Anasayfa » ALINTILAR » EVRENSEL KİTABA TARİH FELCİ

EVRENSEL KİTABA TARİH FELCİ

“İşte bu, indirdiğimiz bereketli Kitaptır. Ona uyun ve kendinizi koruyun ki ikram göresiniz. “Yoksa kalkar, “Kitap bizden önceki iki topluluğa indirilmişti. Biz onların okuduklarından habersiz kaldık.” diyebilirdiniz. Ya da şöyle diyebilirdiniz; “Eğer o Kitap bize indirilmiş olsaydı ona onlardan daha iyi uyardık” İşte size Rabbinizden açık bir belge, bir rehber ve bir ikram geldi. Bundan sonra Allah’ın ayetleri karşısında yalana sarılandan ve onlardan yüz çevirenden daha kötü kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerine karşılık azabın kötüsü ile cezalandıracağız.”” (En’am Suresi  6/155-157)

 

Erdem Uygan/Hilal tv Yükselen sözler program yapımcısı

“En büyük şahit kimdir?” diye sor ve de ki; “Allah’tır! O, benimle sizin aranızda şahittir.” Bu Kur’an bana vahyedildi ki sizi ve ulaştığı kişileri onunla uyarayım. De ki: Siz Allah ile birlikte başka tanrıların olduğuna şahit misiniz? “Ben şahit değilim.” De ki: “O tek Tanrı’dır. Ben sizin O’na ortak saydıklarınızdan uzağım.”

(En’am Suresi 6/19) 

Rasulullah’ın, Kur’an’ın ulaştığı herkesi onunla uyarma görevi vardır. Ayette geçen “sizi ve ulaştığı kişileri” ifadesindeki “sizi”  kelimesinden Rasullah’ın çevresindeki ilk muhataplar, “ulaştığı kişiler”den de Kur’an’la buluşacak olan herkes anlaşılır. Uyarı yine Kur’an ile yapılacağı için Rasulullah’tan sonra da bu görev, elinde Kur’an olan herkese aittir[1]. Bu da Kur’an’ın kıyamete kadar Rasulullah’a vahyedildiği haliyle elimizde olacağının ve belli bir zamana, yere ve topluma mahsus olamayacağının en güçlü delillerindendir.

Buna rağmen Kur’an’ın tarihsel olduğu, ayetlerinin indiği dönemden bağımsız olarak anlaşılamayacağı, bir takım ayetlerin bugüne taşınacak hiçbir mesajının olmadığı, yalnızca o günkü Arap toplumunun karşılaştığı sıkıntıları çözmeye yaradığı, tıpkı bugün Türk kanunlarında bulunan “şapka kanunu” gibi lafzen Kur’an’da bulunduğu ancak hükmen yürürlükten kalktığı[2], Kur’an’ın her ayetini dinin temel direğiymiş gibi kabul etmenin çok büyük bir hata olacağı[3], bu nedenle bugün Kur’an dediğimiz metne bakarak müslümanlığın yaşanamayacağı, hatta 600 sayfalık Kur’an’ı 60 sayfada özetleyip gerisini olaylara göre tevil etmek gerektiği[4] gibi talihsiz söylemler ne yazık ki ömürlerini ilahiyat kariyeri yapmaya harcamış bazı kişi ve çevrelerin iddiaları olmaya devam etmektedir. Tarihselci söyleme bir örnek teşkil etmesi bakımından Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün 2009 yılında sunduğu bir tebliğden aşağıdaki bölümü alıntılayalım:

“Çünkü hayat, hele hele müslümanca bir hayat, mana ve mesajı bir tür anlam arkeolojisiyle keşfedilmesi gereken bir metin olarak algılanan Kur’an’dan üretilemez. Diğer bir deyişle, sözüm ona sahih ve sağlıklı Kur’an okumalarıyla daha güzel bir Müslümanlık yaşanmaz, yaşanamaz. Çünkü Müslümanlık denen pratik tecrübe, vahyin nüzul süreci tamamlandıktan sonra tarihin hiçbir uğrağında salt kitaptan / metinden üretilmedi, bilakis yaşayan sünnet ve gelenek sayesinde spontane biçimde öğrenildi.

Evet, Hz. Peygamber’in zamanında İslami hayat Kur’an’dan üretilmişti; ancak Kur’an o zaman bir metin değil, Hz. Peygamber’in dilinden sadır olan ve aynı zamanda onun söz ve davranışlarıyla somutlaşan bir keyfiyete sahipti.”[5]

Aynı şahsın bir başka makalesinde geçen ifadeler ise şöyledir:

“Sonuç olarak, Kur’an’da hüküm vardır; ilk nazil olduğu gün gibi aynen uygulanır; Kur’an’da hüküm vardır; bugünkü olgusallıkta menatı yoktur. Bizim işimiz, hangi hükmün hangi mahiyette olduğunu ortaya koymaktır.”[6]

Bir başka “tarihselci” olan Prof. Dr. İlhami Güler de kusursuz kainatı yaratan Allah’ın gönderdiği kitap için şu cümleleri kurabilmektedir:

“Kur’ân bütünüyle ‘ölçü’ değildir. Örnektir. Örneği kavrayan, Allah’ın karakterini ve insanlardan ne istediğini anlayan mümin, Allah gibi sorun çözer, kitap yazar, hüküm koyar.”[7]

Bu ifadelere olumlu bir yorum yapabilmek için ancak işinin ehli bir oryantalist olmak gerekir. Tarihselcilik denilen yaklaşımın tek faydası “bu kadar akıl dışı bir anlama metodu, Allah’ın gönderdiği kitapta olabilir mi?” sorusunu sordurarak insanları Kur’an’a yönlendirmesi olabilir. Kur’an’a yönelen her samimi mümin de tarihselci bir okumanın Kur’an’a ve Allah’a apaçık bir iftira olduğunu görerek rahat bir nefes alacaktır.

Aslında yukarıda okuduğumuz En’am Suresi’nin 19. ayeti tek başına bu konuya bakış açımızın nasıl olması gerektiği ile ilgili net bilgiler içeriyor. Yani Kur’an’ın kıyamete kadar herkese ulaştırılması ve ulaştığı kişilerin bizzat Kur’an ile doğru yolu bulmalarının sağlanması gerektiği, dolayısıyla Kur’an’ın her döneme ait evrensel bir kitap olma zorunluluğu net bir şekilde anlaşılıyor. Ancak, tarihselcilik kadar çelişkili bir yaklaşımı Allah’ın kitabına reva görecek hale düşmüş olanlar bu ayette bahsedilen evrenselliğin sadece “Allah’tan başka ilah olmaması” konusunda geçerli olduğunu iddia edebilirler. Yani tevhid ilkesini oturtma bağlamında Kur’an elbette evrenseldir ancak birçok konuda evrensellikten bahsetmek mümkün değildir diyebilirler. Bu sebeple bu ayetle yetinmeyip konuyu Kur’an bağlamında ele almaya çalışalım. Bakalım Allah’ın herhangi bir ayetinin tarihsel olduğu iddialarına Kur’an’ın cevaz vermesi mümkün mü?!

Bilindiği üzere İslam, Allah’ın Adem Aleyhisselam’dan itibaren her nebisine vahyederek, onlara kitap ve onun içindeki hikmeti vererek insanlığa gönderdiği yegane dinin adıdır.[8] Diğer bir deyişle, insanlığın başlangıcından beri tek din İslam’dır.[9] O halde bütün nebiler gönderildikleri zamanda muhataplarına İslam’ı tebliğ etmişlerdir. Bu durumda, tarihselci yaklaşıma göre, Kur’an’dan önce gönderilmiş kitapların da gönderildikleri dönemde geçerli olmaları, daha sonraki dönemlerde o kitaplardan hüküm çıkarmanın, onlarla Allah’ın dinini yaşamanın mümkün olmaması gerekir. Diğer bir deyişle, Kur’an’da kendisinden önceki kitaplarla hüküm verilebileceğine dair bir ayet bulunmamalıdır. Çünkü Kur’an bu kitapların en sonuncusu olan İncil’den bile yaklaşık 600 yıl sonra indirilmiştir. Ayetler indikleri dönemle, toplumla ve örfle kayıtlı iseler Kur’an inene kadar geçen yıllardan sonra artık önceki kitaplarla hüküm vermek mümkün olmamalıdır. O halde şöyle bir ayet Kur’an’da olmamalıdır:

“De ki: Ey kitap ehli, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı tam yerine getirmedikçe temelsiz kalırsınız. Rabbinden sana indirilen (Kur’an) onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır. Artık o kâfirlere üzülme.” (Maide Suresi 5/68)

Görüldüğü gibi önceki kitaplardan yüzlerce yıl sonra inmiş bir Kur’an ayeti, kendilerine kitap indirilmiş olanlar için, kitaplarına tam olarak uyma çağrısı yapıyor. Ayette geçen ikame fiili (tukiymu) Müfredat’ta şöyle tarif edilmiş: “İkametü-ş şey: Bir şeyin hakkını tam olarak vermek.”[10] Zaten surenin 66. ayetinde de aynı fiil kullanılarak kitaba tam olarak uymanın getirileri ortaya konmaktadır:

“Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni uygulasalardı[11] üstlerinden ve altlarından nimetlere boğulurlardı. Aralarında dengeli davranan bir topluluk vardır ama onlardan çoğunun davranışı ne kötüdür!” (Maide Suresi -5/66)

Önceki kitapların mensupları kitaplarına tam olarak uymak zorundadırlar. Çünkü gelecek nebiye inanma yükümlülükleri (ısr yükü) de onların kitaplarında yazılıdır:[12]

“Onlar bu elçiye, bu ümmi nebiye uyan kimselerdir. Onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar. O, onlara iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklar. Temiz ve lezzetli şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isrlarını (ağır yüklerini) ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Kim ona inanır, onu destekler, ona yardım eder ve onunla birlikte indirilen nûra uyarsa, işte onlar umduklarına kavuşurlar.” (Araf Suresi 6/157)

Yani kendilerine indirilmiş olana tam olarak uydukları takdirde Rasulullah’a, dolayısıyla Kur’an’a uyma görevlerinin bilincinde olacaklardır. Üstelik gelecek yeni kitabın (Kur’an’ın) onların kendi kitaplarını da tasdik etme zorunluluğu bulunmaktadır. Beklenen kitabın o olduğunu ancak ellerindekini tasdik edip etmemesi ile test ederek anlayabilirler. Tasdik ettiğini gördüklerinde de Kur’an’a uymak zorundadırlar:

“Sizde olanı onaylayıcı[13] olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın. Kendini ona kapatanların öncüsü olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedel karşılığında satmayın. Yalnız benden çekinin.” (Bakara Suresi 2/41)

Kendi kitaplarını bilip ona uyacaklar ki Kur’an’ın onu tasdik ettiğini görsün ve Nebimizin Allah’ın elçisi olduğunu anlayabilsinler. Ancak bu şekilde Rasullullah’a inanabilirler.

“Kitap verdiklerimizden kitaplarına tam uyanlar sana inanırlar. Kendini ona kapatanlar da kaybederler.” (Bakara Suresi 2/121)

Yani Rabbimiz önceki kitap mensupları için bile tarihselci bir yaklaşımı kabul etmemektedir. Çünkü Rasulullah’a inanıp tabi olabilmeleri için kendi kitaplarına tam olarak uymaları gerektiğini bildirmektedir. Bunu daha açık bir şekilde göreceğimiz ayetler de mevcuttur:

“Kitaptan yararlandırılmış olanları görmedin mi? Aralarında hakem olsun diye Allah’ın Kitabına çağrılıyorlar, sonra bir takımı yan çizerek dönüp gidiyor.” (Al-i İmran Suresi 3/23)

Ayette geçen “Allah’ın kitabı” ifadesi Tevrat ve İncil’dir. Bu kitapların mensupları, aralarında kendi kitaplarındaki hükmü uygulamaya çağrılıyorlar. Bahsedilen kitaplar Kur’an’dan çok önce gönderildikleri halde onlarla hüküm vermeleri isteniyor. Şimdi bu kitapların mensuplarının her birinin kendi kitaplarını uygulamaları gerektiğine dair ayetleri görelim.

Önce, Kur’an’dan kabaca 600 yıl önce gönderilmiş olan İncil’in tarihsel olup olmadığına bakalım: 

 İncil’i bilenler, Allah’ın o kitapta indirdiği ile hüküm versinler. Kim Allah’ın indirdiğine göre hükmetmezse onlar fasık kimselerdir.” (Maide Suresi 5/47)

İncil’i bilenlerden İncil ile değil, Allah’ın onda indirdiği ile hüküm verilmesinin istenmesi de konumuz açısından son derece önemlidir. Demek ki İncil ehli ona sonradan eklenmiş insan sözü olan bölümleri biliyorlar. Ayette o bölümlere değil, Allah’ın indirdiği kısımlarına uyulması isteniyor. Yani İncil ehlinin kendi kitaplarının indirilmesinden 600 yıl sonra bile, bir insanın yazdığıyla hüküm vermeleri kabul edilmiyor. Oysa bizim tarihselci akademisyenlerimiz Allah’ın kitabından istedikleri hükmü kaldırabiliyor, Allah gibi kitap yazıp hüküm koyabiliyorlar. Sonra da bunun hala Allah’ın dini olabileceğini iddia ediyor, bu cüretkar yaklaşımı da Kur’an’a mal ediyorlar.

Şimdi de Kur’an’dan yaklaşık 2000 yıl önce indirilmeye başlanmış olan Tevrat ile ilgili durumu görelim:

“Ellerinde Tevrat içinde de Allahın hükmü varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyor sonra da yüz çeviriyorlar? Bunlar inançlı kimseler değillerdir.” (Maide Suresi 5/43)

Açıkça görülüyor ki, İncil ve Tevrat’taki hükümler, Kur’an’ın indirildiği dönemde bile hala geçerliliklerini koruyorlar. Aradan geçen yüzlerce yıl, mensuplarının onlarla hüküm vermesine bir engel teşkil etmemektedir. Yani tarihsel olmadıkları, indirildikleri döneme has hükümler içermedikleri Kur’an ayetleri ile sabittir. O halde nasıl oluyor da bizler bugün Kur’an ile hüküm vermeden önce ayetlerinin o güne has olup olmadıklarını araştırmak zorunda bırakılıyoruz? Nasıl oluyor da bir takım ayetlerinin indirildikleri dönem dışında bir geçerlilikleri olmuyor? Ya da hangi ayetin hangi dönemde geçerli olduğuna kim, nasıl karar veriyor? Bu kararı verebilecek yetkiye hangi eğitimle, kimlerin onayıyla ulaşılabiliyor? Bu kararı verebilecek kişiler Allah dışında sahte ilahlar olma iddiasında olduklarını göremeyeceğimizi mi sanıyorlar? Allah ayetlerini indirirken onların geçerlilik sürelerini ve sebeplerini bildirmeyi mi ihmal ediyor? Maruf kelimesini o günkü Arap örfü olarak izah edip kelimenin geçtiği tüm ayetleri bugün geçersiz kılmak Allah’a haşa “sen hangi ayetlerin ne zaman geçerli olduğunu söylemeyi unutmuşsun ama biz bulduk” demek değil midir? Bu sınır tanımamakta İblisle yarışmak değil de nedir?[14]

İsa Aleyhisselam’dan çok önce İsrailoğullarına gönderilmiş olan Tevrat’ın İsa Aleyhisselam’a da öğretildiğini Kur’an’dan öğreniyoruz. Bu da demek oluyor ki indirilmesinden bin küsür yıl sonra dahi Tevrat’ın hiçbir ayeti tarihsel olarak yani indirildiği döneme özgü olmamıştır, ilk günkü gibi geçerlidir:

“Meryem dedi ki; “Rabbim, benim nasıl çocuğum olabilir; bana erkek eli değmedi ki? “Bu olacaktır, dedi. Allah tercih ettiği şeyi yaratır. Bir işe karar verdi mi, sadece “ol” der, o şey oluşur.” Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecektir.” (Al-i İmran Suresi 3/47-48)

Eğer Allah’ın ayetlerinin hükmü kalkacak veya değişecek ise bunu insanların kendi kafalarına göre yapabilmeleri asla düşünülemez. Hatta bu tavır ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. Zaten “mümin, Allah gibi sorun çözer, kitap yazar, hüküm koyar” ifadesi başka ne anlama gelebilir? Bu iddianın Kur’an’daki adını bilmeyen yoktur. Allah göndermiş olduğu kitaplardaki hükümleri, gönderdiği bir sonraki elçi ile ancak kendisi değiştirebilir veya kaldırabilir. Nitekim Tevrat içindeki hükümlerin değiştirilmesi ancak bu şekilde olmuştur:

“Ben, önümdeki Tevrat’ı tasdik eden ve size haram edilmiş bazı şeyleri helâl etmek için gelen bir elçiyim. Size Rabbinizin bir belgesini de getirdim, Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Al-i İmran Suresi 3/50)

Son gönderilen kitap olan Kur’an da önceki kitaplardaki bazı hükümleri değiştirmiş ve bazılarını da kaldırmıştır[15]. Buna örnek gösterebileceğimiz ayetlerden bir tanesi yukarıda gördüğümüz Araf Suresi 157.  ayetidir. (Ancak ne yazık ki yazımızın başında alıntı yaptığımız tebliğin sahibi, nebi ve rasul kavramları arasındaki farkı göremeyecek, tebliğinde bu ayeti peygamberin teşri yetkisi olduğu iddiasına delil gösterebilecek kadar Kur’an’a yabancıdır.[16]) Ayetteki “ısr” yükü gelecek yeni nebiye inanma sorumluluğudur. Nebimiz son nebi olduğundan bu yükümlülük onunla kaldırılarak ayetlerle de tescil edilmiştir.[17]

Konumuza bir de şu yönden bakalım: Rabbimiz ehl-i kitabın bir takım iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirtirken, kendilerinden uydurdukları sözlerin delilini istemektedir. Delil elbette ki Allah’ın onlara indirdiği bir ayet veya hüküm olmak zorundadır:

“Ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar” derler. De ki: “Siz Allah katından söz mü aldınız? Allah sözünden dönmez. Yoksa Allah’ın adını kullanarak bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” (Bakara Suresi 2/80) 

“Dediler ki, Yahudi olandan başkası cennete giremez ya da Hristiyan olandan başkası… Bu onların kuruntusudur. De ki, eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin.” (Bakara Suresi 2/111)

“(Dediler ki), Tevrat indirilmeden önce İsrail’in, kendine haram ettiği dışında bütün yiyecekler İsrail oğullarına helaldir. De ki; getirin Tevrat’ı da okuyun; eğer iddianızda haklıysanız.Bundan sonra kim kendi yalanını Allah’a mal ederse, onlar zalim kimselerdir. De ki: “Allah doğruyu söyler; siz İbrahim’in dosdoğru dinine uyun; o, müşriklere katılmamıştı.” (Al-i İmran Suresi 3/93-95)

Bu ayetlere bakarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki yüce Allah kendi indirdiği ayetlerin tarihsel olamayacağını bizzat kendisi belirtmektedir. Ayetlerinin her dönemde delil olarak kullanılabileceği açıkça görülmektedir. Öyle ki bu delil, bizzat Rabbimiz tarafından talep edilecek kadar kuvvetlidir, çünkü Allah sözünden dönmez.[18] Kitaptan bir delil getirmeksizin konuşmak da “kendi yalanını Allah’a mal etmek”tir.

Ayrıca Allah’ın indirdiği ayetlerin istisnasız hepsi muhataplarını bağlayıcı niteliktedir; bir kısmı geçerli, bir kısmı yürürlükten kalkmış değildir. Bununla ilgili olarak da kendisinden 2000 yıl önceki ayetlerin istisnasız tamamının geçerli olduğunu belirten şu ayete bakmamız yeterlidir:

“Şimdi öyle hale geldiniz ki, birbirinizi öldürüyor, içinizden bir takımını yurtlarından çıkarıyor, onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek veriyorsunuz. Ama esir oldukları haberi gelirse fidyelerini verip kurtarıyorsunuz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır. Kitab’ın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği ceza nedir? Şu hayatta perişanlıktan başkası mı?! Böylelerine Kıyamet gününde de en şiddetli ceza verilir. Allah yaptığınız şeylerden habersiz değildir.” (Bakara Suresi 2/85)

Kur’an’a parçacı yaklaşıp bir kısmını tarihin belli bir dönemine hapsetmek, onu parça parça etmek ve bölmek anlamına gelir. Bunu yapanları hedef alan ayetler çok net ve çok serttir:

“Nitekim bölüp ayıranlara da (cezayı) indireceğiz. Bu Kur’an’ı parça parça edenlere. Rabbine yemin olsun ki hepsini sorguya çekeceğiz, yaptıkları bu işlediklerinden dolayı.” (Hicr Suresi 15/90-93)

Allah’ın insanlığa en büyük ikramı ve nimeti olan kitapları, her dönemde ulaştıkları kişi ve toplumları bağlayıcı olmuşlardır. Onlara muhatap olan insanların her devirde Kitab’a uyma ve onunla hüküm verme zorunlulukları bulunur. Kur’an da kendisinden önceki kitaplar gibi indirildiği günden kıyamete kadar her devirde mutlak surette uyulması gereken bir kitaptır:

“İşte bu, indirdiğimiz bereketli Kitaptır. Ona uyun ve kendinizi koruyun ki ikram göresiniz. “Yoksa kalkar, “Kitap bizden önceki iki topluluğa indirilmişti. Biz onların okuduklarından habersiz kaldık.” diyebilirdiniz. Ya da şöyle diyebilirdiniz; “Eğer o Kitap bize indirilmiş olsaydı ona onlardan daha iyi uyardık” İşte size Rabbinizden açık bir belge, bir rehber ve bir ikram geldi. Bundan sonra Allah’ın ayetleri karşısında yalana sarılandan ve onlardan yüz çevirenden daha kötü kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerine karşılık azabın kötüsü ile cezalandıracağız.”” (En’am Suresi  6/155-157)

Eğer Allah’ın indirdiği ayetlerden herhangi biri bile tarihsel olacak olsa ve bir süre sonra hükmü ve bağlayıcılığı ortadan kalkacak olsa yukarıdaki ayette görülen “Kitap bizden önceki iki topluluğa indirilmişti. Biz onların okuduklarından habersiz kaldık” mazereti öne sürülebilir mi? Bu mazeretin, öne sürüldüğü takdirde geçerli bir mazeret olacağı, Kur’an’ın bu tür söylemlerin önüne geçtiğinin belirtilmesinden anlaşılıyor. Yine ayetlerin tarihsel olması, yani bir devirden sonra uyulması gerekliliğinin ortadan kalkması durumunda eğer o Kitap bize indirilmiş olsaydı ona onlardan daha iyi uyardık” iddiası ne anlam ifade eder? Kısacası, indirilmiş olan ayetlere uymamak söz konusu bile değildir. Tersine, Allah’ın ayetlerine muhatap olanların onlara daha iyi uyma iddiaları ortaya çıkmalıdır.

Bunlar Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Hepsi ona döndürülecektir.De ki, “Biz Allah’a ve bize indirilen her şeye inandık. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına indirilene de, Musa’ya ve İsa’ya verilene de, nebilere Rablerinden ne verilmişse hepsine inandık. Onların hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz.”Kim İslam’dan başka bir dinin peşine düşerse asla kabul edilmez. O ahirette, kaybedecek olanlardandır.” (Al-i İmran Suresi 3/83-85)

Ayetler “bunlar Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar?” sorusuyla başlayıp, “kim İslam’dan başka bir dinin peşine düşerse asla kabul edilmez” hükmü ile neticeleniyor. Yani sayılan tüm nebilere aynı din vahyedilmiştir; İslam. Şu halde, tarihselci bir bakış mümkün ise; mesela İbrahim Aleyhisselam’ın yaşadığı döneme has olan ve sadece o toplumu bağlayan ayetler Musa aleyhisselam ve İsrailoğullarını bağlamaz, o ayetler lafzen dursa da hükmen geçersizdir diyebilmemiz gerekir. Peki o zaman İbrahim Aleyhisselam’a indirilen ile Musa Aleyhisselam’a indirilenin ikisinin de İslam olduğunu bildiren bu ayetler neden var? Hepsine indirilen ve bizim de inanıp teslim olmamız istenen aynı din ise bu dinin hükümlerinde yerellikten, dönemsellikten, tarihsellikten, geleneksellikten bahsedilebilir mi?

Tüm bunların yanısıra “…Bugün dininizi olgunlaştırdım; size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm….” buyrulan Maide Suresi 3. ayet Kur’an’da dururken tarihselci bakış açısını savunmak, yüce Allah’a “dinini olgunlaştırdığını buyurmuşsun ama bize göre fazla bile göndermişsin, şu ayetler bizim için gereksizdi” (haşa) demek değil midir? Kendi kafalarından Kur’an’daki ayetlerin hükmünün kalkıp kalkmadığını belirleyebilen tarihselci hocalara (!) şu ayeti ne yapacaklarını da sormak gerekir:

“Rabbinin kitabından sana vahyedilene uy. Onun sözlerinin yerine geçecek bir şey yoktur. Ondan başka sığınacak bir yer bulamazsın.” (Kehf Suresi 18/27)

Acaba Allah’ın sözlerinin yerine geçecek bir şey olmaması sadece Kur’an’ın indiği zamana mahsus bir durum mudur? Bugün Allah’ın sözlerinin yerine geçecek bir şey var mıdır? Yoksa Allah’ın sözlerinin yerine geçecek olanlar tarihselcilerin hadsiz iddiaları mıdır? Bu şahıslar unutmamalıdırlar ki;

“Allah’ın ayetlerini etkisizleştirmeye çalışanlar, onları görmezlikten gelenlerden (kafirlerden) başkası değildir.” (Mü’min Suresi 40/4) 

Bu ayetler başka söze gerek bırakmayarak tarihselcilik diye bir yaklaşımı kökten silip atmaktadır. Allah’ın bir tek ayetini bile herhangi bir dönemde geçersiz saymak, “bu devirde bu ayetle hüküm verilir mi kardeşim” tavrında kontrolsüz savurmak, Rabbimizin buyurduğu gibi “İslam’dan başka bir dinin peşine düşmek”tir ki o din “asla kabul edilmeyecek”tir.

Sonuç olarak Kur’an’ın hiçbir ayetinin belli bir zamana, kültüre, örfe, topluma has kılınamayacağı çok nettir. Zaten bir kitabın Allah’ın kitabı olması da bunu gerektirir. Kur’an’da çözümleri bulunan hiçbir problem indirildiği dönem ve toplumda görülüp sonradan tarihten silinmiş problemler değildir. İlk bakışta bize hitap etmiyormuş gibi görülen ayetlerin, Allah’ın koyduğu, Kur’an’ın kendi kendisini açıklaması metoduyla okunduğunda kıyamete kadar geçerli olacak hükümler içerdiği görülecektir. Bu sebeple Kur’an’a tarihselci yaklaşmak İslam’dan koşarak uzaklaşmak anlamına gelir. “Tarihselcilik” ile “Kur’an” kelimelerinin aynı cümlede geçebilmesi bile ancak gramer bakımından mümkün görülebilir.

[1] En’am Suresi 6/51, Bakara Suresi 2/159, 160, 174, Ali İmran Suresi 3/187

[2] Prof. Dr. Mustafa Öztürk – 20.01.2015 tarhli Ülke TV Sıra Dışı Programı

[3] Prof. Dr. Mustafa Öztürk – 20.01.2015 tarhli Ülke TV Sıra Dışı Programı

[4] Prof. Dr. İlhami Güler  – “Vahiy: Allah’ın İnsan Sözü” Ocak 2010 – Kur’ani Hayat Dergisi

[5] Doç. Dr. Mustafa Öztürk – Dini Hükümlerin Kaynağını Kur’an ile Sınırlandırma Eğiliminin Kaynakları ve Tutarlılığı Tebliği S:63 – İsam Yayınları – Dini Hükümlerin Kaynağı ve Dini Metinlerin Anlaşılması Konusundaki Çağdaş Yaklaşımlar Çalıştayı (18-19 Aralık 2009)

[6] Prof. Dr. Mustafa Öztürk – “Benim Tarihselciliğim” adlı makale – https://serdargunes.wordpress.com/2014/08/23/mustafa-ozturk-benim-tarihselciligi/

[7] Prof. Dr. İlhami Güler – Üç Kur’an Tasavvuru adlı makale – http://www.medeniyetmektebi.com//index.php?option=com_content&task=view&id=715&Itemid=2

[8] En’am 6/82-90 – Al-i İmran 3/83-85

[9] Al-i İmran 3/19, Şura 42/13

[10] Müfredat Elfazı’l Kur’an – Ragıp El İsfahani ilgili madde

[11] ekaamu

[12] “Gelecek nebiye inanma yükümlülüğü” anlamındaki “ısr” yükü Al-i İmran Suresi 3/81 ayetinde tanımlanmıştır.

[13] Ayrıca bakınız: Bakara Suresi 2/89, 91, 101, Al-i İmran Suresi 3/3, 81, Nisa Suresi 4/47, Maide Suresi 5/48, En’am Suresi 6/92, Fatır Suresi 35/31

[14] …. “kendine baktın mı; bana tercih ettiğin bu mu?”…. 
İsra Suresi 17/62

[15] Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için: Kur’an’ı Anlama Metodu – Dr. Fatih Orum – Nesh maddesi s:140

[16] Doç. Dr. Mustafa Öztürk – Aynı tebliğ s:17

[17] Bu sebeple bu yük bizim üzerimizde yoktur. Bakara Suresi 286. ayet ile bu konu bildirilmiş hatta sürekli okunacak bir dua olarak müslümanların zihinlerinde, bundan sonra herhangi bir mehdi, mesih, nebi gönderilmeyeceğine dair bilginin canlı ve gündemde kalması sağlanmıştır.

[18] Al-i İmran Suresi 3/9,194, Ra’d Suresi 13/31, Zümer Suresi 39/20

Hakkında HABERLER

HABERLER

5 Yorumlar

  1. Harun Görmüş

    “Tarihselci” denilenlerle “evrenselci” denilen iki kesimin dediklerinde haklılık payı olmasına rağmen, aslında ikisi de aynı yerde ve şeyde buluşuyorlar: Eylemsizlik. İki kesim de netîcede “mevcut”a karşı ses çıkarmıyor ve statüko böylece devâm ediyor. Sonuçta da mazlûmiyet sürüyor ve ayyuka çıkıyor. Târihselciler statükoya uyduramadıkları âyetleri târihe hapsederek askıya alırlarken; evrenselciler de aynı âyetleri aşırı yoruma/incelemeye/didiklemeye mâruz bırakarak anlamsızlaştırıyor ve askıya alıyorlar. Böylece vahiy hayattan uzaklaştırıyorlar. Bu nedenle iki kesim de tağutların zulmüne destek/ortak oluyor. Sanki toplumun her kesimine hitâp eden kayda değer somut bir şeyler yapıyormuşsunuz gibi, sûni bir konuyu dallandırıp budaklandırıyorsunuz.

    İmdi; bırakın târihselciliği-evrenselciliği de, Kur’ân’ı “bilginin kaynağı”, sünneti de “eylemin kaynağı” yaparak “hareket”e geçin ve zulme biraz da olsa “dur” deyin. Mazlumların beklediği budur..

    • Harun Bey değerli youmunuz ve katkınız için teşekkürler. Ancak konuyla ilgisiz bir serzenişte bulunduğunuzu düşünüyorum ve yazının konusu dışında olmak kaydını düşerek serzenişinize katılıyorum. Şahsım ve üyesi olduğum vakfımızda (Süleymaniye Vakfı) çalışmalarımızı Kur’an’ın hayatın her problemine sunduğu çözümleri araştırıp ortaya çıkarmaya ve bunu geniş kitlelere ulaştırmak için de elimizden geleni yapmaya gayret ediyoruz.

      Kaldı ki konuya hakim bir kişi olduğunuz anlaşılıyor. O halde tarihselcilik denilen illetin sizin de şikayet ettiğiniz eylemsizlik ve çözümsüzlüğün başlıca sebeplerinden olduğunu takdir edersiniz. Bu illet bugün ilahiyatın çok geniş bir alanında varlık bulmaktadır. Bu düşünce ile Kur’an’dan çözüm üretmek imkansızdır. Çünkü Kur’an Allah’ın gönderdiği değil, Muhammed (a.s)’ın yazdığı kitap haline getirilmektedir. Tam da şikayet ettiğiniz durumdan kurtulmak için bunu ortaya koymak, bu kafalarla yetiştirilen genç akademisyenleri uyarmak görevimizdir.

  2. Tamamen ön yargı ve dogmalarla yeterince anlaşılmadan yeterince düşünülmeden hazırlanmıs bir yazı. mustafa öztürkün ya da ilhami gülerin önemli uzun konuşmalarını bile baştan sona dinlemediğinize eminim. ilhami gülerin bir kitabini bile okumadiginiza eminim. hiç ama hiç bir şey anlamamışsınız. şimdi size burda iki satırla argüman sunmaya kalkmak yerine size bu işin üzerine hakkıyla düşmenizi tavsiye ederim.

    • İlginize teşekkür ederim. Mustafa Öztürkün bugüne kadar yazdığı tüm kitapları okuduğumu söyleyebilirim. Makalelerinin de büyük bölümünü, özellikle konuyla ilgili olanları okudum ve yeni çalışmalarını da takip ediyorum. İlhami Gülerin konuyla ilgili olan makalelerini de okudum. Mustafa Öztürk’ün ben bu yazıyı kaleme aldıktan sonra yaptığı çalışmaları da inceledim. Onlardaki durum burada anlatmaya çalıştığımdan çok daha vahimdir. Tarihselcilik ve özellikle bu isimlerin eserleri (!) İslam’ı yeryüzünden silme projesinin ürünleridir. Eğer yazarlar bunun farkında değillerse ünvanlarını hak edecek seviyede olduklarını söylemek abes olur. Eğer dikkate alacağımız bir eleştiri yapacaksanız en azından yazdığımız makaleye eşdeğer ve Kur’an ayetlerine dayanan bir eleştiri yazmalısınız.

  3. HABERLER

    Recep bey zanla yaklaşmak yerine yazının neresinde yanlışlar var onları belirtip adı geçen yazarların yazılarından alıntı yaparak eleştirmek/yorumlamak daha isabetli olurdu, yazının önyargı ve anlaşılmadan düşünülmeden hazırlandığı yargınıza örnek oluşacak hiç bir tesbitinizde yok, eleştiriel yorum böyle olmamalı biraz ucuza kaçmış diye düşünüyorum, oysa yazıda yazarların yazılarından alıntılar vererek yazar eleştirisini yapmakta keşke sizde öyle yapsaydınız

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*