Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Referansı değişenler ve değişimi kanıksayanlar
07 Kasım 2010 / 15:30
12 Eylül 2010 Pazar günü anayasa değişiklik paketinin oylanması, tüm kesimlerde olduğu gibi İslamî camiada da ciddi tartışmaları tetikledi. İslamî camiadaki derin fikrî çatlaklar gün yüzüne çıkmak için meğer bir uyarıcı bekliyormuş.

Türkiye'de yaşanan hızlı ve ciddi değişime her fırsatta dikkat çekmeye çalışıyoruz. Türkiye, boyun ağrılarından kurtulmak istiyor. Elbette boyun ağrılarından kurtulmak, sancılı geçecek bir rehabilitasyon sürecini gerektiriyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde, hele de Türkiye’nin önüne hedef olarak koyulan Avrupa ülkelerinde değişim sancısız olmamıştır. Türkiye’deki değişen sistem de bu sancılardan yeterince nasibini almaktadır.

 

Dünyada ve Türkiye'de olanları gündelik kısır siyasî çekişmeler çerçevesinde anlamlandıran çevreler, önceki sayımızda da belirttiğimiz gibi, ideolojik savaşı ıskalamaktadırlar. Oysa herkes ıskalasa da, kendini Müslüman olarak tanımlayan hiç kimse bu savaşı ıskalamamalıdır. Müslümanlar, İslam’ın bütün dünya siyasetine olan yoğun ve asla atlanamaz ilgisinin verdiği basiret imkânını kullanarak, ideolojik savaşı en iyi şekilde anlayan, anlamlandıran ve ona göre pozisyon belirleyen kimseler olmak durumundadırlar.

 

Bu temel espri çerçevesinde görüyor ve izliyoruz ki Türkiye'de statüko hızla çökmektedir. Statükonun bu çöküşünü görmek için yüksek bir rakımdan, resmin bütününe bakmak gerekmektedir. Derin bir vadinin dip köşesinden, tepenin zirve noktasında olan bitenin ayırdına varmak pek kolay değildir… Statüko ile yenilikçi güçler arasındaki uzun vadeli savaşta kimi muharebeleri statükonun kazanma ihtimali her zaman geçerlidir ama bu, mücadelenin akıbetini değiştirici olmaktan uzak görünmektedir.

 

Mücadelenin özü şudur: Türkiye, militarist cumhuriyetten demokratik cumhuriyete doğru evrilmektedir. Tek parti döneminin halkı düşman olarak gören, halkın sırtından sopayı, cebinden cezayı eksik etmeyen ‘sopa’ politikaları artık geride kalmıştır. Dünya konjonktüründeki demokratik evrim sürecine Türkiye sisteminin bigâne kalması beklenemezdi ve öyle de olmaktadır. Türkiye için Avrupa Birliği’ne (AB) girişin hedef ve en yüksek siyaset çıtası olarak gösterilmesi, bilhassa demokratikleşme, liberalleşme, batılı değerlerle kendi temel dinamiklerini bütünleştirip, telif etme amacına yöneliktir. Dikkat edilirse, AB’ne kabul edilip edilmemek hususunda muhafazakâr AK Parti hükümeti kadar, ulusalcı ve ırkçı/milliyetçi partiler de herhangi bir telaş göstermemektedirler. Çünkü önemli olan, Türkiye'nin demokratik değer yargılarını benimsemesi, demokrasinin hem yaşam biçimi hem de siyaset olarak toplum nezdinde kabul görmesidir ve bu uğurda hızla mesafe kat ettiğini de, aklı olan herkes görmektedir. Dolayısıyla Türkiye AB’ne alınmasa bile, emekler boşa gitmeyecektir…

 

İşte bu değişimin bir parçası olarak Türkiye'de ‘derin devlet’ algısı bitmekte, yerini daha şeffaf, ‘özgürlükçü’ liberal bir devlet görüntüsü doldurmaktadır. Ergenekon gözaltılarının ve statükonun en etkin elemanlarının tutuklanmasının ilk zamanlar doğurduğu ‘derin’ gerginlikler kaybolmuş, ETÖ diye bir dava neredeyse bütün kesimlerde kabul görmeye başlamıştır. Bu da değişimin gücünü göstermektedir.

 

Türkiye, jakoben cumhuriyet geleneğinden, halkıyla barışık, insan haklarını kutsayan, ılımlı demokratik cumhuriyete doğru evrilme sürecinde 12 Eylül günü yapılan referandumla büyük bir merhaleyi geride bıraktı. Tepeden inmeci Cumhuriyet, ümmet’ten bir ‘halk’ oluşturmuş, bir türlü ‘doğrusunu’ bulamadığı yanlış politikalarla bu ‘halk’ı bir türlü rejimin lokomotifi yapamamış, halkı adeta arabanın arkasına koşmuştu. Bu yeni dönemde ise halk artık arabanın önüne koşulacak, büyük bir katılımla (en az %58!), yürekten bir özveri ve ibadet bilinciyle arabayı o çekecektir.

 

Anayasa referandumunda bilhassa müzmin muhalefet CHP ve kifayetsiz muhalefet MHP’nin olanca hırçın itirazları kimseyi aldatmamalıdır. Zira şu anda her iki partinin de, referandum öncesi o sert tavırları gitmiş, daha pragmatist tasvipkâr politikalar görülmeye başlamıştır. Başörtüsü sorunu üzerinden birbirlerine yaptıkları kur ve ayak oyunları da bunun küçük bir kanıtıdır. Bu, referandumun, sistemin bütün ana kanatları nazarında bir büyük bileşen, ortak payda olduğunu, tek gerçek muhalif duruşun, mesajı daima engellenmek istenen İslamî muhalefete ait olduğunu açık ve seçik olarak göstermiştir.

 

Sistemin, anlatmaya çalıştığımız bu reorganizasyonunu, sistem içi iktidar ve rant kavgasında taraf olanlar (ideolojik kaygılarıyla ikbal beklentilerini telif edenler) görmezden gelmekte, hitap ettikleri kesimlere de olayı böyle telkin etmektedirler.

 

Türkiye'de evet ciddi şeyler oluyor! Yani Türkiye batılılaşıyor, modernleşiyor; zor yoluyla istenildiği gibi olmamıştı belki ama artık seve seve sekülerleşiyor ülke. Yeni bir halk yaratılıyor, bütün her şey yeni okumalara tabi tutuluyor, yeni bir ‘stratejik akıl’ oluşturuluyor. Türkiye bir ‘kıbleteyn’ (iki kıbleli) ülke haline geliyor. Türkiye'nin kıblesinin sadece İslam olması istenmemekte ama tamamen mahzene hapsedilmesi de öngörülmemektedir. Fakat egemenlik hakkı kayıtsız şartsız batı kıblesine tanınmaktadır. İslam, sırf el alemin kınamasından selamette olmak için evde tutulan eski kuma misali, sadece batılı paradigmaya payanda yapılmak istenmektedir. Haddizatında hiç kimsenin, İslam’ın kıble olma özelliğine dokunmaması gerekmektedir çünkü İslam’ın apolitik müntesipleri, İslam hakkında tuzaklar kurulduğunu fark etmemelidirler! Bilakis İslam'ın muhteşem bir şekilde hayata yeniden döndüğüne dair bir yaygın kanaat oluşturulmalıdır.

 

Türkiye'de -ve bütün dünyada- tek istenen, İslam’ın siyasal taleplerde bulunmamasıdır. Bunun için ‘siyasal İslam’ kavramı olabildiğince şeytanlaştırılmaktadır. Mescidleri dolduran, kandilleri kaçırmayan, faizli işlemlerle barışık, muhafazakâr hükümeti destekleyen ‘dindar’ halk oldukça makbuldür. Halkın ılımlılaştırılması için gerekli entelektüel ve dinî destek hızla sağlanacaktır.

 

Büyük harflerle okunması gereken Sistem, tarihselci ve modernist okumalarla yeni bir din (Din’e karşı din) inşa etmektedir. İslam’a karşı İslam görünümlü yeni dinler kurmaktadırlar. Hem de bu yeni dinin/dinlerin imamları, öncüleri, liderleri, şeklen Müslümanlara benzemektedir. Kırmızı başlıklı ‘kızlar’ (müridân, şakirdân) ise ne yazık ki hala çok saflar. Bu yeni dinin iktidar talebi bulunmamakta, tevhidi tamamen kelamî bir okumaya indirgemekte, küfre ve şirke karşı hiçbir sertlik göstermemekte, bilakis her türlü küfrü, şerikleştirmeyi, her türlü fahşayı tolore edilebilir bir kabule dönüştürmektedir. Bütün dünya zalimlerine maksimum hoşgörü, Kur'an İslamı’nı talep eden müminlere ise maksimum hor görü göstermektedir.

 

Bunun içindir ki, Amerika’da Kur'an yakma eylemlerine karşı pür-hiddet gazaplanan Müslümanlar, aynı Kur'an’ın başına, o yakma eyleminden daha fecisi yıllardır getirilirken hiç ses çıkartmamakta, dahası, ses çıkartıp çıkartmaması gerektiğini bilmemekte, nasıl bir ses çıkartacağı hususunda ise hiçbir fikri bulunmamaktadır. Sırf bu eylem bile başlı başına, ılımlılaştırma sürecini özetler niteliktedir. Hâlbuki bir rahip ya da ateist bir kişi Kur'an yakmakla, sadece İslam'a ve Müslümanlara olan kinini ve düşmanlığını deşifre etmiş olur. Kur’an yakma eylemi, 11 Eylül komplosunun ardından yapıldığı gibi, Kur'an'a olan ilgiyi de artırır. Yani Kur'an yakılmasını temenni etmiyoruz ama bu kâfirce eylemin Kur'an'a vereceği hiçbir zarar yoktur.

 

Oysa laikliğin, liberalizmin ve demokratik düşüncenin halkı ‘Müslüman’ olan bir ülkede benimsenmesi, devlet politikasının bunlara dayanması ve halkın bilincinin bu doğrultuda değiştirilmesi, tam bir fitne ve fesattır. İslam’la laikliğin çatışmadığı, İslam'la demokrasinin bir arada olabilirliği iddiaları artık Türkiye'de temel kabul haline gelmiştir. Bu, gerçek bir fitnedir ve bu fitneye ılımlı gruplar zaten ta baştan beri uyarlı ve duyarlı hale getirilmişlerdir. Şimdi sıra, ılımlılıkla radikallik arasında ara bir bölgede, vatandaşlık başvurusunun kabulünü bekleyenlerdedir… Sağlam bir Kur'an anlayışı, sağlam bir siyasî bilinci olmayan herkes bu anafora kapılma riski altındadır. Referandum bu riski açıkça gözler önüne sermiştir.

 

“Ben Müslümanlardanım” diyen, “Müslümanların ilki” olmayı önemseyen herkesin, İslam’ın laiklik ve demokrasiyle uzlaştırılmasına bütün vüs’ati ile karşı çıkması gerekir. Maalesef sistem içi mücadeleden (siyasî) rant bekleyen pek çok dindar kesim, bu onurlu tavrı göstermekten imtina etmekte, sistematik bir suskunluğu tercih etmektedir. 1998 yılından bu yana faaliyet gösteren Abant Platformu, neredeyse her toplantısında Allah'ın hâkimiyetini kozmik âlemle sınırlandırmakta, siyasî hâkimiyeti açıkça halka tapulamaktadır. Bu, gerçek bir müstekbirlik ve tağutluk kalkışmasıdır. Oysa mülk Allahın'dır ve Allah mülküne (hükmüne) kimseyi ortak etmemektedir. Ülkenin pek çok zinde İslamcı kesimleri bu tasarruf karşısında görmedik, duymadık, bilmedik rolünü oynamaktadırlar. Bunun, Abant Platformunun moderatörleri ile sürtüşmenin, mevcut hükümetle arayı açmak sonucunu doğuracağı gibi bazı pragmatik/dış kaygıları; demokrasi ve laikliğe bakışın değişmiş olması gibi bazı ideolojik/derunî sebepleri vardır.

 

Çok ilginçtir, şu anda bütün siyasal günahların neredeyse tek başına üzerine yıkıldığı 12 Eylül darbesi döneminde dindar kesimler laikliği dinsizlik ve İslam düşmanlığı olarak algılarlarken, 1982 anayasasını revize eden yeni 12 Eylül döneminde artık aynı kesimler laikliği din ve inanç hürriyeti; devletin bütün din ve inançlara eşit mesafede bulunması v.b. olarak tanımlamaktadırlar.

 

İşte bu, Müslümanların kaybı, sistemin ise reel kazancıdır.

 

Son zamanlarda yaşanan tartışmalar, İslamî kesim içerisinde bir eksen kaymasına tanıklık etmektedir. Dünya konjonktürünün paralelinde Türkiye'de yaşanan hızlı değişim rüzgârlarına kapılarak, liberal değişimi kanıksayanlar, referanslarını değiştirmişlerdir. Demokrasinin karşı konulamaz bir güç, geri döndürülemez bir süreç olduğu propagandası, işaret ettiğimiz İslami kesimleri ne yazık ki abluka altına almıştır. Başvuru kaynakları (referansı) sahih olmayan, daha doğrusu, hangi kaynaktan ne alacağını bilemeyen bir araştırmacının sahih bir fikir üretmesi düşünülemez. Bu uğursuz süreçte en tatsız olan da, liberal dönüşümün kanıksanması ve içtenlikle savunulmasıdır. Referansını kaybeden bazıları ne yazık ki, işi Samirî misali bir pişkinliğe kadar vardırmışlardır. Oysa yakın geçmişte ‘Samirî’, akidesini fütursuzca iktidar çevrelerine peşkeş çeken ‘bel’am’ tipolojisinin sembolü olarak ortak bir referans metni idi. 90’lı yıllarda sivil din generalleri tarafından yazılan MGK destekli ‘İslam Gerçeği’ kitabına gösterilen cılız tepkiler bile bugün çok pahalı emtia yerine geçmiştir.

 

Bu değişimin-dönüşümün biraz kökenine inmek gerekmektedir. Müslüman âlim, entelektüel ve fikir adamlarının Müslümanlardaki bu eksen kaymasına dikkat kesilmeleri gerekmektedir. Bu, neden böyle olmaktadır? Neden sekiz-on yıl zarfında Müslümanlarda köklü fikrî değişimler yaşanmaktadır? Neden belli dönemlerde siyasî bozgunlar, fikrî yozlaşmalar daha yoğunlaşmaktadır? Müslümanlar, şunu denedik olmadı, bunu denedik olmadı diyecek kadar mücadele yollarını tükettiler mi? En önemlisi de şu soru olmalıdır: İslamî tebliğ metodu, bu kadar kısa aralıklarda bu kadar kolayca değişir mi? Metotla akidenin alakası yanlışlandı mı?

 

Referanslarını değiştirenler, eksenleri kayanlar, artık Kur'an terminolojisi yerine batılı seküler terminoloji ile konuşmaktadırlar. İslamî siyasî duruşu ve İslam'ın siyasî hedeflerini, arzularını anlatan özgün İslami terimler yerine, pragmayı önceleyen reel-politikçi söylemler öne çıkmaktadır. Hâlbuki toplumların İslamî yönde değişmeleri hiçbir zaman kısa sürede ve kolayca olmamıştır. İslam'ın kabulü, Müslüman bir toplumun inşası, bir değil on nesil insan ömrünü de alsa, asla vazgeçilmeyecek bir ilahi görevdir. İslam'ın tebliğ davası, ateşe düşüp yanan hemcinslerini gördükleri halde ateşin etrafında dönmekten asla vazgeçmeyen pervanelerin tutkusu kadar da mı hatırlı olmamalıdır?

 

Elbette laik-demokratik bir İslam, küresel yeni bir din yapımı projesi, İslam’ın ve Müslümanların sonu demek değildir. Müslümanlar neyse de, İslam'a hiçbir kâfirce proje zarar veremeyecektir. Çünkü İslam Allah tarafından vaz edilmiş, O’nun tarafından kemale erdirilmiş, Müslümanlar için O’nun tarafından seçilerek razı olunmuş ve kıyamete kadar var olması garanti altına alınmıştır. Kâfirler hoşlanmasalar da Allah bu Din’i hep var kılacaktır. Önemli olan, İslam’a sımsıkı sarılarak, kendi izzet ve şerefimizi kurtarmaktır.

 

Yaşanan bu süreçler hiçbir şekilde Müslümanları karamsar yapmamalı, umutsuzluğa sevk etmemelidir. Bilakis bugünler, Allah'ın insanlar arasında tedavül ettirdiği günlerdir ve bu günlerin şahidi, hatta öznesi olmaktan dolayı Müslümanlar ne kadar gurur duysa, ne kadar sevinseler azdır. Bu fırsatlar her zaman ele geçici değildir. Cuma vakitlerinde ‘eşref saati’ arayanlar, bu arayıştan vazgeçip, gerçek eşref vakitlere sahip olmak için bu fırsatı kaçırmamalıdırlar. Herkesin fevc fevc küresel (siyasal ve diğer) nemalara koşuştuğu bir dönemde, Allah rızasından başka hiçbir nemayı gözetmeden, imanlarının gereğini yerine getiren, dimdik ayakları üzerinde duran ve kitlelerin önüne geçerek, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye haykırabilenler, öyle iman ediyoruz ki, yoldaki işaretler olarak anılmayı hak edeceklerdir.

 

Bu sebeple mü'minlerin her zamankinden daha çok ümitvar olmaları ama her zamankinden daha fazla cehdlerini, cihadlarını çoğaltmaları, enerjilerini İslami hedefe teksif etmeleri gerekmektedir. Dünyada bir tek Müslüman da kalsa, şeref ve üstünlük sadece onundur.

 

İktibas – Ekim, sayı 382

Bu yazıya toplam (5) yorum eklenmiştir.
ahmet durmuş
11 Kasım 2010 Perşembe 18:03
ekseni kayanlar
allah müslümanların basiretini köreltmesin. demekki kafirlerin sunduğu dünya cenneti bizi aldatıyor. şimdilik bu gelişmelere evet daha sonra hayır diyecekmişiz.bu nasıl mantık. müslüman iki yüzlü olmaz.allahın rasülü başında ne demişse sonundada onu söylemiştir. kuranı tekrar okuyun bunu göreceksiniz bu yazıdan dolayı teşekkür ederim.devam
ilyas metin
09 Kasım 2010 Salı 12:15
x
yazı ,sisteme karşı müslüman duruşun nasıl olması gerektigini gayet güzel özetlemiş. selamlar
harun uygur
08 Kasım 2010 Pazartesi 00:33
matav
kardeşim çok güzel diyosun icraat deki onlara icraat il önce anlatmak savaş zamanıda gelicek islam okadar karmaşık bir din değil kuran ap açık bir dille yazılmış okuyan anlar bize kalan kuranın dili olmak zamanı gelince kurana siperde oluruz kalkanda oluruz silahta herşeyin bi zamanı var
ahmet dede
07 Kasım 2010 Pazar 23:05
matav haklı
Değerli dostlar,milli görüş dışında hayatın her yönüne bakıp, fikir ve eylem veren hanği müslüman ve kuruşlar var?Belki tenkit edilebilir,ama bu tenkit yetkisi yalnızca inancına bağlı kalarak düşünebilen ve eylem ortaya koyanlarındır.Yoksa çağdaşlık oltasına takılanların değildir.Yazı için teşekkürler.
matav
07 Kasım 2010 Pazar 16:28
Eleştiri değil, üretim, pratik istiyor dostlar
“Her şey iyi güzel de sadece eleştiriyor, düşünsel anlamda yol gösteriyor ama şimdiye dair hiçbir pratik önermiyorsunuz?
Ve sadece yazıyor, yazdıklarınızda kendinizi tevhid ehli ilan ederken başkalarını da referansları değişmiş, ekseni kaymış olarak görüyor, tanımlıyorsunuz?
Siz hayatın neresinde varsınız?
Eylemlerde yoksunuz, protesto gösterilerine katılmıyorsunuz ve hep eleştiri, hep eleştiri derdine düşmüşsünüz..
Ayakları yere basmayan, şimdiye dair çözüm ortaya koymayan ütopik söylencelerle kendinizi avutuyorsunuz..
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Müslümanlara özgürlük sürecini baltalayan muhalefet peşinde koştururken, yıllardır yine Müslümanlara eza çektiren Ergenekoncuların, derin devletçilerin tahliyesine zemin hazırlıyorsunuz. AKP iktidardan giderse, yarın olası seçimde iktidara gelemezse biliniz ki bu vebalin altından kalkamayacaksınız..
Demokrasi kötü, liberalizmin sınırları yok tamam ama İslam tarihindeki adı hilafetle anılan yönetim biçimleri çok mu masum?
Sahi siz iktidara geldiğinizde yönetimin adını ne koyacaksınız?
Allah adına kanunlar vaz ederken, kendi indi mülahazalarınızı inşa etmeyeceğinizin garantisi ne?
Bu Allah adına yeryüzü egemenliğine soyunmak anlamına gelmez mi?
Tarih bunun örnekleri ile dolu değil mi?
Ve Kur’an’dan mülhem geliştiği varsayılan kadim İslam kültüründen hangi algıyı alıp baş tacı yapacaksınız? Diğer cemaat ve tarikatlarla ve dahi akla gelebilecek İslamcı unsurlarla iktidar talebi doğrultusunda, kanun ve müeyyideler konusunda ortak bir karar alabileceğinize inanıyor musunuz?
Güncel bir cemaat, mezhep çatışmaları olmayacağına emin misiniz?”
Vb. gibi sorulara cevabınız vardır değil mi dostlar?
Şaşırmayın sakın, bana soruyorlar da o yüzden..
“Hayatın içine girmiyorsun, sürekli eleştiriyorsun ve hiçbir şey de üretiyor değilsin” diye atılan fırçalar da
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 10 °C
Hakkari
-3 / 11 °C
İstanbul
12 / 16 °C
İzmir
9 / 18 °C