Anasayfa » HABERLER » KÖRFEZ KRİZİ BOYUT DEĞİŞTİRİRKEN…
galip-dalay-trtworld3-1024x512

KÖRFEZ KRİZİ BOYUT DEĞİŞTİRİRKEN…

Körfez krizi şu anda boyut ve nitelik değiştiriyor, fakat sona ermiyor. Öyle görünüyor ki bu krizin başat aktörleri, önümüzdeki dönemde uzun erimli bir stratejiyi uygulamaya koyacaklar.

Karar/ Galip Dalay

Körfez krizi son bir haftada tedrici bir şekilde boyut ve nitelik değiştiriyor. Katar’ın 2014 yılında yaşadığı kriz, hedefi Katar’ı terbiye etmek ve dış politikasıyla medyasını hizaya sokmak olan diplomatik bir krizdi. 2017 yılında yaşanan ise terbiye etmenin çok ötesine geçmiş bir girişimdi. Son krizin temel hedefinin rejim değişikliği mi yoksa rejim üzerinde vesayet kurulmasının mı teşkil ettiğini kestirmek güç. Bunu ancak bu planı yapan aktörlerin ileride yapacağı açıklamalar veya yazacağı hatıratlarında tam olark öğrenebileceğiz. Fakat yöntem ne olursa olsun bu operasyondan umulan sonuç, Katar’ın dış, güvenlik ve medya politikasında tam bir makas değişimine gitmesi ve tamamıyla Suudi Arabistan’la Birleşik Arap Emirlikleri’nin yörüngesine girmesi oluşturmaktaydı.

Öyle görünüyor ki bu operasyona girişen aktörler başlangıçta benimsedikleri hedeflerini revize ediyorlar. Kriz, vesayet kurma operasyonundan taviz koparma girişimine evriliyor. Zaten hem Suudi Arabistan hem de Birleşik Arap Emirlikleri Katar’dan bulunacakları taleplerin listelerini yakında kamuoyuyla paylaşacaklarını ifade ettiler. Yani krizde pazarlık dolayısıyla da taviz koparma aşamasına geçiyoruz.

Krizin bu şekilde nitelik değiştirmesinde Türkiye ve İran gibi ülkelerin Katar lehine pozisyon almalarının, Arap dünyası ve hatta Batı’daki kamuoyu mücadelesini Katar’ın kazanıyor olmasının ve özellikle de Trump Amerikasının aksine kurumlar Amerikasının daha sorumlu bir tutum takınıp krizi yatıştırma siyasetini izlemesinin payı büyük.

Peki bu, krizin sona ereceği manasına mı geliyor? Bu ölçekte bir girişimde bulunan aktörlerin bütün yumurtaları tek bir sepete koymadıklarını varsayabiliriz. Yani muhtemelen bu operasyonu yapan aktörlerin bir B planı vardır. Zaten kriz çok hızlı bir şekilde çözüm yoluna girerse, bu durum bu krizi başlatan ana aktörlerin itibar kaybetmelerine yol açar. Bu nedenle, bu aktörlerin yeni dönem için daha uzun erimli bir stratejiyi uygulamaya koymalarını bekleyebiliriz.

Şu ana kadar yapılan açıklamalar ve yürütülen kamu diplomasisi bu yeni aşamada Suud-BAE-Mısır’ın tedrici olarak gayrımakulü makul hale getirmeye çalışacaklarını gösteriyor. BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el Otayba’nın yaptığı açıklamalar yeni dönemin faaliyetlerine ışık tutuyor. Otayba, özellikle ABD’nin Ortadoğu’daki en geniş üssü olan Katar’daki El Udeid üssünün başka bir yere taşınması yönünde lobi yapıyor. BAE’nin bu üsse memnuniyetle ev sahipliği yapabileceğini belirten Otayba, alternatif olarak El Udeid üssündeki askeri varlık ile teçhizatın birkaç ülkeye bölüştürülebileceğini tavsiye ediyor. Bu yolla ABD’ye, kendisini bölgede tek bir opsiyona bağımlı kılmamasını salık veriyor. Otayba’nın ortaya çıkan emaillerinin de gösterdiği gibi BAE başta olmak üzere Katar karşıtı cephe bu minvaldeki lobiyi daha önce kapalı kapılar arkasında yürütürken, şimdiyse daha açıktan yapıyor.

Şimdilik bu taleplerin karşılık bulması pek olası gözükmüyor. ABD’nin bu minvalde bir adım atması gayrimakul gözükebilir. Fakat bu kampanya ve lobi birkaç yıl sürerse, kurumlar Amerikasının hala buna direneceğini iddia etmek güç olabilir. Oradaki üs ABD’li bazı elitler tarafından bir imkandan ziyade bir yük olarak görülebilir.

Bu hedefe ulaşmak için aynı grup muhtemelen dozajı artan bir şekilde Batı’da Katar ile terörizm arasında bağ kurmaya çalışacaklar. Bu yolla da Katar’la iş yapılmasını maliyetli hale getirmeye çalışacaklar. Zaten Katar’a yönelik taleplere baktığımızda bunları üç başlık altında toplayabiliriz: Bu taleplerin birincisini, Katar’ın ‘terörle’ bağını koparması; ikincisini, Katar’ın komşu ülkelerin içişlerine karışmayı bırakması; ve üçüncüsünü, El Cezire başta olmak üzere Katar’ın sahip olduğu medyanın mevzubahis ülkeler aleyhindeki yayınlarına son vermesi oluşturuyor.

İran’a dair bir maddenin yer almaması dikkat çekici gelebilir. Fakat İran suçlamasının temel amacı bu operasyona meşruiyet kazandırmaktan ibaret gözüküyor. Yoksa, bu suçlamanın sahici bir zemini yok. Çünkü Körfez’de İran’la en yakın siyasi ilişkilere Umman, en büyük ekonomik ilişkilere ise BAE sahip. Suudi Arabistan hariç, Körfez’deki bütün ülkeler İran’la diplomatik ilişkilere sahip. Suudi Arabistan ise diplomatik ilişkileri geçen sene kesti. Suudi Arabistan, Şii lider Nimr al Nimr’i idam ettikten sonra İran’da göstericilerin Suudi diplomatik misyonlara saldırıp, oraları ateşe vermeleri üzerine bu kararı almıştı. Yani İran başlığı bu krizin yaşanmasında sahici bir role sahip değil.

Buradaki terörizm başlığı ise, El Kaide veya IŞİD gibi örgütlerden ziyade Müslüman Kardeşleri ve daha düşük bir oranda ise Hamas’ı hedef alıyor. Çünkü her iki grup da İslami referanslarla hareket eden siyasal/sosyal hareketler olmalarına rağmen toplumsal meşruiyete sahipler. Buna karşın, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez’deki monarşiler toplumsal meşruiyet krizini daha fazla dini söyleme başvurarak, iki büyük mescidin  (Mescid-i Harem ile Mescid-i Nebevi) hizmetkarı söylemine bolca yatırım yaparak ve petrol gelirleriyle toplumsal rızayı satın almaya çalışarak sağlamaya çalışıyorlar.  Yani Siyasal İslam ile monarşik yönetimler İslami referanslarla toplumsal rızanın ilişkilendirilmesinde iki farklı modeli temsil ediyorlar. Bu iki modelin karşılaştırılması ise monarşik yönetimlerin toplumsal meşruiyet açığını gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor.  Körfez bu nedenle İhvan’ı seküler veya Arap milliyetçisi otoriter rejimlerden daha tehlikeli görüyor. Zaten 1928 yılında kurulan İhvan’ın Suudi Arabistan veya BAE tarafından 2014 yılında terörist ilan edilmesinin temel gerekçesini de bu oluşturuyor. İhvan’ın herhangi bir silahlı veya ‘terörist’ faaliyete girişmesi değil, sahici bir alternatif siyasal proje olarak kabul görmesi onun Suud-BAE nezdinde ‘terörist’ olarak değerlendirilmesine yol açtı.

Buna ilaveten, Rusya’yı bir kenara koyacak olursak, büyük Batılı devletlerden herhangi biri İhvan’ı terörist ilan etmiş değil. BAE ve Suudi Arabistan’ın lobi faaliyetlerinin neticesinde 2014 yılının Nisan ayında İngiltere eski başbakanı David Cameron, Sir John Jenkins’in başkanlığındaki bir komisyonun Müslüman Kardeşler örgütünün yapısı, faaliyetleri, ilişkileri vesaire konularda bir rapor hazırlamasını talep etti. Uzun ve detaylı bir çalışmadan sonra komisyon, Müslüman Kardeşler Örgütününün terörist olarak nitelendirilemeyeceğine hükmetti.

Fakat yeni dönemde aynı aktörler, Trump Amerikası başta olmak üzere diğer Batılı ülkelerin biri veya birçoğunda İhvan’ın terörist örgüt ilan edilmesi için çaba göstereceklerdir. Çünkü bunu başarırlarsa, ABD’nin Katar’daki üssünü başka bir yere taşınması için momentum yakalayacaklarını düşünüyorlar. Burada Hamas dosyası ikincil derecede önemlidir. Bu dosya kısmen BAE-Suudi Arabistan’ın Washington’da İsrail yanlısı şahıs ve kurumlarla bir ortak zemin yakalama çabalarını yansıtıyor.

Ezcümle, Körfez krizi şu anda boyut ve nitelik değiştiriyor, fakat sona ermiyor. Öyle görünüyor ki bu krizin başat aktörleri, önümüzdeki dönemde uzun erimli bir stratejiyi uygulamaya koyacaklar.

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*