Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ben Diyarbakır’ı Gördüm, Ya Sen?
05 Mayıs 2010 / 15:36
Zizek ‘öteki, hikâyesini dinlemediğimdir’ demişti. Başkasının hikayesini dinlemediğimiz noktada kayıtsızlık, nefret ve nihai olarak şiddet doğuyor.

Eylem Kaftan / STAR – AÇIK GÖRÜŞ

Bilgi Üniversitesi Sinema Bölümü Öğretim Görevlisi

Yakın zamanda yitirdiğimiz yazar Evrim Alataş, kısacık yaşamına rağmen son dönem Kürt yazarlar arasındaki en değerli kalemlerden biriydi.

Onu özel kılan, kuşandığı güçlü cümlelerinin hem kimseye yaranmaya çalışmayan gözü karalığı, hem de bunu yaparken kendisini fazla ciddiye almayan o kalender mizahıydı.

Evrimin senaryosunu yazdığı Min Dit/Ben Gördüm’ün başarısı, aslında o çocuksu dobralığıyla, büyük bir sevdayla bağlı olduğu Diyarbakır’a bakışının ince duyarlılıklarında gizli.

Min Dit, anne ve babası gözlerinin önünde JİTEM tarafından öldürülen iki küçük çocuğun Diyarbakır’da sokaklara düşmesinin hikayesi. Görece konforlu yaşamlarını sürdürüp giderken, aniden kimsesiz ve bir kuru lokmaya muhtaç kalan çocuklar sokaklarıyla tanışıyorlar. Önce evlerinden atılıyorlar, karınlarını doyurmak için selpakçılığa bulaşıyorlar, sonra da tahmin edileceği gibi fuhuşun ve hırsızlığın kol gezdiği o hoyrat sokak hayatının kıyılarına, altlarındaki dipsiz bir uçuruma bakmamaya çalışarak tutunmaya çalışıyorlar.

JİTEM’i tartışaduralım

Biz burada hâlâ JİTEM’in varolup olmadığını metafizik bir inanç gibi sorgulayaduralım, film JİTEM görevlilerinin geceleri oluk oluk kan akıtırken, gündüzleri topluma nasıl da sinsice sızdıklarını, yan komşu, maç geyiği yaptığın mahalleli gibi içimizden biri olarak normal bir hayat sürdüklerini açığa çıkarıyor. Kendisinin de aynı yaşta çocuğu olmasına rağmen, kadın çocuk demeden insan öldürerek işinin gereğini yapan bu katillerden alınabilecek en etkili intikamını da hikaye, klişelere rağbet etmeden alıyor: çocuklar, Diyarbakır’da kimliklerin mahalle ilişkilerinde kök saldığından hareketle, adamı çevresine afişe ediyorlar. Böylece Diyarbakır’da bir adamın en önemli değeri sayılabilecek şeyi; itibarını, kendi yöntemleriyle geri alıyorlar.

Toplumların kıyılarına hızla itilen insanların hayatta kalmak için buldukları yollarda bizi gezdiriyor Min Dit. Merkezdekilerin yararlandıklarından gittikçe dışlandıkça, sosyal güvenlik, eğitim, sağlık mekanizmalarını, dolayısıyla da gelecek umutlarını birer birer kaybedip, çaresizleşen insanlar kendi hayatlarını kontrol etme konusunda gittikçe güçsüzleşiyorlar. Toplumun uçurumlarında normal olandan gittikçe derin bir kopuş yaşıyor ve kendilerini dışlayanları onlar da zamanla dışlamaya başlıyorlar.

Yoksulluk, yoksunluk

Evrim son yazısında Diyarbakır gibi ‘bilinçli’ bir yerde bu çocukların sahipsiz kalmasının gerçekçi olmadığı gerekçesiyle filmin Kürtler tarafından da pek sahiplenilmediğinden yakınıyordu. Diyarbakır 90’ların başından bugüne nüfusu on katına çıkmış bir yer. Yoksulluk sınırının altında yaşayan on binlerce insan var. Kahvehaneler tıklım tıklım işsiz erkeklerle dolu. Sokaklarda 30 bine yakın çocuk çalışıyor. Beş yaşındaki çocuklar bile mendil satıyor. Ailede on çocuk varsa mesela hepsinin günde getireceği 5 lira ailenin gelirine ciddi katkıda bulunuyor. Kız ve erkek çocukların cinsel amaçlı çalıştırıldıkları yerlerin çoğaldığı konuşuluyor.

Peki insan soramadan edemiyor o zaman, Diyarbakır sokaklarında sayıları otuz bine yaklaşan onca çocuk sahipsiz değil de ne öyleyse?

Feodal düzen değişince...

Diyarbakır sokaklarının çocukları aslında feodal düzende aile nüfusunun kalabalık olmasını tarlada iş bölümü açısından değerlendiren aile düzeninin, çarpık kentleşme sonucunda kendiliğinden sonucu gibi. Çocuklar göçten önce de köylerinde çalışıyorlar, kendilerine göre eve mahsul, emek olarak geri dönüyorlardı. Şehirde kırsaldaki gibi kendi etin ve yağınla kavrulma olasılığın olmadığına göre, halk kalabalık nüfusları besleyebilmek için kaçınılmaz olarak çocukların emeğine yüklenmeye başladı. Bundan kimsenin gocunmaması lazım.

O başıboş çocuklarının yolları kimi zaman yanı başımıza, Taksim’e Beyoğlu’na düşebiliyor. Çoğu zaman muhtemelen yüzlerine bakmıyorsunuz. Çoğu Tarlabaşı’nda oturuyor. Hepsinin hikayesi aynı. Köyleri yakılınca, oradan oraya iteklenip, bir kuru ekmek için buraya gelmiş olmaları.

‘Öteki’nin hikâyesi

Neo liberalizmin acımasız çarkları içinde, hepimiz iki yakamızı bir araya getirmeye çalışırken belki Diyarbakır’ın yoksulluğunu anlatmak kimileriniz için artık demode. Bu konu ne zaman tartışılsa, en demokrat sandığımız insanların bile konuya ne kadar bağnaz bir önyargıyla yaklaştığını görüp şaşırabilirsiniz.

‘Eee Kürtlerin çoğu zengin değil mi zaten, dertleri ne?’ diye başlayan konuşmalar gözü dönmüş bir nefret söylemine dönüşebiliyor. Zira gündemin hızla değiştiği bu ülkede niye uzaktaki o öfkeli kentin yoksulluğunu öğrenelim ki? Zizek ‘öteki hikayesini dinlemediğimdir’ demişti. Başkasının hikayesini dinlemediğimiz noktada kayıtsızlık, nefret ve nihai olarak

şiddet doğuyor. Bir sosyal yardımlaşma kuruluşunda çalışan bir görevli, bir kapkaç çetesinin şeflerinden genç bir delikanlının kendisine söylediği şu sözlerini aktarmıştı:

‘Devlet bizim köyden topluca korucu olmamızı istedi. Biz reddettik.  Reddettiğimiz için köyümüz yakıldı. Köyümüzden atıldık. Şehre geldik. Nasıl olsa bedel ödedik, şehirde sahip çıkarlar, dedik. Kimse bize sahip çıkmadı. Bildiğimiz tek şey hayvancılıktı. Aç kaldık. Üşüdük. Sizler doğal gaz ısıtmalı evlerinizde bunu anlayamazsınız. Bize seçme sansı verilmedi. Şimdi bizim gibi olmayan herkes düşmanımız. Kimse onlardan çalıyoruz diye bize kızmasın. Onlar da mutlaka birilerinden çalıyor bu sistemde.’

Çocuk bakar ve görür

Kürtleri vatana ihanetle suçlayanların çoğu hayatında doğuya ayak basmamıştır. Kimi doğuda terorist saldırısına uğramaktan korktuğundan oralara gitmez bile. Oysa Diyarbakır’ı bir ziyaret etseniz, orada bir kaç gün çocuğundan gencine yaşlısına insanlarla konuşsanız, onların hikayesini dinleseniz bir şeyler değişebilir düşüncelerinizde. O insanların devlet diye karşılarında gördüklerinin onlara sosyal yardım götüren değil, onları hep cezalandıran bir aygıt olduğunu kendi kulaklarınızla duymalısınız.

Ötekini anlayabilmemizin tek yolu var. Hikayesini dinlemek. anlatılan iyi bir hikayenin gücü, binlerce kelimeden daha etkili oluyor çünkü. Kürt hikayelerini televizyon dizilerindeki aşiret ilişkilerinin bayat ve klişe anlatılarından dinlemiş ve sıkılmış olabilirsiniz. Ama bellek ve kimlik ilişkisi adına yeni sinemamıza çok iş düşüyor. Oralarda yaşananları farklı duyarlılıklarla anlatmak gerekiyor.

‘Ben Gördüm’ uçurumun kenarında yaşayan minyatür yetişkinlerin hayatlarını daha derinden kavramamıza yardımcı olacak. Çocuklara kulak verin. Hikayeleri nedir? Karşı karşıya oldukları çetin hayat karşısında dönüşebilecekler mi? Çaresizlikleri içinde hangi duygu sarkaçlarında salınıyorlar? Geleceklerini nasıl görüyorlar? En saklı düşleri nedir? Kalplerinde neler gizli?

Yetişkinle çocuk arasında çok temel bir fark var. Çocuk bakar ve görür. Yetişkin bakar ve geçer. Çocuğun gördüklerini yabana atmamalı.

kaftaneylem@gmail.com

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
7 / 12 °C
Hakkari
-5 / 8 °C
İstanbul
8 / 17 °C
İzmir
9 / 17 °C