Anasayfa » HABERLER » DİL, IRK VE TÜRKÇE
BEKİR FUAD

DİL, IRK VE TÜRKÇE

Biz insanın eşref-i mahlukat olarak yaratıldığına ve insan olarak Adem Aleyhisselam’ın soyundan gelmekle Batı tarzı bir ırklar tasnifine tâbi tutulamayacağımıza inanıyoruz. Bizi birbirimizden ayıran renklerimiz, fiziğimiz, kültürlerimiz değildir. Biz görünen yanımızla birbirimizden ayrılmayız. Bizi önce gerçekten insan katma çıkaran, eşref-i mahlukat kılan husus, Allah’la olan irtibatımızın derinliğidir

Karar/Bekir Fuat

Neden kimlik Müslümanların yaşadığı her yerde bir mesele? Neden Müslümanlar kuşkulu, endişeli ve zihni bir karmaşanın içindeler?

En başından beri her yenilginin ardından yeniden canlandırılan ve her defasında daha da büyütülen kimlik meselemiz zaman içinde birçok farklı veçhesiyle; bugün ise etnik, yerel taleplerle gündemimizde yer almaya devam ediyor.

Evet, üç meseleyi yazmaya devam. Dil, ırk ve Türkçeyi…

Türkiye’de dil üzerinden yürütülen tartışmalar doğrudan Batı ile irtibatlandırılmakta, dil, dikkate alman tek merkez olan Batı’daki dil tartışmalarının sonuçlarından da ayrıştırılarak konuşulmaktadır. Batı dünyasına mahsus kazanımlar, hesapsızca Türkiye’ye taşınmaktadır. Halihazırda yürütülen tartışmalarda ise yalnızca milletimizin Müslüman hassasiyetleri dikkate alınmakta, bu hassasiyetleri manipüle edebilecek, etkileyebilecek olanlar öne çıkarılmaktadır.

Bu, meselenin Türkiye’deki dil tartışmalarının seviyesi ile ilgili veçhesidir.

Bugün bizim hemen tüm meselelere bakışımız Batılı insanın bakışı gibidir. Dile ve diğer tüm meselelere olduğu gibi ‘ırk’ meselesine bakışımız da bir Batılının bakışından farksızdır. Hatta ‘ırk’ı bir mesele olarak kabul edişimiz bile Batı etkisiyledir. Biz de tüm dünya gibi Batı aydınlanmasının sonuçlarından biri olan Sosyal Darvinizm’in kategorize ettiği terminoloji ile tanımlıyoruz kendimizi. Biz de insanları ırklara ayırıyoruz.

17-09/10/kr10-bekir.jpg

Batılılar bunu birçok başlık altında yapmışlardı. İnsanları ‘gelişmemiş’, ‘gelişmekte olan’ ve ‘gelişmiş’ ırklar olarak tasnif etmişlerdi. İnsan bedeni üzerinde yapılan bu kategorizasyon bir dönem çok canlı olan sömürgeciliğe meşruiyet kazandırmıştı. Afrika’nın ‘gelişmemiş’ siyah bedenleri Batı’nın ‘gelişmiş’ beyazlarının hizmetine sunulmuştu. Bu uygulama en görünür haliyle Batıya mahsus olarak kaldı; ancak insana böylesi bir yaklaşım tüm bir kozmik yapıyı bu kategorizasyonla okumayı beraberinde getirmişti. Bugün tüm dünya dolaylı ya da dolaysız olarak Darvinizm’in yaklaşımını sosyal açıdan benimsemiş bulunmaktadır. Tüm dünyadaki gibi bizde de ekonomik, sosyal, dini literatür bu yaklaşımın etkisi altındadır. Mesela gelişmekte olan ülkeler, ilkel kültürler, modern dinler vb… Bir referanstan hareketle düşünme metodu, dünya insanının zihni işleyişi haline gelmiş bulunmaktadır.

Irklar üzerinden kendimizi konuşmamız bizim açımızdan bir talihsizliktir, trajiktir. İnsanları ırklar üzerinden tasnif eden yaklaşım Batı tarzı bilim üretiminin bir neticesidir. Irk, var olan her şeyi, bir bütün olarak evreni mekanik bir yapıymış gibi gören, insanı da bu mekanik yapının nesnel bir parçası kabul eden Batı medeniyetine ait bir kavramsallaştırmadır. Bu yaklaşım hemen tüm modern ideolojilerin de (faşizm, komünizm vd) zeminini teşkil etmektedir.

Biz insanın eşref-i mahlukat olarak yaratıldığına ve insan olarak Adem Aleyhisselam’ın soyundan gelmekle Batı tarzı bir ırklar tasnifine tâbi tutulamayacağımıza inanıyoruz. Bizi birbirimizden ayıran renklerimiz, fiziğimiz, kültürlerimiz değildir. Biz görünen yanımızla birbirimizden ayrılmayız. Bizi önce gerçekten insan katma çıkaran, eşref-i mahlukat kılan husus, Allah’la olan irtibatımızın derinliğidir; sonra bu ilke ile hak ve batıl arasındaki yerimizi doğru olarak seçmemizdir.

İnsanları kavimlere ayıran dilleri, bir araya getiren ise ülkü birlikteliğidir. Bu noktada da diller ülkü birliğine vasıta olup olmamasıyla bir ehemmiyet arz etmektedir. Arapçayı tüm Müslümanlar için önemli kılan Arapların dili olması değil, Kur’an-ı Kerim’in dili olmasıdır. Dillerin varlığı diğer her şey gibi insanla, insanın varlığı ise kulluğunu tanımasıyla bir önem kazanmaktadır. Dilin ontolojik değeri, insanın manasına alan açtığı ölçüde artar veya eksilir. Bu noktada her şey gibi dil de salt dil olmasıyla değer kazanmaz. Dile değer kazandıran şey, bizi hakikatle buluşturuyor olmasıdır.

Türkçe meselemiz var daha. Bir yere kadar geldik, bir sonraki yazıda toparlarım nasipse.

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*