Anasayfa » ALINTILAR » İNKÂR EDİLEN BAZI İMAN ESASLARININ DİN İÇİN GEREKLİLİKLERİ
soru

İNKÂR EDİLEN BAZI İMAN ESASLARININ DİN İÇİN GEREKLİLİKLERİ

Kur’an evvelinde bulunan kutsal kitapların tahrif edilmesi bu girişimlerin en dikkat çekici örnekleri arasındadır. Bugün ise maalesef İslam dinine çeşitli israiliyat kökenli düşüncelerin tohumları atılmakta ve üstünkörü savunulmaktadır. Kur’an’a yönelik saldırılarına olumlu dönüt sağlayamayan ihanet şebekeleri, dinin peygamberi hakkında kurdukları düzenbazlıklarla yola koyuldular ve kısa zamanda destekçileri de bir hayli artmış durumdadır. Bunların bu hain tuzaklarını bertaraf etmenin en etkili yolu, muhakkak ki vahyin özüne dönüş ile mümkün olacaktır.

Bekir SAĞLAMER/Van

Özet

     İslam’ın kabul gördüğü iman esasları içerisinde Allah’a, meleklere, kutsal kitaplara, peygamberlere, kaza-kadere ve ahirete iman vardır. Bu iman esaslarının, insan hayatı üzerindeki etkileri tartışmasızdır. Çünkü iman esasları çerçevesinde kodlanan insan fıtratı, doğası gereği bu esaslara ihtiyaç duymaktadır. Her ne kadar İnkâr edilse bile İnkârcıların İnkârları, bunları hiçbir surette yok hükmüne sürükleyemez. Bazı kesime göre Bu esaslar içerisinde sadece Allah’a iman etmek yeterlidir; bazılarına göre Allah’a ve ahiret gününe inanmak yeterlidir; bazılarına göre ise kaza ve kadere iman ile peygamberlere iman, insanlar için hiçbir önem arz etmez. Düşünceler ne olursa olsun, zihniyetler ne yönde gelişirse gelişsin Allah’ın kurduğu yasa içerisinde hiçbir birey, kendi doğrularını evrensel doğrular ilkesi ilan edemez ve insanlar için zorunlu kılamaz. Evrensel hakikatler sistemine bakıldığında-ki  hakikatler sistemini oluşturan da Allah olup bu hakikatlerin kaydedildiği mercii de Kur’an’dır- belirttiğimiz bu iman ilkelerine bağlılık zorunlu olup hayatımızın tamamı da bu ilkeler üzerine kurulu olduğu bir gerçektir. Yaratıcı, yarattıklarının menfaati doğrultusunda yasalarını kurar. Geçmişten bu yana din mensuplarının veya diğer tanrıtanımaz sistemlerinin yoğunlaştıkları ve tartıştıkları temel ilkeler, dinlerin ruhunu oluşturan elementler olmuştur. Menfaatlerin ileri sürdüğü düşüncelerle dini yozlaştırmak, bozmak veya ortadan kaldırmak amaçlı dinlere yönelik çok şiddetli girişimler olmuş; kimi zaman başarılı kimi zaman da başarısız olunmuştur. Kur’an evvelinde bulunan kutsal kitapların tahrif edilmesi bu girişimlerin en dikkat çekici örnekleri arasındadır. Bugün ise maalesef İslam dinine çeşitli israiliyat kökenli düşüncelerin tohumları atılmakta ve üstünkörü savunulmaktadır. Kur’an’a yönelik saldırılarına olumlu dönüt sağlayamayan ihanet şebekeleri, dinin peygamberi hakkında kurdukları düzenbazlıklarla yola koyuldular ve kısa zamanda destekçileri de bir hayli artmış durumdadır. Bunların bu hain tuzaklarını bertaraf etmenin en etkili yolu, muhakkak ki vahyin özüne dönüş ile mümkün olacaktır. Vahyin özüne dönmek, kendi fıtratımıza sahip çıkmaktır. Fıtratı bozulmamış bir insanın destekçisi de Allah Teala’dır.

Anahtar Kelimeler: Allah, Peygamber, İslam, Akıl

REQUIREMENTS FOR THE RELIGION OF SOME REFORMS OF PEOPLE

Abstract

There are beliefs in Allah, angels, holy books, prophets, accidents and destiny and in the Hereafter in the principles of faith in which Islam is accepted. These principles of faith, the effects on human life are not debatable. Because human beings, which are coded within the framework of faith, need these principles in their nature. Even if denied, the denominations of the Unbelievers can not drag them into nothing. According to some cuts, it is enough to believe in Allah only in these principles; According to some it is enough to believe in Allah and the Hereafter; According to some people, believing in the prophets with accident and belief in faith does not give any importance to people. No matter what the thoughts, whatever the mentalities evolve, no individual in the law established by God can declare his own truths universal truths principle and can not make them mandatory for human beings. When we look at the system of universal truths, which is the God who constitutes the system of truths, and the authority in which these truths are recorded, is the Qur’an, it is a fact that devotion to these principles of faith is indispensable and that all ur lives are based on these principles. The Creator establishes his laws in the interests of his creation. The basic principles that the members of religion or other godless systems have intensified and discussed since the past have been the elements that make up the spirit of religions. There have been very intense attempts at religions to corrupt, distort or remove religion, with the thoughts of the interests put forward; Sometimes successful and sometimes unsuccessful. The falsification of the holy books found in the Qur’an is among the most striking examples of these initiatives. Today, unfortunately, the seeds of various Israeli-oriented thoughts are thrown into Islamic religion and defended cursoryly. The treacherous networks that can not provide favorable feedback to the attacks against the Qur’an have set out with the deceptions they have made about the Prophet of Religion, and in a short time their supporters have increased a great deal. The most effective way of eliminating these treacherous traps will certainly be possible with the return of the original inspiration. Returning to the essence of the inspiration is to take on ur own good. It is Allah Teala who is the supporter of a person who is not intact.

Key Words: God, Prophet, Islam, Mind

Giriş

     Yüce Allah, Kur’an’da insanlık için her türlü yasayı ortaya koymuş ve bu yasa içerisinde rolleri de adalet mekanizması çerçevesinde dağıtmıştır. Aslında roller yaratılmış, rollerin tercih edilmesi de insanın kendisine bırakılmış desek daha yerinde bir izah olmuş olacaktır. Bu hususta rollerin bel kemiğini oluşturan gerçek ise kulluktur. Kulluğun kime, nasıl ve ne şekilde yapılacağının tarifi, yaratıcı tarafından en açık şekilde izah edilmiştir. Kulluğun gerekçesi, yaratıcı için bir ihtiyaç değil; insani bir eğitimdir. Nitekim insan, Allah’a kul olduğu kadar eğitimli ve ilim sahibi olabilir. Allah’a götürmeyen eğitim, bozuk bir yasanın köleliğinden ibaret olup bu yasa içerisinde elde edilen ilim ise akılsız bir varlığın semeresinde birikmiş yük misalidir. Dolayısıyla Allah’ın sistemi içerisinde ancak hakikatlere gönül vermekle rahata, huzura, mutluluğa ve gerçeklerin sırrına ulaşabiliriz. Allah’ın bu sistemine de genel olarak İslam adı verilmektedir. İslam, teslim oluşun reçetesidir. İslam’a gönül vermekle kalpler ancak huzur bulur. İslam, Allah’ın yaratmasıyla şekil bulmuş soyut ve somut her şeydir. İslam’ı sadece iki kapak arasındaki Mushaflarla sınırlandırmamak lazım. İslam, evrenin yaratılışıyla birlikte yaradılışın ilk safhasından bu yana vuku’ bulmuş ve bundan sonra da devam edecek evrensel yasalar dizinidir. Bu düzen içerisinde her bir varlık, öteki için gerekçe tayin etmektedir. Neden-sonuç çizelgesi dâhilinde sürekli bir yenilik hareketi görülmektedir. İslam’ın özünü oluşturan esaslara yürekten iman etmek muhakkak ki insanlığı toplumsal olarak dış tehlikelerden korur. “Ey İman edenler!Allah’a, Peygamberine, ona indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü İnkâr ederse tam anlamıyla sapıtmıştır.[1] şeklindeki hitaba matuf olabilecek bireylerin sorumlulukları artacak ve bu sorumlulukların üstesinden de çok rahat bir şekilde gelinebilecektir. Bu ayette dikkat edilmesi gereken çok önemli bir ayrıntı yer almaktadır. Ayet dikkatle incelendiğinde, “Ey İman edenler!” şeklindeki hitap, yine iman eden kesime olmuştur. Burada anlaşılması geren husus, sadece iman ettik demekle iman etmiş olmadığımız gibi imanın kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amel ile ıspatı gerekli görüldüğünü bilmek ve o şekilde hareket etmek durumundayız. Aksi takdirde bedeviler gibi iman ettiğimizi söyleriz ki bu da iman olmamış olacaktır. İman, sözlükte emin olmak, güven duymak, pişman olmamak, şüpheden arınmış olmak, tasdik ve kabul girişiminde bulunmak, doğrulamak, onaylamak, desteklemek gibi anlamlara gelir. İman, insan olmanın, yaradılışı veya oluşu tanımanın, varlık aleminde meydana gelen olayları anlamanın, evrendeki sırları bilmenin sonunda bütün dengeleri bulmanın yoludur. İnsan önce kendi içerisindeki dengeyi iman düşüncesiyle sağlar. Çünkü ‘iman’, insana kendi gerçeğini ve yeryüzündeki konumunu öğretir.  ‘İman’ sonra, tabiatla, diğer yaratıklarla, diğer insanlarla ve yaratıcı ile olan ilişkilerinin dengesini sağlar. ‘İman’, hem insana inandığı şeyin gücünün güvenini verir, hem de inanan insan hakkında başkalarına güven verir. ‘İman’,  durgun bir teslimiyetin değil, amel dediğimiz faaliyetlerle beraber bir aksiyonun ana kaynağıdır. İman eden bir insan tek taraflı olarak Allah’a teslim olup, yerinde duran bir insan değildir. Bilakis o, imanın gereği olan en güzel davranışları yaşayan aktif bir insandır. Çünkü ’iman’, salih amel(en güzel fiilleri) yapmayı gerekli kılar. İmanın iki boyutu vardır. Bunlardan birisi bilgi(marifet), diğeri de istek arzusudur(iradedir). İnsan, önce neye inanacağını bilir, onun hakkında bilgi sahibi olur. Duyuruları anlar, aklıyla kavrar, özünü öğrenir ve sonra da hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradesiyle onun doğruluğunu kabul eder. Çünkü bilinmeyen bir şeye imanın hiçbir anlamı yoktur.[2] İmanın ilmi boyutu dikkate alınıp hayata geçirildiği takdirde iman hakikatlerini oluşturan beş esasın da hayata geçirilmesiyle hayatın daha net bir şekilde anlaşılacağı görülecektir. Bu esaslar arasında tartışmalı konumunda olan kaza ve kadere inanmanın da hem akli hem de nakli delillerinin olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Allah Teala, birçok kez bu evrenin belli bir ölçü ya da kaderle yaratıldığını, her insanın kaderinin, kendi çabasına bağlı kılındığını zikretmekle birlikte kaza ve kaderin, akli sınırlarını zorladığı hiçbir yanı da bulunmamaktadır. Her ne kadar bazı kelamî ekoller kaza ve kader tanımlamasında tam bir fikir ayrılığı içerisinde olmuş olsalar da yine de değişkenlik arz eden sadece kavramlar olup bu kavramlar arkasındaki hakikatler de aynen olduğu gibi durmaktadır. Bu makalede anlatılmak istenen şey, iman esaslarının nasıl bir anlayışla anlaşılması gerektiği ve bu esaslara yönelik saldırıların perde arkasında kalan gerekçelere dikkat çekmek olmuştur. Gerek dinlerin içindeki farklılıklar gerekse dinler arası farklılıklar sebebiyle insanların kafalarında daima soru işaretleri oluşmuştur. Bu soruların doğmasına sebep teşkil eden etkenlerden en önemlisi de dinlerin yanlış anlaşılması ve anlatılması olmuştur. Dolayısıyla inşallah makalemizde arzu ettiğimiz amaç gerçekleşir ve bir nebze de olsa ilmi çalışmalara katkı sağlamış oluruz.

1.İman ve Önemi

     İman, terim olarak emin olmak, güvende kalmak, emanete sahip çıkmak gibi anlamların karşılığı olmakla beraber şüpheden uzak bir teslimiyetin adresi niteliğinde dinsel bir olgudur. Din epistemolojisinde ise din dogmalarına inanma veya bu dogmaların kutsiyetinin farkında olarak sorumluluk içerisinde bir yaşayış sergilemektir. Özel anlamda İslam dini için iman, kâinatın yaratıcısı olan Allah’a güven duyma ve Allah ile güvende kalma;  Allah’ın inanç noktasında tanıttığı özneleri benimseyip onlara şüpheden uzak bir kimlikle yaklaşmaktır.

Neye iman edileceği iyice bilindikten sonra kalp ile onun doğruluğu kabul edilecek, yani gönülden ‘amentu’ denilecek, sonra dil ile bu iman ilan edilecek ve sonra da iman neyi gerektiriyorsa, inanılan ilkeler neyi gerektiriyorsa güç yettiği kadar onlara uyulacaktır.[3]

Din, dil, ırk, mezhep, meşreb ayrımı gözetilmeksizin insan hayatının hemen hemen her safhasında mutlaka ya mutlak ya da mukayyet imanın varlığından bahsetmek mümkündür. Çünkü insanoğlu, yaradılışının ilk evresinden yaşamının son evresine kadar fıtratı gereği bir inanma ihtiyacı içerisindedir. Her ne kadar karşıt tezler ileri sürerek kendilerini inanma ihtiyacı içerisinde olmaktan beri tutanlar olmuş olsa da fizyolojik, biyolojik, psikolojik vb. sebeplerden ötürü insan yapısı,  inanma hissi ve duygusuna meyillidir. İnsanoğlu, kendisini var olma safhasına ulaştıran sebepleri İnkâr etse de bu reddedişler, sadece ve sadece sözde kalmıştır.

İnanmanın gerekliliğine etki eden unsurlardan biri de içinde bulunulan şartların doğurduğu sonuçlardır. Bazen sevdiğini kaybeden birisi, yalnızlıktan kurtulmak için başka birisine dayanma veya güvenme ihtiyacını hisseder; sorgulayıcı bir akılla kâinatın yaradılışını müşâhade eden birisinin muhakkak bir yaratıcının varlığına ikna olması, başına geleceklerden korkan veya çevresindekileri kaybetme korkusuna binaen koruyucu bir varlığın var olması gerekliliğine inanma zaruriyetini benliğinde taşıyan bir insanın içinde bulunduğu unsurlar sebebiyle  iman olgusu da kendiliğinden hasıl olmaktadır. İman, insan için gereklidir. Çünkü iman, rahatlatan, başarıyı getiren ve insanı güçlü kılan en önemli etmendir.

1.1.İman ve inanç arasındaki fark

İnanç da tıpkı iman gibi kabullenişin göstergesidir. Fakat imanda şuur ve akıl, inançta ise geleneğe bağlı dogmaların hayata geçirilmesi aşamasında taassubi bir anlayış hakimdir. İki kavramın da hedefleri aynı, ancak kazanımları farklıdır. İman da inanç da teslimiyettir. Ancak iman etmenin sonucunda insanın başarısızlığı çok zor bir ihtimal iken inançlı birisinin yanılma ihtimali çok daha yüksektir. İman söz ile değil, hem gönül hem akıl hem de amel çizgisinde anlam kazanmışken inanç ise söz ve eylem arasında aklın müdahil olmadığı bir alan olmuştur. İmanın gönül seviyesindeki konumunu Yüce Allah, Kur’an’da net bir şekilde belirlemiştir. Ayet şu şekildedir: “Bedeviler, ‘iman ettik’ dediler. De ki iman etmiş değilsiniz., lakin ‘teslim olduk’ diyebilirsiniz. Zira iman, henüz kalplerinize girmiş değil. Ancak eğer Allah ve Resulüne uyarsanız Allah, amellerinizin zerresini eksiltmez. Çünkü Allah, tarifsiz bir bağış ve eşsiz bir merhamet sahibidir.”[4] Bu ayette Allah Teala, kendini kandıran insan profilini gözler önüne sermekle birlikte imanın kalp ile tasdikinin bir neticesi olduğunu da beyanda bulunmaktadır. Aynı önemle iman mefhumunun, gönülden bir bağlılık olduğu bilgisi de bu ayetle belirtilmiştir.. Ayetin devamında  Allah’a ve peygamberine uyma noktasında amel bahsinin vücut bulduğunu, amelin olabilmesi için de imanın ve imana etki edecek bilginin zuhur etmesi gerektiğini Allah Teala bize bildirmiş oluyor. Dolayısıyla amel- akıl ve bilgi ile birlikte meydana gelecek teslimiyetin adı da böylece iman olarak vasıflandırılmış olunmaktadır. İmanın anlayış safhasında kelamî ekollerin farklı izahları olmuşsa da kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amelin vücubiyetine delalet eden mezheplere göre iman, her halükarda ıspatla malum olmalıdır.

İnancın gayesi de salt bir teslimiyetten öteye geçememektedir. Çünkü inanç, kişiyi geleneğin arkasındaki dini anlayışa hapsettiği gibi iman ile de bu hususta bir tür uzlaşı sağlayamamaktadır. İnanç mekanizması gelişmiş şahıs veya şahısların ulaşmaya çalıştıkları tek bir gaye vardır o da vicdani tatmindir. İstenir ki vicdan tatmin olsun başka hiçbir şey olmasın. Halbuki Kur’an, bu anlayışa şiddetle karşı çıkmakta ve aklın rolüne atıfta bulunmaktadır.[5] Çünkü akıl, makinist gibidir. İşin merkezinde akıl vardır. Dinler de aklın varlığıyla muhataptır. Kur’an’a bakıldığı zaman akla yapılan vurgu, imana yapılan vurgulardan çok daha fazladır ki aklın yer almadığı teslimiyet de asla iman olmamaktadır.

Geçmişten bu yana insanların ekseriyeti, neden inandığının şuurunda olmayıp inanç diye yutturulmaya çalışılan her türlü ameli de iman zannedip o şekilde hayat sürmüşlerdir. Sonrasında  akılsızlıkları sonucunda peşinen gelen başarısızlıkları da Allah’a yükleyip gerek birbirlerine gerekse Allah’a suç atfetmişlerdir. Tabi cevap olarak da Allah Teala Hucurat Suresi 16. ayette kendisine din öğretilmeye çalışıldığını ve bu şekilde davrananların da asla amaçlarına ulaşamayacağını sahnelemektedir. Sonuç itibariyle iman ve inanç, farklı zihniyetlerin inşası olup ikisi arasında hem ilmi hem ameli farklılıklar apaçık ortadadır.

1.2.İslam’da iman anlayışı

İslam’da İman esaslarını ve içeriğini evrensel boyutta bizlere duyuran Yüce Allah’tır. Bu duyuru da Kur’an’da sunulup Peygamberler yoluyla bize naklolunmuştur. İslam’da olduğu gibi tahrif olunmamış dinlerin özünde de iman esasları ve anlayışı perspektifindeki hakikatler aynen yer edinmiştir. Fakat sonrasında insanların nankörlüğü ve menfaatlerinin ağır basması sonucunda önceki dinlerde yer alan bu hakikatler maalesef hakikat olmaktan çıkmış, tamamiyle menfi duygulara hizmet eden çeşitli ideolojilere dönüşmüştür.

İslam’ın arzu ettiği iman olgusu, topyekün yarar sağlamaya yönelik olup hiçbir etnik ayrım gözetilmeksizin herkesin benimseyebileceği bir anlayış olmuştur. Bunun için de fıtratı korumak ön şart kılınmıştır. Kimi İslam âlimine göre fıtrat, saf ve temiz bir akıl iken kimisine göre de İslam’ın temel dinamikleridir. Ancak sonuç ne olursa olsun fıtrat, batılın bulaşmadığı her şeydir. İslam’ın, imana yüklediği anlamlara bakıldığında bunların başında daha önce de ifade edildiği üzere akıl gelmektedir. Akıl, tabiri caizse imanın bel kemiğidir. Akıl olmadan iman zannedilen şey, sadece birer zandan ibaret olup toplumu felakete de sürüklemeye müsait olacaktır.

Maalesef İslam dininin filizlendiği ilk çağdan modern çağa kadar gerek Müslümanlar gerekse İslam karşıtı harekâtlar, yanlış anlayışların kurbanı olmuş ve İslam zannedilen dinin, kendileri için ihanetin temeli olduğunun farkına varamamışlar ya da farkına varmak istememişlerdir. Gerçek anlamda İslam yaşanmış ve anlatılmış olsaydı insanlar da neye ve niçin iman etmeleri gerektiğini çok iyi analiz etmiş olacaklardı. Kur’an’da sunulan İslam ve bu İslam çerçevesinde iman boyutu ile uygulamalardaki İslam ve iman boyutu arasında küçümsenmeyecek derecede büyük bir fark vardır. Toplumu meydana getiren de yok eden de dindir. Fıtrat gereği indirilen din, insanları hak ve hukuk düzeni kapsamında mutlu, huzurlu ve sevgi dolu bir toplum haline getirirken aynı doğrultuda nefislerdeki veya buyrukların türettiği din ise hem insanlığı hem de meydana gelmiş bir toplumu yok etmeye kâmildir.

İslam’ın İman esaslarına bakıldığında Allah katında indirilmiş kitaplara, meleklere, gelmiş geçmiş tüm peygamberlere, ahiret gününe ve kaza-kadere iman(her ne kadar tartışmalı olsa da kaza ve kader inancı da mevcuttur) vardır. Allah Teala, insanlara bildirmek istediği hakikatleri çeşitli vesilelerle nihai amacını gerçekleştirir. Bunlardan birincisi, insanlığın sorumlu tutulduğu kutsal kitaplardır. Kutsal kitaplar içerisinde en bilindik olanları Tevrat(Hz. Musa), İncil(Hz. İsa), Zebur(Hz. Davut) ve Kur’an’dır(Hz. Muhammed). Diğer peygamberlere de ihtiyaç oranında sahifeler gönderilmiştir. Kendilerine sahife gönderilenler arasında Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. Şit ve Hz. İdris yer almaktadır. Kimi kaynaklarda başka peygamberlere de nisbi miktarda suhuf verildiği geçse de doğruluğu tartışılır bir bilgidir.

Vahiy ürünü kitapların indiriliş gayeleri arasında yaratıcıyı bilmek ve tanımak, insanın kendisini ve hizmetine sunulan kâinatı  anlaması/anlamlandırması/bilmesidir. Aynı şekilde kutsal kitapların iman boyutundaki geçerliliği de vahiyle sabittir.

Kutsal kitaplar olmadan insan hayatını sürdüremez mi? İnsan, yaşaması gereken her şeyi bu kitaplarda bulabilir mi? Yaratıcı olan varlık, kâinatı yaratırken isteseydi kitap aracılığıyla değil de bütün insanların kalbine bu vahyi nakşedemez miydi? Önceki kitapların tahrif oluşunun sebebi ne ve Kur’an’ı koruyan yaratıcı, neden önceki kitapları da korumadı veya hâşâ son kitabın peygamberine iltimas mı uygulandı? Yaratıcı neden kitap gönderme gereği duydu ve neden bilinme ihtiyacı hissetti? Tüm bu sorulara verilecek cevaplar da nitekim imanla mümkündür. Yani Allah katında gerçek anlamda iman vazifesine nail olmuş bir kimse, karşıt güçlerin kafa karıştırıcı gibi görünen bu sorularına sorgulayıcı bir zihin ve imana layık görülen nakli deliller vasıtasıyla cevap bularak mutmain bir kalp ile hayatını sürdürebilir.

2. Kutsal kitaplar olmadan insan, hayatını idame edemez mi?

     Kutsal kitapların varlığının gerekçesi, muhatap kabul görülen bir iradeye mensup varlıkların var olmasıdır. Bu varlık da vahyin ifade ettiği gibi Allah’ın ruhundan üflediği insandır. Allah’ın, kendi ruhundan insana üflemesi, onu en güzel şekilde yaratması şeklindedir. İnsana güzel ve şerefli sıfatlar bahşetmesiyle, sorumluluk yüklemesiyle ve tüm bu gerekçeler neticesinde vahiy kitaplarının varlığı da zorunluluk arz etmektedir.

Öte yandan ‘vahiy kitapları olmadan insan gayet mutlu ve huzurlu yaşayabilir’ şeklinde tez ileri sürenler de yok değiller. Elbette bu tezin bir geçerliliği vardır. Ancak bu tezin geçerliliği, varlık ile yokluk arasında çok keskin bir rayda konumlanmış durumdadır. Çünkü Kur’an’da Allah Teala, yarattığı her şeye ayet ismini vermektedir. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında insanın kendisi de bir ayet olmakla birlikte bir vahiy ürünüdür. Vahiy ürünü olan her şey, bir ihtiyacın sonucu ve sonuçların da nedeni mahalindedir. Şöyle ki, kâinat ve kâinattaki varlıkların bir çeşit var olma nedeni vardır. Kimi varlıklar “neden” konumundayken( İnsana kâinatın hizmet olarak sunulduğu ve insanın, kâinatın var olmasına neden olduğu gibi) kimi varlıklar da “sonuç” durumundadır.(Ağaçların, meyvelerin, yağışların, toprağın vs. insan ihtiyacından dolayı vücuda geldiği gibi). Bu açıdan bakıldığında ayetler, birbirleri için neden ve sonuç ilişkisi içerisinde olduğu gibi aynı şekilde birbiri için mübeyyin konumundadır. Yüce Allah, tüm bu sistemi bir bütün olarak bir mushafa kaydeder ve bu mushafla da hatırlatmada bulunur. Öyle ki bu mushaflar, insan hayatına ve doğasına sonradan bir eklenme değil, aksine insanın kendi öz benliğinin ve hayatının krokisidir. İşte vahiy kitaplarına/mushaflara bu şekilde bakıldığında denilebilir ki bu vahiy kitapları, kâinatın özü, insanın öz benliğinin sonucu ve hayatın gücüdür. O yüzden bu kitaplara iman, insanın kendi fıtratının kabullenişidir. Kitaplara imanın reddedilişi ise insanın, kendi özünden kopması ve şimşeğin saniyelik aydınlığında uzun yürüme düşüncesiyle kendini kandırmasıdır. Özetle “Geçmişte vahyedilen vahiyleri tasdik eden bu ilahi kelamı sana safha safha indiren O’dur. Geçmişte insanlığa yol gösterici olarak yine Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmişti. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmeye yarayan gerçeklik bilgisini de. Allah’ın ayetlerini İnkâra şartlanmış olanlara gelince, onları acı bir azap beklemektedir; zira Allah kudret sahibidir, kötülüğü cezalandırandır.”[6]

“Ey İman edenler! Allah’a, Peygamberine, ona indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü İnkâr ederse tam anlamıyla sapıtmıştır.”[7] buyurarak Yüce Allah, kitaplara ve beraberinde imanı zorunlu kılan diğer kutsallara inanmanın faydalarından bahsetmiş; inanmayanların ise büyük bir kayıpla karşı karşıya kalacağı haberini vermiştir.

2.1. İnsan, yaşaması gereken her şeyi bu kitaplarda bulabilir mi?

     Tüm kitapların, dönemin şartları ve ihtiyaçları göz önünde bulundurmak kaydıyla, insan ihtiyacının ürünü olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. Lakin sistemin değişmesi, şartların olgunlaşması, kültürel farklılıkların zuhuru neticesinde kitapların içeriğinde de, hakikatlerin değişimi olmaksızın, zenginleşme meydana geldiğini görmekteyiz. Nasıl ki ilkokul sıralarında eğitim gören bir öğrencinin sorumlu tutulduğu kitaplar ve eğitim sistemi ile üniversite çağlarında eğitim gören bir gencin sorumlu tutulduğu kitap ve eğitim sistemi aynı değilse, gelişmişlik düzeyleri göz önünde bulundurularak onlara sorumluluk yükleniyorsa, bu örnekte olduğu gibi vahiy kitapların muhatapları ve içeriği de aynı hususla farklı olmak durumundadır. Aksi takdirde adaletten bahsetmek mümkün olmayacaktır. Çünkü Allah Teala, hem kendisinin adalet sahibi olduğunu hem de insanların adaletle yaşamalarını zikretmektedir.[8]  

     Kitaplara duyulan ihtiyacın, insanın özüyle alakalı olduğunu ifade etmiştik. Bununla beraber insanın özünü oluşturan ve insana ham maddesini tanıtan bir kitabın elbette insan yaşamı için yeterliliği tartışılamaz. Çünkü bu kitapların insan yaşamı için yetersiz olduğunu iddia etmek, aslında insanın yetersizliğine hükmetmek demektir. Fakat yaratıcı, bu kâinatı ve içindeki her zerreyi noksansız yarattığını ifade etmekle beraber bu yaradılışının sırrında gizli mükemmeliğe kimsenin güç yettiremeyeceğini de mutlak bir irade ile İnkârcılara meydan okumaktadır.

Diğer kitapların aslına “gerçek anlamda iman etmiş herkesin” inancı noksansız ve şüphesizdir. Ancak tahrif olmaları hasebiyle örnekleri o kitaplardan değil, evrensel mesajlar bütünü olan Kur’an’dan sunmayı uygun görüyorum. Fakat şu da bilinmelidir ki önceki kitaplarda olup da hâlâ geçerliliğini sürdüren bir kısım ayetler hali hazırda Kur’an’da yer almaktadır. Kur’an, zaten önceki kitapların tasdikleyicisi konumunda olduğu için Kur’an’a gönül vermek veya Kur’an’dan delil ortaya koymak aslında önceki kitaplara herhangi bir aykırılık söz konusu olmayıp; tam aksine kutsal kitapların birbirini tasdik ettiği gerçeğini bir kez daha vurgulamak olmuş oluyor.

Vahyi ve vahyi hatırlatıcı konumdaki kitapları anlamanın farklı kaideleri söz konusudur. Bu yöntem ve teknikleri bilmek, insan için kitapların ne denli kâfi geldiğini nazar etmeye kapı aralar. Yukarıda da zikrettiğimiz üzere konuyla ilgili sunmuş olduğum sebeplerden dolayı örnekleri Kur’an’da vermeyi daha doğru bulmaktayız. Bu yöntem ve tekniklerin ilki Kur’an’da tercihin yapılabilmesi için kural boşluğunun olmasıdır. Tıpkı İslam hukukunda ve modern hukukta olduğu gibi kanun boşluğunun da var olması gibi. Buna örnek olarak Kur’an’da eti haram kılınan hayvanların zikredilmesi ve bunların dışındaki hayvan etlerinin tüketilmesinde cüzi iradenin devreye sokulmasıyla tercih yapabilmektir. Kur’an’da her şey net olarak haram veya helal, sevap veya günah şeklinde kesin hükümlerle bağlayıcı nitelikte emir ve nehiy konumunda olmuş olsaydı o halde aklın vasıfsız kalacağı düşüncesinin zaruriyeti de vuku’’ bulmuş olacaktı. Çünkü Allah Teala, hem aklın ehemmiyetinden bahsederken bir taraftan da aklın tercihine bir şeyleri sunmamış olması tamamen çelişki niteliğinde olacaktı. Ancak Allah Teala, hiçbir zaman vahiy mensuplarıyla hâşâ dalga geçer pozisyonda onları belli bir boyunduruğa almamış; aksine kimseye kaldıramayacağı bir yük yüklemeyerek aklın faal konumda olmasını gerekli görüp emirlerde bulunarak o şekilde muhataplara da tercih alanı sunmuş olmaktadır. Başka bir örnek de yine aynı şekilde giyilecek elbiselerin niteliği yönündedir. Mesela kumaş mı yoksa kot pantolun mu, cübbe mi sarık mı yoksa şapka mı, kadife mi, seten mi yoksa başka türden mi şeklinde emir ve yasağın olmaması sebebiyle tercihin önemine vurgu yapıldığı da anlaşılmış bulunmaktadır. Bu şekilde örnekler daha da çoğaltılabilir. Ancak bu iki örneğin, konuyu nihai amacına ulaştırdığı kanaatini taşıyarak vahyi anlama safhasında anlayışımızı kuvvetlendirecek ikinci yöntem ve tekniğe geçmek isterim. Bu yöntem ve tekniğin ikincisi,  bir şeyin zararı sebebiyle yasaklanması veya faydalı olması neticesinde emredilmesidir. Örneğin, domuzun kendi pisliğini tüketmesi hasebiyle domuz etinin insanların fıtratını bozguna uğratacak nitelikte zararlı maddeler ve besinler içermesi; içkinin, insan şuurunu örttüğü ve bu nedenle şuuru kapalı insanın, gerek şahsına yönelik gerekse içinde bulunduğu toplum için büyük tehlike oluşturduğu mantığından hareketle içki ve uyuşturucu gibi şuuru perdeleyen içecek ve maddelerin kullanımının yasaklanması/haram kılınması Allah tarafından uygun görülerek kayda geçirilmiştir. Üçüncü ve son yöntem ise insan için gerekli görülmeyip dolayısıyla gerekli görülmeyen her şeyin Kur’an’da da ifşa edilmesinin mantıki bir gerekçesi olmadığıdır. Mesela kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin Kur’an’da yer almaması buna en iyi örnektir. Bu bilginin insanlar tarafından bilinmesi durumunda kendilerine faydadan çok zarar  vereceği; her bir saniyeyi korku, endişe, ümitsizlik, depresyon hali üzerine yaşayacakları gerçeği hepimizce de malumdur. Çünkü ölüm veya sevdiklerinden ayrılma korkusu, ne düşüncede olursa olsun, hiçbir insanı memnun etmeyecektir. Dolayısıyla bu vaktin zuhuru da hem lüzumsuz hem de faydasız görüldüğü için kıyametin kopacağı ana kadar sırlar aleminde tutulmaya devam edilecektir.

Bütün bunlar göz önünde tutulduğunda insan yaşamının idamesi için vahiy kitapların ve özelde de Kur’an’ın gerçekten yeterli görüleceği çok net bir şekilde anlam kazanmış olacaktır. Aksi takdirde sırf birileri, işine gelmediği için vahyi İnkâr etme politikasıyla yaşadığı müddetçe bedbaht bir hayatın sefilleri olmaktan kurtulamayacaklardır.

2.2. Yaratıcı, kitaptaki bilgileri direkt insan kalbine indiremez miydi, kitaplara neden gerek duydu?

Kitaplar(el-kütüb) kitabın çoğulu olup yazılmış şey(mektub) anlamındadır. Burada kitaplardan kasıt yüce Allah’ın insanlara bir merhamet olarak bunları hidayete iletmek üzere resullerine indirmiş olduğu kitaplardır. Böylelikle insanlar bu kitaplar sayesinde dünya ve ahirette kendilerini doğru yola götürecek ve mutlu kılacak kurallara uyarlar.[9]

Tarihi süreç içerisinde özellikle ateizm merkezli düşünceler, İnkârları sonucunda kendilerine gerekçe kabul görmek için bahanelerin arkasına sığınmışlar, ardından da böyle soruları piyasaya sürerek akıllarınca haklılıklarını ilan etmeye yönelik girişimlerde bulunmuşlardır. Müslüman kesimin cahil kalmış beyinleri, bu tür sorulara cevap bulamadıkları için maalesef ateizm düşünce yapısına müsebbib ve mensup bireyler, İnkârlarını daha da ileriye taşımaktan  geri durmamışlardır. İmanı anlatırken sorgulayıcı bir aklın faal durumuna dikkat çektiğimiz esnada taassup bir ilmin fayda veremeyeceğini zikretmiştik. Taassubun yâdigârı olan ilim, İnkâr karşısında lal olmaya mahkümdür. Burada da ateistlerin ve diğer gayri İslam düşünürlerinin öne sürdükleri bu tip sorulara ancak ve ancak Kur’an aklını hayat edinen Müslümanlar cevap bulabilmiş, zaman zaman muhataplar da aklın ikna olduğu ilim karşısında aczini itiraf etmişlerdir.

Bu sorunun farklı yaklaşım tarzını içeren cevapları vardır. Ancak Kutsal kitaplara karşı inanç yoksunu olan kesimlere cevap olarak Kur’an’dan delil ileri sürmek bazen onlar tarafından trajikomik olarak karşılanabilmektedir. Çünkü inanmadıkları bir kaynaktan kendilerine cevap verilmesinden hoşlanmazlar. Bizim burada yapmamız gereken en önemli şey, aklı ikna etmeye yönelik mantık ilmini konuşturmaktır. Aksi takdirde başarısı olmayan bir tartışmaya girişerek sadece zaman kaybına uğramış oluruz.

Kitaplar yazılmadan veya Mushaf haline getirilmeden Allah, kitaplardaki ilmi zaten kâinatın ruhuna kodlamıştı. Kitapların muhatabı olan insanların fıtratına kitaptaki ilimler her halükarda kodlanmış idi. Bu kitapların tekrardan mushaflaştırılması ve insanlara sunulması ise fıtratın öğretilmesi değil, sadece hatırlatılması amaçlıdır. Eğitim öğretim hayatımızda çeşitli bilgilerle donatılıyoruz. Hatta yeri ve zamanına bağlı, o bilgileri tekrar ederiz. İmtihanda galip gelmek ve başarılara imza atmak için edinmiş olduğumuz bilgileri unutmamak için çeşitli uygulamalara girişiriz. İmtihan anında daha önce edinmiş olduğumuz bilgilerle bilgimizi ölçeriz. Yani söz uçar yazı kalır felsefesinden hareketle yazılı beyanların daima unutkanlığa karşı büyük bir etki yarattığı, faydalar sağladığı bilindiği için kâinatın yaratıcısı da insanlık yararı için daha önce benliğine ve fıtratına nakşettiği bilgileri bir de kendisine onlar hatırlatılsın diye yazıya dökmesinde yaratıcının menfaati değil, muhatapların menfaati gözetilerek mushaflar gönderilmiştir.

Sorunun cevabı niteliğinde başka bir yaklaşım tarzı da mushafların/kitapların gönderilmemesi durumunda itirazların var olabileceği gerçeğinden hareketle bu itiraz yollarını kapatmaya yönelik olmuştur. Şöyle ki, insanoğlu İnkârcı bir politikaya meyillidir. Kendilerine herhangi bir uyarıcı gönderilmediği zaman kendilerini bundan sorumlu görmeyip hâşâ yaratıcıyı suçlar şekilde davranabilir. Dolayısıyla insanların tüm bu itirazlarını yok etmek veya bahanelerin arkasına sığınmak gibi faaliyetlerine engel olmak için uyarıcılar gönderilmiştir. Bu uyarıcılardan bir tanesi de Kutsal kitaplardır. Yaratıcı isteseydi kitaplara gerek duymadan direkt insan kalbine vahyi nakşedebilirdi ki yaratıcının kudreti buna yeter. Ancak ifade edilen sebeplerden dolayı yaratıcı, yazılı kitapları gönderme gereği duymuştur.

2.3. Önceki kitapların tahrif oluşunun sebebi ne ve Kur’an’ı koruyan yaratıcı, neden önceki kitapları da korumadı veya hâşâ son kitabın peygamberine iltimas mı uygulandı?

Yüce Allah kendi yasalarını hatırlatmak veyahut muhatapların, kendi özünü kavrayabilmesi için vahiy kitapları göndermiştir. Şüphe yok ki vahiyden habersiz kalmış hiçbir topluluk da olmamıştır. Zaman içerisinde gönderilmiş kitaplar, mensupları tarafından özünden koparılmış ve ideolojilerin kitapları haline getirilmiştir. Bu kitaplara Tevrat, İncil, Zebur ve diğer sahifeler örnek gösterilebilir. Kitapların levhi mahfuzdaki gerçekleri değil, yazılı satırlardaki durumlarında değişiklik meydana gelmiştir. Kitapların değiştirilmesi, gerçekleri gizlemez. Çünkü zaten Allah, o kitaplardaki hakikatleri insan varlığına kodlamıştır. Değişikliğe uğrayan sadece yazılı olandır.

İnsanlar, bazen gerçekler /hakikatler ağır gelince yitik bir akılla İnkâra başvururlar. Peygamberler, ne zamanki bu hakikatleri tebliğ etmeye koyuldularsa mutlaka İnkârcıların sert tepkileriyle karşılaşmışlardır. Taşlanan peygamber, memleketinden sürülen peygamber, ateşe atılma girişimiyle karşı karşıya kalan peygamber, kan bağı bireylerle imtihana tabi tutulan peygamber gibi örnekleri tarihi gerçekler ışığında görmek mümkündür. Bu peygamberlerin ortak hedefi, hakikatleri zikretmek olmuştur. Allah Teala da, peygamberlerin sorumlu tutulduğu ve bu sorumluluk neticesinde yaşayıp yaşatmaya vesile olacak gerçekleri kitap halinde sunmuştur. Peygamberlerin bu davetine güç yettiremeyenler, çözümü farklı alanlarda bulmaya gayret etmişlerdir. Onların bu  gayret alanlarından birisi de mushafları değiştirerek dönemin toplumuna farklı şekilde sunmak olmuştur. Özellikle de din liderliğinde bulunan şahısların suiistimalleri en önemli unsur olmuştur. Ne yazık ki böyle politikalar, modern çağ diye nitelenen bu zamanda da gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmektedir.

Savaşların şekli ve içeriği teknoloji ile birlikte değişiklik arz etmiştir. İlk dönemlerde kılıçla, daha sonraki dönemlerde silahla savaşlar yapılırken modern çağda ise psikolojik yöntemlerle savaş hakim olmuştur. Halkın âvâm tabakası, araştırmaktan yoksun ve aklını kullanmaktan aciz kaldıkları için bu kitlenin din liderliğine soyunanlar da istediği gibi fetvalar yayınlayıp insanları galeyana getirerek birbirine düşürmekle yetinmeyip adeta kardeşi kardeşe öldürtmeye kadar azmış durumdalar. İşte bu anlatımlara örnek teşkil olacak tarihi gerçeklerden biri de insanları farklı din algısına itme hayalini gerçekleştirenlerin piyasaya çıkmış olmalarıdır. Onlar, mushaflardaki hakikatleri güya kendilerince değişikliğe uğratarak yaratıcıdan gönderilmiş gibi sunmuşlar ve başarısız oldukları da söylenemez. Çünkü cahilin aklına âlim kesilen kişilerin amaçları, gerçekleşmeye muktedirdir.

Önceki kitapların korunmadığı ve sadece Kur’an’ın korunduğu bilgisi kesinlikle yanlıştır. Çünkü Kur’an, önceki kitapların tasdikçisi olmakla beraber Kur’an’dan beriki kitapların içerisinde yer alan hakikatler, Kur’an ile korunup o şekilde evrensel mesajlar halini almıştır. Kur’an, salt bir hakikat değil, önceki hakikatlerin bütünüdür. Hatta Kur’an’ı iyi okuyan bir insanın, önceki kitaplarda malum gerçekleri bulması kesinlikle vazgeçilmezdir. Allah, korumak istediği bir şeyi çeşitli vesilelerle koruma altına alır ve tehlikelerden de korur. Böylece Allah Teala Kur’an’ı, diğer kitapların korunması için vesile tayin etmiştir. Bugün dünyada milyarlarca Kur’an mushafı mevcuttur. Kur’an mushafıyla birlikte ve Mushafa dahil edilmiş önceki kitapların bildirdiği hakikatler olduğu gibi korunmakta ve Allah’ın izniyle korunmaya da devam edecektir. Evvelki  kitaplardan geriye asla değiştirilmemiş vahyin olmadığı bilgisi de kesinlikle yanlıştır. Bu sebepler dolayısıyla da son kitabın peygamberine asla iltimas uygulanmış değildir. Çünkü Allah Teala, hiçbir peygamber arasında fark gözetmediğini ve gözetilecek farkın da sadece kişinin aleyhinde olacağını Kur’an’da açık bir beyanla bizlere şu şekilde sunmuştur: “Biz, Allah’a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve onların torunlarına indirilene; Musa ve İsa’ya verilenlere, Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, Onlardan hiçbirisinin arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah’a teslim olduk” deyiniz.[10]

“Peygamber ve onunla birlikte olan Mü’minler, Rabbi tarafından ona indirilene inandılar. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar. O’nun peygamberleri arasında hiçbir ayrım yapmıyoruz ve ‘işittik ve itaat ettik, bizi bağışla ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri sensin’ derler.”[11]

     3. Yaratıcı neden bilinme ihtiyacı hissetti?

Yaratıcı, yaradılıştan önce de yaradılış anında da vardı ve yaradılıştan sonra da sonsuza dek var olmaya kadirdir. Yaratıcının bilinmesinin yasası ile bilinme isteğinin olduğu iddiası tamamıyla farklı izahların konularıdır. Çünkü Yaratıcı, “ol” emriyle süreçler yasasını başlatmış ve bu şekilde bir yaratma eylemine geçmiştir. Bugün klasik anlayışlarda olduğu gibi ol demekle yaratılanlar hemen oluvermemişlerdir. Buradaki mantığı iyi analiz etmek lazım. Her şey ol demekle olmuş gibi bir yasa veya düzen olmuş olsaydı o zaman evren çok farklı bir işleyişe sahip olup bugünkü gibi bir hal içerisinde olmazdı. O halde ol emrinin arkasındaki süreci iyi kavrayıp o şekilde fikir beyan etmek en mantıklısıdır.

Hiçbir şeye ihtiyaç duymayıp varlığı ezeli ve ebedi(sonsuz) olan bir varlığın, yaratma gücüne bağlı olarak yaratılanlara karşı ihtiyaç hissi barındırdığı şüphesi bile mantıkla birebir çelişir. Çünkü ezeli ve ebedi olan, her şeyi yaratma iradesine sahip bir varlığa “ihtiyaç” sıfatını atfetmek akıl dışıdır.

Yaratıcı yani Allah, insanları yaratır ve her birine cüz’i irade bahşeder. Bu irade sonucunda insanlar, tercih yapma hakkına nail olup hayatını geçindirmeye gayret eder. Yaşadığı zaman zarfında eminim ki kimse kendisine zorla bir şey yaptırılsın istemez. Kimseye zorluk çıkarılsın istenmez. Elbette insanlar toplumsal olarak bir arada yaşamak için belli yasalarla yönetilmek zorunda; ama bunun dışında giyiminden yiyeceğine kadar hiçkimseye ne Allah tarafından ne de kullar tarafından bir zorbalık yapılmaz. Öneriler ve tavsiyeler olabilir, zorlama asla! Mesela hangi rengi sevdiğimiz, ne tür kitaplar okuduğumuz, hangi yemekleri tercih ettiğimiz kimseyi ilgilendirmiyor. Çünkü kimse kimsenin sorumluluğunu yüklenmez. Hal böyle iken her şeyin yaratıcısı, yaratma konusunda kime hâşâ akıl danışacak veya bu yaratıcının, insanoğluna verilen cüz’i irade kadar bile tercihte bulunma hakkı yok mu ki tercihine müdahale söz konusu olsun? Tüm bu soruların cevabı gayet apaçık ortadadır. Verilen örneklerde nasıl ki insanoğlu, kendi iradesine bir müdahale olsun istemiyorsa o halde Allah’ın yaratmasına da müdahalede bulunmayarak Allah’ın tercihine saygı duymalıdır.

Allah hiçbir zaman hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, ihtiyaç karakterine sahip varlık da Allah olamaz. Mantığı iyi kurmak lazım. Öküz günde kaç kg süt verir örneğinden hareketle öküzün süt veren bir hayvan olmadığı bilinip sütten de muaf olduğu gerçeği vardır. Ancak bu gerçek bilindiği halde hâlâ öküz sağma mantığı geçersiz ve saçmadır. O halde bir konuda bir çıkarımda bulunulurken aklın sınırları çerçevesinde hareket etmekle doğru sonuca ulaşılmış olunacak.

Sonuç itibariyle yaratıcı, yarattıkları karşısında asla bir ihtiyaç içerisinde değildir. İhtiyaç hissine, duygusuna sahip bir varlığın yaratıcı olamayacağı mantığıyla yaratıcı, bilinmek istemenin ötesinde tercih yasasıyla bir yaratmada bulunur.

4. Meleklere iman boyutu

Kur’an’da meleklere imanın öneminden bahsedilirken aynı zamanda melekler için resul ifadesi de kullanılır.[12] Resul, risalet göreviyle görevlendirilmiş elçiye denir. Hatta Allah Teala, resul ibaresini Kur’an’ın kendisi için de kullanır.[13]  Kur’an’da Resul terimi için aracı[14],  ruhu kabzeden[15], müjdeleyen ve destek veren[16], helak edici haber veren[17], kayıt yapan[18] melekler için kullanılmaktadır. Kısaca resul denilince akla sadece tebliğle görevlendirilmiş peygamberler gelmemelidir. İfade edildiği gibi Hem peygamber hem Kur’an hem melek için de bu sıfat kullanılmıştır. Meleklerin de tıpkı diğer unsurların yaradılışları gibi yaratıcı için  kesinlikle bir ihtiyaç gerekçesi olmayıp süreci yaratan yaratıcının, süreçle birlikte bu sürecin işleyişine vesile/aracı olarak bir yaratılma gayesi olduğunu bilmek durumundayız. Bir ihtiyaçtan bahsedecek olursak bu mefhum, yaratılanlar için geçerli olup hayatın yasasını oluşturmaktadır.

Meleklerin, aracı olarak Allah’ın iradesi yönünde eylemler gerçekleştirdiği de unutulmamalıdır. Allah dilemiş olsaydı vahyi birebir görüşmeyle kendisi de insanlara iletebilirdi; ancak bunun, Allah için imkânsızlığı mevzu bahis bile olamazken ‘insanlar için Allah’ı görme kapasitesi ve cesaretinin mümkünatı  var mı?’ sorusunun cevabı olarak Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Musa, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisine konuşunca şöyle dedi: ‘Rabbim! Bana kendini göster, seni göreyim!’ Allah, ‘Beni asla göremezsin; ama şu dağa bak! Eğer o dağ yerinde durabilirse sen de beni göreceksin’ dedi. Rabbinin kudreti dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: ‘Seni, noksan sıfatlardan uzak tutarım, tövbe edip sana yöneldim. Ben, iman edenlerin ilkiyim.’[19]

5. Kaza-kadere iman ve tartışmalara cevap

     Kader, literatürde güç, düzen, ölçü, hakikat, amel gibi anlamlara gelirken; kaza ise olay ve olguların gerçekleşmesi gibi tanımlara karşılık gelmektedir. Tanımlamada kelamî ekollerin farklı yaklaşımları da olmuştur. Aynı şekilde bazı âlimlere göre kaza ve kader kavramları, birbirlerinin yerine de kullanılabilmektedir.

Bu alanda çeşitli çalışmaların varlığı, meydana gelen tartışmalarla doğru orantılıdır. Çünkü varlığı ve yokluğu hakkında sayısız tartışmaların filizlendiği konulardan birisi de kaza ve kadere iman meselesi olmuştur. Konuya müdahil olan işin ehli insanlardan bir kısmı, kesinlikle kaza ve kadere imanın olamayacağını iddia ederken diğer taraftan antitez ileri sürenlere göre ise kaza ve kader olgusu Kur’an’la sabittir. Her iki görüşün de dayanakları Kur’an olmuştur. İnkâr politikası içerisinde olanlara göre Allah, Kur’an’da iman edilmesi gereken esaslar arasında kendisini, peygamberleri, kitapları, ahiret gününü zikrederken kaza ve kadere dair herhangi bir söylem veya emir ifade etmemektedir. ‘Eğer kaza ve kaderin iman boyutu önem arz etmiş olsaydı o zaman Allah Teala açıkça beyanda bulunmaz mıydı’ şeklinde öne sürdükleri gerekçeler sebebiyle kaza ve kadere iman alanında insanların tercihleri söz konusu olup herhangi bir zorunluluk bulunmamaktadır. İsteyen inanır istemeyen inanmaz nitelikteki kabullerle hareket etmişlerdir.

Bir diğer görüşe göre ise kaza ve kadere inanmak haktır. Çünkü kadere atıfta bulunan birçok ayet vardır.[20] En belirgin örneklerden birisi de İsra Suresi 13. ayette geçen kader bahsidir. Ayet şu şekildedir: “Ve biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. Nitekim kıyamet günü onun önüne (dünyada yapıp ettiği) her şeyi koyacağız.” Bu açıdan bakıldığında kaderin çaba, mücadele, eylem, amel nitelikte olduğu da görülmüş olacaktır. Ben de kendi kanaatimi kader ve kazaya imanın gerekliliğine hükmeden taraf için kullanmaktayım. Çünkü her şeyin belli bir kaderle yaratıldığını ve meydana gelmiş/gelecek her şeyin bir kader ile mukayyetli olduğunu Kur’an’dan hareketle ikna olmuş bulunmaktayım. Kaderin Kur’an’daki konumunu İnkâr etmek için Kur’an’da böyle bir telaffuzun dahi geçmemesi lazım gelirdi. Halbuki dile getirdiğimiz üzere buna birçok delil ayet vardır. Zaten kaderin gerçekleşmesi olayı da kaza terimiyle(genel kabule göre) ifade edildiği için sonuç bağlamında kaza ve kadere imanın gerekliliği de doğrudan önem kazanmış olmaktadır.

6. Ahirete iman anlayışı bağlamında üç dinin yaklaşım tarzı

     “Hamd, alemlerin Rabbi, rahman ve rahim, hesap ve ceza gününün(ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur.”[21]

     “Ve onlar sana indirilene de ahiretin varlığına dair ilahi habere mutmain bir kalp ile inanmışlardır. Hiç Şüphesiz bu kitaba inanan kimselerden, yahudileşen kimselerden, hıristiyanlardan ve sabiilerden her kim Allah’a ve ahiret gününe inanır; ıslah edici iyilik işlerse İşte onlar için Rableri katında yaptıklarının karşılığı vardır. Onlar gelecekten endişe etmeyecek, geçmişten dolayı da üzüntü duymayacaklar. Hani İbrahim de şöyle dua etmişti: Rabbim! Burayı emin bir bölge kıl! Onun sakinlerinden Allah’a ve ahiret gününe inananları türlü ürünlerle rızıklandır! Allah karşılık verdi: Onlardan küfredenleri de geçici zevkleri tattırdıktan sonra yakıcı bir azaba mahküm ederim ki orası pek fena bir duraktır.”[22]

     Ahirete inanmanın gerekli olduğu, yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden hareketle gözler önüne serilmiştir. Kur’an’da yaklaşık 229 küsür yerde ahirete iman bahsi geçmektedir.

Her şeyin bir karşılığı vardır ve olmalıdır. Bu dünya hayatının da muhakkak karşılık bulacağı  başka bir hayat alemi olacaktır. Aksi takdirde yaşanılacak şeylerin karşılığı verilmediğinde zulmün sesi, hakimiyetini sürdürecek ve mazluma yapılanlar da kar kalacaktır. O yüzden adaletiyle, merhametiyle bildiğimiz ve tanıdığımız yüce varlık olan Allah’ın, elbette her şeye misliyle karşılık vereceğinden şüphemiz asla ve asla yoktur ve olmayacaktır. Ne var ki elde ettiğimiz bilgiler neticesinde ahirete imanın hak olduğundan da kesinkes emin olmuş bulunmaktayız.

Günlük hayatımızda da bize, ailemize, yakın çevremize yönelik yapılmış ve yapılacak saldırıların karşılık bulmasını hepimiz murad ederiz. Böyle bir karşılığın olmaması durumunda dünya geneli kaosların baş göstereceği gerçeği de hali hazırda mevcuttur ki zaten örnekleri de malumdur. Hatta olayı biraz daha somutlaştırarak ifade etmek gerektiğinde, yakınımızda bulunan bir bireyi veya bizatihi şahsımızı olumsuz anlamda tetikleyen herhangi bir dış etkenin önlenmediği veya sonuç itibariyle o etkene tepki niteliğinde cevap verilmediği takdirde kafayı yemekle beraber isyana başvururuz. Böylece bu olayı adaletsizlikle nitelendirerek kendi hakkımızı aramaya koyuluruz. İşte tıpkı bunun gibi “Adl” sıfatıyla kendini bize tanıtan yüce varlığın istediği de bu dünya hayatında yapılmış, yaşanmış her şeyin karşılık bulması gerektiğidir. Karşılığın verileceği hayat alemine de ahiret yurdu demekteyiz.

Ahiret yurdunun olmaması için herhangi bir sebep yokken; olması için ise binlerce sebep vardır. Ahiret yurdu/hayatı veya din günü diye ifade edilen bu hayat aleminde insanlar tekrar dirilecek ve hesap için mahşerde toplanarak sorgulama yapılacak. Bu seanslardan sonra da kim, nereyi hak etmişse o diyara intikal edilecektir. Böylesi bir hayat aleminin hiçbir şekilde akıl ve mantıkla bir çelişikliği söz konusu değilken, olmaması durumunda da adaletsizliğin hüküm süreceği bir dünya hayatı hakim olacaktır.

6.1. İslam’da ahiretin varlık ehemmiyeti

     İslam dininde ahiretin varlığı ve ahirete iman, nakli ve akli çıkarımlar neticesinde  tartışmasız bir hal ile kabul görülmüştür. Ancak bu süreçte/ahirete kadar olan zaman zarfında çeşitli inançlarda farklı görüş ayrılıkları da yok değildir. Örneğin, kabir azabı, Cennet ve cehennem ebediliği vs. gibi konularda İslam âlimlerinin ihtilafları söz konusudur. Bunun dışında ahirette herkesin yaptıklarının karşılıksız kalamayacağı ve mutlak surette yapılanlara karşılık verileceği gibi hususlarda görüş birliği hakimdir.

Ahiretin varlığını delillendiren ayetlerden bazıları şu şekildedir:

“Hiç şüphesiz bu kitaba inanan kimselerden, yahudileşen kimselerden, hıristiyanlardan ve sabiilerden her kim Allah’a ve ahiret gününe inanır,  ıslah edici iyilik ederse işte onlar için Rableri katında yaptıklarının karşılığı vardır. Onlar, gelecekten endişe etmeyecek; geçmişten dolayı da üzüntü duymayacaklar. Bu dünya ve ahiret hakkında düşünün…”[23]

 “İnkârında direnenlere gelince, onlara bu dünyada ve ahirette şiddetli azap çektireceğim. Kendilerine yardım eden birini de bulamayacaklar. Şüphesiz Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya işte onların ahirette bir payı yoktur.Allah, kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”[24]

 “Oysa ne ölüm gelip çatıncaya kadar günah işlemeyi sürdürerek son anda ‘işte şimdi tevbe ediyorum’ diyen birisinin tevbesi kabul görülecektir ne de İnkârında direnerek ölenlerin tevbesi… Bunlar için ahirette elem verici bir azap hazırlamışızdır. Yine Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını sırf gösteriş olsun diye harcayanları da Allah sevmez. Can yoldaşı şeytan olan kimse, ne kötü bir dosta sahiptir.”[25]

 “Bugün temiz ve güzel olan her şey size helal kılınmıştır. Üstelik kendilerine daha önce vahiy gönderilmiş olanların yiyecekleri de size helaldir. Ve sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. Ve inanan iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine vahiy gönderilen iffetli kadınları -kendilerine mali güvence vermeniz, onları meşru olmayan yolla veya gizli dost tutma yöntemiyle değil de meşru bir akitle – nikahlamanız da(size helaldir). Kim imanı İnkâr ederse işte onun ameli boşa gitmiştir. Üstelik o, ahirette zarara uğrayanlar arasında yer alacaktır. İnananlar, yahudiler, diğer dinlerde olanlar ve hıristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe inanır ve erdemli bir yaşam sürerse onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.”[26]

 “Bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise sorumluluk bilincini kuşananlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”[27]

     Ayetler üzerinde düşünüldüğünde bu dünyanın yaşantısının karşılığı olarak bir nevi hesaplaşma yeri, gerçeklerin zuhur edeceği yer  olarak adlandırdığımız ahiret yurdunun varlığı şüphe götürmeyecek netliktedir.

Allah Teala’nın bütün bu ikazlarına rağman gerek İslam gerekse İslam dışı güçler içerisinde hâlâ bu gerçeğin farkına varamayanlar ve bu gerçekten bihaber halde zevk u sefa sürenler büyük kaybın mahkümüdürler. Halbuki her şeyin mutlaka karşılık bulacağı inancıyla yaşanmış olunsaydı bu dünya hayatında hem mazlum hem de zâlim gibi kavramlar, hükmünü yitirmiş olacaktı; herkes mutlu, mesut bir yaşam sürecekti. Aklını kullanan her bir birey, muhakkak bilecektir ki Allah Teala her şeye misliyle karşılık vermeyi taahhüt etmektedir.[28]

Düşüncede Allah’a ve diğer iman esaslarına iman eden birisi, Pratikte de bunu ıspat etmelidirler. Ispatı olmayan bir imanın geçerliliği yok hükmündedir. Teorikte iman edenin uygulamalarında İnkâr varsa bu hiçbir şekilde teslimiyet olmayıp aksine münafıklığın alameti olmuş olacaktır ki bu tip insanların yeri de Allah’ın beyanıyla cehennem yurdudur. Bazı kesimler de adeta Allah’ın ifade ettiği gibi yeni din yaratma macerasıyla sanki Allah’a din öğretmeyi kendilerine şiar edinmişlerdir. Allah Teala bu durumu Kur’an’da şu şekilde zikretmektedir: “De ki: Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz? Ama Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Zira Allah her şeyi ayrıntısıyla bilendir.”[29] Bu ayet, iki manaya da gelir: 1)Allah, hangi inanç sistemiyle sizi mutlu edeceğini bilir. 2)Allah, sizin keyfinize göre uydurup da adına “din” koyduğunuz şeylerin gerçeğini bilir.[30]

Din, Allah’ın gönderdiği özgün haliyle kalmalıdır. Mezhep imamlarının, âlimlerin, fakihlerin, tağutların, zorbaların, zorba yönetimlerin ve benzer kimselerin dine bir şey katmaları söz konusu edilemez. Beşer tarafından bir şeylerin katıldığı din “saf din” değildir.[31]

6.2. Yahudilikte ahiretin varlık ehemmiyeti

     Yahudilik inancında ahiret anlayışı olsa da İslamiyet’teki gibi bir durum değildir. Statik bir ahiret inancı bulunmamaktadır. Ancak genel itibariyle ölen kişinin yok olmadığı kanaatini taşımaktalar.

Yahudi kaynaklarının tamamında ahiret inancı, bir şekilde içerisinde bulunulan çağa, coğrafyaya ve kültürel ortama göre ‘yeni şekiller’ alarak kendisini dışa vurmuştur. Ancak ifadelerin tamamının arkasında yatan ‘öldükten sonra hayatın devam ettiği’ fikri daima var olmuştur. Yahudilik öncesi İbraniler’de insanın öldükten sonra yok olduğuna dair herhangi bir inanç yoktur. Aksine insan öldükten sonra diğer ölülerin gittiği yer olan ‘şeol’a gitmektedir. Bu tabir, Babil dinindeki ‘Arallu’ ile büyük benzerlik göstermektedir. Otantik bir İbrani kelime olan Şeol ismi, Tanah’ta 66 defa geçmektedir. ‘Ölüler Diyarı’ olarak tercüme edilebilecek bu kelime, Yaakov(Yakup) ile başlamakta ve Yahudilerin sürgün sonrası dönemine kadar ölüm sonrası tasavvurlarını betimleyen yegane isim olmaktadır. Bununla beraber Tora, ölüm sonrasını ancak ima yoluyla ifade etmekle yetinmektedir. Örneğin Tesniye kitabının 31. Babında Musa’nın ölümü ele alınmakta ve kendisine atlarıyla birlikte uyuyacağından söz edilmektedir. Bu ifade, hem ölen kişinin gerçekten yok olmadığı ve başka bir şekilde olsa dahi yaşamakta olduğu hem de birgün uyanacağına da işaret etmektedir. Tanah’ın diğer kitaplarında ahiret inancı çok daha belirgindir. M.Ö 8. Yüzyıla ait metin olan Hoşea’da(6/1-3) ölülerin dirilmesi ilk kez bu kadar net betimlenmektedir. Hezekiel 37/1-14’te yer alan metin, dini metinlerde Yahudilik tarihi boyunca ‘öldükten sonra diriliş’ konusunun ele alındığı ve işlendiği metinlerin ‘kaynak’ unsurudur: “Ey kavmim! Sizi toprağa getireceğim ve sizi kabirlerinizden çıkardığım zaman bileceksinizki ben Rabbim. Ve içinize ruhumu(ruah) koyacağım ve dirileceksiniz. [32]

Tanah metinlerdeki Mezmurlarda ve Eyyübi kitabında aynı şekilde öldükten sonra dirilme veya yok olmama anlayışı hakimken aynı dinin Vaiz kitabına bakıldığında böyle bir inanış söz konusu olmayıp ölümden sonra unutulup gitme vardır. M.Ö 700 civarında hayat süren işaya adında peygamberin ortaya attığı bir düşünceye göre de tıpkı İslamiyet’te olduğu gibi öldükten sonra dünyadaki yaşantıya binaen mükâfat ve ceza var olacaktır. Daniel gibi bazı kaynaklarda da bütün insanların değil, sadece belli bir topluluğun dirileceği düşüncesi bilinmektedir. Dirilecek olan bu topluluk da hayatı boyunca iyi işler yapmayan kişiler olup bunlar, cezalandırılmak amaçlı dirileceklerdir.

Yahudilerin kabul etmediği Tevrat sonrası kaynaklarda da(Apokrif Metinler) aynı şekilde ölümden sonra dirilmenin olabileceği mantığı ve inancı sürdürülmüştür. Mesela bu kaynaklardan birisi olan II Hanok kitabında geçen bir bilgiye göre göğün üçüncü katında Cennet ve Cehennem tahsis edilmiştir.[33]

Bu konuda İslam anlayışındaki mezhepler arasındaki farklı görüşlerin bir benzeri olarak Yahudilikte de görmek mümkündür. Samiri, Josephus, Saduki, Tsadok, Rabinik, Ferisi gibi mezheplerin Yahudilikte ahiret inancı hususunda farklı yaklaşımları olmuştur. Örneğin, Samiriler’e göre ölüler dirilecek, mükafat ve cezaya tabi tutulacak; Josephus’a göre ruhun ölümsüzlüğü ifade edilir; Tsadok ruhun ölümsüzlüğüne inanmazlar; Ferisi mezhebinde de Tsadok mezhebine karşı olarak ruhun ölümsüzlüğü ve iyi ruhların yeni bedenlerde vücut bulacağı akidesi görülmektedir.

Sonuç itibariyle Yahudilik’te bazı kitap ve mezheplerde öldükten sonra hayatın olamayacağı bilgisi vuku’ bulsa da ekseriyet, ahiretin varlığı üzerinde hemfikirdir. Şekil ve içerik yönünde elbette ki İslamiyet’teki gibi olamayabilir; ancak tamamiyle de onlardaki ahiret inancının yokluğuna hükmetmek  objektif olmayacaktır.

6.3. Hıristiyanlıkta ahiretin varlık ehemmiyeti

     Hz. İsa’nın tebliğinden sorumlu Hıristiyanlık anlayışında da, tıpkı Yahudilikte olduğu gibi, değişkenlik arz eden bir ahiret inancı vardır. Fakat ahiret hayatına inananların olduğu gibi inanmayanların da varlığından Kur’an ile haberdar oluyoruz. Ayet şu şekildedir: “Hiç kuşkusuz bu kitaba inanan kimselerden, Yahudileşen kimselerden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden her kim Allah’a ve ahiret gününe inanır, ıslah edici iyilik işlerse işte onlar için Rableri katında yaptıklarının karşılığı vardır. Onlar, gelecekten endişe etmeyecek, geçmişten dolayı da üzüntü duymayacaklar.”[34] Bu ayetten yola çıkarak henüz ahiret inancını içselleştirmeyen grupların olduğu söylenebilir.

Bir kurtarıcının yeryüzüne intikal edip insanlığı kurtaracak düşüncesi, diğer dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da mutlaktır. Hıristiyanlıktaki kurtarıcı, Hz. İsa olarak nitelendirilir. Ne yazık ki İslam dininde olmayıp bazı Müslüman kesimlerce de bu anlayış, din diye kabul görülmüştür. Din mensuplarının, zamanla birbirlerinden etkilenmeleri sonucunda böyle vakaları görmek zor değildir.

Hıristiyanlıktaki ahiret inancına detaylı bakıldığında aslında yeniden dirilişin olduğu ve bu yeniden diriliş sonucunda hesaba çekileceği gerçeği de malumdur. Ancak bu dindeki ahiret inancıyla İslam’daki ahiret inancı arasında farklılıklar görülmektedir. Bu farklılıklardan birisi de İslam’da sorgulayan ve hesaba çeken Allah iken, Hıristiyanlıkta ise Hz İsa olmuştur. Bilindiği üzere bu Hıristiyanlık din geleneğinde tanrı tasavvurunda üçlü sistem göze çarpar. Tanrı, tanrının ortağı ve tanrının oğlu… Bu inanç sisteminde Hz. İsa bazen tanrı bazen tanrının ortağı bazen de tanrının çocuğu(babasız dünyaya gelişi gerekçe gösterilerek) olarak nitelendirilmektedir. Nerden bakılırsa bakılsın bu din mensuplarının içine düştükleri çelişkileri anlamak veya bertaraf etmek neredeyse imkânsız bir hal almıştır. Çünkü kendilerinin de anlam veremedikleri bir din yaşayışı içerisinde bocalanıp dururlar. Bu yüzdendir ki Yüce Allah, Kur’an’da onların bu yaşayış tarzlarından dolayı onları uyarmakta ve hak dine davet etmektedir.

Ahiret inancının safhâlârı arasında Cehennemin ebedi oluşu da görülürken bu din içerisindeki bazı mezheplerin ileri sürdükleri gerekçelere göre de Allah’ın vaadinden vazgeçebileceği ve dolayısıyla hiçbir insanı Cehenneme atmayacağı iddiaları da yok değildir. Allah’ın, herkesi Cennete koyması gerektiğini; azaba uğratmanın Allah’a yakışmadığını da dillendirirler. Aynı şekilde hiçbir sebep olmaksızın Cennet’ten mahrum bırakılmış kimselerin varacakları yer de en sonunda tekrar Cennettir.  İslam’ın mensupları tarafından  çeşitli Cennet nimetleri ifade edilmektedir. Bu nimetlerden bazıları kevser suyu, huri meselesi(huri kavramından kaynaklı tartışmalı da olsa), Cennet köşkleri vs. Hıristiyanlıkta bu nimetler absürt karşılanmakta ve geçerlilik yönleri bulunmamaktadır. Böyle bir düşüncenin varlık sebebi, Hıristiyanlara göre insanlar öldükten sonra başka bir bedende tekrar dirilip adeta melekleşir gerekçesiyledir. Barnabas incilinin bize dek nakillerine bakıldığında da Kur’an’daki ahiret ve ahiretin bazı safhâlârına benzer bilgilerle karşılaşmaktayız.

7. Peygamberlerin asıl görevleri ve kendilerine yöneltilen suçlamalar

     Bütün elçiler esas olarak aynı esasları tebliğ etmişlerdir. Bu da, Allah’ın bütün kulluk ve ibadete layık olduğu ve nihai olarak sevilen ve korkulanın yalnız kendisi olan bir tek Allah’ın var olduğudur. Diğer bütün şeyler uluhiyette hiçbir ortaklık iddia edemeyen “sahte Tanrılardır” Diğer bütün mahlükatlar ise Allah’ın kuludur; ve zorunlu olarak O’nun kanun ve emri altındadır. Bu, Kur’an’ın “tevhid” veya monoteizm görüşüdür.[35]

 İstisnasız bütün dinlerin toplumları, tanıtılan peygamber ile yaşanılan peygamber arasında hapsolup kalmışlar. Allah’ın indirdiği ile insanların bindirdiği din arasında sıkışıp kalan bir peygamber modeli ve anlayışı vardır. Kur’an’ın tanıttığı ile din mensuplarının anladığı peygamber tahayyülü çok farklı dünyaların eserleridir. Allah Teala, Peygamberleri elçilik/Resul göreviyle sorumlu tutarken insanlar ise bu peygamberleri beşer olmaktan çıkarıp adeta göklere çıkararak dinin şeriki haline getirdiler. Olması gereken inanış ile olması gerekenin dışında gelişen inanışlar arasında din yaşayan insanlar, neyi-niçin yaşaması gerektiğini unutmuşlar ve taassubun karanlığında yarattıkları yeni bir peygamber modeliyle aydınlığa doğru koşma akılsızlığı içerisinde bocalanıp duruyorlar. Hz Musa’dan Rabbi tarafından çeşitli yiyeceklerin bahşedilmesinin istenmesi[36], Hz. İsa’yı ölüleri diriltmeyle anlayıp tanrılaştıran anlayış ile Hz. Muhammed’e olağanüstü vasıflar yükleyerek adeta insanüstü bir varlık olarak konumlandıran anlayış arasında hiçbir fark yoktur. Bütün bu uygulamaların temelinde inanma isteğinin aksine bahanelerin hüküm sürdüğü İnkârcılık düşüncesi var olagelmiştir. Kur’an’da ifade edildiği gibi o tür zihniyete sahip insanlara ne tür hakikatler gösterilirse gösterilsin asla bir fayda sağlamayacaktır.[37] Çünkü onların kalplerinde hastalık hüküm sürmüştür.[38]

Her dönemde her peygambere benzer saldırılar gerçekleşmiştir. Kimi peygamberler ateşe atılmakla tehdit edilmiş[39], kimisi toplumun sapıklıklarına maruz kalmış[40], kimisi öldürülme ile karşı karşıya kalmış[41], kimisi Nemrutlarla mücadele içerisine girmeye itilmiş[42], kimisi Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerine mensup olmakla suçlanmış[43] vs. Fakat bütün bu saldırganlık politikalarına rağmen Allah’ın şerefli elçileri asla pes etmediler. Yeri geldi çok sıkıntılar çeken, ümidini yitirme aşamasında olan peygamberler oldu; ama Yüce Allah onları asla yalnız bırakmadı ve daima onları vahiyle destekledi.

İslam düşmanlarına göre peygamberlerin ortak suçu, Allah’ı anmaları ve İslamiyet’i yaymaları idi. Hiçbir peygamber gerek insan sıfatıyla gerekse peygamberlik unvanlarıyla asla aşırıya gitmediler ve sadece kendilerine bildirilen vahiyle hareket ettiler.[44] Hatta bu konuyu destekler nitelikte Hz. İsa’nın Kur’an’daki durumu örnek verilebilir. İlgili şu ayette Yüce Allah: “İşte o zaman Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Beni ve anamı, Allah’tan başka iki tanrı edinin dedin mi?’ demişti de isa da: ‘Hâşâ! Hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz. Eğer söylemişsem şüphesiz Sen onu bilirsin. Sen benim kalbimdeki her şeyi bilirsin. Halbuki ben ise Senin zatındaki her şeyi bilemem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca Sensin. Ben onlara ancak bana emredileni söyledim. Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin dedim. İçlerinde olduğum sürece onlar üzerinde kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerinde gözetleyici yalnızca Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla bilensin. Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar, Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz Sen izzet ve hikmet sahibisin.’ Bu konuşmalardan sonra Allah, şöyle buyurmuştur: ‘Bu, doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde süreli kalacakları, içinden ırmaklar akan Cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.”[45] buyurarak Hz. İsa’nın tebliğ vazifesini nasıl eda ettiğini bizatihi bize göstererek bizleri de bundan şahit kılmıştır. Başka bir diğer ayette de yine aynı şekilde tebliğ göreviyle görevlendirilen Hz. Muhammed’in sadece tebliğ ile sorumlu tutulduğu gerçeğini Allah Teala bizlere şu şekilde sunmaktadır: “Allah’ın kendisini mecbur tuttuğu bir husustan dolayı Peygamber’e hiçbir suç isnat edilemez. Allah’ın bu sünneti, daha önce gelip geçmiş olan Peygamberler için de geçerliydi. Sonuçta Allah’ın emri ölçülüp biçildiği gibi oldu. O(Peygamberler), Allah’ın mesajlarını tebliğ edenler, Ondan korkanlar ve Allah’tan başka hiç kimseden asla korkmayanlardı. Zira hesap görücü olarak Allah yeterdi.”[46]

      7.1. İslam’da Peygamberlik ve mensuplarının Peygamberlik algısı

     “Allah katında tek din İslam’dır…”[47] hakikatinden hareketle İslam dininin evrensel mesajlar içerici ve tüm yaratılanların menfaatini gözeten din olduğunu müşahede etmekteyiz. Nitekim dinleri anlamak veya dinler hakkında fikir beyan etmek için objektif bir yaklaşım tarzıyla hareket etmek ve o dini/dinleri kendi özünden okumak en doğrusudur. Aksi takdirde iddialarımız sadece birer suçlamalardan ibaret kalacaktır.

Zaman içerisinde din kavramının tarifi çokça yapılmıştır. Ancak her ideoloji kendine göre bir tanımda bulunmuş ve ortak bir tanımlamaya gidilmemiştir.

Dinin genel tanımları açısından toplumun sosyolojik ve psikolojik durumu da göz önünde bulundurularak tanımlama söz konusu olmuştur. Sosyolojik açıdan genel bir din tanımı yapılacak olursa,  temel bir kurum olarak insanlığın başlangıcından beri sürekli varlığını sürdüren; insanın tutum ve davranışlarını, insan ilişkilerini ve tüm toplumsal hayatı belirleyen[48] kurum şeklinde ifade edilirken; psikolojik bağlamındaki din kavramı ise  yaşayış ve davranışın gerek yapı ve muhtevasını, gerekse buna katılan ruhi fonksiyon ve süreçleri bir bütün halinde anlamlandıran[49] olgudur nitelikte karşılık bulmaktadır.

Bazı din tariflerinde dinin bilgi veren(bilgisel) iddiaları başka bir deyişle ‘kognitif’ yanı ağır basmakta, konunun psikolojik cephesi ihmal edilmektedir. Bazılarında ise, kognitif yanın aleyhinde olacak şekilde, ahlak ve duygu konusu ön plana çıkmaktadır. Aslında, dini inceleme ve araştırma konusu edinen bir disiplin, kendi işine yarayan bir din tarifiyle yola çıkmaktadır. Bir psikolog, dini, çok kere yaşanan bir tecrübe; bir sosyolog, içtimai bir müessese;  bir kelamcı, akılla ve nakille müdafaa edilebilen bir sistem olarak görür. Bu tariflere bir de dinin aleyhindeki görüşlere temel teşkil eden tarifleri(sözgelişi, Marx’ın, Freud’un veya Comte’un tarifleri) katacak olursak, işin içinden çıkmak daha da zorlaşır.[50] Ne yazık ki bu tanım konusundaki ihtilaflar sadece tanım ile sınırlı kalmayıp aynı şekilde dinler(mensuplar) gerek dikey gerekse yatay içeriklerle birbirleriyle bir çatışma halinde olmuştur. Her din kendi kabullerini doğru görüp merkeze aldığı için diğer dinler sürekli dışlanmış olup insanlar arasındaki kutuplaşmalar da bu eksende iyice kendini göstermiş hale bürünmüştür.

İslam dinini hayat edinen bireylerin de diğer dinlere yönelik bakış açısını ele aldığımızda hakikatlerin sadece İslam’da olduğu şeklindeki tezler, sürekli gündemde tutulup o şekilde bir muamele sergilenmiştir. Doğruluğu veya yanlışlığı tartışılabilir; ancak eleştireceğimiz dini veya ideolojiyi okumadan, araştırmadan, o konu hakkında kapsamlı bilgiye sahip olmadan eleştirmek de çok gaddarca olur. Bugün olduğu gibi, İslam’ı kabul etmeyenlerin eleştirileri de ne yazık ki laka kukadan ibarettir. Bu politikayı maalesef hem bazı Müslümanlar hem de anti Müslüman kesimler sürekli yapmaktalar.

Bütün bu yanlış girişimler kanaatimce Allah’ın ve gönderdiği dinin yanlış anlaşılmasından kaynaklıdır. Müslümanların da böylesi bir hal ile hareket etmeleri çok üzücüdür.

Allah inancı, Mü’minin zihninde salt bir itikat, kanaat ve inanç olmaktan çıkıp kalbine doğru bir imana,  varoluşsal bir ilişkiye, canlı-duygusal bir bağa dönüştükçe bireyin yaşamının bütün boyutlarına nüfuz etmesi, etkilemesi o oranda artar.[51] Allah’a olan inanç sistemimizde iman, tüm hakikatiyle yer almadığında o zaman İslamı yaşadığımızı zannederek yaşamış olacağız ki yaşadığımız da sadece zannedilen İslam olmaktan öteye geçmemiş olacak.

7.1.1. Kur’an’ın tanıttığı Hz. Muhammed’in peygamberlik modeli

Bizler, yani Müslümanlar, İslam’ın hak din olduğu gerçeğine binaen bu dinin emir ve yasaklarıyla birlikte temel esaslarını da kabul edip elhamdülillah bunlara da yürekten iman etmişizdir. Bize düşen de imanımız gereği yaşamaktır. İman edildiği gibi yaşanmazsa yaşanılan şeylere iman edilir zamanla. Dolayısıyla Allah’ın bize tanıttığı ve bizden istediği gerçek bir Mü’min olabilmek için imanımızın, amelimizle ispatlı olması zorunluluk arz eder.

Hz. Peygamber’i en iyi öğrenebileceğimiz kaynak, onu peygamber olarak atayan ilahi kaynaktır. Bir kişiyi bir göreve atayan makam, o kişinin şahsiyetini, meziyetlerini, varsa zaaflarını daha iyi bilir ve görev alanını, yükümlülüklerini, yetkilerini o makam belirler. Bu makam ilahi makam, görev peygamberlik, atayan Allah ve atanan da  peygamber ise, bunun böyle olması kaçınılmazdır ve kesindir. Hz. Peygamberi tanıtan en objektif, en orijinal ve en sahih kaynak Kur’an’dır. Objektiftir, çünkü beşerin hissi ve indi yaklaşımları ondan uzaktır. Orijinaldir, çünkü Hz. Peygamber’le Kur’an arasına bir mesafe girmemiştir. Zaman, mekân ve imkân olarak ondan daha ötesi düşünülemez. Sahihtir, çünkü Kur’an, bir bilgi kaynağı olarak her Mü’min için “içerisinde kuşku barındırmayan” tek kitaptır. Nasıl ki Bize Kur’an’ı Hz. Peygamber öğretmişse, Hz. Peygamber’i de Kur’an öğretmektedir. Kur’an’ı Peygamber’in aracılığına başvurmadan anlamaya çalışmak nasıl Kur’an’ı yanlış anlamaya yol açıyorsa, Hz. Peygamber’i Kur’an’ın aracılığına başvurmadan anlamaya çalışmak da Peygamber’i yanlış anlamaya yol açacaktır. Bu ikisi et ve tırnak, tohum ve toprak kadar birbirinden ayrılmaz, birbirine karşılık, birbirine bağlıdır. [52]

7.1.2. Hz. Muhammed beşer bir mübelliğ idi

Mübelliğ, tebliğ eden, ulaştıran, anlatan, uyaran anlamında ismi mef’ul olup “tebliğ” kavramı ile aynı kökün türemesidir. Bu görevi üstlenen kişiye de tebliğci veya mübelliğ denir. Vahiyle muhatap kılındığı günden beri Hz. Muhammed, bu vahiy gerçeğini, önce yakın çevresine sonra da zamanın imkânı dâhilinde geniş kitleye ulaştırmış ve bu süre zarfında aynı şekilde kendisi de vahiyle korunmuştur.

Hz. Muhammed’i anlamak için tebliğ ettiği vahyi iyi okumak lazım. Vahiy, önyargılardan uzak bir şuurla iyi okunmadığı takdirde ne Peygamber’in kulluk ettiği varlık doğru anlaşılır ne vahiy ne de Peygamber’in kendisi. O yüzden Peygamber’i anlamak için vahyin sesine kulak kesilmeli ve o şekilde amel edilmelidir. Bunlar yapılmadığında yaşanılacak din, İslam olmaktan çok nefsimizin hüküm sürdüğü din alanı olmuş olacaktır. Böyle bir din de iblislerin liderliğini yaptığı uyduruk hurafelerden öteye geçemeyecektir. Özellikle de gerek Müslümanlar gerekse İslam’ı İnkâr eden kesimler tarafından çeşitli tartışmalar meydana gelmiş ve bu tartışmaların sürecinde her bir taraf kendi doğrularını din ilan etmişlerdir. Bu sebeple gerçek bir İslam’ın ameli boyutunu görmek kolay olmamaktadır. Kur’an’ın tarif ettiği İslam düşmanlarının vakti zamanında kendi kutsal kitaplarına ve kaynaklarına yaptığı haksızlıkların bir benzerini, bugünkü Müslüman bazı kesimlerin de gerçekleştirdiklerini esefle söylemek durumundayım. Gerek Kur’an’a saldırmalar gerek vahyin sorumluluğu altında tebliğ edici Peygamber’e yönelik asılsız iddialar, bizleri derin yaralamaktadır. Bize bu konuda düşen görev ise aklıselim ile harekete geçerek İslam dininin özünü iyi okumak ve o şekilde savunma mekanizması geliştirmek olmalıdır. Körü körüne sırf laf kalabalığı yapmak, ne yazık ki bu hainlerin cesaretini bir kat daha arttırmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır.

Hz. Muhammed, hiçbir şekilde insanüstü bir varlık olmayıp kendi itirafıyla onun da bir beşer olduğunu nitelendiren ayetlerle daha da net görmekteyiz. Kur’an’da konuyu izah eden ayetler şu şekildedir:

De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir peygamberim.”[53]

 De ki: “Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım…”[54]

 De ki: “Ben ancak sizin gibi bir insanım”[55]

De ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmak isterse iyi amel yapsın ve kullukta hiçbir kimseyi Rabbine ortak koşmasın.”[56]

Kâfirler bir de şöyle dediler: “Bu ne biçim peygamber! Bizler gibi yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilseydi de kendisiyle beraber o da uyarıcı olsaydı! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya meyvelerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Bu zalimler, “sizler sırf büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. “Ey Peygamber! Bak, nasıl böyle örnekler verip sapıttılar. Artık onlar, hiçbir çıkış yolu bulamazlar.”[57]

De ki: “ Ben peygamberler arasında türedi biri değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıyım.”[58]

Bu beyanlara rağmen hâlâ peygamberi/peygamberleri farklı bir varlık olarak görmek isteyenlerin ya itikadında ya da zihniyetinde bir bozukluk olduğu düşüncesindeyim.

Peygamberler adına iftiralar, uydurmalar başını alıp gitmektedir. Bunlara dur diyebilmek için de ifade edildiği üzere Peygamber’i Peygamber kılan vahyi doğru anlamak ve anlatmak lazım gelir. Özellikle de “hadis” adı altında çeşitli mesnetsiz yakıştırmalarda bulunanlar arasında kendilerini “Müslüman” olarak addeden şahısların varlığı gün geçtikçe artış göstermektedir. Kur’an üzerinden herhangi bir düşmanlık geliştiremeyeceğini düşünenler, dinin peygamberleri üzerinden hareket ederek dini çökertme peşindeler. Onların bu tuzaklarından haberdar olan Allah’ın tuzağı da çok çetindir.[59]

Bilindiği üzere hadis terimi, lügatte söz anlamına gelirken dini literatürde ise Peygamber’e ait ifadeler olarak anlatılmaktadır. ‘Peygamber yaşamı boyunca çeşitli olay ve olgulara mukabil sözler sarf etmiş, emirlerde bulunmuş ve hüküm koymuştur’ şeklinde bir anlayışın varlığı sonucunda, hadis ilminin de o şekilde varlığı zorunlu bir hal almıştır. Buna bir nevi vahyi gayri metluv ilmi de denilmiştir. Vahyi gayri metluv da Kur’an dışında peygamber’e gönderilen vahiy demektir. Bir görüşe göre Kur’an’da olmayıp Peygamber’in din adına zikrettiği şeyler bu ilim kapsamına alınmıştır. Böyle bir düşünceyle bir nevi Kur’an’ın, Peygamber hayatıyla ancak tam olabileceği iddia edilmiştir. Kısaca ‘Kur’an’da olması gereken her şey yoktur, Peygamber’in varlığı ile ancak Kur’an anlaşılıp hayata geçirilebilir’ şeklinde görüşler beyan edilir.

Yüce Allah’ın ise bu konuda çok daha farklı bir beyanı olmakla birlikte bu tür düşüncelerin, tamamen algı operasyonundan ibaret olduğunu şu ayetlerle görmekteyiz:

“İşte böylece Biz, Kur’an’ı apaçık ayetler halinde indirdik…”[60]

“Özünde açık ve hakikati açıklayıcı olan bu kitabın değerini bilin…”[61]

“İman eden ve ıslah edici iyiliklerde bulunanları küfrün karanlıklarından imanın aydınlığına çıkarmak için size Allah’ın apaçık ayetlerini okuyan bir elçi gönderilmiştir…”[62]

“Andolsun Biz, sana hakikatin apaçık delillerini indirdik. Yoldan sapmış kimselerden başkası bunları İnkâr edemez.”[63]

“Ey İnsanlar! Artık Rabbinizden size hakikatin belgesi geldi. Biz de size aydınlatıcı bir ışık gönderdik.”[64]

“Zira gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onu başkası değil sadece Allah bilir. O, karada ve denizde olan-biten her şeyi bilir; hiçbir yaprak düşmezki O, bunu bilmesin. O, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”[65]

“Elif-Lam-Ra! Bunlar, kitabın ve apaçık Kur’an’ın ayetleridir.”[66]

“Oysa tam aksine Kur’an, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde apaçık ayetler halindedir. Bizim ayetlerimizi zalimlerden başkası İnkâr edemez.”[67]

“Biz Peygamber’e şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. O kitap, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık Kur’an’dır.”[68]

7.1.3. Vahiy mi(Kur’an)  mübeyyin,  Peygamber mi?

Mübeyyin kavramı da tıpkı mübelliği terimi gibi ismi Arapça kökenli bir kelime  olup açıklayan, ortaya koyan ve meydan okuyan anlamına gelmektedir.

Anlamı kapalı olan herhangi bir sözü açmak, anlaşılır hale getirmek, anlam kapalılığını gidermek, mübhematı ortadan kaldırmak, müşkili çözmek gibi manalarında kullanılan beyyine ifadesi, İslam düşünürleri arasında ithaf adresi sebebiyle tartışmalı bir hal almıştır. Yani bu kelime, Kur’an’ın kendisi için mi yoksa Peygamber’in Kur’an’a yönelik girişimlerinden kaynaklı olarak mı kullanılmalıdır gibi anlam belirsizliği içerisinde tam bir mutakabat sağlanamamıştır. Böyle bir anlaşmazlığın sebebini de yine aynı şekilde Kur’an’ı yeterince okuyamadığımız teşkil eder. Çünkü beyyineden türeyip mübeyyin kalıbında gelen bu kavramın Kur’an’i kullanımlarına bakıldığında istisnasız bütün kullanımlarda hedef Allah Teala ve Kur’an’ın kendisi olmuştur.[69]

Peygamber için sadece tebliğ veya mübelliğ sıfatları kullanılırken[70]; Allah veya Kur’an için de mübeyyin veyahut bu kelimenin türediği kökten türemiş tebyina, mubin gibi kalıplar kullanılmaktadır.

Bazı kimseler, peygamber’e saygı niyetiyle adeta peygamber’i beşerlikten çıkarıp yüceltme boyutuna getirmeye çalıştılar. Tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa’ya duydukları aşırı saygı sonucunda meydana gelen sapıklıkları örneğinde olduğu gibi aynı durum maalesef Hz. Muhammed için de yapılmış ve yapılmaya da devam edilmektedir. Bunu en iyi yapanlar da yine peygamber’i örnek aldığını iddia edenler olmuştur. Müfessir kimliğiyle tanınan Mehmet Okuyan’ın dediği gibi: “Güya Kur’an ile meşgul olanlar peygamberi ihmal ediyorlar. Halbuki bir adamın Kur’an’ın Müslümanı olması demek Hz. Muhammed’in örnekliğini otomatik olarak takip ediyor olması demektir.”[71] Buradan anlaşılması gereken şey, peygamberi İnkâr etmek veya devre dışı bırakmak, kendisine yöneltilen asılsız iddiaları bertaraf etmek değil; aksine peygamberi İnkâr etmek veya devreden çıkarmaya çalışmak, onun şahsına atfedilen asılsız ve iğrenç tabirleri kabul etmekle olur. İşte bunun şuurunda olmayan kimseler de ne idüğü belli olmayan sözlere hadis kılıfını giydirerek o uydurukları İslam imiş gibi yaşamakla kendilerini Müslüman zannetmişlerdir. Aynı önemle Peygamber’in Kur’an’ı tamamlar potansiyeline sahip olduğunu, Kur’an’ın eksik olup peygamber ile bir bütün olduğunu, Kur’an’ın apaçık olmayıp peygamber ile mübin kılındığını iddia edenlerin dayanakları da zaten bu uyduruk din anlayışına zemin hazırlayan “hadis” adı altında toplanılmış hurafe kaynaklardan başka bir şey olmamıştır.

Elbette ki peygamber veya peygamberlerin, din adına söylemleri olmuştur. Zaten bir sözün peygamber tarafından söylenmiş olabileceğini öne sürmek için o sözün çeşitli ilmi kritiği yapılmış ve yapılmaya devam edilmektedir. İlmi seviyesi Kur’an ile çelişmeyen her bir sözün kıymeti bizim için tartışılmaz bir öneme sahiptir. Ancak akli ve nakli delillere birebir çelişki arz eden sözleri peygambere atfetmek ve bu sözler üzerinden getirim elde etmeye çalışmak sadece din düşmanı kimseler olmuştur. Allah, böyle kimseleri de beyinsiz olarak nitelendirmektedir.

Dolayısıyla zikredilen ayetlerden de anlaşıldığı üzere peygamberlerin de birer beşer oldukları; onların mübeyyin değil, mübelliğ bir konumda oldukları; asıl mübeyyin olanın yaratıcı ve O’nun vahyi olduğu; peygamberlere atfedilen her bir sözü önce vahye sunulması gerektiği şüphesizdir.

7.1.4. Peygamberlerin vahyi anlayış metodu

Peygamberler, vahyi yaşama hususunda sadece kendilerine vahyedilenlere uyulmuştur. Onların iki yönü vardır: Peygamberlik ve beşer yönleri. Peygamberlik sıfatlarıyla hiçbir peygamber asla yanılgıya düşmemişler, asla yanlış yönlendirmemişler ve vahiy dışındaki durumlarını din olarak asla kimseyi sorumlu kılmamışlardır. Bu bilinçle hareket eden peygamberler, yine aynı şekilde vahiyle de müjdelenmişlerdir. Onların müjdelendiği en güzel şey peygamber oluşları ve vahiyle muhatap olmaları olmuştur. Bunlardan daha güzel bir haber ve müjde olamaz. Peygamberler aynı şekilde aldıkları vahyi eksiksiz ve dosdoğru bir şekilde insanlara sunmuş ve o şekilde de yaşamışlardır.

Peygamberlerin vahiy kimliğiyle sahip oldukları bir diğer özellik de vahyi asla çarpıtmadıklarıdır. Hatta peygamberlerin emin oluşları, düşmanları tarafından bile takdirle karşılanmış ve bu sebeple Hz. Muhammed’e “Muhammed-ul Emin” şeklinde hitap edilmiştir. Güvenirlilikleri vahiyle teyit olunmuş bu insanlar, hiçbir şekilde kimseyi kayırmamış, kimseye iltimas uygulamamış ve kimseyi de ötekileştirmemişlerdir.

Elbette zelle adı verilen küçük hataları da olmuştur; ancak o hatalar da derhal vahiyle düzeltilmiş ve vahiy tarafından da peygamberler uyarıyla muhatap olmuşlardır. Bu durumun en belirgin örneklerinden birisi, Hz. Muhammed, dönemin devlet liderlerine veya İslam dışı din mensuplarına dini anlattığı esnada âmâ birisi olan Ümmü Mektum, o meclise iştirak eder. Peygamber, o esnada konuşuyorken onun arkasında kendisine seslenen bu zat, dini öğrenmek istediğini söylese de Hz. Muhammed, sözünü devam ettirerek diğer heyetle ilgilenmeye devam etmiştir. Bunun üzerine kırılan Ümmü Mektum, Hz. Muhammed’in kendisinden dolayı Allah tarafından uyarılan kişi olarak tarihe geçmiştir. Bu olay, Abese Süresinde şu şekilde anlatılmaktadır:

“O kişi surat astı ve sırtını dönüp uzaklaştı. Elçiye âmâ geldi diye… Ve (sana gelince Ey Nebi!)sen nereden bileceksin o (müşrik) arınacağına dair ihtimal bulunduğunu veya alacağı dersin kendisine yarar sağlayacağını? Fakat kendi kendine yettiğini sanan kimseye gelince: Sen bütün ilgini ona yönelttin: oysa onun arınmamasının sorumlusu sen değilsin. Fakat sana büyük bir iştiyakla gelen var ya: -ki o Allah’a saygıda kusur etmez- işte sen onu ihmal ediyorsun.”[72] Bunun üzerine siyer ilminin naklettiğine göre Hz. Muhammed ne zamanki o zatla karşılaştığında kendisine : “Ey kendisiyle uyarıldığım falanca” şeklinde hitap ettiği kaydedilir.

Kur’an’ın ısrarla belirttiği Peygamber’in beşer olması keyfiyeti, beraberinde birtakım zaaflarının olmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Yalnız burada beşeri zaaftan ne kastedildiğinin ortaya konulması gerekir. Beşeri zaaftan kastedilen, risalet görevini ifaya matuf noksanlıklar olmayıp sırf onun insan olmasından kaynaklanan beşeri zaaflardır.  Zira onun risalet görevini yerine getirirken dinin genel ilke ve esaslarına ilişkin hususlarda unutma, yanılma ve gaflet gibi herhangi bir zaaf içerisine girmesi söz konusu değildir. Ama adaba ve geleneklere ilişkin durumlarda unutmanın olması dinin aslına bir zarar vermez. Kaldı ki birinci durum söz konusu olsaydı, Cenab-ı Hak tarafından uyarılırdı. O halde Peygamberlerin beşeri zaaflarından maksat, insani yönleriyle ilgili tabi-fıtri ihtiyaçlarıdır. Bu, bütün insanlık için geçerli bir olgudur. Hz. Peygamber’in beşeri zaaflara maruz kalması, onun peygamberliğine herhangi bir nakisa getirmez.  Bu zaafların onun peygamberliği ile ilgili olmayıp sadece beşeri yönüyle ilgilidir. Bu beşeri zaaflar acıkma, susama, uyuma, hastalanma, üzülme, imrenme, sabır(sızlık), acelecilik, unutma, yanılma, hata ve isabet, ölüm, bilgisinin ve gücünün sınırlılığı gibi bütün insanlarda mevcut bulunan özeliklerdir. Nitekim Nisa Suresinin 28. Ayetindeki: “İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” İfadesindeki zaaf, insanın zikredilen özelliklere sahip olduğunun bir delili olsa gerektir. İnsan hiçbir şeyden müstağni olmayıp daima ihtiyaç sahibi durumundadır. İnsanı ilahlık özelliğinden ayıran da budur.[73]

Yüce Allah’ın korumasında olan peygamberlerin tümü de muhakkaktır en çetin imtihanlar içerisinde olmuşlar ve hiçbir surette davalarından vazgeçmemişlerdir. Onlardaki bu vahiy anlayışı, karşı tarafı daima bir korku haline bürümüş; en yakınlarından gelen tehditlere de asla boyun eğmemişlerdir. Nitekim vahyin müjdelendiği ilk dönemlerde Hz. Muhammed başta en yakınlarından hakaret ve tehditler işitmiş e bununla da kalmayıp Hz. İbrahim’e yaptıkları gibi kendisini de ölümle korkutmaya çalışmışlardır. Ancak Allah’ın yardımı sayesinde bütün peygamberler de en nihayetinde görevlerini en güzel şekilde ihya etmişlerdir. Onlardan bize kalan emanete sahip çıkmak üzerimize farz olmakla beraber onlar gibi yaşamak da o denli emir telakki eder.

Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Lehebler geçmişte olduğu gibi hâlâ da var olmaya devam etmişler. Ancak aynı şeyi Mus’ablar, Aliler, Fatımalar için söylenemez. Çünkü beyinsiz takımı, davalarına çok sadık iken;  maalesef  Müslümanlar çeşitli mezhep, meşreb, fırka ayrımı içerisinde Allah’ın ipine yeterince sımsıkı sarılamamış durumdalar.[74]

Peygamberlerin vahyi anlayış metodunda birlik, beraberlik, kardeşlik hukukunu gözetme, saygı, sevgi, hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma v.s. hakim iken sonraki nesillerin vahyi anlayış metodu da ne yazık ki cemaatleşme, rant sağlama, reyting kırma, ötekileştirme, mezhepleşme, ayetlere tabiri caizse takla attırma, israiliyyat adına bilgileri İslam zannetme; âlimlerin, fakihlerin düşüncelerini saltanat kabul etme ve dinselleştirme, Allah ile insanları kandırma v.s. şeklinde şekil bulmuştur. Bu karşılaştırmayı veya farkı ortaya koymak için vahye ve vahyin bulunduğu dönemin yaşantısına bakmak yeterli olacaktır.

Peygamberlerin beşer yönleri, din kabul görülmeyip sadece kendilerini ilgilendiren alan olmuştur. Mesela onların hangi yemeği sevdikleri, kimlerle evlilik yaptıkları, ne tür giysiler giydikleri ve günlük işlerdeki tavsiyeleri tamamen şahsi olup vahiy kaynaklı değildir. Kısaca bugünkü insani yönümüzü teşkil eden uygulamalarımız gibi onların da o yaşantıları dinselleştirilemez ve katiyen “sünnet” adı altına dine sokulamaz. Peygamberin bize bıraktığı en güzel sünnet, Kelamullah’tır.

Son veda hutbesinin orijinalinde Hz. Muhammed’in bize miras olarak bıraktığı tek şey Kur’an olduğu halde sonrakilerin menfi ihtiyaçları gerekçesiyle bu hutbenin içeriği de tıpkı önceki mushafların içeriğinin bozulması gibi bozulmuş ve bozulmuş haliyle o hutbe üzerinden peygamber’e çeşitli hakaretler, fon müzikleri eşliğinde dillendirilmekte; dinleyenlerin de cahilliğinden kaynaklı olarak o hakaretler din diye aşılanmaktadır. Allah, bir insanın aklıyla dalga geçmenin faturasını elbette kesecektir. Ancak bu din tüccarları kadar bunlara sessiz kalanlar da aynı ölçüde sorumludur. Bu gerekçelerle de Kur’an hakikatinden uzaklaşıldığı için de ahiret yurdunda Hz. Muhammed bizleri Allah’a şikayet edecektir.[75] İslam, akla hitap eder, akıllı insanı muhatap alır. Aklını kullanmayanların bu dinde nasiplenmeleri söz konusu dahi edilemez.

8. Peygamberlere imanın gerekliliği bağlamında farklı yaklaşımlar

Kur’an’da Peygamberler, Resul[76], Nebi[77] ve dolaylı olarak çeşitli atıflar şeklinde yer almaktadır. Kur’an-ı Kerim’de her iki kelimenin bazen aynı peygamberler için kullanılması bazen de bu kelimelerin ayrı ayrı kullanılması resul ile nebi arasında bazı farkların olup olmadığı hususunda görüş ayrılıklarına neden olmuştur.[78]

Kur’an’da, resul kavramı, hem elçi hem de elçinin tebliğ ettiği şey anlamında kullanılmaktadır. Elçi anlamındaki kullanımı, insan ve melekleri içine alır. Resul kelimesi ile insan kastedildiğinde, risalet dışında, bir insanın diğer bir insana gönderdiği elçi anlamının yanı sıra, nebi yani Allah’tan risaletle ilgili vahiy alan ve bunu tebliğ etme görevi olan kişi ile, nebi olmayan yani risaletle ilgili bir vahye muhatap olmayan ancak risaleti tebliğ eden kişi anlamında kullanılır. Nebi vasfını taşımayan resuller, Allah’ın risaletini tebliğ gayreti içinde olan herkes olabileceği gibi bir nebinin göndermiş olduğu kişiler de olabilir. Resul kelimesinin, nebi yani kendisine risaletle ilgili vahiy indirilerek değeri yükseltilmiş ve kendisine indirileni resul sıfatıyla tebliğ eden kişi anlamında nebinin sıfatı olarak kullanıldığı dikkate alındığında, her nebinin resul ancak her resulün nebi olmadığı ortaya çıkar.[79]

Peygamberlerin görevlerine daha önce değindiğimiz için bir daha değinme gereğinde bulunmaksızın sadece din için sebep zorunluluk arz ettiği noktasında açıklamalar yapmakla yetinerek bu anlamda vücut bulmuş eleştirilere de bir nebze de olsa cevap verme gayretinde bulunacağım.

Peygamberler ifade edildiği üzere belli bir amaç üzere gönderilmişlerdir. Peygamberliği hak etmek diye bir durum olmayıp sadece seçilmekle peygamber olunacağı açıktır. Peygamberlik, doğrudan Allah’ın iradesiyle verilen bir görevdir. Allah, uygun gördüğü kişiyi kendi tercihi sonucunda peygamber kılarak onu insanlığa şahit, müjdeleyici, uyarıcı tayin eder.[80]

Bunu haksızlık/adaletsizlik veya kayırma olarak görenler de yok değiller. Ancak hiçbir şekilde haksızlığın veya kayırmanın olduğu mevzu bahis bile olmayıp asıl adaletsizlik, peygamberlerin gönderilmeyip vahiyden sorumlu tutmak olurdu ki Allah Teala zaten adaleti sonsuz bir varlık olarak hiçbir itiraza mahal vermeyecek derecede mükemmel bir yasa içerisinde bizi yaratmış ve bize sorumluluklar yüklemiştir.

8.1. Peygamberler neden gereklidir?

Peygambersiz bir dinin varlığını ileri sürmek için o dinin özünü tekrar gözden geçirmek gerekli olacaktır. Çünkü peygamberler hiçbir zaman keyfi bir hal ile gönderilmeyip asıl gönderilmelerinin temelinde yatan olgunun, o dinin insanlara ulaşabilmesi ve nihai sonuca erişmesidir. Dinlerin muhatabı olan insanların, kendilerine yüklenilen misyonun farkına varabilmeleri için onlara rehberlik edecek birisinin olması varlık itibariyle zorunluluk arz etmektedir. Bu zorunluluk, yaratıcı için olmayıp yaratılanların ihtiyaçtan doğan gerekçelerinden kaynaklıdır. Çünkü Allah’a hiçbir sebeple ve hiçbir konuda zorunluluk atfedilemez ve hiçbir şey de vacip kılınamaz. İradesi yönünde yaratma veya yaratmama kudretine sahip olan yüce varlığın, dinler için uygun gördüğü esas ise peygamberlerin gönderilmesi olmuştur. İnsanlar, peygamberler geldikleri halde hâlâ hatalar yapabiliyorlarsa, hâlâ bazı şeyleri İnkâr edebiliyorlarsa o takdirde peygambersiz bir dinin varlığını tahayyül etmek de bu yönde imkânsızlaşır ki böyle bir şey de insanlar için mümkün olamayacaktır.

Peygamberlerin varlığı, dinler için bir fazlalık değil, gerekliliktir. Nasıl ki okul hayatında bir öğrenci, öğretmenler gözetiminde eğitim-öğretim hayatı içerisinde oluyorsa Allah’ın kurduğu düzen ve yasa içerisinde gönderilen peygamberler eşliğinde de imtihan hayatı yaşanmaktadır. Peygamberlerin bu hassasiyeti ise şüphesiz vahiyledir. Bugün fiili olarak peygamberin yokluğuna hükmedilebilir; ancak bu yokluk tamamıyla beşeri yönde olup peygamberliğin hâlâ devam ettiği de  peygamberlerin tebliğ göreviyle sorumlu tutulduğu vahiy sebebiyledir.

Peygamberlik, aslolarak Allah’ın bir tercihi sonucu olup vahyin, insanlara ulaştırılması noktasında zorunluluk taşır. Allah dilemiş olsaydı vahyi direkt insan kalbine nakşedip o şekilde de insanları sorumluluk altına alabilirdi. Fakat böylesi bir varsayımın gerçekleşmesi halinde çeşitli itirazlar meydana gelmiş olup imtihan sırrı kalmamış olurdu. Daha önce de değindiğimiz gibi vahiy, insan fıtratına kodlanmış durumdadır. Yapılması arzu edilen şey de sadece kitaplar ve peygamberler vasıtasıyla kodlanan vahyin hatırlatılmasıdır.

Peygamberlerin varlığı, Allah için bir zorunluluk değil, insanlar için bir zorunluluktur.  Peygamberleri göndermekle Allah tercihte bulunmuştur. Ortada bir tercih varsa zorunluluk aidesi hükmünü yitirir. Allah, mülkünde dilediğini yapma, gerçekleştirme iradesine sahiptir. Bu noktada iki görüş kendini göstermiştir. Birincisi, Allah’a zorunluluk atfeden; ikincisi ise Allah’ın iradesine saygı duyan.

Bazı görüşe göre Allah, ihtiyaç duyduğu için Peygamberleri göndermek zorunda kalmıştır. Bu düşünceye sahip insanlar veya mezhepler, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı; ihtiyaç üzerinde konumlanmış bir varlığın Allah olamayacağı gerçeğini göz ardı etmişlerdir veya bu ilmi idrak edememişlerdir.

Yüce Allah, dilemiş olsaydı beşeri değil melekleri peygamber olarak gönderir ve o şekilde bizi imtihana tabi tutardı. Ancak böyle bir şey olduğunda insanlar, meleklerin yapısını bahane ederek yine de İnkâra düşerlerdi.

Melekler bir bakımdan üstün vasıflı varlıklardır. Bizden farklı olarak nurdan yaratılmış olan, yiyip içmeyen, amaç edinen yere ışık hızından da daha hızlı surette varabilen, evlenme-boşanma durumları ve hissi duyguları olmayan, nefisten arınık olup irade sahibi olmayan, her emredilene katiyen eksiksiz bir şekilde tabi olan varlıklar oldukları, Kur’an’ın anlatımları sonucunda  bilinen bir gerçektir. İşte vahiy mushafları, bu varlıklar tarafından direkt insanlara ulaştırılmış olsaydı insanlar onları örnek alma konusunda kendilerini aciz göstererek çeşitli bahanelerin arkasına sığınacak ve bugün olduğu gibi aynı şekilde İnkârlarında sebat içerisinde olacaklardı.

Kalbi katılaşmış, gözleri kör ve beyni kemikleşmiş insanlar, inanmak istemedikleri zaman kendilerine göre sebepler üreterek güya akıllıca bir şeyler yaptıklarını zannedecekler; ama onlar, asla bu inatlarında başarı arzusuna nail olamayacaklar. Hidayet yolunda olanların hidayeti de Allah’ın izniyle an itibariyle vuku’ bulacaktır.

Nihayetinde peygamberlerin insanlar arasında seçilip gönderilmesinin gerekçesi, vahyin uygulama metodunda imkânsızlık düşüncesini bertaraf etmek ve insanların da bu peygamberleri örnek almalarında hiçbir zorluğun olmayacağı gerçeğini göstermektir. Sonuç böyle olunca da Allah’ın mesajlarına kulak vermek ve hayatına uygulamak isteyenler olmuş; vahye uyanlar müjdelenmiş; beyinsizler de karanlığın dibinde yaktıkları ateşler içerisinde yanıp tutuşmuşlardır. O yüzden Allah Teala, kimseye kaldıramayacakları yükü yüklemeyerek[81] üstesinden gelinebilecek bir hayatı insanlara sunmuştur ki insanlar bununla mutluluğa ve huzura erişebilsin.

8.2. Vahiysiz peygamberlik mümkün müdür?

Peygamberlik, vahiyle mümkündür. Allah’tan vahiy almayan bir insanın peygamber olması düşüncesi, tarihin hakikatlerinde taptazedir. Zira bu gerekçeden ötürü ‘Müseylimet-ül Kezzab’ diye nitelendirilen bazı şahıslar, zaman içerisinde kendilerini peygamber olarak gösterip insanları aldatmaya yönelik adımlar atmışlardır. Tarihin verilerine bakıldığında bu isimler arasında kendini gösteren ilk kişi, Esved-ül Ansi’dir. Daha sonrasında Tuleyha b. Huveylid, Secah, Müseylime gibi isimler de peygamberlik iddiasında bulunan kişiler olmuştur. Bu insanların böyle bir iddiada bulunmalarının temel dayanağını büyük güç sahibi olmaları oluşturmaktadır. Aralarında hiçbir gücü olmayıp kendini peygamber ilan edenler olduysa da ekseriyetin peygamber iddiası, sahip oldukları siyasi, ekonomik gibi güçler olmuştur. Bu tip insanlar, ‘Allah’tan vahiy almadan da peygamber olunabilir’ anlayışı gereği hareket ederek kendilerini bu unvana layık gördüler; ancak Allah’ın onları layık gördüğü yer ise Cehennem ateşi olmuştur.

Sonuç itibariyle peygamberliğin ilk şartı, vahiy almış olmalarıdır. Bu ön şartın beraberinde getirdiği diğer sorumluluklar da kendilerine bahşedilen vahiyle bildirilmiş ve bu unvana layık kimseler de vahyin ışığında tebliğde bulunmuşlardır.

8.3. Peygamberlik vahyin geliş amacı mı yoksa sonucu mu?

Peygamberlik bir vahiy nedeni değil, sonucudur. Çünkü vahiy, peygamberliğin zorunlu nedenidir. Amaç ile aracı karıştırmamak gerekir. Peygamberlik müessesesi, vahyin insanlara ulaşma boyutunda araç niteliğinde olup büsbütün tebliğ görevinin getirdiği sorumluluk gerekçesiyle birer örnek kurumudur. Aksi takdirde peygamberliği tanıtan vahiy ile vahiy sonucunda tanınan peygamberliğin var oluş konumları karıştırılırsa o zaman hâşâ Allah, peygamberliğin ikinci planına itilmiş olacaktır ki bu da büyük bir hakaret, iftira ve cahillik olmuş olacaktır.

Daha önce de zikredildiği gibi tüm peygamberler, Allah’ın yasalarını tanıtmakla birer elçilik görevini üstlenmişlerdir. Allah’ın hiçbir yasasında gizlilik bulunmadığı için peygamberlere de açıklayacakları bir konu olmamıştır. Çünkü Yüce Yaratıcının yasası, her halükarda apaçık ortadadır. Peygamberlere düşen görev de, sadece ve sadece bu yasayı olduğu gibi insanlara ulaştırmak olmuştur. Yüce Allah, bu görevlendirmeyi, seçtikleri peygamberlerine sunarken hiçbiri arasında fark gözetmeden hepsine de aynı adalet ölçüsü ile yaklaşmış ve hiçbirisini de mehcur bırakmamıştır. Bu ilmi de nitekim Peygamberlerin var oluş gerekçesi olan vahiylerden almış bulunmaktayız ki bu vahiy, peygamberleri bize en güzel şekilde tanıtan ilahi kaynaklardır.

Sonuç

     İlk insanın yaratılmasından bu yana hak ve batıl sürekli bir savaş halinde olmuş ve daima kazananı hak olmuştur. Hak davanın hüküm sürdüğü her dönemde mutlaka İnkâr politikaları da o denli şiddetli olmuştur. Ele aldığımız hakikatleri yine hakikatler ışığında dile getirmeye gayret ettik. Yapılması gerekenler, Allah’a tam bir teslimiyette bulunmak ve menfi duygularımızı bir kenara bırakarak bahşedilen bu düzeni lehimize çevirmektir. Allah’ın bizim için düzenlediği ve hizmetimize sunduğu tüm gerçekler -önceki yasaların kucaklayıcısı ve tasdikçisi- Kur’an’dadır.

Kur’an, İslam’ın kutsal kitabı olup özgün ve otantik haliyle elimizdedir. Tek bir ayeti bile değişmemiştir. Bu yönüyle diğer tüm semavi kitaplardan farklıdır. Kur’an’ın yanında diğer özgün bir kaynak ise Hz. Peygamber’in sözlerini, uygulama ve davranışlarını kapsayan sünnettir. Bu iki kaynağa Müslüman âlimlerin içtihat ve icmaları da eklenmelidir. Ancak dini canlanmanın temel esprisi içinde İslam’ın anlamına yakından bakmak gerekmektedir. Böylece hem İslam’ın temel niteliği, hem de öngördüğü bireyin ve toplumun temel karakteristikleri daha iyi anlaşılacaktır.[82]

Zaman içerisinde dinlerin ve ideolojilerin farklılaşması hasebiyle aynı yaradılış kanununa mensup insanlar, birbirlerine düşman kesildiler ve adeta biri diğeri için tehdit unsuru haline geldi. Tıpkı bunun gibi İslam’a mensup olmaları nedeniyle inançsızlar ve münafıklar, Mü’minler’den nefret etmekte, onlara karşı kin beslemekte, Mü’minler’e bir zarar dokunduğunda sevinmekte, bir iyiliğe ulaştıklarında ise moralleri bozulmaktadır.[83] Bundan dolayı Müslümanları ve kafirleri birbirinden ayıran iki şey, bilgi ve davranıştır. Yani ilk önce efendinizi tanımalı, emirlerinin ne olduğunu, isteklerini nasıl yerine getireceğinizi, O’nu memnun edecek ve etmeyecek hareketleri bilmelisiniz. Bunlar bilindikten sonra ikinci adım kendi isteklerinizi Efendinizinkilere göre değiştirip gerçek birer kul olmaktır. Eğer gönlünüzden Efendinizin yasakladığı bir şeyi yapmak geçiyorsa bu yasağa uymalısınız. Eğer size iyi gelen bir şeye Efendiniz kötü diyorsa, onu kötü olarak kabul etmelisiniz. Yapılmasını zararlı bulduğunuz bir işi eğer Efendiniz yap diyorsa, bu sizin için can ya da mal kaybına sebep olsa bile yapılması gerekir. Aynı şekilde belirli bir işten çıkar sağlamayı umuyorsanız ve Efendiniz bunu yasaklamışsa, size dünyanın bütün hazinelerini getirecek de olsa ondan vazgeçmelisiniz.[84] 

Kaynaklar 

ARSLAN Hulusi, BOZKURT Mustafa, Sistematik Kelam, s.314, TDV Yayınları, 2016, Ankara.

AYDIN, M. Said, Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, s.6, 2014, İzmir.

BAĞCI, H. Musa, Beşer Olarak Peygamber, s.146-147, Ankara Okulu Yayınları, 2014, Ankara

Fazlu’r Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, çev: Doç. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ, s.139, 2014, Ankara.

GÜLER, İlhami, Allah’ın Ahlakiliği Sorunu, Ankara Okulu Yayınları, s.12, 2016, Ankara.

HÜKELEKLİ, Hayati, s.7, Din Psikolojisi, TDV Yayınları, 1996, Ankara.

İSLAMOĞLU, Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an-Gerekçeli meal, Düşün yayıncılık, s.995, I. Baskı,

2008, İstanbul.

İSLAMOĞLU, Mustafa, Kur’an ve Peygamberi Hz. Muhammed, s.9-10, Düşün Yayıncılık,  2015, İstanbul.

KURT, Abdurrahman, Din Sosyolojisi, s.43, Sentez Yayıncılık, 2016, İstanbul.

NECATİ, M.Osman, Kur’an ve Psikolojisi, s.79, Fecr Yayınevi, 1998, Ankara.

OKUYAN,Mehmet, Fatır Suresi tefsiri 39-45,  https://youtu.be/

ORUM, Fatih, Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar Nebi ve Resul, s.46-47, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2016, İstanbul.

Seyyid ebu’l- âlâ el- Mevdudi, Gelin Müslüman Olalım, (Çev: Filiz Handan TÜREDİ),s.44, Pınar Yayınları, 2011, İstanbul.

SÖNMEZ, Vecihi, Şevkani ve itikadi görüşleri, s.299, Gece Kitaplığı Yayınları, 2016, Ankara.

SÖNMEZ,Vecihi, Şevkani ve İtikadi Görüşleri, s.300, Gece Kitaplığı Yayınları, 2016,Ankara.

SÖNMEZ,Vecihi, Şevkani ve İtikadi Görüşleri, s.366, Gece Kitaplığı Yayınları, 2016, Ankara.

SÖNMEZ, Vecihi, “İman İslam İlişkisi ve ideal Mü’min”, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, s.138, Sayı: 15,  2008,

YILMAZ, Hakkı, Kur’an Işığında Halis Din ve Dinde Elçilerin Yeri, İşaret yayınları, s.15, II.Baskı, 2016, İstanbul.

www.salom.com

Hanok, 8/1-8

 

[1] Nisa, 4/136.

[2] SÖNMEZ, Vecihi, Şevkani ve itikadi görüşleri, s.299, Gece Kitaplığı Yayınları, 2016, Ankara.

[3] SÖNMEZ, Vecihi, Şevkani ve İtikadi Görüşleri, s.300, Gece Kitaplığı Yayınları, 2016, Ankara.

[4] Hucurat, 49/14.

[5] Bakara, 2/242; Al-i İmran, 3/7,118,190;  Enfal, 8/22; Yunus, 10/100.

[6] Al-i İmran, 3/3-4.

[7] Nisa, 4/136.

[8] Yunus, 10/44, 47, 54;  Hud, 11/101, 111, 117;  Nahl, 16/33, 118;  İsra, 17/71;  Bakara, 2/282;  Al-i İmran, 3/21;  Nisa, 4/58.

[9] SÖNMEZ, Vecihi, Şevkani ve İtikadi Görüşleri, s.366, Gece Kitaplığı Yayınları, 2016, Ankara.

[10] Bakara, 2/136.

[11] Bakara, 2/285.

[12] Fatır, 35/1; Hacc, 22/75.

[13] Bakara, 2/101.

[14] Tekvir, 81/19; Hakka, 69/40.

[15] A’raf, 7/37; En’am, 6/61.

[16] Meryem, 19/19; Hud, 11/69; Ankebut, 29/31.

[17] Hud, 11/77;  Hicr, 15/58,60; Zariyat, 51/31-34.

[18] Yunus, 10/21; Zuhruf, 43/80.

[19] A’raf, 7/143.

[20] Hicr, 15/21; Taha, 20/40; Mü’minun, 23/18; Ahzab, 33/38; Zuhruf, 43/11; Kamer, 54/49; Talak, 65/3.

[21] Fatiha, 2/2-4.

[22] Bakara, 2/4, 62, 126.

[23] Bakara, 2/62, 220.

[24] Al-i İmran, 3/56, 77.

[25] Nisa, 4/18, 38.

[26] Maide, 5/5,69.

[27] En’am, 6/32.

[28] En’am, 6/160; Yunus, 10/27.

[29] Hucurat, 49/16

[30] İSLAMOĞLU, Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an-Gerekçeli meal, Düşün yayıncılık, s.995, I. Baskı, 2008, İstanbul.

[31] YILMAZ, Hakkı, Kur’an Işığında Halis Din ve Dinde Elçilerin Yeri, İşaret yayınları, s.15, II.Baskı, 2016, İstanbul.

[32] www.salom.com

[33] II. Hanok, 8/1-8.

[34] Bakara, 2/62.

[35] Fazlu’r Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, (çev: Doç. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ), s.139, 2014, Ankara.

[36] Bakara, 2/61.

[37] En’am, 6/25; Yasin, 36/10.

[38] Bakara, 2/10; Tevbe, 9/125.

[39] Enbiya, 21/68.

[40] Hud, 11/78-80.

[41] Nisa, 4/157.

[42] Enbiya, 21/59.

[43] Al- İmran, 3/67.

[44] Maide, 5/67, 99; A’raf, 7/59-93; Nahl, 16/35, 43, 44, 82; Ra’d, 13/40; Ankebut, 29/16-18; Şura, 42/47, 48; Ahkaf, 46/35; Nur, 24/54; Yasin, 36/16, 17; Hud, 11/50-56; Teğabun, 64/12.

[45] Maide, 5/116-119.

[46] Ahzab, 33/38, 39.

[47] Al-i İmran, 3/19.

[48] KURT, Abdurrahman, Din Sosyolojisi, s.43, Sentez Yayıncılık, 2016, İstanbul.

[49] HÜKELEKLİ, Hayati, s.7, Din Psikolojisi, TDV Yayınları, 1996, Ankara.

[50] AYDIN, M.Said, Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, s.6, 2014, İzmir.

[51] GÜLER, İlhami, Allah’ın Ahlakiliği Sorunu, Ankara Okulu Yayınları, s.12, 2016, Ankara.

[52] İSLAMOĞLU, Mustafa, Kur’an ve Peygamberi Hz. Muhammed, s.9-10, Düşün Yayıncılık,  2015, İstanbul.

[53] İsra, 17/93.

[54] En’am, 6/50.

[55] Fussilet, 41/6.

[56] Kehf, 18/110.

[57] Furkan, 25/7-9.

[58] Ahkaf, 46/9.

[59] Enfal, 8/30.

[60] Hacc, 22/16.

[61] Zuhruf, 43/2.

[62] Talak, 65/11.

[63] Bakar, 2/99.

[64] Nisa, 4/174.

[65] En’am, 6/59.

[66] Hicr, 15/1.

[67] Ankebut, 29/49.

[68] Yasin, 36/69.

[69] Bakara, 2/242; Hacc, 22/16; Nahl, 16/89; Zuhruf, 43/2; Sebe’, 34/3

[70] Al-i İmran, 3/20; Maide, 5/67, 92, 99; A’raf, 7/62, 68,79,93; Hud, 11/57; Ra’d, 13/40; Nahl, 16/82; Ankebut, 29/18;  Ahzab, 33/39; Yasin, 36/17; Şura, 42/48; Ahkaf, 46/23,35; Teğabun, 64/12; Cin, 72/23,28.

[71] OKUYAN,Mehmet, Fatır Suresi tefsiri 39-45,  https://youtu.be/

[72] Abese, 80/1-10.

[73] BAĞCI, H.Musa, Beşer Olarak Peygamber, s.146-147, Ankara Okulu Yayınları, 2014, Ankara.

[74] Al-i İmran, 3/103.

[75] Furkan, 25/30

[76] Taha, 20/96; Yusuf, 12/50; Al-i İmran, 3/81,82,144;  Maide, 5/67; Hacc, 22/52; A’raf, 7/157,158; Ahzab, 33/40;  Meryem, 19/51; Nahl, 16/35; Nisa, 4/80; İbrahim, 14/4; Hadid, 57/25.

[77] Nisa, 4/163-165; Meryem, 19/30, 49; Ahzab, 33/6,40; Hacc, 22/52; A’raf, 7/157,158; Meryem, 19/51.

[78] ARSLAN Hulusi, BOZKURT Mustafa, Sistematik Kelam, s.314, TDV Yayınları, 2016, Ankara.

[79] ORUM, Fatih, Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar Nebi ve Resul, s.46-47, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2016, İstanbul.

[80] Ahzab, 33/45.

[81] Bakara, 2/286.

[82] SÖNMEZ, Vecihi, “İman İslam İlişkisi ve ideal Mü’min”, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, s.138, Sayı: 15,  2008,

[83] NECATİ, M.Osman, Kur’an ve Psikolojisi, s.79, Fecr Yayınevi, 1998, Ankara.

[84] Seyyid ebu’l- ala el- Mevdudi, Gelin Müslüman Olalım, (Çev: Filiz Handan TÜREDİ),s.44, Pınar Yayınları, 2011, İstanbul.

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*