Anasayfa » HABERLER » KUR’AN’I DOĞRU ANLAMAK VE ANLATMAK
2-ve-3-eski-kuran

KUR’AN’I DOĞRU ANLAMAK VE ANLATMAK

Kur’an: En doğru hükmün, erişilmez hikmetlerin, sonsuz hakikatlerin, en güzel öğütlerin, ibret dolu emsallerin, razı olunan dinin, örnek gösterilen ahlakın, tertemiz itikadın tek ve nihai kaynağıdır. Bunu böyle bilmek ve görmek bizleri razı olunan bir anlayışta birleştirecektir.

Kur’an, Allah’ın son peygamberi Hz.Muhammed (as)  göndermiş olduğu vahiylerin kendisinde toplandığı kitabın adıdır. Bu kitap, Allah’ın razı olduğu dinin, İslam’ın kaynağıdır. Vahyin dışında hiç bir şey Kur’an da yer almadığı gibi, vahiy olan hiçbir şey de onun dışında bırakılmamıştır. Allah bu kitabı Elçisinin kalbine vahyetmiş, sonrada onu okutup açıklatmıştır.(Kıyamet 75/17; 20/114) O’nun ilkelerine uygun olmayan İman ve amel’in Allah indinde bir kıymeti yoktur. O kıyamete kadar, korunmuşluğunu (Hicr 15/9) ve Kendisine iman edenleri en doğru olana götürmek için rehberliğini sürdürecektir. (İsra 17/9)

1-Kur’an’ın ismi: Kur’an kelimesi  “qa ra e” kökünden türetilen “fuğlan” vezninde bir mastar olup, “Okunan”  anlamına gelmektedir. Kıyamet suresinin 17-18. ayetlerinde bu anlamda kullanılmıştır. Bu ifade Daima okunan bir kitap olması ve kendinden önceki kitapların meyvesini de içinde toplaması nedeniyle,  Hz. Muhammed (as)’a indirilen Kitabın özel ismi olmuştur.

Kur’an’ı kerim bundan başka isimlerle de anılmaktadır. El Kitab, Ümmül Kitab, El Furkan, El Mesanî, el Zikir gibi.

2-Kur’an’ın dili: Kur’an’ın dili Arapça’dır ve Arapça konuşan bir kavme indirilmiştir. Bunun gerekçesi ise şöyle bildirilmektedir:

“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf 12/2)

        “Biz, her peygamberi, kendi kavminin diliyle göndeririz ki, onlara apaçık anlatsın diye. Bu itibarla Allah ‘sapıklığı’ dileyeni sapıklıkta bırakır, ‘hidayeti’ dileyeni de hidayete erdirir. O her şeye kadirdir, hükmünde hikmet sahibidir.” (İbrahim 14/4)

3-Korunmuşluğu: Kur’an,  ilk günden itibaren ezberlenerek hafızalara kazınmış ve sayfalara yazılarak koruma altına alınmıştır. Peygamberimizin vefatından önceki son Ramazan ayında bizzat Peygamberimiz tarafından iki defa kendisine Cebrail tarafından okunduğu ifade edilmiştir. Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir’in zamanında da iki kapak arasına alınarak kitaplaştırılmıştır.  Bu kitap emin ellerde korunarak kuşaktan kuşağa yazılı olarak nakledilmiş ve zamanımıza kadar ulaştırılmıştır. Bütün bu beşeri gayretlerin üstünde Allah tarafından: “ Zikri biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız”  (Hicr 15/9) buyrulmuştur.

4-Anlaşılma konusu: Kur’an ilk nesilden itibaren anlaşılmış, hayata geçirilerek yaşanmış, O’nun ilkelerine göre bir devlet kurulmuş ve kısa zamanda dünyaya varlığını kabul ettirmiştir. Kitabın anlaşılması için, açık anlaşılır bir Arapça ile indirildiği ve kolaylaştırıldığı bildirilmiştir. Böylece insanlığı ilgilendiren hiçbir hükmü gizli kalmamıştır.

          “Biz Kuran’ı Allah’a karşı gelmekten sakınanları müjdelemen ve inatçı milleti uyarman için Senin dilinde indirerek kolaylaştırdık.” (Meryem 19/97) buyururmuş, Kur’an’ın muhtelif ayetlerinde:

“Biz Kuran’ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?” (Kamer 54/17, 22, 32, 40) diyerek insanlığa çağrıda bulunmuştur.

“Şehirlerin anasını ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve hakkında hiç bir şüphe bulunmayan Kıyamet günüyle korkutman için, sana da böyle Arapça bir Kur’an vah yettik ”. (Şura 42/7) müjdesi verilmiştir.

“Kur’an’ın muhatabı doğrudan insandır. İnsanın öğüt alması için gönderilmiştir.

-O, ne bilim ne de tarih kitabıdır. İnsanlığa insanca yaşamanın ilkelerini sunan Fıtrat dini olan İslam’ın kaynağıdır.  Onu okuyan herkes kendi kapasitesine göre anlayabilir.

-Ülkesi, cinsiyeti, kavmi, kültürü ve bilgi düzeyi ne olursa olsun her insan Ondan nasiplenebilir. Onu anlamak için herhangi bir aracıya ihtiyaç yoktur.

-Onu ‘doğru anlamak’ için, ilk muhataplarının anladığı ölçülere dikkat etmek gerekir. Tarihi süreç içerisinde oluşan anlama sorunları ise, ilmi çalışmalarla giderilebilir.

-Kur’an’ı doğru anlamak için parçacı değil, bütüncül okumak gerekir. Bu açıdan, lafız, mana ve maksat bütünlüğüne dikkat edilmelidir.

-(Her lafzın bir manası, her mananın da bir maksadı vardır. Namazı kılın ayetinden maksadın kulluk bilincinin taze tutularak her türlü kötülükten uzak durmaktır. (Ankebut 29/45)ayetinde  olduğu gibi.)

-Metne/ yazı dili ile konuşma dili arasındaki farklılıklara da dikkat edilmelidir. (Konuşma dilinde jest ve mimikler ile yapılan vurgular metin dilinde yoktur. Örneğin: Hz. İbrahim’in yıldız, güneş ve ay için, “şimdi bu benim Rabbim “derken mimikleriyle veya ses tonuyla gerçekten öyle inanmadığını yansıtması gibi. Bunu fark ettirmek için bazı meallerde “şimdi bu benim Rabbim ha” diyerek durumu fark ettirmişlerdir.  (Enam 6/78)  Orada ‘ha’ ifadesi olmadığı zaman sanki Hz. İbrahim yıldızı ve ayı Rab olarak görüyormuş gibi anlaşıla bilir. Bu vurgu konuşurken ses tonuyla yapılabilir.) Bu mana ibarenin delaletinden çıkmaktadır. Ancak ayeti siyak ve sibakıyla okuduğunuzda bunu farkediyorsunuz.

-Kişilerin vahiyden anladıkları değil, vahyin ne söylediği (amacı) belirleyicidir. Bu nedenle ayetlerin bağlamına, siyak-sibak ilişkisine, nüzul sebebine de dikkat edilmelidir. (Ancak her ayetin bir nüzul sebebi yoktur. Bu durumda meseleyi Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözmeye gayret edilmelidir.)

-(kendinizi tehlikeye atmayın(Bakara 2/195) ayetinin nüzul Sebebi- Ebu Eyyub’un : “Allah yolunda Cihattan geri kalmak kendinizi tehlikeye atmaktır.” Şeklindeki açıklamasında olduğu gibi.)

-Kur’an’ın metin, mana ve maksat bütünlüğü gözetilmelidir. (Enfal /60 da ki, “savaş için atlar besleyin” ayetinde olduğu gibi. Maksat savaş için gerekli hazırlık olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.)

-Kur’an’ı doğru anlamak için, kavramlarını doğru anlamak gerekir. Bunun için Arap dilinin özellikleri,  Edebi sanatlar, hakikat-mecaz, sembolik ifadeler, deyimlere vb. gibi hususların da bilinmesi gerekir. (İstihza,( Bakara 2/14-15)  mekir, (Ali İmran 3/54)  minnet, (Hucurat 49/17)  Allah’ın eli,( Fetih 48/10)  ve benzer örneklerinde olduğu gibi…)

-Kur’an’ı anlamada, anlamaya yarayacak tüm yöntemlerden istifade edilebilir. Ancak gelenek ve modernizmin olumsuz etkilerine karşı dikkatli olunmalıdır. (dil bilim, yorum bilgisi vs.)

-Kişisel anlayışlar Kur’an yerine konulmamalıdır.     -Kur’an, bir takım ön yargılarla anlamaya ve yorumlamaya çalışılmamalıdır. Aksi halde bu ön yargıların gölgesinde kalınıp gerçeğe ulaşılamaz. (Süleymancılar  Rabıta konusunda Ali İmran 3/200 . Ayetindeki “ve rabitu” ifadesinden rabıta kastediliyor demeleri gibi.  Diğerleri zikir konusunda bir kelimeyi tekrar etmek olarak almaları;, Fatiha’daki “sıratı mustegıym’ı”  tarikat ehli olan ermişlerin yolu olarak anlamaları gibi ki, bunlar kişisel yorumladır.)

-Kur’an hükümlerinin amacı ile araç arasındaki ilişki doğru kurulmalıdır. Araç, amaca dönüştüğünde şekilcilik ortaya çıkar. Örneğin: Namaz olayında olduğu gibi. Şeklen namaz kılıyor olmak insanı tezkiye etmiyor, aşırılıktan alı koymuyorsa, şeklen yapılan bir teamül olmaktan öteye geçemez. Anlamadığı dilden Kur’an okumakta böyle değerlendirilebilir.

5-Muhkem ve Müteşabih Konusu: Bu konuyu Ali İmran 7. ayeti özetlemektedir:

“Sana kitabı indiren o’dur. O’nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar; kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak ve te’vile yeltenmek için müteşabih olanlara uyarlar. Hâlbuki onun gerçek te’vilini, ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona inandık, hepsi Rabbimizin katındadır, derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” (Ali İmran 3/7)

Muhkem: Kelime anlamı sağlam, kuvvetli, anlamı tefsir edilenlerden daha kuvvetli ve açık olan söz, sıkı sıkıya tahkim edilmiş. Hukuk dilinde, kat ’i ve sağlam bozulmaz hüküm demektir.

Muhkemin ıstılahi anlamı ise, Kur’an’da hüküm ifade eden ayetlerin tamamı kastedilmektedir. Helal ve harama, ibadet ve muamelata, itikada ve ukubâta taalluk eden ayetlerdir.

Müteşabih: Kelime anlamı, bir veya birkaç yönüyle bir birine benzeyen, teşbih yoluyla bir birine benzeyen ve benzetilen. Kur’an’ı kerimde zahiri manası kastedilmeyen, teşbih ve temsil yoluyla hakikatleri beyan eden ayetlerdir.

Müteşabih’in ıstılahi anlamı ise, insanların müşahede alanına girmeyen gaybî âlemle ilgili verilen bilgileri, zahiri âlemdeki nesnelere benzeterek teşbih yoluyla anlatan ayetlerdir. Cennetin, cehennemin, meleklerin özelliklerini anlatan ayetler ile Allah’ın zat ve sıfatlarını anlatan ayetler bu yöntemle anlatılmıştır.

Bu konuda maksadımızın anlaşılması için tefsir ve te’vil kelimelerinin de ne anlama geldiğini açıklamaya ihtiyaç vardır.

Tefsir: Kelime olarak “fe-se-re” kökünden gelmektedir. Fesere, lügatte doktorun hastalığı teşhis için baktığı az miktardaki su anlamına gelir. Doktor bu suya bakarak hastalığı teşhis eder.

Bu kelime bundan başka şu anlamlara da gelmektedir: Beyan etmek, keşfetmek, açıklamak, üzeri kapalı bir şeyi açmak gibi.

Istılah da ise, kapalı olan bir lafzı açmak ve sözün kastı olan mesajı açıklamak için kullanılan bir yöntemdir. Bu Kur’an lafızları için kullanıldığı gibi diğer sahalarda da kullanılmaktadır.

Te’vil: Kelime olarak “e-ve-le” kökünden gelmektedir. Geri dönme / rucu manasındadır. Ancak tef’il babında ise açıklamak, beyan etmek, bir şeyin hakikatini ortaya koymayı ifade eder. İlk lügatlerde sözün akıbeti olarak da kullanılmıştır.

Istılahta, ayetin muhtemel olduğu manalardan birine döndürülmesidir. Ve ya ayetin siyak ve sibakına uygun olan bir manaya hamledilmesidir.

Tefsir ve te’vil kelimeleri zaman içerisinde bir birinin yerine de kullanılmıştır. Ancak tefsir te’vil’den daha önce kullanılan bir kelimedir.

Te’vil kelimesinin anlamında, “bir şeyin gerçeğini ortaya koymak“ anlamının da bulunduğunu ifade etmiştik. Özellikle Ali İmran yedinci ayetinde geçen “Onun te’vilini Allah’tan başka kimse bilmez “ şeklinde ifade edilen şey, “müteşabih olanların gerçek mahiyetini (Kur’an’da anlatılan ayetin anlamını değil, ayetin anlamı açık fakat anlatılan şeyin mahiyeti bize kapalı ve bizim onun gerçek mahiyetini anlamamız imkânsız olduğundan) Allah’tan başka kimse bilemez ve açıklayıp ortaya koyamaz “ denilmektedir. Yani burada bilinmeyen bilinemeyen şey, ayette anlatılan şeyin mahiyetidir.

1-Muhkem’e örnek:

 “Elif lam ra. Bu öyle bir kitaptır ki, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri MUHKEM=sağlam şekilde tanzim edilmiş, sonra da bütün tafsilatıyla açıklanmıştır.”

“Ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey peygamber! De ki) ben O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.”(Hud 11/1-2)

Birinci ayette bahsedilen muhkemlik, ayetlerin birbiriyle uyum içinde birbirini açıklayıcı olarak verdiği öğütlerin açık ve anlaşılır olması. Dünya ve ahiretle ilgili ortaya koyduğu hükümlerin birbiriyle çelişkisiz ve birbirini açıklayıcı konumda olması. Verilen bilgilerin eşyanın tabiatına, insanın fıtratına ve aklın ilkelerine uygunluğu ve bu bilgilerin hiçbir düşünce tarafından çürütülemeyecek sağlamlıkta olması ve insan aklını tatmin edecek derecede bütün tafsilatıyla ortaya konulmuş olması demektir.

Surenin devamındaki ayetlerin verdiği bilgilere bakıldığında: İnsan, hayat ve kâinatın yaratılışını, sebep ve sonuçlarını, hayatın tüm gerçeklerini gözler önüne sererek, ölümün ve yeniden dirilişin, yapıp ettiklerimizin sonuçlarını tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. İnsanın Rabbine kulluk etmesi için hiçbir şey gölgede bırakılmayıp tüm ayrıntılarıyla açıklanıyor.

“Biz bu kitapta her türlü misali verdik, fakat insanoğlu tartışmayı seviyor” buyurarak durumu özetliyor.

2-Müteşabih’e Örnek:

 “Allah sözün en güzelini, MÜTEŞABİH olarak (ayetleri birbirine benzeyen, uyumlu ve teşbih yöntemiyle anlatılan) ve öğütleri tekrarlanan (mesanî) bir biçimde indirdi. Rabbinden korkanların onun etkisinden tüyleri ürperir. Sonra Allah’ın zikriyle tüyleri de kalpleri de yumuşar. İşte bu kitap Allah’ın doğru yol rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola ulaştırır. Allah kimi de saptırırsa, artık ona doğru yolu gösteren olamaz.”(Zümer 39/23)

Bu ifadelere bakıldığında Kur’an’ın olayları ve eşyayı anlatım biçimiyle / üslubuyla alakalı olduğu görülecektir. Bu nedenle cennet ve cehennem, ödül ve ceza, emir ve yasaklar, aydınlık ve karanlık, hak ve batıl, haklar ve ödevler, yer ve gök, dünya ve ahiret her türlü edebi sanat kullanılarak tekrar tekrar dile getirilmiştir.

“Mesani”, “mesna”nın çoğuludur ve gerçekleri ifade etmek için çeşitli şekilde sürekli tekrarlanan anlamına gelmektedir. Bu nedenle Fatiha suresinin bir ismi de ‘tekrar edilen yedi anlamında’ “es Seb’ul Mesani”dir. Allah, Kur’an’ı öğüt olması için indirdiğini birçok ayette tekrarlarken, verdiği öğütleri de Kur’an’ın her suresinde sürekli tekrarlamaktadır.

Ayrıca zahiri âlemin dışında olup müşahede alanımıza girmeyen âlemle ilgili bilgileri verirken, bilinmeyenleri bilinenlere teşbih ederek / benzeterek anlatmaktadır. Ahiret hayatıyla ilgili, Allah’ın zatı ve sıfatları, meleklerin özellikleriyle alakalı verilen bilgiler bu yöntemle verilmektedir. Görüp idrak edemediğimiz şeyler, gördüğümüz ve idrak edebildiğimiz şeylerle sembolize edilerek / teşbih / benzetilerek anlatılmaktadır.

Örneğin: cennetteki içeceklerden bahsedilirken: “Onlara kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır. Berraktır, içenlere lezzet verir. O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.”(Saffat 37/45-47) denilerek bildiğimiz bir takım vasıflarla tanımamız temin edilmektedir.

3-Bir kısmı muhkem bir kısmı müteşabih olarak ifade edilen Ali İmran suresi yedinci ayetinde ise şöyle buyuruluyor:

“Sana kitabı indiren o’dur. O kitabın bazı ayetleri muhkemdir. Bunlar kitabın anasıdır / esasıdır. Diğerleri ise müteşabihlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve kendilerine göre te’vil etmek için onun müteşabihine uyarlar. Oysa onların te’vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise, “O’na inandık, hepsi Rabbimizin katındandır ” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir. (Ali İmran 3/7)

Kur’an’ın üzerinde durduğu ve insanlara takdim ettiği iki âlem vardır. Biri bu dünya âlemi, diğeri ise tümüyle bize gayb olan ahiret âlemidir. Kur’an, bilinmeyen âlemi insan için bilinen âlemdeki nesnelere benzeterek insanın anlayabileceği bir yöntemle anlatmaktadır. Anlatılan şeylerin gerçek mahiyeti ise kendisine benzetilenlerin mahiyetiyle tıpa tıp aynı demek değildir. Sembolize edilerek anlatılmaktadır.

Bunlar ister cennet hayatıyla ve içindeki nimetlerle ilgili olsun, ister cehennem ve içindeki yiyecek ve cezalandırma ile ilgili olsun, anlayabileceğimiz makul sembollerle anlatılmaktadır. Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla alakalı anlatımlar da böyledir. Hudeybiye’de ki Rıdvan biatı anlatılırken “Allah’ın eli sizin elinizin üzerinde idi” ifadesi mecazî olarak sembolize edilmiştir. Nur suresinde ki Allah’ın nuru anlatılırken de aynı yöntemle anlatılmıştır. “Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı kıldık” derken de aynı yöntem kullanılmıştır. Biz bunlara iman ederken, mahiyeti ile ilgili her hangi bir yoruma girmeyiz. Hepsi Rabbimizdendir iman ettik demekle yetiniriz. Ayetin son cümlesinde verilmek istenen mesaj da budur diye düşünüyoruz.

-Müteşabih’in te’viline yeltenenlerin vasıflarının gayet açık bir ifadeyle ortaya konulduğunu görüyoruz. “Kalbinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak için bu yola tevessül ederler“.

Yukarıda te’vil kelimesini açıklarken tefsir ve yorumdan ayrı bir anlama da geldiğini söylemiştik. Geri dönmek, döndürmek, ayeti muhtemel manalardan birine hamletmenin yanı sıra, bir şeyin gerçek mahiyetini ortaya koymak anlamına da gelmektedir. Herhangi bir insanın erişemediği gayb âlemine ait olan bir şeyin hakikatini ortaya koyma gücü olmadığından Allah, “onun te’vilini Allah’tan başkası bilmez” buyurmaktadır.

İlimde derinleşmek gayba muttali olmak anlamına gelmediğinden“ Râsihûn’un da “Hepsi rabbimizdendir iman ettik” demekle teslimiyetlerini bildirecekleri ifade edilirken, bunu da ancak aklını kullanabilen akıl sahiplerinin düşünebileceği belirtilmiştir.

Bununla müteşabihat konusunda Müslüman’ın nasıl inanıp davranacağı belirlenmiş olmaktadır. Yoruma girmeden “hepsi Rabbimizdendir “ diyerek teslim olmak ve olduğu hal ile inancını oluşturmak durumundadır. Bu konuda mahiyetini ancak Allah bilir ise ki öyle ifade ediliyor, söylenecek her söz karanlığa taş atmak olacağından bir değer ifade etmeyecektir.

Burada bir şeyin altını yeniden çizmek gerekir ki, Bilinmeyen ayetin manası değil anlatılan şeyin gabya ait olması nedeniyle mahiyeti bilinmemektedir. Kul olarak mahiyetini bilmemiz de istenmeyip anlatılan şeye iman etmemiz istenmektedir.

-Peygamberimizden Nakledildiği ifade edilen bir hadiste şöyle açıklanmaktadır:

“Kur‘an beş vecih üzerine nazil oldu: Helal, Haram, Muhkem, Müteşabih ve emsal. Helali işleyin, Haramdan kaçının, Muhkeme tabi olun, Müteşabih’e inanın ve Emsalden de ibret alın”. İmam Şafii hazretleri bunu bilinmesi gerekli olan Kur’an ilimlerinden olarak nitelendirmiştir. (Prof.Dr. İsmail Cerrahoğlu Tef. Usulü s.175)

Sonuç olarak bu konu şöyle özetlenebilir:

a- Kur’an ayetlerinin birbiriyle çelişkisiz, açık, anlaşılabilir nitelikte ve ayetleri birbiriyle desteklenerek uyum içerisinde tahkim edilmiş, her yönden gelecek irdeleme, eleştirme karşısında sarsılmaz oluşuyla tamamı Muhkem;

b- Kur’an, geldiği yer ve kaynağı itibariyle, insanın erişip ulaşamayacağı bir kaynaktan yani Allah’tan olması nedeniyle tamamı Müteşabih;

c-  Kur’an’ın içerdiği konular ise muhtevası bakımından bir kısmı muhkem ve bir kısmı müteşabihtir (ayetler konuları itibariyle bir kısmı gaybi konulara, bir kısmı da müşahede alemine dünyaya ve ef’alin’e aittir.) Bu kelimelerin kullanıldığı ayetlere bakıldığında bu gerçeği görmek mümkündür. Bu nedenle kullanılan değişik ifadeler asla çelişki oluşturmamaktadır.

Bunun Kur’anî bir başka örneği de, Allah’ın zahir ve batın oluşudur. Allah’ın varlığı yarattığı eserleri ile zahir iken, zatının mahiyetinin bilinemezliği ile batındır.

Müteşabih ayetleri manası bilinmeyen ve çok anlamlı ayetler diye açıklamak, insanlığa yaratandan bir mesaj olarak gönderilmiş bir kitabın ruhuna asla uygun düşmemektedir. Manası bilinmeyen bir sözün gönderilen muhatap açısından bir anlamı olmadığı gibi gönderen açısından da bir şey ifade etmez. Her emir sahibi emrinin, yasağının, öğüt ve tavsiyelerinin muhatabınca en iyi biçimde anlaşılıp gereğinin yapılmasını ister. Aksini iddia etmek abesle iştigal olur ki, Allah bundan müstağnidir. O halde, Kur’an’ın muhatabı olan ilk toplumda her ayetin ifade ettiği bir manası mutlaka vardır. Bize düşen ilk toplumun anlayışına ulaşmak için gayret göstermektir.

-Eğer bir ayetin bahsedildiği gibi birden çok anlamı olursa, dindarlar arasında birliği temin etmek mümkün değildir. Allah ise insanları Kur’an’la,  Kur’an’da birleşmeye çağırırken; çok anlamlılıkta birliği nasıl temin edeceksiniz? Müteşabih için böyle bir yargı asla doğru değildir.

-Burada yine müteşabihattan olarak kabul edilen bazı surelerin baş tarafında yer alan harfler (elif Lam Mim, Ha mim, Yasin gibi) Bunlarla ilgili ilk dönemden gelen herhangi bir açıklama yoktur. Bunların Allah’tan olduğuna inanır her hangi bir yorum yapmayız. Hiçbir dilde bir harfin manası yoktur. Harfler kelimeleri kelimeler de cümleyi oluşturur ve bir mana bir maksat ifade ederler. Arap cahiliye şiirinde de şiirin baş tarafında böyle harfler kullanılmıştır. Bu söze başlarken gonk sesi gibi tadat harfleri olarak kullanılmıştır. Sahabenin: “Bu nedir Ya Resulallah” diye sormamış olmasının sebebi bu olabilir demekle birlikte doğrusunu Allah bilir diyoruz.

NESH KONUSU

Nesh kelimesi Ne Se Ha kökünden türetilmiştir. Kelime anlamı: Yok etmek, Yazmak, Bir yerden başka bir yere aktarmak, istinsah etmek anlamlarına gelmektedir.

Neshin ıstılah anlamı ise: Önce gelmiş olan şer’i bir hükmü, sonra gelen şer’i bir hüküm ile öncekinin hükmünün kaldırılması demektir.

Bu manada NESH Ku’an’da var mıdır? Bu güne kadar varlığını ve yokluğunu savunanlar olmasına rağmen Varlığına dair Peygamberimizden sahih bir tek hadis bile gelmemiştir.

Neshi kabul edenler ve etmeyenler Kur’an da ki şu üç ayete dayanmaktadırlar: Bakara/106, Nahl/ 101 ve Rad /39.  Bu ayetler ile anlatılmak istenenin ne olduğunu, bulundukları bağlama bakarak anlamaya çalışalım.

1-“Ehl-i Kit ab’dan kâfirler ve müşrikler Rabbinizden size hiç bir hayır indirilmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir. “(Bakara 2/105) 

            “Biz bir ayetten her neyi nesh eder veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz. Bilmez misin ki Allah Teâlâ her şeye kemaliyle kadirdir.”(Bakara 2/106)

Bu ayetlerin öncesinde zikredilen ayetlerde Ehli kitab’ın Peygamberimize karşı takındığı tavırdan bahsedilmektedir. Ehli kitap Peygamberimize karşı hazımsız bir anlayış içerisindedir. Bekledikleri Risaletin kendilerine gelmemiş olması ve kendi ellerindeki Risalet kozunu kaybetmiş olmalarının verdiği kin ve kıskançlıkla saldırmaktadırlar. Her fırsatta İsmail Oğullarına verilen Risaleti ve onlardan seçilmiş olan Peygamberi dilleriyle incitmektedirler. Onun yanına geldiklerinde “Râîna “ ifadesiyle onu güdücü çoban olarak nitelediklerini Bakara 104.  ayetinin beyanından anlıyoruz. Bunun devamındaki ayette ise:

      -“Ehl-i kitaptan kâfir olanlar ve müşrikler sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrın indirilmesini istemezler. Allah Teâlâ ise rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah Teâlâ büyük ihsan sahibidir.”(Bakara 2 /105) buyruluyor.  Burada indirilen hayır onların şeriatının hükmünü yürürlükten kaldıran, Muhammed (as)verilen yeni Risalet ve beraberinde verilen yeni şeriattır. İşte Ehli kitabın kıskandığı konu budur. Bu bağlamda 106. Ayette belirtilen “ayetten” kastedilenin de her hangi bir Kur’an ayeti değil, Kur’an’dan önceki gönderilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanların Şeriatlarıdır. Buradaki ayetin anlamı budur. Allah Kur’an’ı göndermekle bunların hükmünü nesh etmiştir.

Konunun bir başka delili ise, Kur’an’da “ayet” ifadesi tekil olarak zikredildiği zaman mucize ve Burhan anlamında kullanılır. Kuran ayetleri kastedildiği zaman çoğul olarak “âyât” şeklinde ifade edilir. Bu nedenle burada ifade edilen ayetin Kur’an’ın herhangi bir ayeti olması mümkün değildir. Bu ifade Kur’an’dan önce gelmiş olan kitaplar ve şeraitlerdir. İşte o şeraiti hükümsüz kılar veya unutturursak ondan daha hayırlısını ya da benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücünün yettiğini bilmez misiniz? İfadesiyle Allah mülkünde dilediğini yapacak güç ve yetkinin sahibi olduğunu vurgulamaktadır.

Bununla birlikte Bakara109. ayette Yahudi ve Hıristiyanlar Peygamberliğin İsmail oğullarına verilmesini kıskanmalarından dolayı, Müslümanları küfre döndürünceye kadar entrikalarına devam edecekleri bildirilmektedir. Böylece ayetin bulunduğu bağlamda esas sözün muhatabı Ehli kitap olduğu ve onlara cevap verildiği açıkça anlaşılmaktadır.

2- “Bir ayetin yerini başka bir ayetle değiştirdiğimizde ki,  Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir onlar, “Sen sadece uyduruyorsun” derler. Hayır, öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler.”(Nahl 16/101)

     “De ki: Onu Ruh-ul Kudüs, müminlerin imanını pekiştirmek, Müslümanlara hidayet ve müjde olmak üzere Rabbin katından hak ile indirmiştir.”

      “Andolsun ki; ona mutlaka bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık bir Arapçadır.”  (Nahl 16/102-103)

-Görüldüğü gibi Yapılan itiraz Kur’an’ın her hangi bir ayetine değil bütünüyle birlikte Peygamberimiz (as)ın Risaletinedir. Güya Peygamberimizin bu getirdiklerinin Allah ile bir ilgisi yok bunları bir Rum gencinden öreniyor diyorlar. Böylece Elçinin Allah ile irtibatını kesmeye çalışıyorlar.

Bu ayetlerin hiç birinde kitabın kendi içindeki bir hükmünün neshiyle alakalı bir karine olmadığı gibi, Peygamberimizden de Kur’an’ın herhangi bir ayetinin bir ayetiyle neshine dair sahih bir hadis dahi gelmemiştir.

3-“Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır.” (Rad 13/39) ayetini de siyak ve sibak ilişkisi içerisinde değerlendirmeye çalışalım:

“Ve işte Biz o Kur’an’ı Arapça bir hüküm olmak üzere indirdik. Andolsun ki eğer sen, sana vahiyle gelen bu ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu”(Rad 13/37).

“And olsun ki, senden önce nice peygamberler gönderdik; onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber “bir ayet” (Mucize, Şeriat, Kitap) getiremez. Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır.”(Rad 13/ 38)

       “Allah dilediğini siler. Dilediğini olduğu gibi bırakır; Ana kitap O’nun katındadır.”( Rad 13/39)

        “Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek, yine de sana düşen sadece tebliğ etmek, bize düşen de hesaba çekmektir.”(Rad 13/40)

Burada ayetlerin verdiği mesajdan anlaşılan, yine Ehli Kitabın ve müşriklerin Kitaba ve peygamber (as) olan itirazlarıdır. Bu nedenle Allah Teâlâ meydan okuyarak:” Ana Kitab’ın kendi katında olduğunu, dilediğini silip dilediğini bırakacağını“ bildiriyor. Peygamberlerin elinde bir şey olmadığını, istedikleri zaman bir ayet/kitap getiremeyeceklerini ve her kitabın geleceği vaktin yazılı olduğunu açıklıyor.

-Burada şöyle bir durumun varlığı da anlaşılıyor: Müşrikler ve Ehli kitap Kur’an’ın bazı ayetlerinin Tevrat ve İncil’de geçen bazı ayetler ile benzerlik arzetmiş olmasından dolayı, Kur’an’ın kendi arzularına uymayan taraflarına itiraz ederek: “ Şunları aynen alıyorsun da bunları niye almıyorsun “ gibi bir itiraza cevap olarak, ”Allah dilediğini siler dilediğini de aynen bırakır. Ana Kitap onun katındadır” buyruluyor.

Yine burada silinen ve bırakılan bir önceki şeriatlardır. Takdir edersiniz ki, Beşeri sistemlerde bile zaman- zaman anayasa değişiklikleri yapılmaktadır. Köklü bir rejim değişikliği olmadığı sürece eski anayasa tümüyle bırakılmaz. Belli bir yüzdesi değiştirilir. İçinde eski anayasadan birçok madde aynen almasına rağmen artık bunun adı yeni anayasadır. Eski anayasa yürürlükten kaldırılmıştır. Artık o hükümsüzdür.

-Kur’an ayetleri için unutturmak, değiştirmek ifadelerini kullandığı­mızda vakıaya uymayan bir durum ortaya çıkmaktadır.

“Cebrail sana Kur’an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrail’e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu sana açıklamak Bize düşer.”(Kıyamet 75/16-19)

“Hâlâ Kur’an üzerinde düşün­meyecekler mi? Eğer O, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, Onda birçok tutarsızlıklar bulurlar­dı.“(Nisa 4/82)

“Zikri biz indirdik; onu koruya­cak olan da Biziz.”(Hicr 15/9) sözleriyle beraber düşündüğümüzde Allah Teâlâ’nın onu, unutturacağını değil oku­tup açıklatacağını; değiştireceğini değil koruyacağını ifade ettiğini görüyoruz. Ancak bunu önceki şeriatlarla ilgili olarak düşünürsek bu ifadelerin uygun olduğunu görürüz.

Allah (c.c.) İsa (a.s)’ın diliyle bunu şöyle vurguluyor:

“Ben, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir ayet-bir kitap- bir şeriat getirdim. O halde Al­lah’tan korkun, bana itaat edin.”( Ali İmran 3/50)

İsa (as) neleri kaldırmayı kastettiğini şu ayetlerden anlıyoruz:

“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında bulunan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun da, yağlarını onlara haram ettik. Azgınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.” (Enam 6/146)

Bu konuda Nisa 4/160, Araf 7/163, Nahl16/118,124. ayetlerini de okudu­ğumuzda açıkça görülür ki bir önceki ümmete özgü hataları, isyan­ları sebebiyle Allah’ın onlara yüklediği ağır yükler, onlardan bir son­raki elçinin eliyle kaldırılmıştır.

Benzer bir durumu Maide suresinin 48. Ayeti de ifade etmektedir.

“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin ( gerçek tarafını) O haber verecektir.”(Maide 5/48)

            -Bu gün Kuranda bazı ayetlerin hükmü uygulanmamaktadır. Nesh edildiği söylenmektedir. Bunları nasıl anlamamız gerekir?

Aslında nesh edildiği zannedilen birçok ayet Kur’an’da ki “tedrici uygulamayı” bir yöntem olarak bizlere sunmaktadır. Malüm olduğu üzere Kur’an, Müslümanların hayatına 23 yılda ayet- ayet veya sure -sure indirilerek tatbik edilmiştir. Buna paralel olarak gelen hüküm ayetlerinin hepsi, Medine döneminde gelmiştir.

Bir içki yasağında izlenen yol, Mekke’de başlamış Medine’nin ikinci yılında sonlandırılmıştır. Faizle ilgili hüküm Medine’nin son yıllarında veda Haccından önce gelmiştir. Kur’an’ın hüküm ayetleri hemen tamamı, Medine döneminde gelmiştir. Bunların bu şekilde indirilmiş olması,  bir dünya görüşünün toplum hayatına nasıl uygulanacağının metodunu ortaya koymaktadır.

İslam da tedricilik bir yöntemdir. Bu ayetlerin hiç birisi neshdilmemiştir.  İnsanlık bu yönteme, kıyamete kadar yeni bir toplumla muhatap olduğunda, her zaman ihtiyaç duyacaktır. Çünkü bu din kıyamete kadar inananlarını:

 “Din tamamen Allahın olup yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar cihatla görevlendirmektedir. ”(Enfal 8/39)

Hal böyle olunca ulaştığınız her yeni topluma aynı yöntemle yaklaşacaksınız. Bu nedenle diyoruz ki, her toplumun Mekke’si vardır. Her şahsın olduğu gibi. Tedriciliği inşa eden ayetleri silip kaldırırsanız durum ne olacaktır. İşte İslam’ın siyasi anlamdaki hâkimiyeti kaybedildi. Bunun yeniden inşası için bu ayetlere yeniden ihtiyacımız olacaktır. Mekke’de gösterilen dikkate, sabır ve sebata, mazlumluğumuzu korumaya, İşkencelere katlanmaya, Medine ortamını bulana kadar güce güç ile mukabele etmemeye, gücümüz oranında karşılık vermeye, tebliğ yolunu tercih edip,  kıtalden uzak durmaya çalışmak zorundayız.

Bu yöntem, aynen yıkılan binayı yapmak gibi bir şeydir.  Bir bina yeni inşa edilirken nasıl yapılıyor ve nelere ihtiyaç duyuluyorsa; yıkılan binayı yeniden inşası için de aynı yol ve yönteme ihtiyaç olacaktır. Fazladan olarak bir de enkazını kaldırmak gerekecek. Şu anda yaptığımız gibi. Yılların tortulaşmış kültür enkazını kaldırmak kolay olmuyor. Önce yanlışını silecek, sonra da doğrusunu yazacaksınız.

7-Kur’an’ın hayatı kuşatıcılığı: Kur’an, dünya ve ahiret hayatının tümünü kuşatır. Kulun her anını kayıtlar. İnsanın başına buyruk yaşayacağı bir mekân, yaptıklarından dolayı Rabbine hesap vermeyeceği bir zaman yoktur.

“Hangi işi yaparsan yap, Kur’an’dan ne okursan oku, ne işte çalışırsan çalış, unutmayınız ki, siz ona dalıp gitmişken, biz sizin üzerinizde şahidiz. Ne yerde, ne de gökte zerre kadar hiç bir şey Rabbinin gözünden kaçmaz. Ne zerreden daha küçük, ne de ondan daha büyük! Ancak bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Yunus 10/61)

          “Kimse kimsenin günahını yüklenmez.

          “Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir;”

( Muddessir 74/38)                                        

          “Şüphesiz ölüleri dirilten, işlediklerini ve eserlerini yazan Biziz; her şeyi, apaçık bir kitapta saymışızdır.” (36/12)  sözünün ardından o gün:

            “Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı Kitap’ı önüne çıkarırız.”  Ve ardından da:

           “Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin.”(İsra 17/13-14) deriz.

           “Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz peygamber göndermedikçe de kimseye azap etmeyiz.” (İsra 17/15)

Son söz olarak Kur’an: En doğru hükmün, erişilmez hikmetlerin, sonsuz hakikatlerin, en güzel öğütlerin, ibret dolu emsallerin, razı olunan dinin, örnek gösterilen ahlakın, tertemiz itikadın tek ve nihai kaynağıdır. Bunu böyle bilmek ve görmek bizleri razı olunan bir anlayışta birleştirecektir.

Allah’ın selamı, Rahmet ve Bereketi üzerinize olsun!…

Hakkında HÜSEYİN BÜLBÜL

HÜSEYİN BÜLBÜL

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*