Anasayfa » HABERLER » KUR’AN DA ELÇİNİN MİSYONU VE SON ELÇİNİN KONUMU

KUR’AN DA ELÇİNİN MİSYONU VE SON ELÇİNİN KONUMU

İslam fıtrat dinidir. Bu nedenle Allah dinini İlk günden beri değiştirmediği eşyanın tabiatı ve insanın fıtratı üzerine bina etmiştir. Bu fıtrata hitabeden yasalarda bir değişme olmadığı gibi; gönderilen Elçilerin şahsi özelliklerinde ve görev ve yetkilerinde de bir değişiklik olmamıştır.

İnsan, kendisine verilen fıtratın bir sonucu olarak, yaratılmışların özelliklerine bakarak, yaratıcının varlığına ulaşabilme imkânına sahiptir. Ancak yaratanın kendisinden ne istediğini, ona şükrünü ve minnetini nasıl eda edeceği konusunda bir bilgi sahibi olması mümkün değildir. Bu nedenle ilk insandan itibaren Allah Elçilerini ard arda (Bakara 2/87, Hadid 57/27 ) göndererek insanlığın bu eksiğini tamamlamıştır:

“Andolsun ki; her ümmete Allah’a ibadet edin ve putlardan kaçının, diye Elçiler göndermişizdir. Bununla Allah, içlerinden kimini hidayete erdirdi. Kimi de sapıklığı hak etti. Şimdi yeryüzünde gezin de; Elçileri yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu bir görün.” (Nahl 16/36)

İslam fıtrat dinidir. Bu nedenle Allah dinini İlk günden beri değiştirmediği eşyanın tabiatı ve insanın fıtratı üzerine bina etmiştir. Bu fıtrata hitabeden yasalarda bir değişme olmadığı gibi; gönderilen Elçilerin şahsi özelliklerinde ve görev ve yetkilerinde de bir değişiklik olmamıştır. Aralarındaki sürenin uzunluğu; muhatap olan insanların, kavim ve kabile, zaman ve zemin olarak farklı olması durumu değiştirmemiştir. Hatta öyle ki, binlerce yıl önce gelip geçmiş bir kavmin Elçilere karşı göstermiş oldukları davranışı, sonrakilerin de kelime-kelime aynen tekrar ettiklerini görüyoruz. Bu durum bir tesadüf olmasa gerek! Uyarılması gereken her toplumun hayatına Allah’ın izniyle müdahale eden Elçilerin söylemlerinde bir değişiklik olmadığı gibi, gönderilen Elçilerin şahsiyeti, görev ve sorumlulukları ile ilgili yapması gereken şeyler konusunda da bir değişiklik yoktur. Çünkü Rabbimizin toplumsal olaylarla ilgili sünnetinde de bir değişiklik yoktur:

“Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için nerdeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar.”           “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnetimiz de budur. Bizim sünnetimizde hiçbir değişiklik bulamazsın.” (İsra 17/76-77)

 

          1: Sıdk / Doğruluk: Topluma örnek olmak üzere seçilmiş olan Elçilerin ilk vasfı doğruluktur. Kendisi doğru olmayan bir şahsın, başkalarını doğru olmaya çağırması mümkün olur mu?

O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir. (Hud 11/112)

 

          2:Emanet /Emin olmak: Elçiler yaşadıkları toplumda Elçi olarak tanınmadan önce de o toplumda güven duyulan insan olarak bilinen kişiler olmuşlardır. Bu nedenle Hz. Muhammed (as) henüz Abdullah’ın oğlu olarak bilinirken de içinde bulunduğu toplum tarafından “Muhammed’ül Emin” güvenilen Muhammed diye isimlendirilmişti.

            “Bir Nebiye, emanete hıyanet etmek yaraşmaz. Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir.” (Ali İmran 3/161)

“Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?”  “Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” (Şuara26/142-143) Bu cümle Nuh Hud, Şuayb, Salih ve Lud (as) lar tarafından aynen tekrar edilmiştir. Ancak bu hitap her elçiyi ilgilendiren bir cümledir. Aynı sözleri her elçi ümmetine defalarca tekrar emiştir.

           3: İsmet: Elçiler elçilik sıfatıyla yaptıkları tebliğde asla hata yapmazlar. Kendisine vahyedileni aynen tebliğ ederler: “Ayetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, «Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.» dediler. De ki, «Onu kendiliğimden değiştiremem, benim için mümkün değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.»(Yunus 10/15)

          4:Fetanet: Yüklenmiş olduğu Elçilik görevinin mesuliyetini ifa edecek derecede bir zekâya, Tebliğde güzel bir anlatım ve yüksek bir ikna kabiliyetine sahip olmak demektir. Bu nedenle Elçi seçilmiş olan kimselerde anlama, anlatma, bilgileri koruma ve beyan etme konusunda bir eksikliğin olması mümkün değildir.

“Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve «Rabbim, benim ilmimi artır» de.” (Taha 20/114)

“(Resûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.”  “Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.” “O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et.” “Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyame 75/16-19)

            5: Tebliğ: Elçinin görevi Allah’ın vah yettiklerini aynen ümmetine tebliğ etmektir: 

            “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (Maide 5/67)

          6: Elçiler gönderildiği varlığın cinsinden seçilmiştir. Aksi halde insanlara örnek olması mümkün olmazdı:

”De ki: «Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.» (17/94-95)

          7: Her peygamber kendi kavminin diliyle gönderilmiştir: “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik. Allah dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola eriştirir; güçlü olan, Hakîm olan O’dur.” (İbrahim 14/4)

          8: Her elçinin görevi insanları sadece Allah’a kulluğa çağırmaktır: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: «Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin» diye vahyetmişizdir.”(Enbiya 21/25)

9: Bütün elçiler insan oldukları için, ihtiyaç sahibi ve ölümlüdür: “Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi. (Enbiya 21/8-9)

         10:  Peygamberler sadece Allah’tan korkarlar:         “Onlar, Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar, Allah’tan başka hiç kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter. ”(Ahzab 33/39)

11: Bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi aynıdır: “Biz peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik ki, bu peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri kalmasın. Hiç kuşkusuz Allah güçlüdür ve hikmet sahibidir.”(Nisa 4/165)

          12:Peygamberlerin kendilerine verileni değiştirme hakkı yoktur: “Ayetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, «Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.» dediler. De ki, «Onu kendiliğimden değiştiremem, benim için mümkün değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.»(Yunus 10/15)

13: Hiçbir Peygamber Allah’ın izni olmadan bir ayet / mucize/ kitap/ şeriat getiremez:

“Andolsun ki, senden önce nice peygamberler gönderdik; onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet/ mucize/ kitap/ şeriat getiremez. Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır.” (Rad 13/38)

14: Bütün Peygamberler Erkeklerden seçilmiştir: “Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkek elçiler gönderdik. Bilmiyorsanız kitap ehli olanlara sorun.” (Enbiya 21/7, Nahl 16/43,)

            15:Allah bütün Elçilerini sadece İtaat edilmesi İçin Göndermiştir: “Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” 4/Nisâ, 64

16: Hz. Muhammed (as) ile Elçilik Müessesesi Sonlandırılmıştır:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve Nebilerin/ elçi olarak seçilenlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab 33/40)

Yukarıda saydığımız özellikleri dahada çoğalta biliriz. Ancak birçok konu Peygamberimizin şahsında da ele alınacağından bu kadarı ile iktifa ediyoruz.

Muhammed (A.S.)’ın şahsında Kur’an’ın peygamber Telakkisini anlamaya ve anlatmaya çalışmanın faydalı olacağına inanıyoruz.

Rabbimiz O’nun ilk vasfının insan olduğu ile söze başlayarak şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”

(Buna rağmen, Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arş’ın sahibidir.” (Tövbe 9/128-129)

“De ki: «Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç bir şeyi O’na ortak etmesin.» (Kehf 18/110)

Ne gariptir ki, Kur’an’ın sürekli vurguladı “elçinin de bir insan olduğu” anlayışı, kâfirlerin Elçileri yalanlama konusunda ilk bahaneleri, elçilerin de kendileri gibi bir insan olması olmuştur:

“  Kendilerine doğru yolu gösteren peygamber gelince, insanların iman etmelerine engel olan sebep; sadece «Allah bir insanı mı Peygamber gönderdi?» demeleridir.

De ki: «Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.»(İsra 17/94-95)

Hâlbuki Peygamberler örnek şahsiyetler olmaları nedeniyle, Kendisini örnek alacak olan kimselerin cinsinden olması gerekmektedir. Aksi halde örnek alınması mümkün olmazdı. Bir şey iki şekilde örnek olmaktan çıkartılır:

Birincisi:  Onu çok yüceltip erişilmez, ulaşılmaz olarak göstererek.

İkincisi ise olduğundan daha küçük göstererek örnek alınmaya değer bulmayarak. Her iki anlayışın da İslam’da yeri yoktur. Adalet ilkesi,  hakkı ait olduğu yere koymakla gerçekleşmektedir. İnsan bir meleğin veya kendi seviyesinde kendi cinsinden olmayan bir varlığın yaptığını yapmaya,  terk ettiğini terk etmeye güç yetiremeyeceği için,  örnek alamazdı.  Bu nedenle Allah :”Siz insan olduğunuz için size kendi cinsinizden bir elçi gönderdik” buyurmuştur.                                                (Andolsun ki Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir. Ahzab 33/21)

Hz. Muhammed (as)  bir insan olduğu için,  Allah’ın vahyi dışında gayba muttali değildi. İnsanlara, her şeyi bildiğine dair bir bilgi de vermemişti. O sadece Allah’ın her şeye kadir olduğunu, eşi, dengi ve benzeri olmadığını, yerde ve gökte olanların Rabbi olduğunu, her şeyin mülk ve tasarrufunun onun elinde bulunduğunu tebliğ ediyor ve O’na çağırıyordu:

“De ki: «Ben size «Allah’ın hazineleri benim yanımdadır.» demiyorum; gaybı da bilmem, size «Ben bir meleğim.» de demiyorum; ben ancak bana verilen vahye uyarım.» De ki: «Kör ile gören bir olur mu? Artık birazcık düşünmez misiniz?” (6/50)

“De ki: «Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (7/188)

“Ben size: «Allah’ın hazineleri benim yanımdadır» demiyorum, gaybı da bilmem. «Ben bir meleğim» de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler (ilk Müslüman olan garibanlar) için, «Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir de” diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.” (11/31)

        Buna rağmen Hakka inanmayanların Allah’ın Elçisini kabul etmemek için kendilerince yapılması imkânsız olan şeyleri onun yapmasını isteyerek ondan kurtulacaklarını zannediyorlardı.

“Dediler ki: Sen, bize yerden bir kaynak çıkarmadıkça sana asla inanmayacağız.

«Veyahut senin hurma ve üzüm bahçelerin olmalı; aralarından  ırmaklar akıtmalısın..»

“Yahut da iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.”

«Yahut da altından bir evin olmalı. Veya göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.» De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece İnsan olan bir elçiyim. “ (17/90-93)

“Onlar (bir de) şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalı değil miydi?!”

“Yahut da, kendisine bir hazine verilmeli veya ürünleri ile beslenebileceği bir bahçesi olmalıydı. Bu zalimler, müminlere «Sizler, büyülenmiş bir adamın arkasından gidiyorsunuz” dediler. (25/7-8)

“Biz, senden önce de peygamberleri başka türlü göndermedik, kuşkusuz onlar da yemek yiyorlar ve çarşılarda yürüyorlardı. Bir de kiminizi kiminize bir imtihan aracı yaptık ki, bakalım sabredecek misiniz? Rabbin, her şeyi hakkıyla görendir.”(25/20)

Ne gariptir ki müşriklerin bu tasavvurları daha sonra,“Müslümanlar” tarafından birer mucize olarak peygamberimize yakıştırılmıştır. Parmaklarından su akıtan, az bir yiyecek ve içecekten bir orduyu doyuran, göğe çıkıp Allah ile görüşen- miraç olayı gibi-, bir işaretiyle ayı ikiye bölen, çakıl taşlarını konuşturan ve ila ahir birçok olağan üstü olayları gerçekleştiren bir Peygamber anlayışı ortaya çıkmıştır.

O gün peygamberi inkâr edenler O’nun kendileri gibi bir insan olduğu için kabul etmiyorlardı. Bu gün de “Müslüman olduğunu söyleyenler” Peygamberi normal bir insan olarak görmüyorlar. O’na bütün olağan üstü vasıfları yakıştırmaya çalışıyorlar.

Bu yüceltme temayülü Peygamberimiz hayatta iken de yapılmaya çalışılmış olmalı ki, Peygamberimiz şu uyarıda bulunmuştur:

“Sizden öncekilerin helak olmasının sebebi, Peygamberlerine sahip olmadıkları sıfatlar vermeleri oldu.(İsa ve Üzeyir (as) için Allah’ın oğludur demeleri gibi.) Sizlerde aşırı giderek sakın böyle bir şey yapmayın. Bana Abdullah’ın Oğlu Muhammed deyin. Allah’ın Elçisi Muhammed deyin. Ama bunun ötesinde bir şey söylemeyin” buyurmuştur. Çünkü Allah’ın elçisi olma şerefi, onun için her şeyin üstündedir. Bu şeref ona yeter. Çünkü bu,  insanın ulaşacağı en büyük şereftir.

       İnsanlar kendisine bir teklif ile gelen her elçiye aynı tür itirazlarda bulunmuşlar ve onlardan tezlerini ispat edecek deliller istemişlerdir. Ancak istekleri yerine getirilince de, yeni bir itiraz yolu bulmuşlardır. Allah’ın bu tür ayetlerini görüp de iman eden Firavun’un sihirbazlarından başkası da olmamıştır.

“Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! (Hâlbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.” (13/7)

“Andolsun ki. Biz senden önce de peygamberler gönderdik; onlara da eşler ve çocuklar verdik Allah’ ın izni olmadıkça bir mucize getirmek, hiçbir peygamberin haddi değildir. Her ecel için bir yazı vardır.” (7/38)

“Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi.” (6/7)

“Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya derler. Onlara, önceki kitaplarda bulunan belgeler gelmedi mi?” (20/133)

Buna rağmen geçmiş ümmetlere verilen türden bir mucize beklentisi içinde olan Kureyş’e, Allah şöyle buyuruyor:

“Bizi mucizelerle peygamber göndermekten alıkoyan şey, ancak önceki milletlerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semud’a gözleri göre göre mucize olmak üzere o dişi deveyi verdik de onunla kendilerine zulmettiler; oysa Biz o mucizeleri, ancak korkutmak için göndeririz.” (17/59)

       Aslında Elçilere verilen mucizeler, her dönemin özelliğine,  yaşayan insanların kültür ve bilgi seviyesine göre verildiğini yine Kur’an dan öğreniyoruz: Çünkü mucizeler Bir kimsenin Allah tarafından seçilmişliğini gösteren kimlik  kartlarıdır. Musa (as)’a  o dönem Mısır krallığında meşhur olan “sihir” cinsinden ve tabi’i afetler cinsinden mucizeler verilmiş.

“   Andolsun ki, Musa’ya dokuz tane apaçık mucize verdik. İsrail oğullarına sor, Musa onlara geldiğinde, Firavun kendisine: «Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum» demişti.” (İsra 17/101)

İsa  (as)’ın ümmeti için de, Tıp ilmiyle alakalı denilebilecek mucizeler verildiğini görüyoruz:

“Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek, İsrail oğullarına şöyle diyen bir peygamber kılacak: «Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim, Allah’ın izniyle, hemen kuş olacaktır; anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim; Allah’ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bunda size delil vardır».(Ali İmran 3/48-49)

Muhammed (as)’a da, Geçmişi kuşatan geleceği aydınlatan İlim ve Hakikat’in, Belagat ve Edebiyatın eşsiz örnekliğini sergileyen Kur’an’ı kerim verilmiştir. Bunun sebebi toplumların farklı konularda ulaşmış oldukları bilgi ve kültür seviyesidir. Kur’an,  o günden bu güne kadar insanlığa şu çağrıyı yapmış olmasına rağmen, benzeri bir eser getirmekten insanlık aciz kalmıştır.

“Yoksa: Onu uydurdu mu diyorlar.  De ki: Doğru söylüyorsanız, onun benzeri bir sure getirin.” (10/8-38)

“.De ki: «İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kuran’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar” (17/88

“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi de yardıma çağırın.” “Yapamazsınız, yapamayacaksanız o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının.”  (Bakara 2/23-24) buyrulmuştur.

Ayrıca Kur’an’ın okunuşundaki ahenk, yüksek fesahat ve belagatı, Hükümlerindeki kuşatıcılığı ve insan Fıtratına, eşyanın tqabiatına uygunluğu; ilkelerinin bir biriyle uyumlu ve çelişkiden uzak olması,  Korunmuşluğu ve hükümlerinin kıyamete kadar baki oluşu, asla ulaşılması mümkün olmayan bir mucizedir.

         Allah’ın Elçi seçmiş olduğu kimseler nesep ve Ahlak bakımından bulunduğu toplumun en seçkin şahsiyetleridir.  Ancak vahye muhatap olmadan Allah’ın razı olacağı din konusunda net bir bilgiye sahip değillerdi. Şüphesiz bunun istisnaları vardır. (Baba -oğul Peygamber olan Hz. İbrahim ve oğulları, Davud (as) ve oğlu Süleyman (as) gibi.)   Hz. Muhammed (as) ise ataları uyarılmamış bir kavimden olması nedeniyle (36/6) bu nimete Kur’an ile kavuşmuştur:

“İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.” (42/52)

“Sen, sana bu Kitap’ın verileceğini ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkârcılara destek olma.” (28/86)

“Bu sözü yalanlayanı bana bırak. Onları bilmedikleri yönden derece derece azaba yaklaştıracağız.” (68/44)

“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi Yunus gibi olma, o pek üzgün olarak Rabbine seslenmişti.”(68/48)

Toplumun hakaretlerinden, karşı duruşundan, haksız ithamlarından, inkâr ve alaya almalarından bunalan elçisini Allah Taala şöyle teselli ediyor:

“Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı da .

Doğrusu ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana lütfedecek, sen de hoşnut kalacaksın. O, seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi?  Öyleyse sakın yetimi itip kakma. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Daima Rabbinin nimetini anlat.” (93/1-11)

“Senin gönlünü açmadık mı? Yükünü üzerinden almadık mı? Ki o senin belini bükmüştü. Senin şanını yükseltmedik mi? Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş Ve yalnızca Rabbine rağbet et.” (94/1-8)

Elbette bu soruların cevabı :”Evet yâ Rabbî!  Bu kitapla hem O’nun Hem de iman eden Müminlerin şanını yücelttin. “Yâ Rabbi! Sana binlerce ham dolsun. Bizim de canımızı Müslüman olarak al ve Salih kullarının arasına kat” demek olacaktır.

            Bir diğer konu ise Elçinin helâl ve haram koyma imkânının olup olmadığı konusudur. Müslümanların üzerinde en çok tartıştıkları konulardan birisi de Peygamber (as)’ in  “Şariliği “ konusudur. Allah Teala Maide suresinin 48. ayetinde:

      “.Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitabı (Kur’an’ı) hak ile indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (5/48)

Ayetin ifadesinden de anlaşıldığı gibi her peygamber kendisine verilen şeriatla hükmeder. Kendisi “Şâri” değildir. Allah’ın şeriatının tebliğcisi ve uygulayıcısıdır. Bunun en açık örneği, “tedricen” yasaklanan içki, kumar, faiz gibi yasakların konulması sırasında Peygamberimiz (as) kendiliğinden bir hüküm koymadan ilahi vahye tabi olmuştur. İçki ve kumarın yasaklanmasında, Faizin kaldırılmasında, Hüküm ayetlerinin daha ziyade, İslam devlet olduktan sonra gelişinde ve tüm İslam’ın hayata geçirilişinde “tedricilik” bir yöntem olarak uygulanmıştır. Nihayet Dinin kemale erdirildiği, insanların üzerine olan nimetin tamamlandığı, din olarak insanlara İslam’ın verilip ondan da razı olduğunu (5/3) bildirmiştir.

Peygamber (as)’ın uygulamada yapmış olduğu içtihatlar, Kur’an’ın ana ilkelerinden yola çıkarak yeni olaylara çözüm getirmektir. Bu, çağı yaşayan her nesil tarafından kıyamete kadar doğacak yeni sorunlar üzerine, Kur’an’ın hükmünü taşımaktır. Bu hayatın daima değişken olan boyutlarıyla ilgili ameli konulardaki problemlerin çözümünün olmazsa olmazıdır. Kur’an’ın ortaya koymuş olduğu temel ilkeler sınırlı iken, kıyamete kadar meydana gelecek olaylar çeşit ve sayıca oldukça fazla olacaktır. Bunun ilk uygulamasını Peygamberimiz yapıp göstermiş, Ondan sonra da halkın umurunu yüklenmiş olan o günün idarecileri ve Âlimleri bu görevi icra etmişler; kıyamete kadar da edeceklerdir.

Bu konuda iki hususun doğru anlaşılması için altının çizilmesi gerekmektedir:

       Birincisi: İçtihadın konumuyla alakalıdır. İçtihatlar tabiatı gereği bir insanın galip zannıdır. Her zaman doğru ve yanlış olma ihtimali vardır. Sadece Peygamberimizin yanlış olan içtihatları Allah tarafından düzeltilme şansına sahiptir. Bunun örnekleri Kur’an’da zikredilmektedir.(8/67)

        İkinci husus ise:  Peygamber Efendimiz şahsında,   Peygamberlikle beraber Devlet başkanlığı. Ordu komutanlığı, Hâkimlik ve Müftülük sıfatlarını bulundurmakta idi. Bu sıfatlarının gereği olarak, cari hayatın içinde birçok emir ve nehiylerde bulunmuştur. Yine bunların mahiyeti de: Zaman, mekân, şahıs ve içinde bulunulan şartlar ile alakalıdır. Bu hükümler değerlendirilirken bunlarla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunu dikkate aldığımızda Peygamberimizin bir takım maslahatlar gereği koymuş olduğu yasakları anlama imkânına sahip oluruz. Örneğin Peygamberimiz:

“Sizler hasımlaşarak bana geliyorsunuz. Bende sizi dinleyip bir hükme varıyorum. Eğer size hakkınız olmayan bir şeyi verirsem, bu size benim vermiş olmamla helal olmaz. Bunu alan ancak ateşten bir parça almış olur” mealinde bir açıklamada bulunmuştur. İşte bu hâkimlik sıfatıyla yapmış olduğu bir uygulamadır.

Bu konu her hukukta vardır. Umumun faydası düşünülerek “zararı def etmek, faydalı olanı temin etmek veya İslam’ın korunmasını istediği beş şeyin: “Malın, canın, dinin, neslin ve aklın korunması için” devlet bir takım yasaklar koyar. Örneğin: bazı hayvanların avlanılmasının yasaklanması, ülke ekonomisine zarar verecek olan bazı şeylerin yurda girişinin veya çıkışının yasaklanması, insan sağlığını tehdit eden bir ilacın yasaklanması gibi.  İşte bu “Şarilik” değil Yasayı koyan tarafından uygulayıcıya verilen bir imkandır. Bu gerçek şöyle dile getirilmektedir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (4/59)

Buradaki “Peygambere götürme” yanlış anlaşılmamalıdır. Peygambere götürme de Allah’ın hükmüne götürme demektir. Bu anlayış Kur’ anın kendi diliyle şöyle ifade ediliyor:

“Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (4/80)

Bu konuda genel geçer yasakların çerçevesi şöyle belirlenerek, Peygamberlerin de bu yasaya tabi olduğu ifade edilmektedir.

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (66/1)

“O size ancak ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Her kim bu haram şeyleri yemeye mecbur kalırsa (başkasının hakkına) saldırmadan ve aşırı gitmeden yiyebilir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

“Diliniz yalana alışmış olarak, «şu haramdır, bu helaldir» demeyin, zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise, Kurtuluşa eremezler.” (16/115-116)

“De ki: Bana vahyedilenler arasında yenmesi haram olan şu sayılanların dışında bir şey bulamıyorum:  Leş, kan yahut domuz etidir ki, şüphesiz o murdardır. Bir de Allah’tan başkası adına fısk olarak kesilen hayvanların etleri hariç.  Bununla beraber kim çaresiz kalırsa,  kimsenin hakkına tecavüz etmeden ve haddi aşmadan bunlardan yiyebilir. Çünkü Rabbin çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” (6/145)

“Böyle iken ayetlerimiz birer açık delil olarak karşılarında okunduğu zaman Bize kavuşmayı arzu etmeyenler: «Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir!» dediler. De ki: «Onu kendiliğimden değiştirmem benim için imkânsızdır! Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.» (10/15)

“De ki: Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Hâlâ akledemiyor musunuz?” (10/16)

“De ki, Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? «Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde de yalnız onlar içindir». Bilen kimseler için ayetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz.” (7/32)

(Özellikle altın ve ipek gibi cennet ziynetlerini dünyada müminlere haram eden anlayışı, 18/31; 16/116, 22/23) ayetleri çerçevesinde düşünülmelidir:

         Resulün verdiğini almak ve nehyettiğini bırakmak konusu ise: Bu konu ganimetlerin taksimatıyla alakalı olup peygamberimizin inisiyatifine bırakılmıştır:

         “Sana ganimetlerin bölüştürülmesini soruyorlar. De ki, ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resulüne aittir. Onun için siz gerçekten mümin kimseler iseniz Allah’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin. Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.” (8/1)

         “Allah’ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet / servet olmaz. Peygamber size o ganimetten ne verdiyse onu alın, size neyi de vermediyse / yasakladıysa onu da bırakın/ ardına düşmeyin. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (59 / 7)

“O hevasından/ kendiliğinden konuşmaz. Ancak kendisine vahyolunanları konuşur/ tebliğ eder.” (Necm53 /3-4) ayetinin nasıl anlaşılması konusu ise; Hz. Muhammed (as)’ın aleyhine konuşanlara verilen bir cevapla alakalıdır. Bu ifadeye dayanarak “Peygamberimizin her konuştuğuna vahiydir” demek, son derece yanlış bir anlayıştır. Peygamber (as) da bir insan olduğu yukarıda vurgulanmıştı. İnsan olan elçi de her insan gibi,  şahsi ihtiyaçlarını belirtmek için konuşacaktır. Bunların hepsini vahiy olarak görmek mümkün olmadığına göre bu anlayışın doğru olma ihtimali de yoktur. Onun söz ve sohbetinden başka, “bunlar Rabbimin bana vahyettikleridir” diyerek söylediği bölüm için geçerli olan bir sözdür. Vahyin dışında söylemiş olduğu sözler için böyle bir ifade kullanması mümkün değildir.  Böyle bir şey yaptığı zaman Allah onun başına gelecek için şöyle buyuruyor:

“Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona  (Kur’an’a)  bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” (69/44-46)

      “Şüphesiz biz onların: «Kur’an’ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur’an) apaçık bir Arapça’dır.” (16/103

         “Batmakta olan yıldıza Andolsun ki, Arkadaşınız sapmadı ve azmadı. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Söyledikleri, kendisine indirilen bir vahiydir. Bu vahyi O’na müthiş güçleri olan Cebrail öğretti.” (53/1-5)

İşte peygamberimizin kendiliğinden konuşmadığı konu sadece vahiylerle sınırlı bir sözdür.

Sonuç olarak Peygamber (as) bir ömür bulunduğu topluma Kur’anı okudu ve Kur’anı öğretmeye çalıştı. Çünkü din Kur’an’la gelmişti ve Kurandan ibaretti. Bu nedenle kendisine sorulan sorular, getirilen problemler Peygamberimiz tarafından Kur’an’a götürülüyordu ve o güne kadar gelmiş olan Rabbinin ayetlerindeki hükmü ne ise onu bildiriyordu. O konuda bir ayet yok ise, Allah’ın vahyini bekliyordu. “Yes elûneke= Sana soruyorlar” diye başlayan birçok ayet ile cevap verilmiş olması bunun delilidir.

Ancak konu yürütme ile alakalı ise,  Konunun özelliğine göre görüşünü belirtiyor ve yapılması gerekeni söylüyordu. Bu konuyla alakalı olarak vermiş olduğu kararlarında bir yanılma varsa, yapılan vahyi ikazlar ile düzeltiliyordu.  Böylece müminlere örnek olarak gönderilen Elçi, kusurlardan arınmış bir örnek olarak görevini layıkıyla yerine getirmiş oluyordu. Bu gün bize düşen, bu örneklikten gereği gibi istifade etmek olmalıdır. İfrat ve tefritten kaçınarak, geçmiş ümmetlerin düşmüş olduğu aşırılıklara düşmeden, hudutlarını Kur’an’ın belirlediği bir peygamber anlayışına sahip olmalıyız ki, Allah indinde hesabı kolay verenlerden olalım. Özellikle Kur’an da yer almayan gayba dair haberleri, Kur’an da olmayan konulardaki helal ve haram anlayışlarını da,  Kur’an’ın hakemliğine götürerek doğru bir anlayışa sahip olmalıyız ki, hesabı kolay verenlerden olalım.

Hakkında HÜSEYİN BÜLBÜL

HÜSEYİN BÜLBÜL

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*