HAYATI

ERCÜMEND ÖZKAN (1938-1995)

23 Ocak 1938’de Kırşehir’in Mucur ilçesinde dünyaya geldi. İlk tahsilini Mucurda, orta ve lise tahsilini Kayseri Erkek Lisesinde ve babasının memuriyeti nedeniyle lise son sınıfı da Kırşehir’de tamamladı. Kayseri lisesinde iken okulun boks takımına seçildi ve kilosunda şampiyon oldu.

Yaz tatillerinde ise ciltçilik, dondurmacılık, sebzecilik yaparak ve kitap okuyarak geçiriyordu. Bu okumalar zamanla kitap sevgisine dönüştü. Bir Kırşehir seyahatinde devrin başbakanı Adnan Menderes ile görüşerek Mucura halk kütüphanesinin açılmasını sağladı.

1957’de annesini kaybetti. Annesini kaybetmenin acısı ve diğer bazı sebepler nedeniyle evden ayrıldı. Bu dönemde Özkan, değişik iş kollarında çalışarak ayakları üzerinde durmaya gayret etti. Nihayet Ankara’ya dönerek, daha önce kaydını yaptırdığı hukuk fakültesine devam etmeye başladı. Okul hayatı devam ederken de çalışma hayatını sürdürdü.

O yıllar Ankara da Hamdullah Suphi Tanrıöver’in kurduğu Türk Ocaklarına da gidip geliyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mukbil Özyörük’ le burada tanıştı.

1960’da, Basın Haber Ajansı’nı kurdu.

27 Mayıs ihtilali sırasında Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenci idi. Ancak o yıllar okul işini askıya aldığı için askerliği tecil ettirememişti. Bu nedenle 1960 yılının Eylül’ünde asker öğretmen olarak göreve başlamak zorunda kaldı.

1963 yılında liseli yıllardan beri tanıdığı Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Türkoloji öğrencisi olan Mukaddes Taner ile evlendi. (Bu evliliğinden üç kız iki erkek beş çocuk sahibi oldu.)

1964’de bir tesadüf eseri olarak okuldaki Filistin asıllı öğrenciler vasıtası ile Hizbut-Tahrir ile tanıştı. Fikirlerini benimseyerek çalışmalarına katıldı. Kısa zamanda örgütün Türkiye temsilcisi oldu. Merkezi Ürdün’de olan örgüt’ün amacı, Ürdün’de yapılacak olan İslami devrime Türkiye’nin müdahale etmesini önlemek için, Türkiye içinde de böyle bir çalışmanın olduğu ve burada da devrim yapılacağı imajını vererek Türkiye’yi kendi derdine düşürmekti.

Nihayet devrime beş kala Türkiye’de bu örgüt harekete geçti. Küçük bir gurup olmalarına rağmen dağıttıkları bildiriler ile tüm ülkeyi ayağa kaldırmayı başardılar. Ancak Bir elemanın ihmali sonucu örgütün büyük çoğunluğu yakayı ele verdi. Fakat Ercümend Özkan 10 Nisan 1967’den 4 Ağustos’a kadar faaliyetlerini sürdürdü.

Siyasiler ve emniyet teşkilatı şaşkına dönmüştü. Herkes seferber olmuştu ama örgütün lideri bir türlü bulunamıyordu. Allah öyle lütfediyordu ki, gecekondu da oturan bir arkadaşının komşusu İsmet Paşanın köşkünde bahçıvan olarak çalışıyordu. Adamcağızın bir şeyden haberi yoktu. Akşam eve gelince köşkte konuşulanları sohbet esnasında komşularına anlatıyordu. O’da Gerekli olanları alarak, ertesi gün bildirilere yansıtarak dağıtıyordu. İsmet Paşa bunları görünce çıldırıyor ve şöyle diyordu: “Bunlar pembe köşke kadar girmişler bunların başı ezilmelidir.

Bu gerginlik yaklaşık dört ay devam etti. Sonra Özkan Ankara da Verimli matbaasında bildiri bastırırken iki sivil polis tarafından fark edilerek tutuklandı.

Ankara I. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13 ay devam eden dava sonunda dört yıl ağır hapsine, ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyetine, 2 sene Bingöl’de zorunlu ikametine karar verildi.

Karar hukuki değil tamamen siyasi idi. (Yargı hâkiminin daha sonraki ifadesi, “bizler bir buçuk yıl gibi bir ceza vermeyi düşünüyorduk” demesine rağmen çok ağır bir ceza ile karşılaşmıştı. Bunun hikmeti daha sonra anlaşıldı ki, hâkimler sadece gelen kararı okumuşlar. Esas karar başka yerde verilmişti.)

Kararı dinleyen Özkan için bu durum şaşırtıcı olmadı. O daha ötesini bile göze almıştı. Savunmasını yaparken asla pişmanlık göstermemiş ve hâkime şöyle demişti: “Siz bana 100 yıl ceza verseniz, Allah da bana 101 yıl ömür verirse, çıkınca yine bu düzeni yıkıp İslam devletini kurmak için çalışacağım.

Cezasını Ankara Çamlıdere, Mucur, Adana ve İmroz Yarı açık Ceza evlerinde tamamladı. Bingöl’de Zorunlu ikametini de yargılayan hâkimin verdiği bilgiyi kullanarak talebeliğini mazeret gösterdi ve zorunlu ikameti Ankara’ya aldırdı.

Özkan örgütün anlayışına vakıf olduktan sonra, bir takım açmazlarını görmüş, bizzat Takıyüddin En Nebhani’ye ulaştırmasına rağmen düzeltememişti. Üzerine aldığı görevi başarıyla tamamlamış kendisinden isteneni amacına uygun olarak yapmıştı. Henüz içerde iken örgütten ayrılmaya karar vermiş, kendi deyimi ile örgütten “dokuz talak ile” boşanmıştı. Ancak İslam’ı iktidar etmek için bütün gücüyle çalışacağına dair Rabbine söz vermişti. Çıktığı gün bu çalışmayı Türkiye şartlarında başlatacaktı. Nihayet 4 nisan 1970’te “mapusane” hayatı son buldu.

Bu yıllarda Musa çağıl, Mehmed Said Çekmegil ile de tanıştı. Özlemini duyduğu çalışmalarına başlamıştı.. Bu dönemde yazdığı yazı, kitap ve kitapçıkları müstear isimle yayınlıyordu. Memduh Kars, Süleyman Arslantaş, Muhammed Nur Doğan ve Mehmed ali Baltaşı gibi zevatla da bu yıllarda tanışmıştı.

1974 yılında İstanbul’da “Interpress” adı altında kırk yıldır çalışan bir kupür derleme bürosunu devraldı. Kabataş’ta çalıştırmaya başladı.

Bu yıllarda bazı Kur’an çalışmaları, temel kavram çalışmaları ve Kur’an usulü üzerindeki çalışmalarından sonra, hadis konusuna ve sünnet’e yaklaşım konusunda düşüncelerini yeniden sistematize etmeye başladı. Söyleminde Kur’an vurgusu daima merkezî bir yere oturturken, tasavvufi sapmalara olduğu kadar, selefi yaklaşım biçimlerine de özlü eleştiriler getirdi.

Kur’an

Kur’an’ın anlaşılmak üzere gönderilen bir kitap olduğunu, İnsanların onu anlamak için, anladıkları dilden okumalarının gerektiğini, “Onu anlayamayız” düşüncesinin, anlamanın önündeki en büyük engel olduğunu sürekli anlatmaya çalıştı.

Hadisler

Peygamberimizin hadisi şeriflerine yeni bir tanımlama getirerek; “Hadis, Peygamberimizin söylediğini söyleyenlerin sözüdür” diyerek tanımı vakıaya uygun hale getirdi. Çünkü hadisler peygamberimizin söylediği lafızlarla değil işiten kimsenin anladığını kendi lafızlarıyla naklettiği sözlerdi.

Hadisler senet bakımından mütevatir de olsa itikatta delil olamayacağını, bu konuda ancak Kur’an’ın delaleti kati olan ayetlerinin alınacağını savundu. Dinde asli kaynağın Kur’an olduğunu vurgulayarak; hadisler Kur’an’a arz edilerek uygun olanlarının alınmasını, uymayanların da bırakılması gerektiğini söyledi ve yazdı.

Sünnet

Peygamberimizin sünnetini Kur’an ile bütünleştirerek Sünneti şöyle tanımladı: “Sünnet, Hz. Muhammed (a. s.) Kur’an’dan anladıkları ve uyguladıklarıdır.” Bir diğer ifadeyle, Kur’an’ın Peygamberimiz tarafından düşünce ve davranış olarak hayata aktarılmasıdır. Bu nedenle Peygamberin hiç terk etmediği sünneti Kur’an’dır” diyordu.

Tasavvuf

Yılların tortulaşmış geleneğinin dine bulaştırılmasının resmi olan Tasavvufu en sert şekilde eleştirerek, “İslamdan ayrı bir din” olarak isimlendirdi. Ve şu tespitlerde bulundu: “Küfür islamdan intikamını tasavvuf yoluyla almıştır. Kurdun kuzu postuna bürünmesi gibi, tasavvuf da şirk anlayışını İslam postuna bürüyerek halka sunmuştur.

Tasavvufun ana kaynaklarından yaptığı iktibaslar ile bu tezindeki haklılığını ortaya koymaya çalıştı.

Demokratik Sistem

Özkan, geleneksel din anlayışını eleştirerek toplumu karşısına alırken, devleti ve rejimi de bundan ayrı görmüyordu. Sosyalist, kapitalist-Laik ve Demokratik- rejimleri ve bu dünya görüşlerini benimseyenleri de İslam’la ve Müslümanlıkla alakalı görmüyordu. Bunu bir TV programında bir soru üzerine, “Laikler de gayri müslimdir” sözüyle açıkça ifade etmişti. Özkan, bu sözü bu denli açıklıkla söyleyen ilk ve tek kişidir.

(Kanal D nin yaptığı dinamit programında Ahmet Altan’ın: “Bir de bu halkın içinde Laik ve demokrat olan kimseler var; İslam’a göre bunların durumu nedir(?) sorusu üzerine şöyle cevap vermişti: İslam’a göre Laik ve demokrat olanlar da gayrimüslimdir” demişti.)

Dergi

1981 yılının Ocak ayından itibaren, birlikte olduğu dostlarıyla istişare ederek İktibas dergisini çıkarmaya başladı. İktibas dergisi yedi yıl kesintisiz on beş günde bir çıkmaya devam etti.

1982 yılının Ocak ayında Isparta’da yapılan bir takım tutuklamaların ucu Ercümend Özkan’a kadar getirilerek gözaltına alındı. 51 günlük beton üzerindeki gözaltı muamelesinden sonra serbest bırakıldı.

2 Ekim 1985’te Mehmet Çoban’ın dergideki bir yazısından dolayı Ankara siyasi şubede tekrar gözaltına alındı. 14 günlük gözaltından sonra çıktıkları Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde altışar yıl üçer ay ağır hapis cezası aldılar. Özkan sorumlu yazı işleri müdürü olduğu için cezası paraya çevrildi. Derginin 105. sayısı da toplatıldı.

Özkan, mücadeleye başladığı günden beri hiçbir zaman rahat bırakılmadı. Sürekli etrafı boşaltıldı. İş hayatında dahi kişiye özel müdahaleler yapılarak bir kaşık suda boğulmaya çalışıldı. Derginin dağıtımı engellendi. Posta yoluyla dağıtılanlar bile toplu imhaya maruz bırakıldı.

1987 Ağustos ayında sağlığı bozuldu, hafif bir felç geçirdi. Hastalığı hafif olmasına rağmen tedavi onu ruhsal komaya sokmuştu. Bu yüzden iki yıla yakın bir zaman İktibas’ın yayınına ara verildi.

1990 Eylül ayında, bir kalp krizi geçirdi ve on gün hastane de yoğun bakımda kaldı. Buna rağmen hastaneden çıkar çıkmaz yurt içi ve yurt dışı çalışmalarına yüksek tempoyla devam ediyordu. Kamplar, konferanslar, sohbetler düzenleyerek bildiği doğruları anlatmaya çalışıyordu.

1992 yılında İslami anlamda bir parti kurma teşebbüsünde bulundu. Önemli gördüğü birçok şahsiyeti bir araya getirerek istişarede bulundu. Ancak bu istişarelerden edindiği intibanın sonucunda bu düşüncesini uygulamaya koymadı.

1993 Mart ayında ikinci krizin eşiğinden döndü. İbni Sina Hastanesi’nin kardiyoloji bölümünde on gün kadar yattı. Kalbinin beş damarı tıkanmıştı. Buna rağmen hız kesmeden çalışmalarına devam ediyordu. Bu nedenle 1994 Ocak ayında Ankara Trafik Hastanesinde bir ay yattı. Özkan daktilosunu oraya getirterek gündemi takip etmeyi ve yazılarını yazmayı oradan sürdürdü. Bozulan sağlığına bakarak Rabbine şöyle dua ediyordu:

Ya Rabbi! Bildiklerimi benimle toprağa gömmek istemiyorum. Bunlar mezardaki börtü böceğin işine yaramaz. Bana fırsat ver de bunları insanlara anlatıyım !..” diyordu. Kısaldığını hissettiği zamana inat, her geçen gün temposunu artırarak çalışmalarını sürdürüyordu. Onun Rabbinden isteği, O’nun yolunda koştururken Rabbine teslim olmaktı. Nihayet istediği gibi de oldu.

24 Ocak 1995’te konferans vermek için gittiği Adana’da son nefesini vererek Rabbine emanetini teslim etti.

25 Ocak 1995’te Aşağı Eğlence Merkez Camii’nde onu sevenlerin kıldığı cenaze namazından sonra Karşıyaka Mezarlığı’na toprağa verildi.

Ahlak ve Anlayışı

O hayatında hiç boşluk bırakmadan inanan, inandığı gibi de yaşamaya çalışan bir dava adamıydı.

Son yıllarda yeniden gündeme gelen Kur’an İslam’ını savunanların ilklerinden olmanın sıkıntılarını iliklerine kadar yaşadı. Bu nedenle zaman-zaman hırçınlaştı, itham etti. Birilerini kırdı. Tarihi, geçmişi, mevcudu ve düzeni sorguladı. Bu da geleneksel çevrelerin düşmanlığını ve düzenin hışmını üzerine çekti.

Gün geldi yalnız başına duyarsız dünyaya, anlayışsız dostlarına ve tüm dünya ehline bütün gücüyle, ama biraz sert bir üslupla gerçekleri bütün çıplaklığıyla haykırdı. Bir ömür tevhidi doğruları anlatmak için kendini paraladı. “Derginin pulunu bile ben yapıştırıyorum bu kadar yükün altında şasem eğildi” diyordu.

Elbette bu kadar gerilim ve stres birilerini kıracaktı. Nitekim bazı dostlarını kırdı, ama çoğu kez kendi kendini paraladı.

O üslubunun sertliğinin aksine fevkalade sevecen ve bağışlamasını bilen biriydi. Karşılık beklemeden büyük küçük herkesi ziyaret eder, doğru bildiklerini her hal ve karda anlatırdı. İslam’a talip birisini tespit ettiğinde, hiç usanmadan hem de defalarca ayağına giderdi.

O kendisini bitirecek kadar cömertti. Rızık konusunda yarın endişesi taşımazdı. En olumsuz şartlarda dahi ümidini yitirmezdi. Her hal ve şartta Allah’ın yardımından emin mütevekkil bir mümindi.

Sert mizacının altında sevecen bir kalbi, tertemiz bir yüreği vardı. İnsanlar için asla bir kötülük düşünmez, aksine hasımlarının dahi iyiliğini, hidayetini isterdi. Onun sert üslubu, haksızlıklara ve zulümlere isyanın bir ifadesiydi.

Özkan, fikirlerini topluma açtığı günden son nefesini verdiği güne kadar dostlarından ve düşmanlarından çok çeşitli tepkilere, hakaretlere, iftiralara maruz kalmıştı. Bunların hiç birisine aldırmadan yoluna devam etti ve bunları yapanlara son sözü şu oldu:

Küfre hasımlığım İslam’a olan hısımlığımdandır. Allah ve Resulüne düşman olmayan herkese hakkımı helal ediyorum.

Yayınlanan Eserleri

O’nun en büyük eseri, hayatta iken 1981-1995 yıları arasında çıkarmış olduğu iktibas dergisi ile ortaya koyduğu tevhidi çizgi ve bu çizgiyi içselleştirmiş olan Müslümanlardır. Bunun yanında kitaplaşmış olan eserleri:

  • İnanmak ve Yaşamak 1-2-3
  • Selam İle 1-2
  • Söyleşiler
  • Tasavvuf ve İslam
  • Ercümend Özkan Yazıları
  • Dünden Yarına Dünya

Allah’ın Selamı, Rahmet ve Bereketi üzerine olsun!..

Hüseyin BÜLBÜL