Anasayfa » HABERLER » İLK DÖNEM ZÜHT HAREKETLERİNDEN SUFİZME DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE İSLAM TASAVVUFU

İLK DÖNEM ZÜHT HAREKETLERİNDEN SUFİZME DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE İSLAM TASAVVUFU

İslami düşüncenin peygamber sonrası şekillenme sürecinde birtakım gayri İslami mistik düşünce ve ritüellerin gölgesine sığınışının ne zaman, nerede ve kimler tarafından başlatıldığı, günümüzde bir hurafeler yığını haline dönüşen İslam tasavvufunu anlamak adına önemli kuşkusuz.

Alaiye Beyinin oğlu Gaybi Bey, adamlarıyla ava çıkar. Bir ara güzel bir ahu görerek bir süre kovaladıktan sonra ön bacağının yanından onu okla yaralamayı başarır. Fakat ahu koşmaya devam ederek Abdal Musa’nın tekkesinden içeri girer ve kaybolur. Dervişler ahuyu görmediklerini söyleyip bir de şeyhlerine başvurmasını salık verir. Gaybi Bey, meydan denilen salona girer ve Abdal Musa’yı postunda otururken bulur. Kendisine durumu anlatır. Abdal Musa cüppesini yukarı kaldırır ve koltuğunun altındaki oku gösterir. Şaşkına dönen Gaybi Bey, affını ve müritliğe kabulünü ister…” (1) ……………..

Türklerin İslamlaşmasında en önemli yer tasavvufundur.

Başlangıçta bir züht hareketi olarak başlayan tasavvufi hareketlerin, ileri dönemlerde diğer din ve inanç şekillerinden etkilenerek başkalaşım ve dönüşümünde en önemli etkiyi de yine bir türlü geçmiş pagan kültüründen kopamayan Türkler gerçekleştirdi.

İslami düşüncenin peygamber sonrası şekillenme sürecinde birtakım gayri İslami mistik düşünce ve ritüellerin gölgesine sığınışının ne zaman, nerede ve kimler tarafından başlatıldığı, günümüzde bir hurafeler yığını haline dönüşen İslam tasavvufunu anlamak adına önemli kuşkusuz.

Bilindiği üzere Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde devesinin çöktüğü yere bir Mescit inşa ettirmişti.

Mescidi Nebevî olarak bilinen bu yapının güney duvarı boyunca Suffa denilen gölgelik bulunmaktaydı ve burası fakir, kimsesiz, kalacak yeri olmayan Müslümanlar için bir barınaktı.

Ashab-ı Suffa  olarak anılan bu insanlar kimsesiz muhacirler, bekarlar ve yeni Müslüman olup Medine’ye göç eden sahabelerdi.

Onların bütün ihtiyaçlarıyla bizzat Hz. Peygamber ilgilenir, diğer Müslümanları yardım etmeye teşvik ederdi.

Suffa’da kalan sahabelerden bazıları çalışır, bazıları ibadet eder ve bazıları da ilim öğrenir, eğitim faaliyetlerinde Peygambere yardımcı olurlardı.

Sonraki dönemlerde bu işleyişin, tekke ve zaviyelere dönüşerek, bütün zamanlarını oturarak ilim öğrenme ve ibadet etmeye evrildiğini görmekteyiz.

Zaten günümüz Tasavvuf ve sufi tanımlamaları da, gelinen bu halin arızi değil; mutlak olduğunu teyit etmekte.

Yapılan tanımlamalar genelde; “Dünyayı terk ederek uzaklaşmak, nefsi hazlardan alı koymak,  ihlaslı olmak, kalbin açılışını sağlamak ve fazilet yarışında önde gitmek” gibi anlamlar içermekte. (2)  Onlara mescitte genelde ilk safta (saff-ı evvelde) oturdukları için “sufi” adı verildiği. kanaati hakimken; kaynaklar Hz. Peygamberin yün elbise giydiğini, yünlü elbiseyi sevdiğini, zahitlerin de bunu benimsediğini, dolaysıyla onlara “yün elbise giyen” anlamında “sufi” denildiğini de rivayet etmekte.(3) Bazı müsteşriklerse, sufilerin yünlü elbise giymeyi Hıristiyan münzevi Rahiplerinden öğrendiklerini ileri sürmekte.(4)  Bizzat mutasavvufların tasavvuf tanımlarına baktığımızda:

“Tasavvuf, az yemek, Allah ile huzura kavuşmak ve insanlardan kaçmaktır.” (Sehl b. Abdullah et-Tüsteri (ö. 283)

“Tasavvuf, Hak’kın seni sende öldürmesi ve kendisiyle

diriltmesidir” (Cüneyd Bağdadi (ö. 297)

“Tasavvuf, fuzuli işleri tamamen terk etmektir.” (Ebu Said b.el-Arabi (ö.340) vb tanımlamalar zaten bir zühd hareketi olarak başlayan tasavvufun kısa bir dönem içerisinde nasıl değişime uğrayıp, içi boşaltılarak sadece şekli bir riyazet hareketi haline dönüşümünü göstermekte…

İlk dönem, züht yolunu tutanlar, dünya nimetlerinden yüz çevirirken, dini hassasiyetlere de titizlikle uyumaya çalışıyorlardı.

Amaçları Allah’ın rızasını kazanmak, onun azabından korunmaktı ve Allah korkusu, cehennem, ölüm  onları derinden etkilemişti.

Onların züht hayatına çekilmelerine en önemli etken İslam dünyasındaki gelişmeler, değişiklikler ve kargaşalardı.

Dördüncü halife Hz. Ali 661 de öldürülmüş. Emeviler iktidarı ele geçirmiş ve Müslümanları İslam ideallerinden uzak yöneterek, fitne ve fesadı yaygınlaştırıyordu.

Bu da iktidarın ve toplumun günah işlemekte olduğu duygularını güçlendirmiş, münzevi yaşam arzularını artırmıştı.

Buna rağmen ilk zahitler züht hayatını aşırılıklara götürmüyor, toplum faaliyetlerine katılıyor, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyorlardı.

Bu dönemin en önemli figürü Hasan-ı Basri’ dir. Onun yetişkinlik çağında Medine’de iken Hz. Ali’nin önünde diz çöktüğü söylenir. Sufi tarikatların pek çoğu manevi silsilesini Hasan-ı Basri vasıtasıyla Hz. Ali’ye ve dolaysıyla Hz. Peygambere bağlar.(5)

Hasan-ı Basri, gündemi sadece fetihler ve dünya olan İslam toplumunu uyarmaya çalışıp onlara kıyamet gününü hatırlatarak, bundan kurtulmaları için Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılmaları gerektiğini anlatmaktaydı. O hayatı boyunca bir zühd hayatı yaşadı ve birçok zahit onu örnek aldı.

Abbasilerin 750 yılında iktidara gelmesiyle İslam tarihinde önemli bir dönem başlamış oldu.

Bu dönemde İslam toprakları genişlemiş, Türklerin yaşadıkları Horasan ve Mavereunnehr bölgeleri İslam’la tanışmış ve züht hareketi buralara kadar ulaşmıştı.

Zamanla tasavvufun merkezi haline gelecek olan Türklerin yaşadığı Horasan bölgesinde ilk zahitler ortaya çıkmış; bunların başında da İbrahim b Ethem (ö. 160) ve onun öğrencisi Şakik-i Belhi (ö.194) ve Fudayıl b. İyaz (ö.187) gelmekteydi.

Burada belki en çok üzerinde durulması gereken Fudayıl b. İyaz’ın öğrencisi olan Bişr-i Hafi (ö.227) dir.

Türklerin İslamlaşma sürecinde en etkili sufilerden olan Bişr, Melametiliik düşüncesinin de doğmasına yol açmış, bu düşünce ve hareket en çok bu bölgedeki Türk unsurlar üzerinde etkili olmuştu.

İlk mutasavvuflardan Rabiyatül Adeviye Hasan el-Basri öldüğü sıralarda 11 yaşındaydı ve O, yaşadığı zaman içerisinde İslam toplumunun dünyevileşmesine karşı savaşmış, manevi değerleri geri dönme düşüncesini savunmuş ve Allah sevgisinden bahsederek züht hareketine “İlahi aşkı” (muhabbetullah) katmıştı.

Bu asırlara damgasını vurmuş mutasavvıflardan biri de Mısırlı Zunnun-ı Mısri’dir (ö.246).  O tasavvufa marifet fikrini ilk dahil eden kişi olarak bilinir.

Bu dönem tasavvuf yolunun alametleri tespit edilmeye, makam ve haller tertip edilmeye başlamıştı.(6)

Bu dönemin simge isimlerinden Bayezid-i Bistami’nin hocasının Ebu Ali Sindi isminde bir Hindu olması eleştirilirken; O; “Ruhumla miraç yaptım, melekûtu delip geç-tim. Cenneti ve cehennemi gösterdiler ama bunlarla hiç ilgilenmedim. Hz. Peygamber müstesna, uğradığım her Peygambere selâm verdim. Hz. Peygamberin ruhuna ulaşamayışımın sebebi ruhunun çevresinde nurdan bir perdenin bulunması, bundan gelen ışıltının bile neredeyse ilk bakışta her şeyi yakması idi.” diyerek ruhu ile miraç yaptığını anlatıyordu.
Yine o devamla: “Bir kere yükseklere çıkarıldım, nihayet huzu­runa varıp durdum. Bana şöyle hitap etti: “Ey Bayezid! Halkım seni görmek istiyor”, ”Ama Azizim! Ben onları görmek istemiyorum eğer sen onların beni görmelerini arzu ediyorsan ben sana muhalefet etme gücüne sahip değilim, Bu takdirde beni birliğinle o kadar süsle ki halkın beni gördüklerinde seni gördük desinler ve bu durumda o sen olasın ve ben orada olmayayım… “
Bayezid diyor ki: “Allah bu dileğimi kabul etti ve öyle yaptı. Beni huzurunda durdurdu, süsledi ve yüceltti. Sonra da halkına çıkardı. Huzurunda bir adım atıp halka vardım, ikinci adımı atınca kendimden geçtim. Bunun üzerine “Dostumu bana iade edin. Zira o bensiz olmaya sabredemez” buyurdu. (7)

Bu ve benzeri söylemler toplumun bazı kesimlerinde büyük tepkiler çekerken ve gayri İslami kabul edilirken; yine bu dönemde sufiller, niyetin amelden önceliği, sünnetin farzdan önemliliği ve taatın ibadetten daha hayırlı olduğu söylenmeye başlamış; toplum geneli ve fakihlerse bu iddiaları tehlikeli sayarak onları zındıklık ve küfürle suçlamaya başlamıştı.

Bu suçlamalar sonucunda bazı sufiler yargılanarak idam cezasına çarptırıldı.

Hallac-ı Mansur’un “Enel Hak” ifadesini kullanması ve bundan dolayı idam edilmesi sufilerin birçoğunu tasavvufla toplumu bağdaştırmak için eserler yazmaya itmişti.

Ayrıca, bu asırlarda tasavvuf İslam dünyasının her tarafına yayılmış, İslam aleminin her yerinde sufiler cemaatlar ve fırkalarla teşkilatlanıyordu.

Bununla beraber tüm bunlar yaşanırken İslam dünyasında kargaşalar meydana gelmiş, birçok mezhep ortaya çıkmış,

bu da tasavvufun temellerini atarak her tarafta yayılmasına ve rağbet görmesine yardım etmişti.

Bu dönem halkın kargaşalardan bıktığı, kurtuluşu tasavvufa sığınmakta bulduğu ve halkın bu yönelişini gören yönetici devlet adamlarının da sufilere saygı göstermeye, onları desteklemeye başladığı görülmekte.

Bu dönemin sonlarında Gazzali ismi önemlidir ve asıl tasavvufla halkı yakınlaştıran Gazzali (ö.505) olmuştur.

Gazalli’den sonra Abdulkadir el-Geylani (ö.561) de en önemli figürdür ve onunla tasavvufun tarikatlar dönemi başlamıştır.

Aslında Tasavvuf ehlinin yapmaya çalıştığı şey, kendilerini Kurana nispet ederek “nefsi emmareden, nefsi mutmainne” ye kadar insan ruhunun çeşitli mertebelerini izaha çalışmaktı.

Ayrıca, Allah’ın “…Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf 16); “O’nu gözler algılamaz, O ise, bütün gözleri idrak eder …”(En’am 103); “… Nereye yönelirsen orada Allah’ın yüzü vardır …” (Bakara 115). benzeri ayetleri de temel alarak düşüncelerini İslamla delillendirmeye çalışıyorlardı.

Onlar Hz. Peygamberin nafile ibadetlerini, özellikle de gece ibadetini kendilerine örnek almış; yanı sıra zikri ve sürekli ibadeti teşvik ediyorlardı.

Hz. Peygamberin fakirliği övmesi ve: “Ya Rab! Beni fakir olarak yaşat ve fakir olarak öldür ve fakirler arasında haşret” diye dua etmesini içeren hadisler sufilerce örnek alınarak uygulanmaya çalışıldı.

Aslında Kur’an, güzel ahlakın temeli olan tevbe, zühd, sabır, şükür, muhabbetullah, haşyetullah gibi her Müslümanda olması gereken sıfatları bildirmiş, zikir, tesbih, tevekkül, teslimiyet, tefekkür, murakebe ve ihlas gibi amelleri teşvik etmiştir.

Sufiler Kur’an’ın sunduğu bu sıfat ve amelleri bir metedoloji çerçevesinde kurumsallaştırmaya, yaygınlaştırmaya gayret sarfederken aslında çıkış noktasında samimi idiler.

Ancak tüm bu Kurana yaslanma eğilimleri ve çaba, onları ileriki dönemlerde gayri İslami unsurları bünyelerine katarak ifsat edici, yozlaştırıcı, ritüel icad edici ve bidatçı bir hale dönüşümlerini önleyemedi.

Onların İslam öncesi pagan dinlerin öğretilerinden ve özellikle  “Yeni Eflatunculuk” tan etkilendiği, bu etkilenişte Yunanca’dan tercüme edilmiş kitapların payının çokluğu ve Mısırlı Zu’n-Nun’un bu süreçte önemli rol oynayarak, tesir altında kaldığı barizdir.(8)

Aslında tüm bunların yanı sıra belki en büyük etkileniş Türkler ve benzeri halkların İslama girişlerinde eski dinleri Şamanizm, Gök Tanrı dini ve Budizm gibi pagan öğeler taşıyan gelenek, ritüel ve inanç şekillerini terk etmeyerek İslamla beraber harmanlamalarıdır. Türklerin uzun asırlar egemen olduğu Horasan ve Mavereünnehr in sufiliğin merkezi olması da bunu teyit eder nitelikte.

Vahdet-i vücut’taki Fena’nın, Budizm’deki Nirvana ile benzerliği ve temelini Budizmden aldığı açık.

Ayrıca, İbrahim b. Ethem gibi birçok sufi önderin hayat tarzları Buda’nınkine benzetilmekte.(9); Zikir esnasında nefes alma, hırka ve tesbihin de yine Budizm tesiriyle girdiği; bunların dışında Yahudilikten, Zerdüşt’ün öğretilerinden,Budizmden ve Orta Asya Şamanizmi gibi çok sayıda dinlerdeki mistizmden etkilenildiği görülmekte.

Yağmur yağdırmak için yapılan Sufi raksın Şamanizm’den geldiği; Sufiler’in “uçanlar” ile ilgili efsanelerinin eskiden Türkler arasında da yaygın olduğu görülmekte.

Şamanların ölen atalarına saygılarını göstermek için kurgan” adı verilen mezarlar yapma geleneği de yine günümüzdeki büyük ve gösterişli kabirler, yatırlar inşası ile bu inancın bir devamı niteliğindedir.

Şamanlar ruhlar ile iletişime geçerek geleceği görür ya da hastalıkları iyileştirirlerdi. Bugün tarikat şeyhlerinin müritlerinin hastalıklarını gidereceği, tedavi edeceği inancı da yine geçmiş gayri islami inanç şekilleriin bir tezahürüdür.

Pagan kültürde ölümün ve doğumun 40. günü önemlidir ve Budizmin ibadeti dua ile meditasyondur. Budistler tapınaklarda kalır, çakra denen tekerlekler ve malas denen tesbihler ile uzun süre dua eder, meditasyon yaparlardı. Özellikle tarikatlardaki uzun süreli tesbihatlar, zikirler ve şeyhini hayal ederek gerçekleştirilen Rabıta ritüeli de yine Budizmin ibadet şekillerinin birebir kopyasıdır.

Bütün bunlara baktığımızda açıkça şunu söylemek mümkün: İslam dışındaki diğer tüm din ve kültürlerde görülen mistik hareketler, Peygamber sonrası İslamın ayrılmaz bir parçası haline getirilmiştir.

İslam Tasavvufu, kendini kaynak anlamında Kur’an ve sünnete dayandırırken; gelişim sürecinde diğer dinlerle etkileşim içerisine girdiği mutlaktır.

Eski Şamanist kültürdeki, bedenleri ölen canlıların ruhlarının ölmediği ve yaşayan insanlara yardımcı olduğu inancı İslam tasavvufu adı altında İslami kültüre yamanmış; hatta ilimi ile meşhur birçok İslam alimi bu düşüncelerden etkilenmiştir.

Şah Veliyullah Dehlevi benzeri önemli şahsiyetler dahi bu akide temelinde kitaplar yazmış, ölen veli ve salih kulların ruhlarının gökte “Meleyi Ala” denilen ilahi kurula katılarak meleklerle beraber dünyada yaşayan kullara müdahalede bulunup, Allah’a yardımcı oldukları iddiasına kadar işi götürebilmiştir.

Günümüzün Fetullah Gülen benzeri birçok sahte Mehdisi Peygamberin kendi mekan ve yurtlarını ziyarette bulunarak, yapılan hizmetler hakkında bilgi alıp, destek verdiğini iddia ederek İslami nesilleri din adına kandırmakta bir beis görmemekte.

Geçmişte bir zühd hareketi olarak başlayan İslam tasavvufu, artık gelinen noktada, içerisine doldurulan hurafe, bidat ve uyduruk masallarla dinin anlaşılmasının önünde engeller oluşturup, Müslümanları zehirlemekten başka işe yaramamakta.

Onların sayesinde din, havada uçan, denizde yürüyen, Miraca çıkarak Allah’la sohbet eden velilerle dolu bir hurafeler yığını haline geldi.

Geçmiş muharref dinlerde kullanılan tüm ifsat edici öğeler daha fazlasıyla tarikatlar kanalı ile dine sirayet ederek din tahrif edilmekte ve Tevhidi olmaktan uzaklaşılmakta.

Çoğu tasavvuf ekolü, geçmişin şirk dinlerinde olduğu gibi, şeyh ve dervişleri Allah’a yardımcılar isnadı ile insanüstü meziyetlerle geçmişin putlarına benzer şekilde putlaştırmakta.

Artık Müslümanların yaşadığı tüm beldelerde İslam, yalın ve sade halde değil ve iman edenlerin çoğu şirk koşmadan Allah’a inanmıyor.

İslam kralları, demokrat Müslümanlar, tarikat mollaları ve laik-kemalist İslamcılar her tarafı taladı ve bir zamanlar Allah’ı en büyük olarak ululayan eller, şimdilerde gayrı İslami idare ve yönetimleri elleri patlayıncaya kadar alkışlayarak tempo tutuyor.

Ne diyebiliriz ki?

Allah’ın elçisinin yurdundan kovulup, hicrete giderken okuduğu Kitabın ayetlerini terennüm ederek yürümekten başka…

Selam ve dua ile…

Notlar:

1.Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşî Menakıblarında İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi,

  1. Doğuş Devrinde Tasavvuf, Süleyman Uludağ, s. 57.
  2. Suhreverdi, s. 72-74.
  3. Reynold Nicholsın, İslam Sufileri. s. 3.
  4. Martin Lings, Tasavvuf Nedir Akabe yayınları s. 124
  5. Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 20.
  6. Bayezid-i Bistami, Süleyman Uludağ, S.156 Diyanet Vakfı
  7. Nicholson, İslam Sufileri, s. 11.
  8. Nicholson, a.g.e. s. 14.

Hakkında ENES TARIM

ENES TARIM

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*