Anasayfa » HABERLER » KUR’AN’A GÖRE DİN KAVRAMI VE DİNİN KAYNAĞI
İTAAT

KUR’AN’A GÖRE DİN KAVRAMI VE DİNİN KAYNAĞI

İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır; bütün sahih dinler Allah’tan gelmiştir.  İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir. Allah’ın varlığı, birliği,  nübüvvet ve âhiret inancı gibi temel itikadî prensipler bütün ilâhî dinlerde değişmez ilkeler olarak yer almıştır. Bundan dolayı Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm’dır.

Din kelimesi Arapçada çeşitli manalarda şu şekilde kullanılır:

Dil âlimleri, din kelimesinin Arapça deyn kökünden masdar veya isim olduğunu kabul ederler. Cevherî dinin “âdet, durum; ceza, mükâfat; itaat” şeklinde başlıca üç anlamını verir ve terim olarak dinin bu son anlamdan geldiğini belirtir (es-Sıhâh, “dyn” md.). Râgıb el-İsfahânî sadece “itaat” ve “ceza” (karşılık) anlamlarını kaydetmiştir (el-Müfredât, “dyn” md.). İbn Manzûr bunlara “hesap” ve “İslâm”ı da eklemiş, ayrıca deynin masdar, dinin isim olduğu yolundaki bir görüşü aktarmıştır (Lisânü’l-Arab, “dyn” md.) Din kelimesi Kur’an’daki pek çok kelime gibi çok anlamlı bir kelimedir. Geniş bir kullanım alanına sahip olan kelime Kur’ân-ı Kerîm’de  doksan iki yerde geçmektedir.  (TDV İslam Ansiklopedisi)  Yukarıdaki bilgilerin ışığı altında din kavramının İslâmî kaynaklardaki anlamlarını şu şekilde gruplandırmak mümkündür:

1- Üstün gelmek, zorla istediğini yaptırmak, hüküm emir, itaate zorlamak, kendinden üstün bir kudretin her hangi bir şeyi kullanması, onu köle ve itaatkâr kılmasıdır.

2-İtaat, kulluk, hizmet. Bir kimsenin emri altına girmek, birinin işini müşavere etmek; birinin üstünlüğü ve galibiyeti karşısında alçak gönüllüğü ve zilleti kabullenmek.

3-Şeriat, kanun, yol, mezheb, millet, adet, taklit.

4- Ceza, mükâfat, muhakeme, hesap.

Genel anlamda din, bir insan topluluğunun sahip olduğu inançlar, devam ettirdikleri tapınmalar ve ahlaki kuralların bütünüdür, şeklinde tanımlanabilir. Müslüman bilginler Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm itikadını referans alarak Din’i şöyle tanımlamışlardır: Din Allah tarafından vahiy yoluyla ve peygamber aracılığıyla insanlara ulaştırılan, akıl ve irade sahibi kimselerin arzu ve tercihleriyle kabul ettikleri, dünya ve ahirette kendilerini mutluluğa ulaştıran itikadî ve amelî nizamdır, ilahi kuralların bütünüdür.

Bu tanıma yakından baktığımızda ilahi olan gerçek bir dinin şu özelliklere haiz olduğunu görürüz.

1- Dinin kurucusu ve sahibi Allah’tır.

2- Din, insanlara Allah tarafından görevlendirilen peygamberler aracılığı ile ulaştırılır.

3- Din akıl ve irade sahibi insanlara hitab eder.

4- Din insanlar için bir mutluluk ve kurtuluş kaynağıdır.

Kur’an’da din kelimesinin kullanılışı:

Yukarıdaki açıklamalardan din binasının dört temele oturduğu ve Arab’ın zihninde dört esaslı tasavvur inşa ettiği anlaşılmaktadır. Bu tasavvur şunlardır:

1- Hâkimiyet, otorite sahibinden gelen üstünlük ve galibiyet:

 Tevhid dininde, en yüce, yüksek, mutlak hâkim, tek otorite, Allah’tır. Allah, en yüksek otorite olarak mutlak hâkim, mutlak kanun koyucu, hüküm koyucu, mutlak yol gösterici, mutlak terbiye edici, mutlak huzur ve sükûn verici ve tek sığınılacak mercidir. (21/Enbiya: 22; 25/Furkan: 43; 9/Tevbe: 31).

2- Otorite sahibine ve hâkimiyete tam bir itaatle boyun eğme/tapınma:

Tevhid dininde, insan, Allah’a olan borcunun bir edası olarak itaat, kulluk ve tapınmalarını yalnızca Allah’a yapar/yapmalıdır.  (36/Yasin: 60, 61; 9/Tevbe: 31; 21/Enbiya: 92).

3- Uyulan adet, kanun ve yollar:

İnsan ve toplum hayatının her alanının Allah’ın gönderdiği değer sistemine göre inşa edilmesi, fikrî ve amelî düzeni oluşturur. Kur’an’da “Hükmün Allah’a ait olmasından” ve “Allahın indirdikleri ile hükmedilmesinden” kast edilen budur. (12/Yusuf: 40; 5/Maide: 44-50; 3/Al-i İmran: 118-120; 2/Bakara: 85-86; 15/Hicr: 90-95)

4- Muhasebe, yargılama, cezalandırma veya mükâfatlandırma:

Yüce egemenlik sahibi otoriteden gelen değerler sistemine ve vazedilen nizama karşı insanın gösterdiği tepki ve takındığı tavra bağlı olarak vazedilen “ödül ve ceza sistemi” yani Cennet ve Cehennem’dir. Ancak ödül ve cezanın bir kısmının, bu dünya, bir kısmının ise öteki dünya ile ilgili olduğu göz ardı edilmemelidir.

Kur’an’da; “din” kelimesi yer yer yukarıdaki tüm anlamlardan biri veya birkaçı anlamında kullanılmıştır. Görüldüğü üzere bu kullanımların toplamından, dört unsurdan müteşekkil mükemmel bir nizam ve itaat kastedilir.

Din kelimesinin yüksek otorite sahibinden gelen üstünlük ve galibiyet, otorite sahibine itaatin göstergesi olan tapınma anlamlarını muhtevî ayetlerden birkaç örnek:

Allah O’dur ki, sizin için yeryüzünü bir oturma yeri, göğü de kubbeli bir çatı yaptı. Size şekil verdi; sonra da şekillerinizi güzelleştirdi. Pâk ve hoş şeylerden size rızık verdi. İşte (kudret sahibi olan) bu Allah’dır Rabbiniz. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!..” ( 40/ Mü’min: 64)

 “De ki: “Bana, dini Allah’a has kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Bana, müslümanların ilki olmam da emredildi.” (39/ Zümer: 11–12)

“Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur; kalıcı ve sürekli olan din de yalnız O’nundur. “O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (16/ Nahl: 52)

“Onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerdeki ve yerdekilerin hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.”  (3/ Al-i İmran: 83)

Bu ve benzeri ayetlerde “ed Din” kelimesi, yüksek otorite, bu otoriteye boyun eğme, ona itaati ve kul olmayı kabul etme anlamlarında kullanılmıştır. Allah indinde dinde ihlâslı olmak demek; hâkimiyet, hüküm ve emir konusunda kişinin Allah’tan başka hiçbir varlığa boyun eğmemesi, hükmünü kabul etmemesi ve Allah’tan başkasına körü körüne itaat etmemesidir.

Din kelimesinin uyulan adet, kanun ve yollar manasındaki kullanımına örnekler:

De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana mü’minlerden olmam emrolundu.” (10/Yunus: 104)

Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (30/Rum: 30)

Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onların ceza görmesine, inananlardan bir topluluk da şahit olsun. (24/ Nur: 2)

…İşte biz Yusuf’a böyle bir plan öğrettik. Yoksa kralın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı… (12/ Yusuf: 76)

Yoksa Allah’ın izni olmadığı halde onlar için dini kurallar ve yasalar ortaya koyan ortakları mı var? Daha önce belirlenmiş bir karar olmasaydı onların arasında hüküm verilirdi. Zalimlere acı bir azap vardır. ( 42/ Şura: 21)

Sizin dininiz size benim dinin bana. (109/ Kafirûn: 6)

Bütün bu ve benzeri ayetlerdeki “din” kelimesinden maksat, insanın tabi olduğu kanun, sınır, yol, fikri ve amelî nizam/düzendir. Eğer kişinin uymak ve tabi olmak zorunda olduğu otorite, nizam ve kanun, Allah’ın hükmü, kanunu ve otoritesi ise o kişi Allah’ın dini üzerindedir. Şayet bu otorite Meliklerden birinin otoritesi ise; kişi Meliklerin dini üzerinedir. Eğer bu otorite şeyhler ve ruhban sınıfının otoritesi ise; kişi onların dini üzerine demektir. Yine aynı şekilde bu otorite ailenin yahut aşiretin yahut ümmetin çoğunluğunun otoritesi ise, kişi bunların dini üzerinedir. Sözün kısası eğer bir kimse herhangi bir şahsı en üstün dayanak, hükmünü de en son hüküm kabul eder ve çizdiği yola ayniyle tabi olur öyle hareket ederse, şüphesiz ki bunu yapan kimse onun dinini benimsemiş demektir.

Din kelimesinin muhasebe, yargılama, cezalandırma veya mükâfatlandırma manasında kullanılmasına örnekler:

Yargılama kesinlikle gerçekleşecektir. (51/ Zariyat: 6)

Dini yalanlayanı gördün mü? (107/ Maun: 2)

Din Gününün ne olduğunu bilir misin?

Evet, Din Gününün ne olduğunu bilir misin?

O gün kimsenin kimseye yardımı dokunmaz. O gün tüm kararlar yalnız Allah’a aittir. (82/ İnfitar: 17–19)

Bu ayetlerde “din” kelimesi, muhasebe, kaza, hüküm ve mükâfat verme manalarında kullanılmıştır.

Genel terim olarak din kelimesi:

Kur’an’da “din” kelimesinin çok anlamlı ve kapsamlı bir terim olarak kullanıldığını söylemiştik. Bu terimle kişinin; yüksek bir otoriteye boyun eğmesi, bu otoriteye uyması ve itaati; hayatın kanun, kaidelerle sınırlı olduğu, bu sınırların aşıldığında cezalandırılacağı, itaat ettiğinde ise mükâfatlandırılacağı bir hayat nizamının kastedildiğini görüyoruz. Aşağıdaki ayetlerde “din” kelimesi bu şümullü manasıyla kullanılmıştır:

Kitap verilenlerden, Allah’a, ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın. (9/ Tevbe: 29)

Firavun: “Beni bırakın da Musa’yı öldüreyim, o, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgun çıkaracağından korkuyorum” dedi. (40/ Mü’min: 26)

Hz Musa ve Firavun kıssasında, “din” kelimesinin sadece diyanet ve itikadi fırka anlamına gelmediğini, bu kelime ile devlet ve medeniyet nizamının kastedildiğini müşahede ederiz. Yukarıdaki ayette Firavun’un korkusunun sebebi şayet Hz Musa başarılı olursa iktidarının ve devletinin el değiştirecek, mevcut anane ve mer’i kanunlara dayalı hayat nizamının kökünden sökülecek olmasıyla, yerine başka bir nizamın kaim olması veya memleketi anarşinin kaplayacak olmasıdır.

Allah katında din, şüphesiz İslam’dır. (3/ Al-i İmran: 19)

Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir. (3/ Al-i İmran: 85)

Allah bu iki ayette, Allah nazarında arzu edilen hayat nizamının, Allah’a itaat ve kulluk esasına dayalı bir sistem olduğunu açıklıyor. Allah’tan başka otoritelere itaat esasına dayanan yönetim biçimlerinin ise makbul olmadığını ifade ediyor. Zira insanın Allah’tan başka bir otoriteye kulluğu ve itaati Allah’ın rıza göstereceği bir durum değildir.

“Puta tapanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah’tır.” (9/ Tevbe: 33)

Bu ayette Allah, Resulünü insanların yaşam biçimini bu hak nizam ile tesis için gönderdiğini ve risaletinin gayesinin bu nizamın/sistemin diğer nizamlardan üstünlüğünü göstermek olduğunu açıklamaktadır.

“Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların işlediklerini şüphesiz görür.” (8/ Enfal: 39)

Allah mü’minlerden fitne yok edilinceye yani Allah’a isyan esası üzerine kurulan bütün düzenlerin yok edilip, kulluk ve itaat sırf Allah için oluncaya kadar, savaşmayı ve hiçbir surette vazgeçmemeyi emretmektedir.

“Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlama dile, çünkü O, tövbeleri daima kabul edendir.” (110/ Nasr: 1–3)

Bu kısa surede İslamın iktisadi, siyasi, sosyal, medeni, eğitim, ahlaki, fikri ve akidevi mükemmel bir nizam olduğu ve evrensel İslam devriminin tamamlandığı bu bağlamda Rasulullah’ın da görevini hakkıyla ifa ettiği ifade edilmektedir.

Bütün bu ayetlerdeki “din” kelimesi ile kastedilen mana; insanın ameli, ahlaki, itikadi, iktisadi vb. hayatın her cephesini kapsayan şümullü ve mükemmel bir hayat nizamıdır. Bu nizamın açılımını İlhami Güler Hoca şöyle yapıyor: “Din Tevhid inancı ile birlikte (iman) bunun zorunlu yansıması olan adalettir, salih ameldir. Din, dünya içindir, dünya da ahiret içindir. Din gün boyu adaleti, iyiliği hakkaniyeti ayakta tutmaktır, bunları ikame etmektir. Kötülüğü haksızlığı zulmü engellemektir (emr-i bil mağruf nehyi anil münker). Sosyal ve siyasal günah işlememektir. Çünkü bunlar büyük günahlardır. Ahlaki her davranış gün boyu işlenen daimi sevaptır, ibadettir. Bir öneriyi, fikri, çözümü ve fiili ‘din’i kılan şey, başına bir ayet ve hadis yerleştirmek değildir. Muttaki bir bilinç, temiz bir vicdandan gelen her öneri, çözüm, fikir ve fiil, dinîdir.” 

İnsanlıkla ilgili manevi olguların en başında din olgusu gelir. Bu olgu insanın kendi öz varlığı hakkındaki şuur ile birlikte ortaya çıkar ve bu şuur ile gelişir. Kendine göre bir dünya kuran insanın karşılaştığı ilk temel konu budur. Kendi varlığının ve dışındaki evrenin varlığının ayırdına eren insan, içten bir sezgi ile Tanrının varlığı şuuruna da ulaşır. İnanç insan için fıtrî bir ihtiyaçtır. Mutlak manada inançsız bir insan düşünülemez.

İnsanın tabiatüstü bir varlığa yani Tanrıya yönelmesi, bu kudretli varlığa sevgi ve korku ile bağlanması, Tanrının buyruklarına uymak istemesi onun dinî bir hayat içine girmesi demektir. İbni Teymiyye’ye göre; Muhabbetin/sevginin en ileri derecesi kulluktur. Asgari derecesi ise alakadır. Allah’ın kuluna her şeyden daha sevgili olması ve kulun Allah’ı daha azametli bilmesi; yani hakiki sevgi ve boyun eğmeye layık olarak yalnız Allah’ı bilmesi icap eder. Kul bilmelidir ki Allahtan başka şeylerle beslenen aşırı sevgi fasıklık ve Allah’ın emri dışında ta’zim ve hürmet gösterdiği kişilerin azameti batıldır.

Dinin Kaynağı

Dinin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir.  Tarihe mal olmuş bütün milletlerin manevi dünyaları belli bir dinî inanç ile şekillenmiştir. Bu konuda başta sosyal antropoloji, arkeoloji gibi disiplinler ve mağara resimleri bize yol gösterir.

Dinsizlik insan tabiatına aykırı, sıra dışı ve ender rastlanan bir durumdur. Tarihte dinsiz bir topluma hiç rastlanmamıştır. Günümüzde olduğu gibi ateizmin yaygınlaşması veya bireylerde din dışı ya da din karşıtı yaşam biçiminin görülüyor olması bu gerçeği değiştirmez. Dinden uzak bir hayat süren kimseler bile, çaresiz ve sıkıntılı anlarında kendisine dayanıp güvenecekleri yüce bir gücün varlığına şiddetle ihtiyaç duyarlar. İnkârcı ya da dinsiz olduklarını söyleyen kişilerin hayatlarının en gergin ve kritik anlarında Allah’a dua edip ondan yardım istedikleri çok görülen bir olaydır. Bu açmaz gibi görünen durumu Kur’an şöyle tasvir eder: “İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendi katından ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur…” (39/Zümer: 8)

İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır; bütün sahih dinler Allah’tan gelmiştir.  İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir. Allah’ın varlığı, birliği,  nübüvvet ve âhiret inancı gibi temel itikadî prensipler bütün ilâhî dinlerde değişmez ilkeler olarak yer almıştır. Bundan dolayı Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm’dır. Tarihin akışı içinde insanlar zaman zaman hak dinden uzaklaşmışlar, beşerî zaaflar ve oluşan yozlaşmalar söz konusu olunca Allah peygamberler göndererek insanları ya eski dinlerini aslî şekliyle öğrenip uygulamaya çağırmış veya yeni bir din ve şeriat göndermiştir.

Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği din tevhid/hanîf dinidir ve insan dini benimsemeye yatkın bir fıtratta yaratılmıştır. (30/Rûm: 30) İslâm bilginlerine göre insanda hak dini benimseme temayülü fıtrîdir. Bu bağlamda hanîf kavramının “doğru dini benimsemeye yatkın” anlamı taşıdığını da ifade etmişlerdir (Şevkânî, IV, 256-258).  Ayrıca âyette geçen “fıtratullah” tabiri müslüman bilginlerin çoğuna göre “Allah’ın dini” demektir ki o da tevhid dini olan İslâm’dır.

İslam en baştan beri insanın Allah tarafından yaratıldığını ve dinin de Allah tarafından insana nasıl davranacağı ve nasıl inanacağını imleyen bir yol olarak verildiğini kabul etmektedir. Bu durum peygamber aracılığıyla ve “Kutsal kitab”lar marifetiyle insanlığa bildirilmiştir. Din duygusu/kaynağı; Tyler’ın animizm’i, H. Spencer gibi düşünürlerin totemizm’i, Emile Durkheim’ım ‘toplumun emredici hükümleridir’ gibi pek çok dinler tarihi uzmanının savunduğu görüşün aksine insanın yaratılışında vardır. Doğuştan gelir ve değiştirilemez. Bu konuda Kur’an bize şöyle der: “Böylece sen, bâtıl olan her şeyden arınmış olarak, yüzünü kararlı bir şekilde Allah’ın, insanları üzerinde yarattığı doğa/fıtrat kanununa/ dine çevir! Allah’ın, insanın doğasına yerleştirdiği fıtrata uygun davran ki, Allah’ın yaratmasında bir değişime meydan verilmesin. Bu, gerçek dinin amacıdır; fakat insanların çoğu bilmez.” (30/Rum: 30) ayrıca Hz Peygamberin; “Her çocuk, fıtrat üzere (tevhide meyilli) doğar; sonra ana-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusî yapar.”  hadisi de bu gerçeğe vurgu mahiyettedir. Bu bağlamda Prof. Dr. Mustafa Öztürk; “din insanlık hamuru iyi olan ve hidayeti arzulayan kimselerde anlamlı bir karşılık bulur. Din hususunda hazıra konmak veya önceki nesillerden belli bir dinî aidiyeti tevarüs etmiş olmak fazla bir anlam taşımaz” diyor.

Yüce Allah, insanı kendisini bulması, gerçeği anlamsı için akıllı, tercih ettiği yolda yürümesi için de iradeli yaratmış ve bütün âlemi de emrine amade kılmıştır. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesi ve seçkin bir varlıktır. Ona ayrıca gerçekleri ve görevlerini öğrenmesi için elçiler ve kitab desteği yapılmıştır.

Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.

Not: Yazının hazırlanmasında merhum Mevdudî’nin ‘Kur’an’a Göre Dört Terim’ adlı risalesinden önemeli oranda yararlanılmıştır.

 

 

Hakkında ÖMER YILDIZ

ÖMER YILDIZ

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*