Anasayfa » HABERLER » KUR’AN’I İDRAK ETMENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

KUR’AN’I İDRAK ETMENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Son kırk yıldır yoğun Kur’ân çalışmaları yapılmaktadır ve bu konuda epey de bir yol alınmıştır. Fakat gelinen noktada Kur’ân’ın bir-çok farklı yorumu ortaya çıkmıştır ve çıkmaktadır. Kur’ân-merkezli çalışmalar yapanlar diğerleriyle farklı noktalara geldikleri için, birbirlerini beğenmedikleri gibi, çatışmalar da yaşamaktadırlar. Peygamberimiz zamânında sahabeleri birleştirip kardeş yapan ve onları, “İslâm’ı hayâta hâkim kılma yolu”na sokan Kur’ân, Türkiye’de sayıları 300’ü bulan meâller olmasına rağmen sahabe gibi birleşip kardeş olamıyoruz ve onların girdiği yola giremediğimiz gibi, tam-aksine, zamanla ayrışıp dağılıyoruz.

Asra andolsun!. Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 1-3).

Hemen başlangıçta söyleyelim ki, bizim için Kur’ân’ın “anlaşılmaması” değil, “idrâk edilmemesi” sorundur. İdrâkten kastımız; Kur’ân’ı “tam kavramak”, “bilincine ermek” ve sonuçta da vahiy-merkezli amelde-eylemde bulunmaktır. Kur’ân’ın bir “anlama sorunu” olduğunu düşünmüyorum. Zîrâ Kur’ân, okunduğunda kolayca anlaşılacak olan bir kitaptır. Yâni dikkatli bir okumayla Kur’ân’ın mesajına ulaşılabilir ve ne dediği anlaşılabilir. Hem okuyup hem de anlamamak “normâl” insan için söz-konusu olamaz. Fakat Kur’ân’ın mânâ ve maksadı da vardır ki buna ulaşmaya “anlama” değil, “idrâk” denir ve böyle denmesi uygundur. Zâten Kur’ân’da “anlama”=”fehim= anlamında -tek bir yer hâriç- bir ifâde yoktur ve o tek yer de “meselenin anlaşılır oluşuyla” ilgilidir. Fakat Kur’ân’ı “idrâk etmek” gerekir ki bu da ancak bilginin bilince dönmesi ve sonra da amelde-eylemde kendini göstermesiyle olur. İdrâk eyleme zorlar. Bu nedenle amelde-eylemde görünmeyen şey idrâk değildir. Amele-eyleme dönmemişse, Kur’ân henüz tam kavran(a)mamış demektir. Zîrâ Kur’ân mutlakâ amele-eyleme zorlar. Zâten aksi-hâlde îtikâdi bir sorun olurdu. Kur’ân zamânın nesnesi değil, öznesi olmak ister ve bunun için de hayâta hâkim olmalıdır. Değişim ve dönüşüm en nihâyetinde, İslâm’ın hayâta hâkim olmasıyla gerçekleşir çünkü.

Son kırk yıldır yoğun Kur’ân çalışmaları yapılmaktadır ve bu konuda epey de bir yol alınmıştır. Fakat gelinen noktada Kur’ân’ın bir-çok farklı yorumu ortaya çıkmıştır ve çıkmaktadır. Kur’ân-merkezli çalışmalar yapanlar diğerleriyle farklı noktalara geldikleri için, birbirlerini beğenmedikleri gibi, çatışmalar da yaşamaktadırlar. Peygamberimiz zamânında sahabeleri birleştirip kardeş yapan ve onları, “İslâm’ı hayâta hâkim kılma yolu”na sokan Kur’ân, Türkiye’de sayıları 300’ü bulan meâller olmasına rağmen sahabe gibi birleşip kardeş olamıyoruz ve onların girdiği yola giremediğimiz gibi, tam-aksine, zamanla ayrışıp dağılıyoruz. Oysa Kur’ân, Peygamberimizden bêri değişmeden duran bir kitaptır ve Peygamberimiz ve sahabeleri değiştirip bilinçli bir toplum yapmış ve devlet kurup medeniyeti başlatmışken, şimdi ise bizi yerimizde oturtuyor ve mevcudu onaylatıp alkışlatıyor. Hem Kur’ân’ı okumak hem de bu şekilde davranmak büyük bir çelişkidir. O hâlde suç Kur’ân’da değil, başta onun yolunda olduğunu söyleyenler olmak üzere tüm müslümanlardadır. Tabî ki buna dünyâ-müslümanlarının yâni ümmetin tamâmı dâhildir.

Peki müslümanlar Kur’ân’ı niye bu kadar farklı anlıyorlar ve farklı yollarda gidiyorlar?. Bu en başta, Kur’ân’ın “anlamanın” değil, “idrâkin” konusu olmasından ve idrâk konusunda zayıf olunmasındandır. Sorun, Kur’ân’ın denildiği gibi çok farklı yorumlarının olmasından değil, insanların çok farklı yollarda olmalarından dolayıdır. Bu yazıda bu noktaları ortaya koymaya çalışacağız..

Bilgi ve Bilinçsizlik: İnsanların çoğu bilgisizdir ve bilgi edinmek için bir şey yapmamaktadırlar. Zîrâ bilgi için başta “zaman” olmak üzere bir şeylerden vazgeçmek gerekiyor fakat modern müslümanlar o şeylerden ferâgat etmeyi istememektedir. Çünkü Dünya çok renklenmiştir ve tam da nefse uygun hâle gelmiştir. İnsanlar Dünyâ’yı ıskalamak istememekte, nefislerinin doğrultusunda gitmekte ve düşünülmesi ve yapılması gerekenleri de şeyhlere, efendilere, lîderlere vs. bırakmıştır-bırakmaktadır. Böylece tutarlı bir bilgiye sâhip olamadıkları gibi, İslâmî bilinçten de yoksundurlar. Bu nedenle Kur’ân’ı ya hiç bilmiyorlar yada mevcut her-şeyin tam da Kur’ân’ın söylediği ve istediği gibi olduğunu zannediyorlar. Ortada bir sorun yokmuş gibi davranıyorlar. Zîrâ efendileri ve lîderleri her-şeyin yolunda gittiğini söyleyip durmaktadır.

Bu durum yâni insanların kafa konforlarını bozmamaktan hoşlanmaları ve iletişim kanallarından duydukları, -zayıf ve yanlış bilgilerine göre- aykırı olan şeyleri ve hattâ felâketleri gördüklerinde de, zayıf bilgileri yada bilgisizlikleri doğrultusunda yorumlar yapıyorlar ve bu yorumlarına da ilk başta kendileri inanıyorlar. Bu bilgisizlik durumu, daha doğrusu yanlış bilgileri onları bilinçsiz, şuursuz bırakıyor ve deverân böylece sürüp gidiyor ve Kur’ân mehcûr kalıyor. Yâni Kur’ân, sürekli olarak elde olmasına rağmen idrâkten ve hayatta görünür olmaktan uzak kalmış oluyor.

Amel(ibâdet)-Eylem Eksikliği: Bir bilince erişememiş ve Dünyâ’nın gerçeğini göremeyen müslümanlar, Kur’ân’ın amele-eyleme sevk eden emirlerini de göremiyorlar, görmek de istemiyorlar. Kur’ân’ın o emirlerini okusalar bile onları eylem-merkezli değil de eylemsizlik-merkezli okuduklarından dolayı idrâk edemiyorlar, böyle olunca da bir türlü amele-eyleme geçemiyorlar ve ne kendilerini değiştiriyorlar, ne de birilerinin kötü durumlarını değiştirmek için maddî-mânevî bir girişimde bulunuyorlar. Hattâ tam-aksine, bu tür söylem ve eylemlerde bulunanları, -konjonktürel söylemlerin etkisinde kalarak- uçuk-kaçık kişiler, şiddet yanlısı ve hattâ terörist olarak kabûl ediyorlar ve onlardan uzak duruyorlar. Fakat böylelikle aslında İslâm-merkezli amel-eylemden uzak kalmış oluyorlar ve bundan uzak durunca da her türlü İslâmî amelden-eylemden de uzak durarak Kur’ân ve İslâm’ın gerçeğini ıskalamış oluyorlar. Sonuçta da İslâm, salt, “emir-sâhiplerine yâni lîderlere ve efendilere itaat etmek” olarak anlaşılıyor ve amel-eylem tarafı göz-ardı edilince bir değişim de gerçekleşmiyor. Bu bir kısır-döngü olarak sürüp gidiyor ve Kur’ân mehcûr kalmaya ve idrâk edilememeye devâm ediyor.

Zâten daha ilk başta Kur’ân’ın kişisel amel-eylem şekli olan ibâdetler hafife alınmış ve göz-ardı edilmiştir. Oysa namaz, oruç, zekât, infâk, hac, okuma-yazma, bir-arada olma (cemaat) vs. Allah’ın emridir. İbâdetler kişiyi İslâm’ı samîmi ve doğru bir şekilde idrâk edip yaşamaya zorlar. Şimdi ibâdetler kalitesizleşince ve düzenli-gayretli-disiplinli yapılmayınca, vahyin ortaya koyduğu idrâke de zorlamıyor ve idrâk de olmuyor. Zîrâ idrâke yönelme ihtiyâcı duyulmuyor. İdrâksizlik, Kur’ân’ı doğru kavramaktan uzak tuttuğu gibi, tam-aksine yanlış anlayıp yanlış yorumlanmasına ve de yanlış eylemlerde bulunulmasına yol açıyor.

Ahlâk: Bu duruma gelen kişilerden ahlâklı davranışlar beklemek çok zor ve hattâ imkânsız oluyor. Zîrâ ahlâki olmayan davranışlar sergiliyor ve zamanla bu davranışları ahlâkın ta kendisi zannediyor. Hattâ kendisi gibi davranmayanları câhil ve hor gördüğü gibi düşman da belliyor. Ahlâk, Kur’ân’ı idrâk etmek için olmazsa-olmaz şarttır. Çünkü ona ancak temiz olanlar dokunabilir (Vâkıa 79). “İnsan” olmadan müslüman olunmaz. Müslüman olunmadan da gerçek anlamda ahlâklı olunmaz ve ahlâk-merkezli olmayan bakış-açısıyla Kur’ân’ı doğru bir şekilde idrâk etmek imkânsız hâle gelir.

Sabır: Tüm bunların nedeni insanın sabırsız olmasıdır. Aceleci bir yaratılışa sâhip olan insan, nefsini din ve ilah edinince artık sabırsız tahammülsüz biri hâline geliyor. Oysa İslâm ve Kur’ân, kendini “sabırlı” olanlara açar ve ancak ondan sonra kişi vahyi idrâk edebilir. Çünkü sabır kişide bir erdem ortaya çıkarır. Maddî olanın ardından hızla koşanlar Kur’ân’ı idrâk etmek için sabır ve tahammül göstermeye yanaşmayınca, fakat müslümanlıktan da vazgeçmeyince, Kur’ân-merkezli değil de zan-merkezli bir dindarlığa kapılıyor ve böylece Kur’ân yine idrâkten mahrûm kalıyor. Sonuçta da hayatta yanlış ve sahte bir dîn türüyor. Üstelik bu durum, Kur’ân’ı gerçekten idrâk yolunda olanların önüne de taş koyuyor. Böylece Kur’ân’ın idrâk edilmesi ya gecikiyor yada blôke oluyor.

Cemaat Olamamak: Kur’ân idrâk edilmediğinde de yine cemaatler olur fakat bu cemaatler İslâm-merkezli değil de, ya tahrif olmuş din merkezli yada seküler siyâset merkezli olur ve bu cemaatlerin müntesipleri de bu doğrultuda toplanır, düşünür, konuşur, yazar-çizer ve eylemde bulunurlar. Fakat bu etkinliklerin somut ve gerçek faydaları olmaz. Oysa Kur’ân, cemaat olmanın şeklini ve yöntemini belirlemiştir ve müslümanların ancak böyle cemaatler kurduklarında interaktif bilgi alış-verişinde bulunabileceklerini ve gerçek anlamda İslâm’ı-Kur’ân’ı idrâk edebileceklerini söyler ve ancak böyle toplumlar Dünyâ’ya örnek olabilirler. Allah ancak bu tür toplumların destekleyip yanında olacağından, Dünyâ’yı ancak Kur’ân-merkezli cemaatler hakîkat ve adâlet istikâmetinde değiştirip dönüştürme yoluna sokarlar ve İslâmî yönde değiştirirler. İslâm ve Kur’ân-merkezli değil de tahrif olmuş zırvalıklar ve seküler dünyevî-merkezli bir-araya gelmiş olan cemaatlerin bir yaraya merhem olduğu görülmemiştir. Zîrâ bu tür toplumlar-gruplar eyleme dönük olan vahiy-merkezli olmadıklarından, Kur’ân’ın rûhunu kavrayıp da onu idrâk edememişlerdir. Böylece kimi târihselci, kimi ise modernist Kur’ân yorumları ile ancak tâğutlara ve onların uşaklarına alan açılmakta ve Dünyâ’nın hâl-i pür melâlinin artarak sürmesine yardımcı olunmaktadır. Oysa Allah’ın istediği cemaatler Kur’ân’ın idrâk edilmesi için ve bu idrâk-merkezli amelde-eylemde bulunmak için bir-araya gelenlerin oluşturduğu topluluklardır. Zâten ancak bu bilinçle bir-araya gelmiş olan müslümanlar Kur’ân’ı en doğru şekilde kavrayıp idrâk edebilecekler ve doğru amelde-eylemde bulunabileceklerdir.

Eleştiri-Îtiraz-İsyân Eksikliği: İşte ancak bu tür cemaatler bir değişim-dönüşüm başlatabilirler ve modern dünyâya karşı durarak bir eleştiri, îtiraz ve isyân yükseltebilirler. Zîrâ Kur’ân’ı çok net olarak kavrayıp idrâk etmişler ve o doğrultuda amel ve eylemde bulunmaya başlamışlardır. Diğer cemaatler (ki bunlara cemaat değil de “gruplar” demek daha uygun olur) İslâm/Kur’ân-merkezli değil de kişi-merkezli bir yolda olduklarından kendilerini geliştiremezler ve zihinleri dumura uğrar. Bu kimseler bu nedenle Kur’ân’ı net olarak kavrayıp idrâk edemedikleri için mevcut çirkef ve kötü durumun mêmurluğunu ve destekçiliğini yapmaya devâm etmektedirler. Üstelik kendilerinin doğru yolda olduğunu ve Kur’ân’ı idrâk yolunda olanların ise yanlış, bâtıl ve kötü bir yolda bulunduğunu zannetmektedirler. Suyun başını tutmuş olanlar da menfaatlerine uygun olarak kendilerine uygun olan bâtıl grupları destekleyip onlara alan açmış olduklarından, onların sesi daha bir gür çıkmakta ve gerçek müslümanlar olan mü’minlerin sesi kısıldığından, Kur’ân’ın idrâki toplumun geneline yayılamamaktadır. Bu durum bir kısır-döngü ile Kur’ân’ın idrâk edilememesini sürdürmekte ve çoğaltmaktadır.

Ümmetle İletişimsizlik: Kur’ân’ın idrâk edilememesi topluma yayılmayınca ümmetle de bir ilişki kurulamamakta ve idrâk ümmetsel alana yayılamamaktadır. Bu nedenle de ümmetin parça-bölüklüğü devâm etmekte ve zamanla daha da artmaktadır. Baksanıza; Şii-Sünni çatışmasında bir azalma olmadığı gibi düşmanlık zamanla daha da artmaktadır. Zîrâ Kur’ân idrâk edilmediği için vahiy-merkezli değil de mezhep-merkezli bir din anlayışı olunca tefrika artmaktadır. Çünkü mezheplerin birbirlerine karşı aşılmaz duvarları vardır ve birbirlerini tekfir dâhi edebilmektedirler. Ümmetin vahiy-merkezli değil de mezhep/meşrep/yol/yöntem-merkezli olması bir-araya gelememesine ve vahyin net olarak idrâk edilememesine neden olmakta ve arada herhangi bir yakınlaşma da sağlanamamaktadır. Tabi bu durumun kaymağını da küresel şeytanlar yemektedirler. Zâten onlar bu tefrikadan beslenmektedir. O hâlde ümmetin parça-parça olması hem Kur’ân’ın idrâk edilmesini önlüyor, hem de vahyi idrâk edemeyiş parçalanmayı zamanla daha da arttırıyor. Ümmetle olan iletişimsizlik ve düşmanlık, idrâkin önündeki en büyük engeldir.

Müslümanlar Yerine Kâfirleri Dost Edinmek: Ümmet birbirlerini düşman ve kâfir olarak gördükleri için Kur’ân’ın net emrini görememekte yada göz-ardı etmektedir. “Müslümanlardan başkasını dost edinmeyin” diyen Kur’ân’ın emrine uymayan sözde müslüman devletler, şeytan-merkezli tâğutların yönetimindeki devletler ile iş tutabilmekte ve çeşitli alanlarda iş-birliği yapabilmektedir. Öyle bir duruma gelmiştir ki müslüman bir ülke gayr-i müslim bir ülke ile birlik olup da mâsum müslüman çoluk-çocuğun üstüne binlerce metre yüksekten bombalar atarak onların ölümüne bile neden olabilmektedir. Zîrâ Kur’ân’ı net olarak kavrayıp da idrâk edememişlerdir ve yaptıklarının ebedî cehennemle sonuçlanacağının farkında değildirler.

Artık müslümanlar yerine kâfirleri dost edinmek normâlleşmiştir. Bu durum yine Kur’ân’ı idrâk etmenin önündeki en büyük engellerden biridir ve utanç kaynağıdır. Hiç utanmadan sıkılmadan zâlim şerefsizlerle iş tutabilen bu sözde müslümanlar, çıkar-merkezli bir yola girerek kendileri de haysiyetlerini kaybedip şerefsizleşmektedirler. Kâfirlerle iş-birliğine giren bu devletler, vahyi değil de uyduruk mezheplerini-meşreplerini-îtikatlarını, ideolojileri, seküler yol ve yöntemlerini din ve ilah edinmişlerdir ve nice zulmün kaynağı olmuşlardır. Allah kahretsin onları!.

Şirk: Ümmet böyle olunca ve böyle tavırlarda bulunca müslümanların çoğu, vahyin-İslâm’ın “sâdece gönüllerde yaşanacak” bir şey olduğunu zannetmeye ve söylemeye başlamışlardır. Allah’ı kendi işlerine ve uygulamalarına karıştırmayarak O’nu “sâdece göklerin ilahı” yaptıkları için yeryüzünde istedikleri gibi hükmedebilmektedirler. Bu durum Kur’ân’ı idrâk edememelerinden dolayıdır. Allah sâdece göklerin ilahı olunca yeryüzünün ilahı da kendileri olmuş oluyor. Şirk budur, küfür budur ve şirk ve küfür Kur’ân’ı kavrayıp idrâk edememenin ve tevhidî bir yolda yürüyememenin baş nedenidir. Kur’ân’ın şirke düşman olduğu oranda, mezhepler ve meşrepler yol ve yöntemler de şirkin ve küfrün meşrûluğunu ortaya koyan yığınla zırvalıkla doludur. Şirk, Dünyâ’nın hâl-i pür melâlinin nedenidir ve bunun panzehiri Kur’ân’ı idrâk edip o yolda amelde-eylemde bulunmaktan geçer.

Bu bağlamda; Allah’ın hükümleri yerine insanlara hüküm koyma yetkisi verilen “oy kullanmak” da şirktir ve oy kullanarak “kulluk görevi” yerine “vatandaşlık görevi”ni üstün tutanlar bunu çok fazla gündeme taşıyarak din yaparlar. Oy kullananlara, Kur’ân’ın şirkten uzak durulmasını söyleyen âyetlerini anlatamazsınız ve insanlar bunu idrâk edemezler.

 Maddiyat: Tüm bunların nedeni, liberâl kapitâlist ideolojilerin dayatmalarıyla çığırından çıkan nefsin tatmin bulduğu maddiyattır. Maddiyat tüm insanların peşinden olanca güçleriyle koşturdukları şeydir ve bu durum onların vahye yönelmelerine ve Kur’ân’ı kavrayıp da idrâk etmelerine engel olmaktadır. Oysa vahyin idrâki, maddiyattan vazgeçmeye değil, onu bir düzene koymaya yönlendirir. Kapitâlist maddiyat son 200 yıldır müslümanları da pençesine aldı ve kendisine mahkûm etti. Artık bu uğurda haram-helâl bile dinlemiyorlar ve maddiyatı Kur’ân’a ve sünnete göre düzenleyeceklerine, Kur’ân’ı ve sünneti maddiyata göre yorumluyorlar ve bu konuda en kısa farklı bir söze bile tahammülleri yok ve bu konuda çok da acımasızlar. Fertten devlete kadar mevcut dünyâ, çıkara odaklanmış ve maddiyatı yâni parayı, malı, mülkü en yüce ilah edinmiş durumdadır. Tabi çokluk (tekâsür) hastalığı insanları bu derece esir alınca paylaşmayı da unutuyorlar ve paylaşmak çok zorlarına gidiyor. Fakat bu durum zengin-fakir arasıdaki uçurumu gün geçtikçe büyütüyor ve içinden çıkılmaz bir hâle dönüştürüyor. Zulmün en büyüğü bu alanda yaşanıyor. Birileri açlıktan-susuzluktan ölürken, diğerleri de aşırı tokluktan ölüyor. Maddeye kilitlenmiş insanlara ve yeterli gıdâdan ve temel ihtiyaçlardan mahrûm olanlara vahyin mesajını iletmek zorlaşıp imkânsızlaşıyor ve Kur’ân’ın idrâki yayılamıyor. Kur’ân’ı idrâk etmesi gerekip de bundan maddî nedenlerle uzak duranlar yâni çıkarlarını ilkelerinin önüne geçirenler, vahyin idrâk edilmesi önündeki en önemli engellerdir. Böyle olunca da Kur’ân mehcûr kalmaya devâm ediyor. Mehcûr kalınca da, İslâmî anlamda bir amel-eylem ortaya konulamıyor.

Tefrika: Ümmette ve Dünyâ’da insanları birbirlerine düşman eden en etkili şey aradaki bu maddî uçurumdur. Üstelik bu uçurum gizli-saklı da değildir artık ve bu fark iletişim kanallarından insanın gözüne-gözüne sokuluyor. Birileri yerken birileri bakıyor ve “küçük kıyâmetler” kopuyor. Bu kıyâmetler tefrikayı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Tefrika ise bir kısır-döngü olarak yeniden uçurumları derinleştiriyor ve vahiy işâret ettiği orta-yolun bulunması blôke oluyor. İdrâk edilemeyen Kur’ân, insanları tefrikadan uzaklaştır(a)mamış oluyor. Tefrika öyle bir seviyeye geldi ki insanlar bunun önüne nasıl geçileceğinin fikrini bile bulamıyor artık. Tefrika, yanında tekfiri de getiriyor ve çok farklı dindarlık şekilleri ve inançları çıkıyor ortaya. Parçalanmayan bir şey kalmıyor ve devlet arasındaki anlaşmazlıklardan tutun da, âile-içi çatışmalar bile bu nedenle ortaya çıkıyor. Artık âile-içi tefrika da çıkar-merkezli bir yakınlık oluşturuyor. Merhâmet, vicdan, hoşgörü, sevgi saygı, anlayış, tahammül yerin dibinde sürünüyor. Bu durum kıyâmeti celbediyor.

Îman: Tüm bunların nedeni îmânın zayıflığı yada yokluğudur. Îman “sözde îman” olunca ve sâdece “psikolojik” olarak görününce, üstelik gereği yapılmayıp da sözde kalınca bir etkisi olmuyor. Îman kişinin vahiy-merkezli yaşamasına ve vahyi-Kur’ân’ı idrâk ederek doğru bir din anlayışı ile hareket etmesini sağlaması gerekirken, îmânı sâdece kültürel bir alışkanlık olarak görenler vahyin ne dediğini bilmedikleri gibi onun ne kadar önemli bir kılavuz olduğunun ve mutlakâ hem Dünyâ’da hem de âhirette mutlu-huzurlu bir hayâta kavuşmak için idrâk edilip yaşanması gerektiği gerçeğini idrâk edemiyorlar.

Îman olmayınca üstte saydığımız tüm ârızalar meydana geliyor ve bu ârızalar zamanla ayyuka çıkıyor. Îman Kur’ân’a, Kur’ân da îmâna yönlendirir ve ikisi birbirlerini besleyerek idrâki arttırırlar. Kur’ân net bir şekilde kavranıp idrâk edilince îman artar, îman artınca bilinçlenme olur, bilinç amele-eyleme yönlendirir ve İslâmî bir eylem her-şeyi değiştirip dönüştürebilir. Bu durum Allah’ın yardımıyla devlete ve medeniyete kadar gider. İslâm devleti ve medeniyeti yeryüzündeki zulmü-şirki-küfrü yok eder ve Kur’ân’ın idrâkini en ücrâ köşeye kadar yaymaya çalışır. Böylece şeytana ve tâğutlara küfredecekleri bir alan kalmaz. İşte; -Allâhuâlem- Allah’ın istediği ve emrettiği budur ve Kur’ân idrâkinden yola çıkan bu yürüyüşle müslümanlık ve insanlık en nihâyetinde ebedî nîmet diyârı olan cennetle sevineceklerdir. İşte en büyük kurtuluş budur.

Bu bozuklular Kur’ân ile yoğrulduğunda ve sünnet ile düzeltilip düzenlendiğinde yâni vahiy idrâk edildiğinde sırât-ı müstakim yolunda yürünmeye başlanacaktır. Peygamberin örnekliği ve asr-ı saadet süreci budur. Peygamberin varlığının nedeni de budur zâten.

Evet; Değişim ve dönüşüm Kur’ân’ı idrâk etmekle, daha sonra da sünnet-merkezli hareket etmekle başlayıp devâm edecek ve nihâyete erecektir. Tabi bu süreç zorlu bir süreçtir ve nice yiğitler ve fedâkârlıklar isteyecektir. Fakat istenen şey aslında tek kelimeyle “vazgeçmek”tir. Burada yazılanlar “vazgeçmenin kısa öyküsü”dür.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

 

 

 

Hakkında Harun Görmüş

Harun Görmüş

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*