Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bataklıkta ahlaki seçim yapmak!
17 Eylül 2010 / 16:45
Ahlakî seçim yapmayı unutmuş ve demokratik seçimlerle sorumluluk devretmeyi, bataklık kokusuna tahammül edebilmenin yegâne yolu olarak kutsayan garip bir yaratık haline dönüşeceğiz.

Enver GÜLŞEN-TARAF

12 Eylül referandumu sonrası toplumda iki temel eğilim fark ediliyor. Birinci eğilim, “evet” çıkmasını isteyenlerin, ülkede birçok şeyin değişebileceğine yönelik umutlarını görünür kılan mutluluk ve iyimserlik hali; ikinci eğilim ise klasik statükocu anlayışın, “ülke ve rejim elden gidiyor” korkularına tercüman olan büyük bir öfke ve umutsuzluk hâli olarak dikkat çekiyor.

Referandumdan evet çıkmasını canı gönülden isteyen birisi olarak, referandum sonrasında, birinci gruba dâhil olan insanların umudunu ve iyimserliğini taşımadığımı söylemem gerekiyor. Evet, bir değişim oluyor; evet bu değişim “eskiye” nazaran daha iyi bir geleceğin bizi beklediğine dair umut vermesi gereken bir değişim. Ancak bütün bunlar asıl meseleyi gözden kaçırmamıza engel olmuyor maalesef. Değişimimiz, bir bataklık içinde çirkin bir bataklık çalısı mı, yoksa nilüfer çiçeği mi olacağımızı belirleyecek bir değişim sadece. Bataklığın mahiyeti konusunda bizim gözümüzü açmak ve o bataklığı kurutmak konusunda yön belirlemek açısından pek fazla umut yok hâlâ.

Bataklık çalısı mı, yoksa bataklık nilüferi mi

Nedir bu bataklık ve neden bu bataklığı göremiyoruz? Bataklık, modernitenin ve onun sadece üst bir modele taşınmış hali olan postmodernitenin ortaya çıkardığı bir yaşam alanı. Postmodern dönemler, modern bataklığın kokusunu burnumuza getirmesine rağmen, o kokuya alışmak için değişik parfümler kullanma alışkanlığımızı da pekiştirdi. O parfümler, bataklığı kanıksamamıza sebep olan ilaçlardı aynı zamanda. Ve Bauman’ın dediği gibi, bu ilaçlar yalnızca serbest piyasada, birbirine blöf yapan, kendi ürünlerini yücelten ve birbirleriyle ölümüne mücadele eden ilaç şirketleri arasında acımasız reklam savaşının ortasında bulunabiliyor artık. Devletin ahlakî temelinin ortadan kalkması; yani devletin tekel isteğinin ortadan kalkması ve etik kurallarının büyük ölçüde özelleştirilerek piyasanın insafına terk edilmesi ile “seçimin tiranlığı” modernitenin postmodernliğe evrilmesinden bu yana daha güçlü bir biçimde ortaya çıkıyor. Burada artık aktör, sorumluluğu dolduran içerik için değil, uzman onayı veya gişe başarı belgelerini gösteren pek çokları arasından bir etik kod seçmek için sorumludur. Son referandumun Bauman’ın söylediğinden farklı bir anlamı olduğunu düşünmüyorum doğrusu...

Bataklığı fark edemiyor olmak, hepimizin Bauman’ın sözünü ettiği aktör modeline uymayı gönüllü ya da gönülsüz kabul edişimizde yatıyor. Referandum bu aktörün, kendi ahlakî sorumluluğunu bir üst merciye taşıması anlamına geliyor büyük oranda. Modern, görev, sorumluluk ve işbölümü mekanizmaları aynen yürürlükte kalmaya devam ediyor. “İnsan” olarak kendimizi “beşer” seviyesine indirerek, ahlakî sorumluluğumuzu, önce devlete, şimdi de seçimlerin ortaya çıkaracağı yeni-modellere terk etmekte zorlanmıyoruz. Referandum sonucunda ortaya çıkanların, otomatik pilota bağlamış bir uçak gibi bizi havalimanına sağ salim indirebileceği gibi saf bir inanç var içimizde. Bu tuhaf değil, zira zerk edilen bu inanç, modern dönemlerin alametifarikası olarak ultra-modern dönemlere de sirayet ediyor. Orada gerçekten bir hava limanı olduğu yanılsaması modernitenin ilk dönemlerinden beri bir serap gibi zihnimize ve hayallerimize kazınmış vaziyette. İçimizi dışımızı esir almış bataklığın kokusuna ancak böyle dayanabiliyoruz.

Hâlbuki durum bunun tam tersi şekilde gelişiyor. Hayatın ve insanın merkezliğinden hareketle baktığımızda bir içrek halimiz, bir de dışrak halimiz ve bu ikisinin bağlı olması gereken ilkeler var! Dışarıya yönelik bu derece şehvetli ilgimiz, içeriye yönelik ilgimizi bitiriyor ve bizi bağlaması gereken “üst ilkeler” iyice gözden kayboluyor. Siyasetin, bizim, ahlakî sorumluluğumuzu devredebileceğimiz ve bu yolla rahatlayabileceğimiz bir yol bulabileceğine yönelik inancımız da modern miras olarak beynimize kazınmış.

Referandum ne anlam ifade ediyor

Referandumda zafer kazandık; ama o zaferin bizim içimizde, nasıl yenilgilere rağmen gerçekleştiğini unutmamız yüksel olasılık. Bataklığa tahammül edebilmek için, sadece biraz daha etkili bir ilaç, kokuyu bastıracak ve unutturacak biraz daha güzel bir parfüme sahip olduk oysa. Bataklık olduğu gibi durmak bir yana, daha da genişliyor hâlbuki!

İnsanın ahlakî bir varlık olduğu gerçeğini, bu ahlakı, ona ahlakî sorumluluğunu hatırlatan ve insanı ahlakî varlık yapan üst ilkeden oldukça farklılaşmış bir üst kademeye devrederek unutturan modern proje, postmodern dönemlerde sadece şekil değiştirerek devam ediyor. Eskiden ahlakî sorumluluğumuzu devrettiğimiz merci devletti. Şimdilerde borsalar, para piyasaları, Bauman’ın dediği gibi türlü “etik piyasaları” yürürlüğe girdi. Referandum sonucu bu “piyasalara” bir şey olacak mı, yoksa çok daha güçlü olarak mı ortaya çıkacaklar? Liberal-demokrasi bataklığında seçim mekanizmaları bile, bu piyasaların pekişmesine hizmet etmekten başka bir işlev görmüyor. “Dışa doğru” liberal dünyanın istediği ölçülerde değişip gelişiyoruz. “İçe doğru” gittikçe çürüyen ve bu çürümeyi keşfedebilecek tüm araçlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olan insanın trajedisine inat...

Dışarı doğru “demokratikleşen”, liberalleşen dünyamız ve referandum sonrası ülkemiz, daha ahlâklı bir “insan” vaat ediyor mu bizlere? En azından eskisinden kötü olmaz denebilir ve ben bu cevaba katılabilirim. Ancak, liberaldemokrasilerde, ehven-i şerre mahkûm olmanın temel eğilim olduğu tespitini üstüne basa basa vurgulayarak... Evet, “dışa” yönelik genişleme isteği ve ilginin, siyasetin zemin bulduğu kurumuş toprakları yeşertmekten aciz olduğu tesbitini ısrarlı bir şekilde yapmaya devam etmeliyiz.

Daha ahlaklı, daha merhametli, daha vicdanlı olmuyoruz hiçbirimiz. Ticaretimizde, işimizde, hayatımızda toplumsal sorumluluğumuzun bilincinde olan insanlar değil, kendi çıkarımızın peşinde koşan liberal-demokrat atomcuklar haline geliyoruz. Dindar ya dinsiz; sosyalist ya da liberal; işveren ya da işçi... Liberal bataklıktaki görevlerimizi ifa ediyoruz sadece. Ve o bataklığın izin verdiği ölçüde içimize bakabiliyoruz. İçimize yönelik ilgimiz azaldıkça ve ahlakî sorumluluklarımızı devredecek merciler buldukça zulümlerimizi, kibirlerimizi, merhametsizliklerimizi haklandırmamız bir o kadar kolaylaşıyor. Şizofreni bu bataklıktaki en yaygın hastalık çünkü!

Temkin ve tefekkür...

Referandum elbette önemliydi ve elbette evet çıkması hayırlı bir sonuç olarak görülmeli. Ancak bu umuda temkinli bir bakış atılması şarttır. Zira bataklık hastalığı haline gelmiş şizofreninin türü değişiyor sadece. Dışa değil, insanı eşref-i mahlûkat yapan içe yöneleceğimiz ve ancak o içten hareketle dışarıyı peyderpey değiştirebileceğimiz bir yol; yani bataklıktan kurtulmamızı sağlayacak bir şey bulamadıkça bataklık çalısı değil, bataklık nilüferi olmakla övünmeye devam edeceğiz demektir bataklığa mahkûm olduğumuzu görmekten aciz olarak. Bu da, zulümlerin artması, merhametsizliğin bir politik yönelim olarak haklandırılması ve özgürlükleri kısıtlayan şeylerin sadece şekil değiştirmesi anlamına gelecektir.

Unutmamak lazımdır ki, bir insanın ruhu özgürse, o insan hapishanede iki metrekare hücrede yaşasa da özgürdür. Ancak bir insana dünyayı verseniz, onun ruhunu sadece maddi uygarlık ile özgürleştiremezsiniz. Bataklıktır maddi uygarlık ve referandum sonucu, bu maddi uygarlığın sonuçlarına yönelik bir gözden geçirme yapmamıza vesile olmazsa -ki olacağını hiç sanmıyorumhepimiz birer demokratik seçim maymunu olmaya devam edeceğiz demektir. Ahlakî seçim yapmayı unutmuş ve demokratik seçimlerle sorumluluk devretmeyi, bataklık kokusuna tahammül edebilmenin yegâne yolu olarak kutsayan garip bir yaratık haline dönüşeceğiz.

envergulsen@gmail.com

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
0 / 12 °C
Hakkari
-8 / 6 °C
İstanbul
11 / 15 °C
İzmir
10 / 17 °C