmiş, ulus vurgusunu tanımayan ve hiçbir zaman da tanımayacak, tarikatlara, medreselere ve gerçek İslam entelektüellerine acımasız bir terör uygulayarak onları yok etmiştir. İslam’ı gerçek özünden, ümmet’ten uzaklaştırarak ulus-devletin dikenli tellerinin arasına sokmak ve orada ilkönce jakoben bir küçük burjuva diktatörlüğü sonra da “milli burjuvazi” gelişince içe kapalı faşist bir diktatörlük kurmak.”(3)

 

70’li yıllarda, "İslamcı kadroların tek ve ana görevi şudur; içinde bulunduktan ortamı, tam demokratikleştirme sürecine sokmak ve tam demokratikleşmeyi gerçekleştirmektir. İslamcı kadrolar kesinlikle başka bir şey düşünemez. Ne zamanki bu gayretlerinin sonucu içinde bulun­duktan ortam, tam demokratik bir ortam haline dönüşür; işte o zaman tam demokratikleşmenin getirdiği serbestliklerden yararlanarak, İslam’ı getirmek üzere çalışmaya başlanır" düşüncesi bilhassa üniversite gençliğine empoze edilmeye başlandı. Bu düşünceden yola çıkarak resmi ideolojinin belli kurumlarına “sızanlar” zaman içinde, bulundukları yerlerde “sızıp” kalmaya başladılar; acemi hırsızın, soymak için girdiği evde sızıp uyuyakalması gibi..

 

Toplum, 12 Eylül darbesini takip eden yıllarda Ayfer Tunç’un (romancı) “1980 darbesiyle başlayan süreç bir mantalite değişikliği yarattı. Oportünist, kazanmak için her şeyi mubah olarak gören bir anlayış [Özalizm de deniyor bu anlayışa. (C.S.)] toplumsal dokumuza yerleşti, çürümeyi hızlandırdı. Türkiye bütün dünya gibi epeydir bir şov çağı yaşıyor; yalnız siyasette değil, hayatın her alanında. İnsanın ‘ne kadar harcayabiliyorsan, o kadar varsın’ biçimiyle var olabilmesi korkunç bir çürümenin işareti” (4) ifadeleriyle anlatmaya çalıştığı süreci yaşamaya başladı.


 

90’lı yıllara gelindiğinde mahalli seçimler arifesinde, Erbakan ve partisine önceleri muhalefet eden ve “radikal” olarak adlandırılan kesimden; belediye başkanlığı seçiminin, milletvekili seçiminden farklı olduğuna dair bazı sesler yükselmeye başladı. Bu iddiayı taşıyanların bir kısmı belediye başkanlığı için aday oldu ve bir çoğu da kazandı. “Surda bir gedik açılmıştı” ve o gedik daha da genişletilerek; bu sefer yapılan genel seçimlerde milletvekilliği için yarış başladı. Önceleri milletvekili olmayı “mürted” olmakla eşit görenlerden bazıları; daha sonra kendileri milletvekili olunca, çevresindekilere alaycı bir şekilde, “Biz şimdi mürted mi olduk” demekten bile çekinmediler. Zaman içersinde bu tür Kur’an’i kavramlar (mürted, müşrik, tağut gibi) çok az bir kesim dışında, tedavülden kaldırıldı ve kullananlar ise; “Hala siz, bizim bıraktığımız yerde mi otluyorsunuz” sözleriyle aşağılandı. “Bizim mahallenin gençleri” belediye başkanlıkları ve resmi kurumlardaki koltuklarına kısa zamanda alıştılar ve seküler rejime uyum sağlayarak yönetimde başarılı da oldular. Bu süreçte, “Kur’an’da aslında bir devlet modelinin olmadığı” gibi sesler de duyulmaya başladı; anlaşılan o ki, makam ve mevkiler “dindarların” zihinlerinin açılmasına da yaramıştı.

 

“Abant Konsili” toplantıları da o süreçte toplumu bu günlere hazırlıyor, katılımcılarını havaya sokuyor ve zaman zaman coşturuyordu bile: “Türkiye’nin akliyyet açısından rüşde ermiş insanlarından oluşan platforma katılınca, kendi kendime ‘iyi ki katılmışım’ dedim. …Demokrasinin ‘hukukun üstünlüğü’, ‘insanın temel hak ve özgürlükleri’ gibi hedefleri, İslam’ın da toplumsal hedefleri arasında yer almaktadır.” (5)

 

“Muhafazakar Demokrat” temel felsefesine dayalı olarak kurulan AKP; ve onun aynı inancı taşıyan bürokratlarınca desteklenen “Abant Konsili” toplantılarından beklenen temel amacın ne olduğunu, bu toplantılara başladığından itibaren birkaç kere katılan Hüseyin Hatemi’nin kaleminden okuyalım: “Esasen küresel soyguncuların ‘Ilımlı İslam’dan bahsettikleri şudur: Ilımlı Müslüman, zulm’ün safında mazlûma silahını çevirerek ‘konuşlanan’ ancak, namaz vakti geldiği zaman yine aynı safta riyâ namazı kılan müslümandır. En hâlis ve değerli ılımlı müslüman budur! Bir de daha düşük kaliteli bir ılımlı Müslüman vardır ki, iyinin ve kötünün ne olduğunu ayırmak derdi değildir, ‘büyüklerin işine ve büyük işlere karışmaksızın’ düşünce yeteneği yönünden tam bir bitkisel hayata girmeyi, doğru İslâmî tutum sanır.”(6)

 

“İslamcı” aydınların da bu tür toplantılara katılımlarının artmasıyla, toplumda istenen neticenin alınmaya başlandığı görüldü; Müslümanlar nezdinde önceleri “ayrı bir dünya görüşü/din” olarak algılanan demokrasinin, iddia edildiği gibi “din/sistem” değil, aslında “bir yönetim şekli” olduğu konuşulmaya başlandı. Nuriye Akman, Abant manzarasını değerlendirdiği “Demokrasiye iman tazelendi” başlıklı yazısında, “İslamcı” aydınların sergiledikleri durumu şöyle aktarıyordu: “Çizdikleri manzara Türkiye'nin röntgeni gibi Abant Gölü'nün üstüne düştü. Aydınların göle düşen yüzlerinde kimseleri kızdırmadan demokrasiye iman tazelemiş olmanın derin huzuru vardı. İslamcı aydınlar, ‘Biz 27 Şubat'ta da demokrasiyi savunmalıydık, İslamcılar bal gibi takiyye yaptı’ diyorlardı ve itiraf ediyorlardı. Anlaşılan ‘Demokrasi dışı’ bir hareket olarak yorumladıkları 28 Şubat süreci İslamcılar'ı ‘Demokrasi içine’ çekmişti. Bu Abant toplantılarının en hazin ve en mutlu çelişkisiydi.” (7)

 

28 Şubat’ın “marifetlerini” bir de Murat Yetkin’in 'Beni 28 Şubat AB'ci yaptı' başlıklı yazısından okuyalım: “Meclis Başkanı Bülent Arınç, ‘Ben eskiden Avrupa Birliği diyenlere vatan haini gözüyle bakardım’ dediğinde, gazetecilik refleksiyle, ‘Ne zamana kadar?’ diye soruverdim. Arınç duraksamadan ‘28 Şubat sürecine kadar’ diye yanıtladı. Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Akif Beki'nin, yıllardır sunduğu 'İskele-Sancak' programındaki son yayınında sorgucu konuktuk. Arınç'ın bu yanıtına, hemen solumda oturan Sabah Gazetesi Ankara Temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş ‘Çok ilginç’ diye tepki gösterdi. Onun solunda oturan Yeni Şafak'ın Ankara Temsilcisi Mustafa Karaalioğlu'nun aynı andaki ilk tepkisi ise, ‘Nasıl yani?’ oldu. (O sabah, gazetesinin ekibiyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile kahvaltı sohbetine katılan Karaalioğlu, sanki program başından beri Erdoğan'ı eskisine göre daha devletçi bulmanın hayal kırıklığını yaşıyor gibiydi.)

 

Arınç açıkladı: ‘28 Şubat'a dek, AB'ye düşmandım. Türkiye'nin AB üyeliğinden söz etmeyi vatana ihanet sayardım. Ancak bu bizim gözümüzü açan, adeta turnusol kâğıdı gibi bir süreç oldu. Ben 1995 yılında parlamentoya girdim. Bazı olayları bizzat yaşadım. Başkaları yatağında rahat yatarken, ben uyuyamıyordum. Gelişmeleri kendi içimizde değerlendirdik ve bir karara vardık. 28 Şubat sürecinde yaşadıklarım, beni AB hedefine gitme konusunda ikna etti. Bu hedefe gitme gereğine inandım.’

 

28 Şubat süreci, 1996 yazında Necmettin Erbakan liderliğinde Refah Partisi ve Tansu Çiller liderliğinde Doğru Yol Partisi arasında kurulan 'Refahyol' koalisyonunun 1997 yazında çekilmeye zorlanması sürecine deniyor, hatırlanacağı gibi. Adı da 28 Şubat 1997'de yapılan ve ardından Erbakan'ın 18 maddelik bir 'İrtica ile mücadele' programı ilan etmek zorunda kaldığı Milli Güvenlik Kurulu toplantısından geliyor. Daha önce Erdoğan ve AK Parti'nin çekirdek üçlüsünün diğer ismi Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, değişik vesilelerle 28 Şubat sürecinin kendileri açısından Erbakan'ın Milli Görüş çizgisinden siyaseten kopmalarında rol oynadığını söylemişlerdi. Ancak hiçbiri, Arınç'ın ki kadar açık ifade edilmiş sözler değildi.” (8)

 

Daha sonraları Erdoğan da gazetelere aynı yönde beyanatta bulundu: “Ben de orta öğretim yıllarımda AB’ye karşıydım. Siyasetin içinde yoğrula yoğrula geldim. Sorumluluğum arttığı zaman baktım ki kazın ayağı öyle değil.” (9)

 

İşte bir süredir yaşanan bu “kısır” dönemin (28 Şubat süreci) sonrasında resmi ideoloji, nurtopu gibi bir çocuğa; yani sekiz yıla yakındır resmi ideolojiyi gerek siyaseten, gerekse ekonomik olarak “başarıdan başarıya” koşturan AKP’sine kavuştu ve diğer partiler de, tekrar “verimli” hale gelinceye kadar bir süreliğine “nadasa” bırakıldı.

 

Türkiye’nin yurtdışı ve yurtiçinde konuşlanan “manevi mimarları” ile STK’lar (vakıf, dernek, sendika) da bu süreçte “yarı resmi devlet” veya “AKP” teşekkülü gibi çalışarak; sayıca kalabalık oluşlarına göre tek başlarına veya gruplar halinde verdikleri referanduma destek beyanatlarında, “umreden de önemli” olduğu vurgusu yapılarak “ibadet aşkıyla” oy kullanmaya gidilmesi teşvik edildi. Bu referandumda daha daha, yüzyıllar öncesinden bugüne yapılan “iman-amel birlikteliği veya ayrılığı” tartışmasının yanı sıra; Hilful-Fudul, Hudeybiye Anlaşması ve Hz. Yusuf’un hayatının da, sık sık dile getirildiğini gördük.

 

Netice malum, kardeşlerimiz ister kabul etsin ister etmesin; Stalinist bir baskıyla yönettiği halkı için hiçbir zaman hayırlı bir rüya görmeyen seküler sistem bu referandumda, AKP marifetiyle bir kere daha güven tazelemiş oldu. Gösterilen bu gayrete bakıldığında, “Acaba AKP değil de CHP veya başka bir parti aynı değişikliklerle sandığa gitseydi, yine bu kesim aynı heyecan ve gayreti gösterir miydi?” diye bir soru da gelmiyor değil, insanın aklına; ve alınan bu netice de, uluslar arası güçlerin (ABD ve AB) doğru ata (AKP) oynadığının bir göstergesidir aynı zamanda. Kaldı ki, “devletin ihtiyacı olduğu için” Erdoğan ve ekibine kurdurulan AKP’nin de kaçınılmaz olarak “son kullanım tarihi” dolacak ve diğer partiler gibi (DP, AP, ANAP, MNP, MSP vs.) tarihin çöplüğüne atılacaktır; taşeron partiler için bu akıbet de çok uzak bir ihtimal değil, geçmişe bakıldığında.

 

Devlet, nasıl isimlendirirseniz isimlendirin (resmi ideoloji, derin devlet veya seküler düzen) halihazırda “AKP” ağıyla insanımızı avlamayı başarıyla sürdürüyor; dileriz kardeşlerimiz cepheleşen sistem içi güçlerin iktidar kavgasının aldatıcı aksedişi olan “daha fazla demokrasi”, “daha fazla hak ve özgürlükler” söylemine uzun süre aldanıp da “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” gibi bir durumla karşılaşmazlar.

 

Netice-i kelam; dileğim odur ki, “başkalarının” iktidar kavgasından dolayı kardeşler arasında meydana gelen bu soğukluk daha da kemikleşmez, kardeşler kısa zamanda muhabbetle kucaklaşmanın bir ortamını bulurlar.

…………..

‘Irak’ta ABD, Türkiye’de AKP’ başlığı; Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan ve Ali Babacan’ın 1 Mart Tezkeresi arifesinde “Büyük Ortadoğu Projesi” ve “stratejik ortaklık”la ilgili beyanlarından mülhemdir; işte onlardan bir demet:

Abdullah Gül (Dışışleri Bakanı olduğu günlerde): “BOP’un içindeyiz, ABD’yle birlikteyiz.” (Gerçek Hayat, s. 282, 17.3.2006)

Yine Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresine itiraz edenlere ise; “Duygusal olmayın, devlet işi bu!” diye cevap veriyor. (Akit, 28.2.2003)

R. Tayyip Erdoğan: “[Savaşa hayır!] demek kolay, oysa bu yıl ödememiz gereken dış borç tutarı tam 73 buçuk milyar dolar. ‘Savaşa hayır!’ diyenler bunu nasıl ödeyeceğimizi de söylesinler!” (Akit, 28.2.2003)

R. Tayip Erdoğan başka bir konuşmasında şöyle diyor: “Ülke menfaatlerini her şeyin üstünde tutacağımızdan eminim. Herkes bilmelidir ki, bizim siyasi önceliğimiz biricik Türkiyemiz’dir; siyasi vazgeçilmezliğimiz, Türkiye’nin bekasıdır.” (Gerçek Hayat, 7-13.2.2003)

Erdoğan Amerikan finans çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal’de yayımlanan yazısında Türkiye’nin, ABD’nin sadık dostu ve müttefiki olduğunu vurguluyor; “Amerikalı cesur genç kadın ve erkeklerin en az kayıpla ülkelerine geri dönmelerini ve Irak’taki insani felaketin en kısa zamanda sona ermesini umuyor ve bunun için dua ediyoruz” diyordu. (Vakit, 5.4.2003)

Ali Babacan: “Irak’a ilk bomba düşer düşmez, 8.5 milyar dolarlık ilk para dilimi de gelmiş olacak!” (Akit, 28.2.2003)

……………………..

1) Necmeddin Erişen, Haksöz Dergisi - Sayı: 40 - Temmuz 94

2) Milliyet, 06.06. 1996

3) Taraf, 10.09.2010

4) Taraf, 26.09.2010

5) Mustafa İslamoğlu, Abant’ta “Demokratik Hukuk Devleti”ni Tartışmak, Akit , 24.7.2000

6) Yeni Şafak, 24.02.2006

7) Sabah, 25.07.2000

8) Murat Yetkin, Radikal, 05.06.2005

9) Yeni Şafak,07.07.2006

 

sancarcelal@yahoo.com

Bu yazıya toplam (2) yorum eklenmiştir.
İ.Köksal
09 Kasım 2010 Salı 21:27
Yani...
Demekki durum bu imiş. Gerisi gelsin dünyalıklar..
ahmet dede
09 Kasım 2010 Salı 09:22
Tam Bilği Almak
Değerli yazara bir teklifim var. Ebakanla ilğli bilğileri bizzat ondan mı aldı yoksa başka yerden mi?Başka yerden aldı ise ne kadar inanılır olabilir.Yazım cüretini tebrik ederim ama bu isteğimle ilğili hocaylada görüşmesi temennimdir.
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
7 / 13 °C
Hakkari
-5 / 8 °C
İstanbul
8 / 17 °C
İzmir
10 / 17 °C