Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çağdaşlık
12 Eylül 2010 / 13:49
Çağdaşlık, sağcı bir yönetim sistemine destek vermesi beklenen ve rejimin ihtiyacı olan cemaati oluşturan eksendi.

Etyen MAHÇUPYAN-TARAF

Memleketimizde ikide bir zuhur eden ve kendini aynen tekrarlayan konulardan biri CHP’nin ‘aslında’ solcu olmadığıdır. Gerçekten de bu tesbiti öne sürenler, CHP’nin aldığı tarihsel ve ideolojik tutumları sıralayarak bu partinin solcu olmadığını göstermişlerdir. Ama eğer böyleyse, bu konunun tekrar karşımıza çıkmasını ve CHP’nin solcu olmadığının yeniden kanıtlanması gereğini nasıl açıklayabiliriz? Demek ki ortada farklı ve değişmeyen bir başka etken var... Öyle ki CHP’yi ‘kendiliğinden’ solcu kılıyor ve siz aksini ne denli gösterseniz bile, o yine kendi mecrasına dönüyor.

Bu değişmeyen farklı etken Atatürk’ün kendisi ve Atatürkçülüktür... Çünkü bu ülkede Atatürk’ün kendisi de, ona atfedilen tutum ve tercihler de, garip bir çarpıtma ile ‘solculuk’ olarak adlandırılmıştır. Söz konusu bakışın yüzeyde bir geçerliliği tabii ki var. Ne de olsa imparatorluk bitmiş, yerine daha ‘ileri’ olduğu düşünülen bir devlet biçimi getirilirken, toplumsal hayat da dinin etkisinden çıkarılarak ‘çağdaşlaştırılmış’...

Ancak bunlar Atatürkçülüğü ‘solcu’ yapmıyor... Solculuk değişimi bir toplumsal kural olarak algılayan ve bu değişimi objektif koşulların iç dinamiğiyle bağlantılı kılan bir yaklaşım. Dahası bu objektif koşullar dünya sisteminin uzantısı olduğu için, solculuk yerele sıkıştırılamayacak bir evrensel değişimin öğretisi olarak biçimlenmiş bir bakış. Oysa Atatürkçülük, değişimi tek atımlık bir hamle olarak tasavvur eden, yeni bir statükoya ulaşıldığında onu korumayı hedefleyen ve bütün bunları ulusal yerelin içinde gerçekleştirmeyi hedefleyen bir yaklaşım. Eski düzenlerin tarihsel ve çoğunlukla dışsal nedenlerle çöktüğü her ülkede, yeni rejimler sağcı oldular. Bunların ‘yeniliği’ solculuğu değil, yaratılan boşluğa el koymayı sağlayan bir ‘ihtilalci değiştirme’ mantığının siyasete hâkim olmasını ifade ediyordu. Nitekim Atatürkçülüğün hedefi de Osmanlı’nınkinden farklı olsa da, yine de bir tür ‘asr-ı saadetin’ yaratılmasından ibaretti. Gelişme anlayışı tümüyle nicelikseldi... Demiryollarının çoğalması, üretimin artması, kendi silahımızı yapmamızdı önemli olan. Ama üretim ‘ilişkileri’ meselesinde hiç değişmeyecek bir otoriter hiyerarşinin yerleştirilmesini ve halkın da homojen bir yığın olarak devlete hâkim olan elite biat etmesini hayal ediyordu.

Dolayısıyla Atatürkçülüğün hem Cumhuriyet’i taşıyan hem de bugünün ulusalcı siyasetini üreten ideoloji olarak ‘sağcı’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim günümüzde ulusalcıların Atatürkçülüğü hiç yadırganmıyor. CHP de bu tablonun dışında değil, ama onyıllar içinde eğitim yoluyla zihinlere zikredilmiş olan, Atatürkçülüğün ‘sol’ bir hamle olduğu tezi, Atatürk’ün partisini de bizlere ait bir yanlış bilinç örneği olarak sola oturtuyor. CHP de doğal olarak bu yanlış bilinci beslemenin peşinde... Örneğin partinin 87. kuruluş yılı nedeniyle Anıtkabir’ e giden Kılıçdaroğlu, deftere şöyle yazmış: “Demokratik, katılımcı, çoğulcu, devrimci ruhu içeren çağdaşlaşma hedefine, insan hak ve özgürlüklerinden geri adım atmadan ilerleme kararlılığımızı sürdürüyoruz.” Doğrusu epeyce ‘sol’ kokan bir cümle... Ama öncesinde şunu da söylemiş: “...Partimizin önderi, ilk ve kurucu başkanımız olarak, çizdiğin yolda ödün vermeden ilerliyoruz.” Sorun şu ki Atatürk’ün ‘çizdiği yol’ Kılıçdaroğlu’nun ikinci cümlede anlattığı yol değil. Atatürkçülük ne demokratik, ne katılımcı ne de çoğulcu bir siyaseti besleyebilecek bir ideoloji ve zaten ister tek parti dönemine, ister ulusalcılara, ister asker ve üst yargıya bakın, atfedilen bu özelliklerin geçerli olmadığını kolayca görürsünüz.

O halde CHP’nin ikide bir solcu olmadığını kanıtlama gereği nereden çıkıyor? Nasıl oluyor da apaçık biçimde sağcı bir oluşum, ‘boş bıraktığınızda’ solcu görünümüne kayıyor? Bunun sırrı dinin ‘kendiliğinden’ sağcılığın ta kendisi olduğunu vazeden otoriter laiklik ve bu bakışın icat ettiği ‘çağdaşlıktır.’ Nitekim Kılıçdaroğlu da demokratlığı, katılımcılığı ve çoğulculuğu ‘çağdaşlık’ içinde eritmeye çalışmış... Bu kelime dünyanın hiçbir yerinde ideolojik bir olumluluk taşımaz. Çağdaşlık o çağı taşıyan ve temsil eden niteliklere atıfta bulunur, ama bu nitelikler her zaman karmaşık olduğu gibi, çoğu zaman hangilerinin gerçekten de taşıyıcı olduğunu saptamak mümkün olmaz. Kısacası çağdaşlık ya bir insanlık durumu zenginliğine atıfta bulunur, ya da o an için yeni olana alan açmak üzere kullanılır.

Oysa Türkiye’de çağdaşlık bir kimliktir... Çağdaş kişi dinden uzaklaşmış olan modern insandır. Ancak elimizde zaten ‘laik’ ve ‘modern’ kelimeleri mevcut... Bir de ‘çağdaşa’ niye gerek olsun? Demek ki çağdaşlık laik ve modernin ötesinde bir duruma karşılık geliyor. İlginç olan şey bu kelimenin bir fazlalık değil, aksine bir eksikliği ifade etmesidir. Modernlik bir yandan otoriter zihniyete dayanan ulus ve ulus-devlet kavramlarını öne çıkarırken, aynı zamanda relativist zihniyetten beslenen bireyselliği de vurgulamıştı. Ancak Atatürkçülük uluslaşmayı temel alarak bürokratik merkeziyetçi bir rejim yaratırken, bireyselleşmeyi edilgen bir tutum olarak tanımladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘bireyleri’ devletin onlara sunduğu kimliği benimseyen, bu çerçevede oluşan vatandaşlığa uygun davranan kişilerdi. Özgür düşünme ve davranmaya meyletmeyen, devletin kendilerine empoze ettiği düşünce ve davranış kalıplarını üstlenen ve bundan da gurur duyan kimselerdi. Çağdaşlık buydu... Kişinin devlet süzgecinden geçmiş doğruları benimsemesi ve ulusal doğrular uğruna ‘bir miktar’ kişiliksizleşmeyi kabullenmesiydi.

Kısaca söylemek gerekirse çağdaşlık, sağcı bir yönetim sistemine destek vermesi beklenen ve rejimin ihtiyacı olan cemaati oluşturan eksendi. Bu sağcı tutumun ‘solculaşması’ ise sözkonusu cemaatin dinden uzaklaşmış olmasıyla bağlantılıydı. Ancak yine de ortada bir pürüz vardı, çünkü Batının bütün modern toplumlarında solcuların arasında çok sayıda dindar bulunmaktaydı. Dolayısıyla ‘suç’ İslamiyet’e yüklendi... Çağdaş cemaat tipik bir oryantalist tavırla, İslamiyet ile modernliğin birlikte var olamayacağına inandı. Fakat bu önermenin de temeli çok sağlam değildi, çünkü dindar bir arkaplana sahip olmasına karşın tam bir ‘Batılı’ olan insan sayısı Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bile hiç de az sayılmazdı ve bu sayı günümüzde iyice artmış durumda.

Dolayısıyla çağdaşlık ‘ötekinden’ değil, bizzat kendinden hareketle ortaya konabilen bir niteliği gerektiriyordu ve bu nitelik görünebilir olmalıydı. Böylece kılık kıyafet, oturup kalkma meselesi öne çıktı ve çağdaşlık iyice karikatürleşti. Bugün bakıldığında çağdaşlığın sağcılığın bir parodisi haline geldiğini ve vesayet rejiminin temel dayanağı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle CHP’nin aldığı tutumlara şaşmamak lazım... Sonuçta bu parti ‘çizilen yolda ödün vermeden gitmeye’ çalışmaktan başka bir şey yapmıyor.


emahcupyan@gmail.com

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
8 / 12 °C
Hakkari
-2 / 8 °C
İstanbul
11 / 16 °C
İzmir
9 / 17 °C