Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yeni küresel dinin adı: Simülatifleşme
17 Ağustos 2010 / 14:11
Bu iki süreç de, insanın inanacağı dini kendisinin icat ettiği sekülerizmin iki farklı tezahüründen başka bir şey değil. Klasik sekülerizm, dinin dünyadan uzaklaştırılmasıydı; yeni-sekülerizm biçimi ise, dünyevî olanın dinselleştirilmesinden ibaret.

Yusuf KAPLAN-ÖZGÜN DURUŞ

Önceki yazıda, klasik sömürgecilik’in, mekânı kontrol ve kolonize ettiğini, içinden geçtiğimiz ve çoklukla medyalar üzerinde/n gerçekleştirilen yeni-sömürgecilik’in ise zamanı ve dolayısıyla duyguları, arzuları, insanın bilinçaltı dünyasını kontrol ve kolonize ettiğini söylemiş ve iki sömürgecilik biçimi arasında gözle görülür bir fark olduğuna dikkat çekmiştim: Klasik sömürgecilik, fiîlî / açık şiddete ve işgale dayalı olarak gerçekleştirilirken, yeni-sömürgecilik, örtük şiddete dayalı kontrol ve kolonizasyon biçimleri ile hayata geçiriliyor ve böylelikle duygu ve zihin dünyamız delik deşik ediliyor.

Yani, klasik sömürgecilik, modernliğin kontrol ve kolonize etme yöntemiydi; yeni-sömürcecilik ise postmodern süreçte devreye giren dolaylı, dolayısıyla “çaktırmadan” gerçekleştirilen bir sömürgecilik yöntemi. Yeni-sömürgecilik, postmodern söylemleri, duyarlıkları, zihin kalıplarını ve davranış biçimlerini, medyalar vasıtasıyla aynı anda küre ölçeğine yayabilecek bir güce sahip olduğu için, bu süreç, tek tip bir kültürün, algılayış, duyuş ve yaşayış biçiminin küreselleşmesine yol açıyor, tek tip bir zeitgeist (zamanın ruhu) algısı ve biçimi üretiyor ve bütün farklılıkları, farklı duyuş, düşünüş ve yaşayış biçimlerini yersiz yurtsuzlaştırarak yerinden ediyor, tanınamaz hâle getiriyor.

Tek kelimeyle her şeyi simülatifleştiriyor: Yani sığlaştırıyor, çözüyor ve sanallaştırıyor.

Klasik sömürgeciliği hegemonya vasıtası olarak kullanan modernlik vasatı’nın dini, paganizmdi: İnsanı her şeyin ölçüsü ve ölçütü katına yükselten, adına hümanizm dediğimiz süreçle temelleri atılan insanın tanrılaştırılma süreci.

Yeni-sömürgeciliğin dini ise neo-paganizm olarak adlandırabileceğimiz, bu kez insanın içgüdülerinin, arzularının ve hazlarının putlaştırıldığı, insanın içgüdülerine, arzularına ve hazlarına esir olduğu, gerçekte tam bir insansızlaşma biçimi.

Bu iki süreç de, insanın inanacağı dini kendisinin icat ettiği sekülerizmin iki farklı tezahüründen başka bir şey değil. Klasik sekülerizm, dinin dünyadan uzaklaştırılmasıydı; yeni-sekülerizm biçimi ise, dünyevî olanın dinselleştirilmesinden ibaret.

Modernlik, klasik sömürgecilik döneminde insanı her şeyin ölçüsü ve ölçütü hâline getirerek tanrılaştırmakla Tanrı’yı da, Tabiatı da, Dünyayı da kontrol ve kolonize ederek hem Tanrı’yı, hem Tabiatı, hem de gelinen noktada ise bizzat insanın kendisini de yok etti.

Postmodernlik ise, Tanrı’yı, bir fikir olarak bile kabul etmeyi imkânsızlaştıracak, Tanrı’yla şeytanı aynı düzleme yerleştiren, varoluşa ve hakikate varoluşsal bir saldırı gerçekleştirerek hayatı, ertelenemez arzuların, dizginlenemez hazların ve putlaştırılan fetişlerin arenasına dönüştürdü.

Simülatifleşmenin âmentüsü, ayartı’dır: Estetize ve dramatize edilerek gerçekleştirilen, sürekli uyarılmaya teşne kitleleri, insanaltı bir varlığa dönüşen, sadece yeme, içme ve çiftleşme güdüleri için yaşayan hayvan derekesine yuvarlanan yığınları, pornografik yöntemlerle ayartarak, baştan çıkararak kontrol ve kolonize etme biçimi.

Simülatifleşme, din-dışı kutsallıklarda bir patlamanın yaşanmasına yol açtı: Yığınlar, müzik, film, spor, eğlence ve medya endüstrisinin ikonlarının ve ikonalarının ayartılarıyla uyarılabiliyor ve nefes alıp verebiliyorlar yalnızca.

Nedir bu? Elbette ki, yeni bir barbalaşma biçimidir: Sanatın, felsefenin, düşüncenin ve hayatın öldüğü, banalleştiği ve sanallaştığı bir estetize yok oluş süreci.

Bu süreci, yalnızca İslâm durdurabilir: Tanrı fikrini bile yok eden, tabiatı delik deşik eden, insanın ruhunda derin fırtınalar esmesine yol açan bu yok oluş sürecinin önüne yalnızca İslâm geçebilir. Şu mübarek Ramazan ayının insana insanlığını ve her şeyin hakikatini bütün derinliğiyle hatırlatan ve gösteren benzersizliği bile, bu gerçeği bütün insanlığa göstermeye yetecek bir diriliş ve varoluş ruhu sunuyor insanlığa.

Ama bir şartla: Müslümanların da her şeyi çözen, anlamsızlaştıran, anlamın bizatihî kendisini de anlamsızlaştıran bir dekadans / çürüme biçimi olan simülatifleşmenin Müslümanların İslâm’la ilişkilerini de sanallaştırma tehlikesi sunduğu gerçeğini asla gözardı etmemeleri şartıyla.

Eşref-i mahlûkât olarak yaratılan insanı ayartıcı ve baştan çıkarıcı yöntemlerle esfel-i sâfilîn çukuruna yuvarlama tehlikesi sunan bu simülatifleşme dini, bizatihî insanın kendisinin varlığını tehdit eden bir görünüm kazanmışken, insanlığın, İslâm’a ne kadar ihtiyaç duyduğu gerçeğini öncelikle bizim özümsememiz gerekiyor.

Simülasyon teorisinin babası Jean Baudrillard, İslâm’ın bu herkesi varedici, varkılıcı, insanlığa hayat bahşedici derûnî gücünü yakından kavrayan düşünürlerden biri olduğu için, ölmeden önceki son röportajında, İslâm’ın terörle özdeşleştirilerek önünün kesilmesine karşı şöyle haykıracaktı: “İnsanlığın önündeki tek seçeneği yok ediyoruz.

Baudrillard’ın gördüğünü eğer müslümanlar da göremiyorsa, simülatifleşme dininin çekim alanına girdiğimizi hatırlatırım...

 

DİĞER HABERLER
YAZARLAR
Haberler
Kavram
Ercümend Özkan
POSTA LİSTESİ
Foto Galeriler
Video Galeriler
HAVA DURUMU
Ankara
7 / 12 °C
Hakkari
-1 / 8 °C
İstanbul
8 / 16 °C
İzmir
10 / 17 °C