Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Müslümanların Soru(n)ları üzerine notlar
26 Ağustos 2010 / 16:40
Bu kitap tanıtımımız Hüseyin Bülbül’ün “Müslümanların Sorunları ya da Müslümanların Soruları’’ adlı eseri.

Hikmet ERTÜRK/ İslam ve Hayat

 

Kitabımız Anlam Yayınevi’nden Ocak 2008 yılında birinci baskı olarak yayınlanmış. Hüseyin Bülbül, İktibas Dergisi’ni takip eden kardeşlerimizin de yakından tanıdığı üzere 1976 yılından bu yana İktibas Dergisi’nin fikir hayatı içerisinde yer almıştır. 1996 yılından bu yana da İktibas Dergisi’nin “Mektuplara Cevaplar” bölümünü hazırlamaktadır.

 

Tanıtacağımız kitap çalışması 1996–2007 yılı içerisinde Müslümanların hayat ve takıldıkları konular ile ilgili 450’den fazla sordukları soruları kapsamaktadır. Yazarımızın kitap çalışmasının ana temasını izah ederken “Müslümanların hayatla ilgili tüm sorularını önce Kur’an’a götürmelerini ve Kur’an’ı bir ilmihal kitabı gibi kullanmalarını göstermeye çalıştığını söylemektedir. Gerçekte bu tabir çok güzel bir bakış açısı sunmaktadır.

 

muslumanlarinsorunlari.jpg

 

Kitabın önsözünde yazarın kitabın içeriği hakkında genel açıklamaları yer almaktadır. Dilerseniz bu açıklamaları sizlere aktaralım.

 

Bizleri insan olarak yaratıp İslam ile şereflendiren, hesapsız nimetleriyle ödüllendiren, Kur'an ile bilgilendiren Allah'a sonsuz hamd, alemlere rahmet ola­rak gönderdiği bütün Peygamberlere salat ve selam olsun. O'nun rahmet ve bere­keti, vahye teslim olan ve onu ahlâk edinen salih kullarının üzerine olsun.

 

İnsan için bahşedilen nimetlerin en değerlisi hiç şüphesiz akıl nimetidir.. Akıl olmayınca insanın, hayatın, dünya ve ahiretin hiçbir anlamı yoktur. Çün­kü bunların hepsi ancak akıllı için bir anlam ifade eder. Aklını kaybeden kimse bütün değerlerini kaybetmiş demektir. Bu nedenledir ki Allah, akıl sahiplerini muhatap alarak:

 

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşin­den gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yer­yüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre ha­zır bekleyen bulutları yönlendirmesinde akleden bir toplum için deliller vardır." (2/164) buyurmuş; akledeni ve anlayanı muhatap kabul etmiş, Akletmeyenleri ise "davarlara" benzetmiştir. (25/44, 7/179) Akleden, iman eden ve Kitabı'nı ahlak edinenleri ise, "yaratılmışların en şereflisi "(95/4-6) olarak ilan etmiştir.

 

Kur'an'a muhatap olan ilk nesil bunun en açık örneğidir Elleriyle yaptıkları putları Allah'a ortak koşan kimselerden Allah, vahye iman eden, salih amel işle­yen, Allah'tan razı olan ve kendilerinden de Allah'ın razı olduğu örnek bir nesil çıkarmıştır.

 

"İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnutturlur. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamış­tır; işte büyük kurtuluş budur."(9/100)

 

Onlar bu noktaya gelmek için, Kur'an'ı hayatın merkezine koymuş; kendi­leri ise onun çevresinde pervane olmuşlardır. Hayat ve memat için yapılacak her şeye Kur'an'a bakarak karar vermişler ve gönül rızasıyla uygulamışlardır. Ayetin beyanıyla onları takip edenler de böyle yapmışlardır. Ancak sonraki nesillerde tahkikin yerine taklit, İhlasın yerine ihtiras, Allah rızasının yerine dünya menfaati geçince hayatın seyri değişmiştir. Buna siyasi çatışmaların olumsuzluğunu, İslam devletine katılan yeni kavimlerin batıl inanç, gelenek ve teamüllerini, dünyevileşmenin din haline getirilmesini, arzuların ilahlaştırılmasını da ekleyince haya­tın seyri değişti, Hak ile Batıl birbirine karıştırıldı.

 

Din'in günlük hayata ve olaylara intibakını sağlayacak olan İçtihad usulü­nün doğru tespitine rağmen doğru işletilmemesi ve giderek müçtehit imamlardan sonra "İçtihad kapısı tamamen kapandı" diyerek bağnaz bir anlayışın arkasına sığınılması, Hint ve Yunan felsefesinden etkilenen Müslümanların tasavvufa meyletmeleri, müslümanları Kur'an'dan ve Kur'anî bir hayattan uzaklaşmalarına sebep oldu..

 

Kur'an deyince ilk kuşakta anlaşılan şey: Peygambere vahyedilen hitabın yazıya dökülmüş hali olan metin, o metnin içerdiği mana ve o mananın anla­şılmasıyla insanda icra edeceği maksat idi. Bunu namaz örneğiyle açıklayacak olursak umarız daha iyi anlaşılacaktır: "Eqımissalah" ayetin metni, "namazı kılın " manası, namazı kılmanın maksadı ise: "Sana vahyedilen Kitabı oku ve nama­zı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir."(29/45) ayetiyle belirtilen hedeftir. Bu örneği çoğaltabilirsiniz. Bugün hayata baktığınızda görünüşte her şey var ama hiçbir taş yerine oturmuyor. Müslüman çok, namazı kılan az. Namazı kılan var ama o namaz onları kötülükten ve aşırılıktan alı koymuyor. Namazdan maksat hasıl olmuyor. Bu işte bir bit yeniği var demek zorunda kalıyorsunuz. Müslümanlar Kur'an'ın mana ve maksadını bırakınca, elde sadece Kur'an'ın met­ni kalmıştır. O'nu da fetişleştirerek/totemleştirerek yüksek yerlerde korumaya başlamış, O'na gösterilen sanal bir saygıyla kağıdını kitabını öpüp başlarına ko­yar tatmine çalışırken, önerdiği yaşam biçimini ise hayattan uzaklaştırmışlardır. Kur'an'ın beyanıyla bu gerçek şöyle anlatılmaktadır:

 

"Eyvah, keşke falancayı dost edinmeseydim! Bana Kur'an'ın mesajı geldik­ten sonra o beni Allah'ı anmaktan alıkoydu. Zaten şeytan, insanı haktan ayırdık­tan sonra yüzüstü bırakır. Peygamber de der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk etti."(25/28–30)

 

Bu anlamda terk ettiğimiz Kur'an'ı ilk günkü yerine koymak için metniyle, manasıyla anladığımız dilden okuyarak manayı yaşamak, maksada ulaşmak zo­rundayız. Bunun için işi başkalarına ihale etmeden, üzerimize düşeni önce bizim yapmamız gerekmektedir. Biz düzelmeden ailemiz düzelmez, toplum düzelmez, alem düzelmez. Çünkü Kur’an bizim için gelmiştir sonuçta hepimiz ondan hesaba çekileceğiz. (43/43-44)”

 

Kitapta, sorulan sorulara cevaplar 16 ana başlığa ayrılmış. Her başlık altında sorulan sorular soru-cevap şeklinde yer almış. 686 sayfa olan bu kitaptan sizlerin de ilgisini çekeceğini umduğum sorulardan güncel olanları seçmeye çalıştım. Sorulara verilen cevapları okuduğunuz da şunu açıkça göreceksiniz ki yazar hiçbir etki altında kalmadan sorulara Kur’an ne diyorsa onu açıkça yazmış. Kişiye göre, falanca ne der mantığına göre cevaplar verilmemiş. Herhangi bir kaygı, herhangi bir korku altında verilmiş cevaplarda değil. Kendi ifadesi ile gerçekten de Kur’an'ı sorulara cevap veren bir ilmihal kitabı gibi kullanmış. Sorulara verilen cevaplara baktığınızda yazarın muhteşem bir Kur’an bilgisine sahip olduğu gözlerden kaçmıyor. İsterseniz şimdi soru-cevap bölümünden seçtiğimiz örneklerimize geçelim.

 

***

 

Soru: Kur'an'a göre şirk nedir? Peygamberimizin hadislerinde "gizli şirkin karıncanın ayak sesinden daha gizli olduğu" beyan ediliyor. Bir kimse bu tür gizli şirk ile de müşrik olur mu?

 

Cevap: Şirkin en kısa tanımı Allah'ın sıfatlarından birini her hangi bir var­lığa vermektir. Yaratmada, yargılamada, bağışlamada, yardım etmede, hüküm koymada, öldürme ve diriltmede, yerin ve göğün mülkünde, bütün mahlûkatı gö­rüp gözetmede, toplum hayatının nizam ve düzenini koymada, ondan başkasına payeler vermek şirktir.

 

“Onlar Allah'ı bırakıp Rahiplerini, bilginlerini ve Meryem oğlu Meşini Rab edindiler. Oysa tek bir İlaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka İlah yoktur. O, koştukları ortaklardan beridir."(9/31)

 

Bu ayet Peygamber efendimiz tarafından boynunda haç takılı olan Adiyy bin Hatim'e okununca Adiyy, Peygamber efendimize itiraz ederek;

 

"Ya Resulullah onlar Rahiplerine ve bilginlerine tapmıyorlardı ki" deyince Peygamberimiz;

 

"Ne münasebet! onlara Rahipleri ve bilginleri Allah'ın emrettiğini yasaklı­yor, yasakladığını da emrediyorlardı. Onlar da bunlara itaat ediyorlardı. Böylece onlara tapmış oluyorlardı" buyuruyor.

 

Durum böyle olunca bugün bu rolü üstlenen şahıs, grup, cemaat, kurum gibi herhangi birine itaat etmek Allah'a şirk koşmak anlamına gelmektedir. Allah'a isyanda mahlûka itaat yoktur kaidesi gereğince Allah bu hakkı hiç kimseye vermemiştir. Allah'a rağmen bu hakkı kendisinde gören kendini ilahlaştırmıştır. Ona itaat eden de onu Rab edinmiş ve müşriklerden olmuştur.

 

Şirk bugün gizli kapaklı değil çok açık bir icraatla icra edilmektedir. Allah'ı hayatlarından uzak tutanlar ya kendi hevasını Rab edinmiştir, ya da hevasını Rab edinenleri Rab edinmiştir. Bu nedenle yaşadığı hayat kişinin dininin dışardan görünüşüdür. İnsan şeffaf bir varlıktır. Duygu ve düşünceleri, olaylar hakkındaki tavır ve tepkileriyle onun asıl yüzü açığa çıkar. Asr-ı Saadet'te münafıkların hali sivri dilleriyle peygamberi ve müslümanları eleştirmelerinden biliniyor idi bugün de ehli nifak ve ehl-i şirk söz, sükut ve eylemleriyle bilinmektedir.

 

"Yoksa gönüllerinde hastalık olanlar, Allah'ın onların kinlerini dışarı vurmayacağını mı sandılar?"

 

"Eğer dileseydik biz onları sana gösterirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen onları konuşma tonlarından da tanırsın, Allah işlediklerinizi bilir."(47/29–30)

 

Müşriklerin bunca açık olduğu bir zamanda şirkin gizli kalmasına imkân olmayacaktır. Ancak her şeye rağmen bir kimse ömründe Allah'a bir ortak tanımışsa ve bunu inanç haline getirmişse elbette bu anlayış onu müşrik yapacaktır. Başkasına açmamış olması kendini kurtarmaz. Yanlışlığını görüp tevbe etmesi gerekir.

 

Soru: Günahkâr bir müslüman cehenneme girip günahının cezasını çektikten sonra tekrar cennete girecek midir?

 

Cevap: Kur'an'da belirtildiği kadarıyla müslüman olarak ölmeyi başaranların cehenneme gitmeyeceklerini anlıyoruz. Allah şirkin dışındaki günahları dilediğine bağışlayacağını bildiriyor.

 

"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun sakın müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin, "

 

Yusuf (a.s) "Beni müslüman olarak öldür, salih kullarının arasına kat diye dua ediyor kendisi peygamber olduğu halde. Bizleri düşündürmeli değil mi? Bu konuya şu ayetler ışık tutmaktadır:

 

"Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız."(7/40)

 

"İnanıp da iyi işler yapanlara gelince ki, hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemeyiz, işte onlar cennet ehlidir. Orada onlar ebedi kalacaklardır.'’

 

"Cennet ehli Cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek olarak bulduk, siz de Rabbinizin size vaat etliğini gerçek buldunuz mu? diye seslenirler. 'Evet' derler ve aralarındaki bir çağrıcı 'Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun' diye bağırır."(7/44)

 

"İki taraf arasında bir perde var (cennetle cehennemlikler arasında) A’raf üzerinde herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki bunlar henüz cennete girmedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline 'selam size' diye seslenirler.’’

 

"Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de 'Ey Rabbimiz bizi zalimler topluluğuyla beraber barındırma!' derler."

 

"Yine A'raf ehli simalarından tanıdıkları bazı adamlara seslenerek derler ki Ne çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı.."

 

"Allah'ın kendilerini hiç bir rahmete erdirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? Bekleyen A'raf ashabına dönerek 'Girin cennete artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz' derler."(7/46-49)

 

Halkın dilinde dolaştığı gibi 'cehenneme girip sonrada çıkarak cennete gidecekleri belirtilen hiç bir zümreye Kur'an'da rastlamak mümkün değildir. İki tarafın sakinleri girdikleri yerde ebedi kalıcılar olarak belirtilmektedir

 

Gaybı en iyi bilen şüphesiz Rabbimizdir. Haddimiz olmayan şeyi söylemekten ona sığınırız. Bizler cennete girmenin, cehennemden de kurtulmanın yolunu tutmaya çalışmalıyız. Onların şevkini bizler yapacak değiliz. Allah'ın bildirdiği ile yetinip "işittik ve itaat ettik" deyip müslüman olarak ölebilmenin yolunu tutmalıyız. Bize düşenin bu olduğu kanaatindeyiz.

 

Soru: Peygamberimizin şefaat edip edemeyeceği tartışılırken halk arasında şehitler de şefaat etme yetkisine sahip olacaklar deniliyor. Ne­ derece doğrudur açıklar mısınız?

 

Cevap: Şefaat düşüncesi müslümanlara ait bir düşünce olarak değil, müşriklere ait bir düşünce olarak Kur'an'da zikredilmektedir. Kur'an'ın üçte biri neredeyse bu düşünceyi red için hasredilmiş olmasına rağmen, ne hikmettir ki müslüman olduğunu iddia edenler de dönüp müşriklerin savunduğu düşünceyi savunur olmuşlardır. Sadece aracıların adı değiştirilmiş o kadar. Gerisi aynen devam etmektedir. Allah, kullarına yakınlığını şöyle ifade ediyor:

 

"(Ey Muhammed) Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben gerçekten onlara yakınım. Dua eden bana dua ettiği zaman duasını kabul ederim; o halde onlar da Benim davetime koşsunlar ve bana iman etsinler ki doğru yola erebilsinler."(2/186)

 

Kullarına bu kadar yakın olan Allah şefaat konusunda da şu bilgileri vermektedir:

 

"Kimsenin kimse adına bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. (O gün) kimsenin şefaati kabul edilmez, kimseden fidye alınmaz, onlara asla yardım da edilmez."(2/48–123); (2/254–255)

 

"Yoksa onlar Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmediği ve akıl erdiremedikleri halde de mi onlardan şefaat bekliyorsunuz?"

 

"De ki; Şefaatin tümü Allah'a aittir; göklerin ve yerin mülkü O’nundur; sonra O'na döndürüleceksiniz."(39/43-44)

 

Bunları okuyan peygamber, şefaatin bir kısmı bana bir kısmı da falana filana ait der mi? Biz demeyeceğine inanıyoruz. Bu düşüncenin tevhide aykırılığını ayetin devamı şöyle ifade ediyor.

 

"Allah bir olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların kalpleri daralır. Allah'tan başkası anıldığı zaman ise hemen sevinirler" (ayette geçen başkası şefaatçilerdir.)

 

"De ki; Ey gökleri ve yeri yoktan var eden, görülmeyeni görüleni bilen Allah’ım! İhtilaf ettikleri şeyler hakkında kulların arasında hükmü ancak sen vereceksin."(39/45-46)

 

Bizler de bu ilahi kelamı yeniden hatırlatıyor, konunun gereğince düşünülmesini istiyoruz.

 

Soru: Kadının şarkı söyleyerek sesini başkasına duyurması haram mıdır?

 

Cevap: Hiçbir varlığın sesi haram değildir. Sesi haram saymak Sünnetullah’a karşı gelmekten başka bir şey değildir. Sesle anlaşma/konuşma özelliğini insana Rabbimiz vermiştir. Rabbimizin koyduğu bu yasayı kadının meşru bir şekilde kullanmasını günah saymak, doğru değildir.

 

Kadını potansiyel günahkâr ve suçlu sayan zihniyetin, kadın için öngördüğü bu yasağı dine dayandırmaya çalışması ise büyük bir talihsizliktir. Akletmeyen, bidat ve hurafeleri ya din edinen ya da edinenleri körü körüne taklit eden bu zih­niyetin, İslam adına böyle bir iddiada bulunması gerçekte bir şey ifade etmeyip, tamamen kuruntuya dayanmaktadır. Ve İslam'a iftiradan başka bir şey değildir.

 

Gerek Kur'an, gerek sahih sünnette, kadının konumu ve özelliğinin apaçık bir şekilde belirtilmiş olması, kadının 'insan' olarak yaratıldığı gerçeği, haram ve günahların 'cinsiyet' farklılıklarına göre değil, 'insan'a mahsus olduğu ve bu konuda cinsiyet ayrımı yapmanın mümkün olmadığı kesin olarak ortaya konmuş olmasına rağmen cahili zihniyet mensupları kadın için özel haramlar ve günahkarlar icat etmişlerdir. Oysa ki haram ve günahın muhatabı 'insan'dır. Rabbimiz bu konuda cinsiyet ayrımı yapmamıştır. Yani, kadına haram ve günah olan bir şey erkeğe de haram ve günahtır. Bundan şu sonuç çıkar; eğer kadının sesi haramsa erkeğin sesi de haramdır. 'Eğer erkeğin sesi haram değilse, kadının sesi de haram değildir.

 

Gerek kişisel, gerek toplumsal ihtiyaçlarda kadın ve erkek sürekli ilişki içinde olmak zorundadırlar. Ve bütün ilişkilerde konuşma yoluyla anlaşma, işin şartıdır. Bu kadar hayati bir fonksiyona sahip olan ses unsurunu, toplumun yarısına kullandırmamak veya kısıtlamak akla mantığa sığacak bir şey değildir. Bu, hayatı felç, sünnetullahı da iptal etmek demektir.

 

Hz. Aişe'nin, kadın erkek herkesin sorunlarını çözmek ve İslami konularda bilgi edinmek için sık sık başvurdukları bir şahsiyet olduğunu biliyoruz. İslam'ı tebliğ etmede kadının da mükellef kılındığı bir gerçektir. Kadın elbetteki tebliğ yaparken sesini kullanacaktır. Gerek Peygamber Efendimizin eşleri, gerek diğer İslam kadınları hemen hemen toplumun her kesiminde (savaş, ticaret, davet ve diğer konularda) aktif rol oynamışlardır. Bütün bu faaliyetlerin konuşmaya sese) dayalı yapıldığı düşünüldüğünde, kadın sesini haram sayan zihniyetin İslami bilinç ve bilgiden de ne kadar uzak olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. İslam’ın dikkat çektiği olay herhangi bir cinsin şahsiyetini değil de cinsiyetini öne çıkartmamasıdır.

 

Allahu Teâlâ, Peygamber (a.s)'ın eşlerini kastederek:

 

"Ey Peygamber'in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin"(33/32) buyurmuştur. İşte kaçınılması gereken budur. Toplumda cinsiyetimizi öne çıkarmadan şahsiyetimizle yerimizi almalıyız.

 

Sorunuz "kadının şarkı söylemesi" ile ilgili olduğu halde biz öncelikle kadın sesi konusu üzerinde durduk. Çünkü kadının sesini haram sayan bir zihniyetin varlığından hepimiz haberdarız. Bu bakımdan sorunuzun doğrudan cevabını vermeden önce konunun daha iyi anlaşılabilmesi bakımından bu açıklamayı yararlı gördük. Şimdi bu açıklamanın da ışığında sorunuzun cevabını vermeye çalışalım.

 

Sözleri 'münker' içermiyorsa, söyleyiş biçimi 'fahşa' değilse ve niteliği itibari ile "ifsad" edici yönü yoksa kadının şarkı söylemesi ve sesini başkasına duyurması haram değildir. Zira haram olan 'sesin kendisi' değildir. Şayet 'seslendirme biçiminde', 'sözlerde ve 'niteliğinde' fahşa ve münker bir unsur varsa, haram olan bu unsurlardır. Ve bu haram yalnız kadın için değil, erkekler için de geçerlidir.

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, sadece sesinden dolayı, kadının şarkı söylemesini haram saymak doğru değildir. Ancak bundan kastınız bugünkü sahnelere taşan ve uygunsuz söz ve hareketler ile icra edilen icraat ise onun savunulacak tarafı yoktur.

 

Soru: Halkımızın özellikle Ramazan ayında ölülerin ruhuna bağışla­mak üzere, Kur'an okuması veya okutması İslam'a uygun mudur? Peygamberimizin böyle bir uygulaması var mıdır?

 

Cevap: Kur'an, Ramazan ayında indirilmiştir (2/185). Kur'an'la Allah bu ayda sıhhatli ve mukim olan Müslümanlara bir ay oruç tutmayı farz kıldığını bil­dirmiştir. (2/183, 184)

 

Fakat Kur'an'ı okumak ve okutmak ne Ramazan ayına has bir ameldir, ne de Kur'an ölülerin ruhuna okunmak için gönderilmiştir. Allah, Kur'an'ın gönde­riliş amacını şöyle açıklıyor:

 

"Biz O'na (Muhammed'e) şiir öğretmedik. Zaten bu O'na yakışmazdı da. O'nun getirdiği sade bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır."(36/69)

 

"(Onunla) diri olanları uyarsın ve kafirler de cezayı hak etsinler diye."(36/70) Bu ifadelerin, daha çok Ölüler için okunan Yasin suresinde olması ne kadar manidardır. Dirilerin uyarılmasını isteyen Kur'an'ı ölülere okumak, Kur'an'ın gönderiliş maksadını göz ardı etmek olacaktır. Allah onu yaşayanların Kur'an'la öğütlenmesi için gönderdiğini defaatle vurgulamaktadır. Kamer suresinde de bu ifade dört defa tekrarlanmaktadır:

 

"Yemin olsun ki biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Fakat düşünüp öğüt alan

var mı?."(54/17, 22, 32, 40)

 

"Ey Muhammed, sana vahyolunana sarıl. Sen, şüphesiz doğru yol üzerindesin. Bu

Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür; (ondan) sorguya çekileceksiniz?"(43/43-44).

 

"Bu babaları uyarılmayan bir kavmi uyarman için üstün ve merhametli olan (Allah'ın) indirmesidir."(36/5-6)

 

"Bütün insanları uyarması için kuluna Furkan'ı indiren Allah'ın şanı cok yücedir."(25/1)

 

Kur'an'ın gönderiliş amacıyla alakalı daha yüzlerce ayet hep bu minval üze­re insanlara öğüt, nasihat ve uyarı için gönderildiğini vurgulamaktadır. İnsan onunla öğütlenmesi için onu, anladığı dilden okuması veya okuyandan dinlemesi gerekir ki, onun neleri içerdiğini, nelerin yapılması ve nelerin yapılmaması ge­rektiğini anlayabilsin.

 

Bu hayatta olan için bir öğüt olduğuna göre, ölüler için anlamadığı bir metni okuyarak ne ölüye ne de diriye bir fayda sağlamaktadır. Sadece "kubbede kalan hoş bir seda imiş" olmaktan başka.

 

Müslüman olduğunu iddia eden bu insanların ısrarla Kur'an'ı anlamadığı dilden okuyarak, ölüleri günahlarından kurtarmak, dirilere de sevap kazandırmak istemi, Kur'an'ın mesajına karşı pasif bir direnmedir. Kur'an hayatta iken okunup yaşanması gereken bir kitaptır ki Allah, ancak bundan razı olup gereğini yapana ecir vereceğini bildiriyor. Öldükten sonra ölü için Kur'an okumak Kur’an’ın verdiği mesajın anlaşılmadığının bir kanıtıdır.

 

Diri olanlara, kendileri için bunu neden yaptıkları sorulduğunda: "sevap kazanmak için" denilmektedir. Sevap kazanmak, Allah'ın rızasına uygun iş yapmakla mümkündür. Anlamadığınız dilden okuduğunuz ayetlerin sizden ne istediğini nasıl bileceksiniz ki onu amele dönüştürerek sevap kazanmış olasınız.

Bu konuda şöyle bir örnek verilir: İnsanlar helak olmuştur, alimler müstesna. Alimler de helak olmuştur, ilmiyle amel edenler müstesna. İlmiyle amel edenler de helak olmuştur, amellerinde ihlaslı olanlar müstesna.         

 

İş bu minval üzere olunca okumak yetmiyor; bilmek ve bilginin ihlaslı amele dönüşmesi gerekiyor. Kur'an'ı okumanın anlamı, anlamak için anladığı dilden okumaktır. Okumak da ancak yaşamak onunla amel etmek için olmalıdır ki maksadına uygun bir okuyuş olsun.

 

Geçen zaman ömürdendir. Doğrusu ve yanlışıyla geçip gider, bir daha dön­memek üzere. Bundan sonrası için Allah ömür vermiş ise henüz yaşanmamıştır. Bu durumda, bugünden tezi yok hemen Kur'an'ın anladığımız dil ile yazılmış bir mealini alarak işe başlamalıyız. Günümüzün en sakin saatlerini okumak için ayır­malıyız. Ağır ağır, anlaya anlaya okumalı ve not almalıyız. Anladığımız mesajla­rın üzerinde durup düşünmeli ve o güne kadar kafamızdaki hurafeleri Kur'an'ın mesajıyla yıkamalıyız. Bu çalışma uzun vadeli devam etmeli, ulaştığımız nokta­ları muhakeme ve mukayese yöntemiyle pekiştirmeliyiz. Okuduklarımızı kendi­miz için ve yaşamak için okumalıyız. Doğru olunduğundan emin olup, kalbimiz tatmin oluncaya kadar, yeniden yeniden okumalıyız.

 

İşte Kur'an'ın bizden istediği okuma, bu tür bir okumadır. Anlaşılan, düşün­düren, değiştiren bir okuma.

 

"Bir kavim nefislerindekileri değiştirmedikçe Allah onların halini değiştir­mez" (13/11) hükmü yeniden hatırlanmalı ve üzerinde düşünülmelidir. Anlama­dığın bir şeyi yıllarca sen okusan ve senden sonra da başkaları senin için okusa ne değişir? Çünkü ne sen okuduğundan bir şey anladın ne de senin için okunandan. Bu nedenle de halini değiştirmedin. Nefsinde olanlar hep aynı kaldı. İşte toplu­mun açmazı budur. Günde milyonlarca hafız hatim yapsa insanların halinde en ufak bir değişme söz konusu olmaz, olamaz. İnsanın doğasına, eşyanın tabiatına aykırıdır. İnsanlar anladıkları sözden etkilenirler. Etkilendikleri için de değişmeye çalışırlar. Kur'an'ı anladığımız dilden okuyunca Kur'an'daki ilahi hitap bizi etki­leyecek biz de etkilenerek halimizi değiştirmeye çalışacağız. Biz halimizi (nefsi­mizde olanı) değiştirdiğimiz zaman Allah da üzerimizdeki hükmü değiştirecektir ki, o asla vadinden dönmez. Biz bize düşeni yapalım. Onun da kendi vadini yeri­ne getireceğinden eminiz.

 

Peygamberimizin ölülere Kur'an okuması vaki olmadığı gibi; anlaşılmadan Kur'an okumanın okumak olmadığını Abdullah bin Ömer hadisiyle anlatmakta­dır. Özetle şöyle:

 

"Kim üç günden kısa bir zamanda Kur'an'ı baştan sona okursa, Kur'an oku­muş olmaz. "Bu söz her gece Kur'an'ı hatmeden Abdullah'a hitaben söylenmiş­tir. Allah'ın, Resulü'ne önerdiği okuma biçimi, gecenin sakin saatlerinde tertil ile ağır ağır (düşünüp anlayarak) okumaktır.

 

Ölülere okuma konusuna gelince, Allah "sen ölülere duyuramazsın, bu Kur'an dirileri uyarman için indirildi" ayetlerini okuyan bir peygamber Kur'an'la çelişecek bir işi yapar mı? Peygamber (a.s) Kur'an'ı anlatmak için pazarlara, pa­nayırlara, meydanlara ve Kâbe’ye gitmiştir. Hayatta olanlara duyurmak için istih­za ve hakaretlere rağmen Kur'an'ı onlara okumaya ve anlatmaya çalışmıştır; ama mezarlıklara giderek böyle bir şey yapmamıştır. Düşündürücü değil mi? Bizler de düşünelim istiyoruz.

 

Soru: Kur'an tek başına yeterli bir kaynak mıdır?

 

Cevap: İslam'da dinin kaynağı Allah'tır. Allah ise dinini insanlığa Kur’an ile göndermiştir. "Kitap nedir iman nedir bilmezdin sana biz öğrettik" (42/53) buyurduğu ve kendisiyle elçiye bilmediğini öğrettiği kaynak da Kur’an’dır.

 

"İşte böylece sana Arapça bir Kur'an indiriyoruz ki, onunla Ana şehir (Mekke) halkını ve çevresindekileri uyarasın.. ."(42/7)

 

"Bu Kur'an Allah'tan başkası tarafından ortaya konacak bir şey değildir. O ancak kendinden öncekilerin doğrulanması ve kitabın açıklanmasıdır. O’nda şüphe yoktur ve alemlerin Rabbi katındandır."(10/37)

 

"(Ey Muhammed)! Sana vahyedilene sımsıkı sarıl, muhakkak ki sen dosdoğru bir yoldasın. Doğrusu bu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür. Hepiniz ondan hesaba çekileceksiniz."(43/43-44)

 

Bu durumda hepimizin sorumlu tutulduğu kaynak belirlenmiş olduğundan
dersimize Kur'an'dan çalışmamız gerekecektir. Peygamber de ondan hesaba çekileceğine göre durum bunu göstermektedir. Buna böyle inanan Hz. Muhammed (a.s) da hayatı boyunca Kur'an'dan asla ayrılmamış, onu sünnet edinmiştir.

 

Sünnet, kelime manası itibariyle bir ömür takip edilen izi, sürekli gide-gele yol edinmektir. Peygamberimiz Kur'an'ı bu manada yol edinmiş, asla onun çizdiği yoldan ayrılmamıştır. Biz sünneti bu manada anlıyoruz. Bu anlamda ki sünnet İslam'ı yaşama biçimi olduğundan her müslüman için takibi zorunlu bir fazdır. Bunsuz İslam ve İslami yaşantı da mümkün değildir. Bizim sünnetten kastımız budur. Farz ve vacibin dışında kalan nafileler anlamında, fıkıh dilinde kullanılan sünneti kastetmiyoruz. Peygamberimizin vahye muhatap olduğu günden ömrünün sonuna kadar, Kur'an'dan anladıklarıyla sergilediği anlayışını kastediyoruz.

 

Bu noktadan bakıldığında Peygamber için de bizim içinde dinin kaynağı Kur'an'dır. Peygamber için yeterli olan bir kaynak elbette bizim içinde yeterli olacaktır. Bizim önümüzde Peygamberi bir örneklik olması ve bizim bu uygulamadan istifade edişimiz hiçbir zaman dinin "kaynağını ikiye çıkarmaz. Bu uygulamalar Kur'an'da var olan bir hükmün hayata geçirilmesiyle alakalıdır. Kur'an'a rağmen yapılan bir şey değildir olamaz da. Günlük yaşamın gereği olarak ortaya çıkan yeni durumlarla ilgili yapılması zorunlu olan içtihadi kararlardan hiçbiri dinin kaynağına aykırılık ve ona rağmen olamaz. Kur'an'la belirlenen ana ilke­ye uygun olmak şartı herkes için, her zaman ve zeminde geçerliliğini koruyan ana ilkedir. Bu nedenle meşruiyetin kaynağı Kur'an'dır ve her zaman yeterli bir kaynaktır. Çünkü çözümün ilkeleri ondadır.

 

Kur'an'ın dışında kalan hadis külliyatı, fıkıh külliyatı, siyer ve tarih kaynak­lı Kur'an'a uygunluğu ölçüsünde istifade edebileceğimiz bilgiler ve yaşanmış tecrübelerdir. Bunların hayatımızdaki yeri bundan ibarettir. Geçmişin anlayış ve uygulamaları hiçbir zaman dinin kaynağı olarak görülemez.

 

Bu dinin Peygamberi yirmi üç yılık vahiy hayatı boyunca böyle bir şey yapmamış hep o konuda Allah'ın vahyini beklemiştir. Mekke hayatında içkiden şikayetle bulunmaya başlayan müslümanlara, herhangi bir yasak koymamış, konuyla ilgili gelen ayetleri okumakla yetinmiştir. (4/43), (2/219), (5/90–91)

 

Aynı durum faiz için de geçerlidir. İlahi ikaz gelene kadar "eşyada aslolan

mübahlıktır" kuralı gereğince, Medine'nin son yıllarında ilgili ayetler gelene kadar herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Bu uygulama bir tesadüfün eseri

değildi almış olduğu vahyi disiplinin sonucuydu. Biliyordu ki din Allah'ındır. Allah ne vermiş ise ona teslimiyet gerekir.

 

Bizim için kemale erdirilip tamamlanmış bir din olan (5/3) İslam vardır. Ki bu Allah katında makbul olan bir dindir. (3/19) Bundan başkasının da Allah katında kabul edilmeyeceği (3/85) açıklanmıştır. Bu nedenle diyoruz ki, dinimiz İslam, kendimiz de muvahhid bir müslüman olmak istiyorsak yolumuzu belirle­yen de Kur'an olmalıdır.

Soru: Ana kaynak Kur'an kabul edilmektedir. Ameli konu­da ise Peygamberin sünnetine göre amel edilmesi söyleniyor, bu bir çelişki değil midir?

Cevap: Kitaplarımızda vurgulanan, itikadi konularda kaynak sadece Kur'an'dır. Çünkü itikat tamamen gaybidir. Gaybın sa­libi ise Allah'tır.

 

"Gaybın anahtarları Allah'ın katındadır onları ondan başkası asla bilemez..." (6/59) İddiamız budur. Peygambere bildirilenler Kur'an'da zikredilmiştir. Onun dışında Peygambere gaipten haber verdirenlerin iddialarına katılmıyoruz.

 

Ameli konulara gelince örneğin namazın kılınışı, haccın ifası, orucun tutulması gibi konularda Peygamberin sünneti Kur'an'ı yaşamaktır. Onun hiç terk etmediği sünneti Kur'an'ı hayata geçirmek olmuştur. Bu manada sünnet farz gibidir. Bizler bu konuda usulcülerin ortaya koyduğu nafile anlamındaki sünnetten bahsetmiyoruz. Peygamberin İslam'ı anlama ve hayata geçirme olarak takip ettiği "yol, usûl" anlamındaki sünnetini kastediyoruz.

 

Bu elbette bizim için farz gibidir. Bunu Kur'an'dan ayırmak mümkün değildir. Namazı Peygamberin kıldığı gibi kılmayan, orucu onun tuttuğu gibi tutmayan, haccı onun yaptığı gibi yapmayanın Allah indinde bir değeri olacağına inanmıyoruz. Bizim için güzel örneklik sadece Peygamberdedir diyoruz ve bu anlayışta da asla çelişki görmüyoruz.

 

Bahsini ettiğimiz konular Peygamber döneminde müslümanlar tarafından yıllarca uygulanmış, Allah tarafından da yanlışlığı bildirilmemiş, tamamen Kur'an'ın hayata aktarılmasıdır.

 

Bugün çelişki, Peygamberimizin vefatından yıllar sonra kaleme alınan hadis kitaplarının Kur'an'da bahsi bile geçmeyen gaybi konularda dile getirdikleri, Kur’an’ın dininden, anlayışından ayrı bir din ve anlayış ortaya koymasıdır. Bu sözleri Kur'an'ı getiren Peygamberimize isnat etmeleridir. Bunları kabul etmeyeni, Hanife'yi bile zamanında, tekfir eden de bu zihniyettir.

 

Zamanımızda da sünnet savunuculuğu paravanının arkasına sığınarak hurafe kusanlar da aynı zihniyetin savunucularıdır.

 

Kur'an hem Peygamber için hem de ümmeti için Furkan’dır. Söz ve amellerimizi onun onayına sunmak zorundayız. Aksi halde eli boşa çıkanlardan oluruz. Tahrim olayında açıkça Peygamberini düzelten Allah, bizi de Kur'an'la düzeltmek için aramızda kıyamete kadar tutacağını vaad ediyor. Bu nedenle diyoruz ki örneğimiz Peygamber, ölçümüz daima Kur'an. İşimiz, O'na iman ve salih ameldir.

 

***

 

Benim sizler için seçtiğim soru ve cevaplar bunlar. Ama merak edenleriniz diğer sorulara kitabı temin ederek bakabilirler. Şunu da belirtmeliyim ki Müslümanlar on yıllık süreç içerisinde sorulmadık pek fazla soru bırakmamışlar. Hemen hemen her konuda sorular ve bu sorulara verilen cevaplar mevcut. Sizlere hayırlı okumalar diliyorum.

Bu yazıya toplam (3) yorum eklenmiştir.
HÜSEYİN ASLAN/KAYSERİ
28 Ağustos 2010 Cumartesi 18:06
MÜSLÜMANLARIN İLMİHAL KİTABI
GERCEKTEN HÜSEYİN HOCAMDAN ALLAH ECRİNİ VERSİN,TAM MÜSLÜMANLAR İÇİN BİR İLMİHAL KİTABI YAZMIŞ. HİÇ BİR KONUYU EKSİK BIRKMAMIŞ ,BEN BİR SEFER AKTARDIM,TEKRAR BAŞLADIM KİM BANA SORU SORARSA BU KİTAPLA CEVAP VERİYOM.HER MÜSLÜMANIN OKUMASI GEREKLİ BİR ESER ALLAH RAZI OLSUN HOCAMDAN
Z.Celik
27 Ağustos 2010 Cuma 03:46
MÜSLÜMANLARIN SORUNLARI
Hakiki müslümanligin anlasilmasi ve sorunlara Kuran,i Kerimin isiginda cözümler üretmeye vesile olacak calismalari yürekten kutluyorum.
Benim acizane anladigim ve tesbitlerime göre iSLAM,I dogru anlamaya yarayacak bir cok kitap,cd,internet gibi imkanlar Rabbimin lutfuyla yeterince
var . Sorun su entellektüel manada ilkeli durus sergileyen ALiM diyebilecegimiz Peygamber varisleri yasayan örnek toplulukdan mahrumuz. Her cemaatin lideri ve hocasi birbirinden irtibatsiz herkes kendi dogrulariyla övünüyor. Her grupda yeni yeni islam,i kitaplar okumalarina ramen istenilen din kardesligi gelismiyor malesef.
yusuf
26 Ağustos 2010 Perşembe 23:10
s.a
kitabı aldım ve okuyorum bence her müslümanın kitaplığında bulunması gereken kaynak niteliğinde bir kitap tüm kardeşlerime tavsiye ederim.
DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
4 / 13 °C
Hakkari
-7 / 10 °C
İstanbul
13 / 18 °C
İzmir
13 / 18 °C