Anasayfa » HABERLER » İLKEL İÇGÜDÜLERİMİZ VE TOPLUMSAL AKIL TUTULMASI
KAOS

İLKEL İÇGÜDÜLERİMİZ VE TOPLUMSAL AKIL TUTULMASI

“Bir gün birileri de sizi sevmezse; güç sizi sevmeyen birilerinin eline geçerse” empatisi yapmak ve hedefi sadece ve sadece Allah rızası kılmak akıllı insanların işi olsa da, içgüdülerinin esiri topluluklar içerisinde onu bulmak çok zor ve zahmetli bir eylem…

Lanetli bir dünyada yaşıyoruz.
İnsanlar durmadan kitlesel savaşlarla birbirini öldürüyor, kafalar koparılıyor, kadın ve çocuklar katlediliyor.
İnsanlık tarihi şimdiden iki büyük dünya savaşı, ölüm kampları, kitlesel soykırımlar ve kimyasal katliamlar gördü.
Bundan 72 yıl önce 1945 in yine böyle güzel bir Ağustos’unda insanoğlu ilk defa atom bombaları kullanarak Hiroşima ve Nagasaki de bütün canlıları yok etti.

Japonya’da iki koca kentin saniyeler denecek kısa bir süre içerisinde çocuklar, kadınlar, kuşlar ve böceklerle yok edilmesi, aslında modern barbarlığın miladıydı. Geçmişte de birçok barbarlığa imza atan insanoğlu için bu son adım belki kıyametin yaklaşan yalın alevlerinin açlık dolu homurtuları idi.

Acı olan ise tüm dünya milletlerinin bu yok oluşa donuk bakışlarla hissizliği oldu. Ve o günden beri tüm insanlık nükleer tehdit altında yaşıyor.

Kitle imha silahların kullanımı kararı sonrası tüm dünyada cılız itirazlar dışındaki sessizlik, sonraki yıllarda yaşanacak katliamların da adeta bir habercisi gibiydi.

İkinci dünya savaşındaki ölümler karşısındaki duyarsızlık ve özellikle ABD ve Almanya eksenli yaşananlar dünyada birçok sosyal bilimcinin merak konusuydu. Büyük filozoflar, bilimciler,  yazarlar ve besteciler çıkarmış böyle gelişmiş toplumlar nasıl olur da bu katliamlara sessiz kalır ve nasıl olur da bu katliamlara imza atan liderlerin peşinden giderdi?

Bu toplumlara ne olmuştu da mantıklarını kullanamaz hale gelmişlerdi? Mantıklı insan topluluklarının mantıksız davranmaya başlama sebebi neydi?

Ve anlaşıldı ki, tüm bu davranış bozukluklarında beynin bir parçasının aldığı kararlar etken. Üç bölümden oluşan beynimizin bu davranış şekillerini meşrulaştıran “ilkel beyin” kısmıydı ve beynin bu bölümünün baskın hale getirilmesi böyle sonuçlar doğurabiliyordu.

Beynin bir kısmının baskılanması,  kitlelerin ilkel içgüdülerini aktive ederek, mantıklı düşünmeyi önleyebiliyordu.

Hepimiz sağ beyin ve sol beyin arasındaki farkı biliyoruz. Beynimizin sağ tarafı hayal gücü, sanat ve “resmin bütününü görme” konusunda uzmanken; sol tarafı mantık ve ayrıntılara hâkimiyet konusunda uzman.

Vücudumuz, sadece yüzde 2 sini kaplayan beynimiz tarafından yönetiliyor ve bizi yöneten, davranışlarımızı şekillendiren kısım üç bölümden oluşuyor.

Birinci bölüm İlkel beyin dediğimiz, daha çok içgüdülerimizin hâkim olduğu bölüm ve bu bölüm insan beyninin %10’unu, sürüngenlerin beyninin ise tamamını kaplıyor.

İlkel beyin düşünmüyor ve içgüdüsel hareket ediyor. Yeni şeyler öğrenmeyi sevmiyor. Tehlike anında kalp atışını, refleksleri uyarıyor ve kan akışını kaçmanızı sağlayacak bacaklarınıza yönlendiriyor.

İçgüdülerimiz bencil ve gösterişçidir.  Çıkarlarına endekslidir, başkaları ne der diye düşünmez. Güçlüyse saldırır, güçsüzse dedikodu yapar. Konuşmak yerine eylemlerle kendini ifade eder. Sanattan, kitaptan hoşlanmaz. Kan bağına bağlı yakınlık kurar. Sabit fikirlidir. Tüm hayvanlarda etkendir ve özellikle yılan, kertenkele ve timsah gibi sürüngenlerin beyinlerinin tamamını kaplar.

Beynimizin ikinci katmanı ise Limbik sistem – Duygusal beyin kabul edilen bölümdür. İnsan beyninin yüzde yirmilik alanını kaplarken; Kedi, köpek ve keçilerde de mevcut. Hafıza üzerinde güçlü etkiye sahip. Yoğun acıya ve zevke odaklanır, belleğe arşivler, travmatik anıları unutmayı engeller. Sevdiklerimiz için yaptığımız fedakarlık, empati ve annelik duygusunun ana kaynağıdır.

Beynimizin üçüncü katmanı ise “Neo-korteks- yani “Düşünen beyin” kısmıdır. Mantıklı düşünmenin ve kültürün, sosyalliğinin, zekânın kaynağıdır ve sadece insanlarda mevcuttur. Beynimizin %70’ini kaplar ve hem hayatımızda  hem de anne karnında en son olgunlaşan kısımdır. 25 yaş civarında tamamlanır ve dürtü kontrollerini yapar, kitap okur, yazı yazar, hayal kurar…

Tüm az gelişmiş toplumlarda ilkel beyin baskın olması gerekirken bu baskının gelişmiş kabul edilen toplumlarda da günümüzde yoğun biçimde görülüyor oluşu gelişmiş/ az gelişmiş toplumlar ayrımı tezini de çürütmekte aslında.

İlkel beyin hayatta kalma içgüdüsünün merkezidir ve hayvanlarda yalnızca beynin bu bölümü işlerliğe sahip.

İlkel beynin öncelikli hedefi hayatta kalmak, ikinci hedefi soyunu çoğaltmaktır. Beynin bu bölgesini akıl değil, içgüdüler yönetir ve içgüdülerin de birinci önceliği, ölmemek,  ikinci öncelik ise üremektir.

İçgüdüsel kod basittir: Hayatta kal ve üre /çoğal!

İlkel beyin yabancılara karşı tavırlar, flört ve üreme davranışları, savaşma ya da kaçma hareketleri, eş seçimi, yuva kurma davranışları, grup içi otorite ve itaat şekillerinde daha çok kendini ortaya koyar.

İlkel beyin hareketleri belirli tekrarlara dayalı, gelenekselleşmiş yapıdadır. Yeni şeyler öğrenmeye ve değişime karşı son derece dirençlidir. Tehlike odaklı yaşar ve tek önemli şey, yaşamının devamını sağlamak, vücudunun fiziksel bütünlüğünü korumaktır. Akıl ve duygu sağlığı değil, bedensel güvenlik önceliklidir.

Biz kararlarımızı her ne kadar, verilere dayanarak, kıyaslama yaparak üst beynimizi kullanıp “akılcı” aldığımızı zannetsek de bu tam anlamıyla doğru değil. Çünkü beynimizin ilkel kısmı bencildir, sahiplenir, başkasını orada istemez.

O gösterişçidir. Bir ev veya yuva sahibi olmak onun için çok önemlidir. Herkesin eşit olduğu grupları sevmez, ya baş olsun, ya da başında biri olsun ister. Grup halinde gezer, ait olduğu grubun ortak kıyafet, ortak sakal, bıyık, sembol ve işaretlerini kullanır.

Kendi düşüncelerine göre değil “başkaları ne der” e göre yaşar. Beyni batıl inançlar ve mantıksız saplantılarla doludur. Zorda kalınca yalan söyler. Çıkarı için kumpas kurar, ikili oynar, aldatır.

Ahlak ilkelerine değil, çıkarlarına endekslidir. İstediğini elde edemeyince hırçınlaşır, fiziksel olarak güçlüyse saldırır, güçsüzse dedikodu yapar.

Beyin gücüne değil, beden gücüne inanır. Konuşmak yerine, eylemlerle kendini ifade eder. Hayatı siyah beyaz görür, insanları dost ya da düşman hatlarına koyar.

Düşünce ve değerlere dayalı olandan çok, kan bağına dayalı yakınlık kurma eğilimi yüksektir. Körü körüne inanır, yeni şeyler öğrenmediği için düşünceleri pek değişmez, sabit fikirlidir.

Hayatımızın her alanında, ilkel beynimiz çok baskın bir role sahip. Örneğin; empatiden yoksun oluş, soğukkanlılık, iktidar ve mülkiyet hırsı.

İnsan, aldığı kararlarının küçük bir kısmını düşünerek alsa da çoğunu, hiç düşünmeden, kendine göre bazı yöntemler ve kısa yollar kullanarak alır.

Ve toplumda büyük kitleleri kontrolleri altında tutan liderler, gerek bilerek gerekse farkında olmaksızın toplumları ilkel içgüdülerini baskılayarak kontrolleri altında tutar.

Sosyal psikoloji araştırmalarına göre, bir insanın beynini baskılamanın yollarından biri onu bir gruba dahil etmek ve zihin dünyasında toplumu “biz ve onlar” diye ayırmaktır.

İç bağları sıkı bir grup içerisindeki kişilerin, mantığını kullanmaktan vazgeçebildiği görülmekte. Bir kişiyi savaşa ve ölmeye hazır vaziyete getirme tekniği, onun kişiliğini bedenden ayırmaktan ibarettir. Diğer bir deyimle; onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemektir. Bu işlem, o kimsenin kapalı kollektif bir topluluğun içinde eritilerek ona hayali bir kişilik tanıma ve ilgisini henüz var olmayan şeylere kaydırmak suretiyle; onunla gerçek arasına bir perde germek, ihtiraslar enjekte etmek sureti ile yapılabilir.

Bir kişi, işkence veya ölüm tehdidi altındaysa kişisel kuvvetine güvenmesi imkânsızdır. Onun yegâne kudret kaynağı kuvvetli, ihtişamlı ve yıkılmaz bir grubun bir parçası olmaktır.

Bu açıdan bakıldığında inanç, parti, tarikat benzeri yapılanmalar genellikle bir kimlik kazanma işlemidir. Bu kimlikle kişi, kendisi olmaktan vaz geçerek ölümsüz bir idealin parçası olur. Bir ulus, ırk, siyasi parti veya etnik kimliğe olan inanç aslında fani olan benliğin ölümsüz ve ebedi olana adanmasıdır.

Ve aynı şekilde “dış düşmanlar” göstererek korkuya dayalı politik propagandalar, kitleleri içgüdüleri ile davranmaya itebilmekte.

Liderlik sultası şöyle çalışmakta: “Düşman göstererek dayanışma duygusunu kışkırt! İnsanların düşünmesini önle!  Sürekli çatışma çıkar ki, taraftarların düşünemesinler! Ve insanların mantığına değil içgüdülerine hitap et!”

Peki, topluluklar ilkel beyinlerine hitap eden liderlerde ne buluyorlardı?

En büyük sır, liderin kendini, geçmişte acılar ve baskılar yaşamış topluluklara bir intikam aracı olarak sunmasıydı. Onlar hep kaybedenlere oynuyor, kimliklerini düşmana göre konumlandırıyorlardı.

Bilinçaltına yolladıkları mesajları şöyleydi: “Ben de senin gibiyim ama senin olmadığın bir yerdeyim; oyunla bana güç ver, nefret ettiğin herkesin canını okuyayım!”

Taraftarlarına pompaladıkları en büyük korku faktörü: “Biz onları temizlemezsek, yakında onlar çoğalıp bizi yok edecekler” idi.

Bu hayatta kalma refleksi ilkel beyni uyarıyor, hayatta kalma ve kazandıklarını kaybetmeme duygusu sorgusuz sualsiz sadakati sağlayarak lider ile tabileri birleştiriyordu.

Bu amaçla liderler sürekli yeni bir ülke, toplum ve hatta dünya yaratmaktan söz eder. Geleneksel ve töresel değerlerle özlemleri çarpıtır.

Başarılı bir hatip olan lider, kültürel değişme ve gelişmenin yolunu ve yönünü geleceğe değil, geçmişin şanlı zaferlerine, mutlu günlerine çevirir.

Toplulukların egosunu överek gözetim ve denetim altında tutmaya çalışır. Zora düştükçe dine sarılır, Allah’ın kendisine kutsal  görev verdiğinden söz eder ve kendisine iman eden sadık danışmanlar bulur. Şüpheye düşen, sorgulayanlarla yolunu ayırır. Onları  gerçekleri görmeye, yuvaya dönmeye, hidayete davet eder ve direnenleri dışlar.

İlkelere değil sandıktan çıkan ve çıkacak oylara önem ve öncelik verir. Her işe karışıp, hemen her konuda konuşarak, dünya güçlerine meydan okuyarak adını gündemde ve manşette tutar.

Yerini ve gücünü korumak için uygarlığın ve insanlığın evrensel değerleri olan özgürlük ve adaleti ters yüz eder. Bu rolünü o kadar başarıyla sürdürür ki giderek, bütün söylediklerine, kendi kerametine, yakın çevresiyle birlikte inanmaya başlar. İşte bu son aşamada dönüşü olmayan sınıra ulaşır ve artık, geri dönmesi mümkün değildir.

Yanıldığını kabul etmektense, yanıltanlardan, kumpas kuranlardan yakınır. Uyaranları, eleştirenleri vatan haini olarak cezalandırmaya kalkışır. Birlik ve dirlik için, kültürel çeşitliliği değil, ötekileştirmeyi, savunur.

Bu tutumun, dönüşü olmayan bir gidiş olduğunu bile bile bir köşeye çekilip kendisini yenilemeyi düşünemez.

İktidar ve itibarını korumak için her şeyi değiştirmeyi savunur. Tarihin efsane liderler katında yerini alacağı günleri bekler.

Pratik yakın gerçekler üzerinden hareket edecek olursak, Toplum olarak tümüyle bir akıl tutulması yaşıyoruz. Artık tüm alanlarda ilkel beynimizin en temel amacı olan hayatta kalma dürtüsü devrede. Özgürlük, düşünce ve ifade serbestliği, insan hakları gibi kavramlar bir çırpıda kenara konu verilmekte ve “Sert kanunlar gerekiyorsa yapılsın, yeter ki rahat yaşayalım!” içgüdüsü devreye girerek hepimizi içgüdülerimizle yaşar hale getirmekte.

Bu artık her toplumda özellikle en gelişmiş dediğimiz toplumlar için de böyle.

11 Eylül sonrası ABD’de yapılan özgürlükleri kısıtlayıcı kanunlar ve Fransa dahil diğer Avrupa ülkelerinde yaşanan terör olayları sonrası IŞİD bahanesi ile Müslümanlara karşı alınan yaşam alanlarını kısıtlayıcı ve aşağılayıcı davranışlar, yasalar da aynı keza.

ABD başkanı Trump’ın seçildiği ilk günlerde: “Müslümanları ABD’ye almayalım, sınır dışı edelim!” sözlerinin Amerikan halkının büyük bölümü tarafından olumlu karşılanması, batılıların özgürlükler ülkesi kabul ettiği ABD ile ne kadar da çelişmektedir değil mi?

Tıpkı, hoşgörü dini olan İslam inancına sahip bir IŞİD militanının, kendisi gibi olmayan, kendisi gibi düşünmeyen Müslümanları Allah-u Ekber diye bağırarak boğazlaması gibi!

İlkel beyin devrede olmasaydı Ortadoğu, Müslümanların birbirini kestiği bir cehennem olur muydu?

Ya da bir avuç Yahudi Filistin’de Müslümanlara hayatı dar edip 2 milyarlık İslam âlemine kök söktürebilir miydi?

İçgüdülerimiz devrede olmasaydı hiç, İslami/Muhafazakâr bir Parti ile Sünniliğin bir cemaat kanadı savaşır ve bu savaşa destanlar yazılır mıydı? Ve hiç, yüz yıl boyu küfrün esareti altında özgürlük ve adalet çığlıkları atan Türkiyeli Müslümanlar, muktedir olup iktidarı ele geçirince aynı adaletsizlik ve zulmü muhalif olanlara yapabilir miydi?

Zulme uğrayan kimselerin daima, kendilerine zulmedenlere benzer duruma geldiklerini görmek hayret verici…

O halde görmekteyiz ki, insanlar bir grup ya da topluluk içerisinde yer alıp yekvücut olduklarında kişisel bağımsızlıklarını kaybeder ve yeni bir hürriyete kavuşur.

Bu, hiç utanmadan ve vicdan azabı çekmeden nefret etme, yalan söyleme, işkence yapma, adam öldürme ve ihanet etme hürriyetidir.

“Bir gün birileri de sizi sevmezse; güç sizi sevmeyen birilerinin eline geçerse” empatisi yapmak ve hedefi sadece ve sadece Allah rızası kılmak akıllı insanların işi olsa da, içgüdülerinin esiri topluluklar içerisinde onu bulmak çok zor ve zahmetli bir eylem…

Selam ve dua ile…

Hakkında ENES TARIM

ENES TARIM

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*