Anasayfa » HABERLER » DEİZM
DEİZM

DEİZM

Deizm veyâ Yaradancılık, mantık ve doğal-dünyâya dâir gözlemlerin kaynağını oluşturduğu; dinsel bilgiye dolaysız biçimde sâdece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alan, bu sebeple vahiy ve esine dayalı tüm dinleri reddeden tek-tanrı inancıdır. Evreni yaratan, işleyişi için doğa kânunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve evrene müdâhalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir tanrıya duyulan inanç deizmi ifâde etmektedir. 

“Göklerde ve yerde olan ne varsa O’ndan ister. O, her-gün (her-an) bir iştedir” (Rahmân 29). 

“Göklerde ilah ve yerde ilah O’dur. O, hüküm ve hikmet sâhibidir, bilendir” (Zuhrûf 84).

“Deizm veyâ Yaradancılık, mantık ve doğal-dünyâya dâir gözlemlerin kaynağını oluşturduğu; dinsel bilgiye dolaysız biçimde sâdece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alan, bu sebeple vahiy ve esine dayalı tüm dinleri reddeden tek-tanrı inancıdır. Evreni yaratan, işleyişi için doğa kânunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve evrene müdâhalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir tanrıya duyulan inanç deizmi ifâde etmektedir. Deistler genellikle bu doğrultuda evreni tanrı tarafından tasarlanan, hareketi başlatılan; dışarıdan müdâhale olmadan doğa kânunlarına uygun şekilde işleyen bir bütünlük olarak görme eğilimindedir. Deizm; 17. ve 18. yüzyılda ortaya çıkmış tüm dinleri reddeden, tanrı’yı sâdece bir “ilk neden” olarak kabûl eden yâni tanrının varlığına inanan inanç felsefesi şeklidir” (Vikipedi).

Bu tanım, lâiklikten ve sekülerizmden ayrı bir tanım değildir. Dolayısı ile bu düşünceyi savunanlar lâikliği baş-tâcı yapmışlardır.

Deizm, Teizme bir alternatif olarak üretilmiştir. Macit Gökberk teizm ve deizm arasındaki ilişkiyi ve aykırılığı şöyle anlatır:

“Dil bakımından her iki deyim de aynı kökten, “Tanrı” sözünden gelmektedir; yalnız biri Yunancadan (“Theos”tan), öteki  de Latinceden (“Deus”tan) türetilmiştir; her ikisi de, “Tanrısız”a karşı olarak “Tanrılı”, “Tanrıcı” demektir. Demek ki, deist de bir Tanrı’ya inanır. Ancak, deiste göre, evreni yaratan Tanrı, sonra onu, kendi yasasına göre işlemek üzere kendi başına bırakmıştır. Bu anlayışta Tanrı ile insan arasında canlı bir ilgi kalmıyor. Theist ise canlı ve kişiliği olan bir Tanrı’ya inanır; bu Tanrı yaratmış olduğu evrenin hem üstünde, hem de içindedir; her yerde her an bulunup her-şeyi kendisi yönetir”.

Allah, gökleri ve yeri yâni tüm varlıkları (kâinâtı) bir sistem dâhilinde yaratmış ve sonra da kendi işleyişine bırakıp ilgisini kesmiş bir ilah gibi gösterilmek isteniyor. Böylece lâikliğe, sekülerizme, demokrasi ve şaytâni tüm ideolojilere alan açılmış olacak ve Allah, din, Kur’ân; hiç-bir şeye karışmayacağından, kişinin nefsi serbest kalıp rahat edebilecektir. İnsanlık târihindeki çatışma işte bunun çatışmasıdır. Yâni Allah sâdece göklerin ilahı mı, yoksa yerin de ilahı mı?. Bu çatışma tâ Hâbil ile Kâbil zamânında başlamıştır. Düşünce ve eylemlerinden deist olduğunu anladığımız Kâbil, bir sorumsuzlukla nefsine uygun bir çıkar edinmek istemiş ama tevhid bilincine sâhip olan Hâbil bu çıkara çomak sokunca onu öldürebilmiştir. Ne de olsa Allah ve din yeryüzünde hâkim olmadığından ve karışmadığından ve yüce bir Kontrôl Edici olmadığından, yaptığı şeyden ilk başta bir rahatsızlık duymamıştır. Fakat beğenmediği karganın bile Allah’ın emriyle hareket ettiğini görünce yaptığına biraz da olsa pişmân olmuştur. İsmail Ekercin:

“Yahudilerin hayâlindeki Tanrı (Yahova, Elohim), gökleri altı günde yaratmış sonra istirahate çekilmiştir. Ya sonra ne olacaktır, Dünyâ’da veyâ âhirette bir daha hayâta müdâhil olacak mıdır?. Bu belirsizlik, “başının çâresine bakan kurtulur, mal ve servet sâhibi olur” zihniyeti oluşturmaktadır. Olur da bir zulüm yaparsa aktif ve müdâhale eden bir Tanrı ortalıkta görünmediğinden sorun çıkmamaktadır. Güçlü olmak yeterlidir, ayrıca haklı olmayı sorgulamak yâni meşrûiyeti sorgulamak gereksizdir. Birbirlerine olmadıkça menfaat için her türlü şer mubah sayılmıştır” der.

Tahrif edilmiş tüm dinler, deizm nedeniyle tahrif edilmiştir. Bir dînin tahrif edilmesinin nedeni, onun hayâta görece fazla karışması ve şeytâni fikir-sâhiplerinin istedikleri gibi at oynanamaması nedeniyledir. Dîni hayattan uzaklaştırmak için Allah inancını kabûl etmelerine rağmen, O’nun yerdeki ilahlığını ve hâkimiyetini kabûl etmiyorlardı. Mekke müşrikleri de böyleydi:

Andolsun, onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı kim emre âmâde kıldı?’ diye soracak olursan, şüphesiz: ‘Allah’ diyecekler. Şu hâlde nasıl oluyor da çevriliyorlar?” (Ankebût 61).

Şirk, Allah’ın bir varlığının olmadığını söylemez. Allah’ın varlığı kabûl edilmesine rağmen onu sâdece “göklerin ilahı” olarak tâyin ve îlan etmektir şirktir. Yeryüzüne, hayâta kânun ve yasalara yâni hükme Allah’ı karıştırmamak şirktir ve şirk zâten budur. Mekke müşrikleri de böyle yapıyorlardı ve Allah’ı kabûl ediyorlardı fakat sâdece gökte. O’nu sâdece gökte kabûl ediyorlardı yerde değil. Yerdeki hâkimiyeti kendilerine has kılmışlardır. Allah bunu zinhar kabûl etmezdi ve bu nedenle de âlemlere rahmet Peygamberini ve vahyini göndererek bu düşünce ve tavrı ezdi. Bu düşünce ve tavrın nasıl ezilmesi gerektiğinin ebedî formülünü Kur’ân olarak gösterdi.

Deizmde peygamberlik yoktur, olamaz; Kur’ân -hâşâ- insan uydurmasıdır, çünkü deizme göre vahyin bir açıklaması yapılamaz. Ne de olsa Allah Dünyâ ve kâinatla ilgilenmediği için insanlara vahiy falan göndermez. Bu durumda melekler ve âhiret (cennet cehennem) zorunlu değildir. Allah, Dünyâ’da ne olup-olmadığı ile ilgilenmez ki âhiretle ilgilensin. Duâ etmenin bir anlamı yoktur. Duâyı kâle alacak bir varlık yoktur ki!. Kime yapılacak duâ?. Bu nedenle sâdece kişisel bir yoga gibi bir şey olarak yorumlanır duâ. Bir terapi. İbâdet etmek de öyledir. Çok gayretli ve disiplinli ibâdet etmek abestir. Sâdece yoga ve meditasyon olarak bir değeri vardır. Şeytan diye bir şey olamaz. O bir negatifliktir. Kısaca din ile ilgili bir şey yapmak büyük ölçüde gereksizdir ve din sâdece vicdanlarda yaşanabilecek bir şeydir ve bu inancı vicdan dışında yaşamak isteyenler ahmaktır. “Din ille de hayatta uygulansın-yaşansın” demek, modern zamanlarda ve deizme göre teröristliktir.

Deizm doğaya ve akla dayanır, vahye dayanmaz. Diğer tüm dinler vahye yada kutsal kitaplara dayalıdırlar. Deizmde bir râhibe, papaza yada imama gerek yoktur. Deizmde ihtiyaç olan tek şey kendi sağduyumuz ve düşünme becerimizdir.

Deizm yanlış bir tevhid inancına sâhiptir. Allah’ın “varlığına ve birliğine îman” olarak tevhid tanımı yapılır. Oysa tevhidin doğru tanımı; “Allah göklerde ilah olduğu gibi yerde de ilah olandır” şeklindedir.

Deizm, hristiyanlık ve yahudiliğe uygun olabilir fakat İslâm’a aslâ uygun değildir. Hristiyanlık ve yahudiliğe göre Allah kâinâtı yarattıktan sonra dinlenmek için bir köşeye çekilmiştir ve yarattıkları ile ilgilenmemiştir. Dolayısı ile bu ilgilenme -güyâ- insana kalmıştır. İslâm ise; Allah kâinâtı yarattıktan sonra arşa kurulup yönetimi eline aldığını söyler. Bu nedenle de İslâm’da Allah hesâba katılmadan hiç-bir iş yapılamaz. Zîrâ O’nun yaratışı da, yönetimi de devâm etmektedir.

Deizme göre Allah kâinâtı yaratmıştır ve bırakıp gitmiştir. Onunla hiç ilgilenmez ve ona karışmaz. Sistemi-yasayı koymuştur ve başka bir şey yapmaz. İnsanları kendi hâline bırakmıştır. Bu nedenle deizmde her-şeyi Allah’ın yaratmış olmasının bir önemi de olmamaktadır. Zîrâ adam; “eee, ne yapayım yaratıysa” diyebilir. Deizmde kimin yarattığının  bir önemi yoktur, neyin yaratıldığının önemi vardır.

Siz şimdi, her-şeyi yaratacaksınız ama onunla hiç ilgilenmeyeceksiniz. Böyle bir şey mümkün mü?. Bu, çocuğu yapıp da câmi avlusuna bırakmaya benzer. Böyle bir durum ana-babanın merhâmetsizliğini gösterir ki bu nedenle deizm, Allah’ın merhâmetsiz bir Allah olduğunu söylemiş olur zımnen. Zîrâ kullarını yaratıp ilgilenmemektedir ve onların zor durumlarında yanlarında değildir. Onlarla ilgilenmeyip merhâmet etmez.

Aristo başta olmak üzere kimi Yunan filozoflarının “Tanrı kâinâta ilk hareketi veren(muharriki evvel)dir. Ondan sonra kâinât kendi-kendini idâre edip yönetmiştir” derler. İşte vahiy-merkezli ve peygamber-sünnetli olmadığında insan şeytanın etkisiyle böyle düşüncelere saplanır. Akıl orada işe yaramaz.

Yaşar Nûri Öztürk; “Deizm insanlığın kurtuluşu olacaktır, dinci tasalluttan kurtulmanın felsefi çâresi deizm’dir; Atatürk de bir deistti. Kur’ân; deizm’i teşvik eden, terviç eden bir kitap değil ama ona kapı aralayan bir kitaptır; deistler, dinciliğin bütün kötülüklerine, rezilliklerine rağmen Allah’a inançlarını koruyan samîmi mü’min insanlardır. Târihin en nâmuslu, en ahlâklı, en üretken adamlarıdır. Hem nâmuslu hem de Allah’a îmânı olan adam başka bir yere gidemez” diyerek çok absürd açıklamalar yapmıştır. Deizmi destekleyen tek bir âyet bile gösteremeyerek, dolaylı yönden deizm savunuculuğu yapmıştır. Dînî tasalluttan kurtulmanın çâresi de yine sahih dindir, şeytâni felsefeler değil. Dînî tasallutu ortaya çıkaran şey sahih din değil, “uydurulmuş din”dir çünkü.

Yaşar Nûri’nin “dînî tasalluttan kurtulmak” dediği şey, “bütünüyle dinden kurtulma”ya kapı aralar ve zâten deistler için bu bir sorun değildir. Deistler bir sabah kalktıklarında hiç-bir yerde ve kimsenin hâfızasında Kur’ân’ı ve Sünnet’i bulamasalar da hayatlarına kaldıkları yerden devâm ederler. Onlar için fark etmez. Hâlbuki mü’min için “bir sabah kalktıklarında Kur’ân ve sünnetin olmaması”; “bir sabah kalktıklarında yeryüzünde bir damla bile suyun bulunmaması” gibidir: Kur’ân bu konuda şöyle bir soru sorar:

“De ki: ‘Haber verin; eğer suyunuz yerin dibine göçüverecek olsa, bu durumda kim size bir akar su kaynağı getirebilir?” (Mülk 30).

Yâni denmek isteniyor ki; din-vahiy-sünnet de su gibidir. Bir sabah kalktığınızda susuz kalmak ne ise, vahiysiz kalmak da odur. Ruhlarınızın suyu vahiydir ve vahiy olmadığında susuz kalırsınız ve susuzluktan çürür gidersiniz.

Deizmde, Allah, sâdece bir “yaratıcı” olarak görülüp kabûl edildiğinden dolayı O’na karşı herhangi bir saygı ve haşyet duyulmaz. Çünkü -hâşâ- ne de olsa bizimle ilgilenmemektedir. Bizimle herhangi bir ilişkisi söz-konusu değildir. Deizm, bu bağlamda fideistik bir yaklaşımdır. Fideizm, “tanrıya sâdece inanç yoluyla bağlanan” ve “deney alanının dışında kalan bütün metafizik öğretiler”i kapsar. Fideizm, (inan), “aslâ tanıtlanamayacak olan”ın kabûl edilmesidir.

Deizm, bir kitap, peygamber ve hayat tarzı önermediğinden, bir âhiret hayâtından da söz edilemez. Deizme göre ölünce her-şey biter çünkü. Nasıl ki bir hareketle her-şey başlamışsa, bir diğer hareketle de her-şey biter gider. Âhiretin yokluğu inancı olmadığında ise, bir deistin “sonuna kadar ahlâklı” olmasından bahsedilemez. Sıkıştığında ahlâk-mahlâk tanımaz. Çünk ne de olsa ölünce yeniden bir dirilişin ve sorgulamanın olması diye bir şey kabûl edilmiyor. İyi de, âhiret yoksa Allah’ın olmasının ve ona inanmanın ne önemi var ki?. İnanma gitsin!. İnanma ile inanmama arasındaki fark kaybolur deizmde. Materyâlistler ve ateistler gibi; “her-şey kendi-kendine oldu” desen de fark etmez artık.

Deizm, bâzılarının Allah’a “hakkıyla kul olmak” yerine, onu -hâşâ- kendilerine “kul” yapmaları ve Allah’ı yasalarıyla ve sanatıyla değil de, birilerinin yaptığı gibi, “O’nu zâtıyla her yerde kabûl etme”nin karşısında, “hayır Allah yaratmış ve gerisini insanlara bırakmıştır” söylemidir. Tabî bu durum, “insanların yeryüzünün ilahları olması” demektir.

Yaratıp da hiç-bir şeye karışmamak, bir yaratıcı için olacak şey değildir. Böyle bir şeyi beklemek ise hiç de akıllıca değildir ve akla, mantığa ve sağduyuya da aykırıdır.

Deizm aslında dinsizliktir. Deizme göre bir peygamber, bir kitap ve bir dînin olması mümkün değildir. Çünkü Allah bunlarla ilgilenmez. Yaratıcı bir-kez dokunup gitmiş ve başka bir şey de yapmamış ve yapmamaktadır.

Deizm, ateizme geçişin kapısıdır. Deist olduktan sonra ateist olmak işten bile değildir. Deistlikten ateistliğe geçmek çok kolaydır.

Lâiklikle vicdanları arasında kalanlar, dîne sımsıkı sarıldıklarında lâiklikten vazgeçmeleri gerekeceği için, bir çeşit dinsizlik olan deizme sarılıyorlar.

Deizm için iyi-kötü hiç-bir şeyin önemi yoktur ve deistler hiç-bir konuda sorumluluk hissetmezler. Belki sâdece hissediyorlarmış gibi yaparlar. Çünkü deistlerin bir sorumluk almaları için bir neden yoktur. Deizm bir-çeşit şeytan tapıcılığıdır. Deizm, ağır bir “yanlış kadercilik”tir de. Mecbûri bir cebriyeciliktir. Mecbûren sisteme ve akla uyulmasını gerektirir çünkü.

Deizmin Kur’ân’dan onay alması da imkânsızdır. Zîrâ Kur’ân zâten, deistik düşünceleri yâni şirki yıkmak için gönderilmiştir. Deizm, şirkin geneli için olabilecek iyi bir isimlendirmedir. Zîrâ tüm insanlar ilahlaşır deizmde.

Evet; “Deizm, işe Allah’ı karıştırmamak ve Allah’ı hesâba katmamak” demektir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hakkında Harun Görmüş

Harun Görmüş

3 Yorumlar

  1. Değerli yazar , Deizm’e göre insanı Yaradan neden serbest bırakmış veya karışmamış molsun ki kafatasının için koyduğu karar vermesini,anlamasını sağlayan akıl için 1,250 gr’lık bir beyin yerleştirmiş.İşte Tanrısal kılavuz budur,kullanabilirsen…Akıl Kur’anda en çok zikredilen kavramdır.Örneğin siz Tanrının hiç bir şeye karışmadığını varsayan bir deistin karar verirken nasılsa Tanrı karışmıyor inancı ile milletin malını çaldığını mı düşünürsünüz.? Yani içinizde ki kötülük hissini frenliyen tek şey Tanrı mı? Eğer olmadığını veya kayıtsız kaldığını bilseydiniz bütün kötülükleri yapabilecek izniniz olduğunu mu düşünürsünüz? Kuzey ülkelerinde ateizm yaygın olmasına rağmen suç oranı en düşük topluluklardır.Bakın hepsi melek gibi yaşıyor demiyorum.Suç oranlarının dini topluluklara göre düşük olduğundan bahsediyorum.Demek ki insanın fıtratında ahlak ve iyilik var.İyi olmak için ne cennete ne cehenneme ne de seni tehdit eden imtihan eden,şeytanla iddiaya girerek,bir imtihan süreciyle yarattığına kulluk yaptıran bir ilaha ihtiyaç var mıdır? İslam kendini inancını yaşarken ve yaşatırken o muhteşem ayet üzerine , başka dinlere yaklaşmalıdır “lekum dinikum veliye din”.Çünkü kendi dinini kutsayıp doğru olduğunu iddia etmek için başkasının inançlarına hakaret edip şeytanilik bulaştırınca senin dininde sorgulanır hale gelir.Eninde sonunda bütün hepsi inanç olduğu için gerçek manada ispata muhtaç durumunundan asla kurtulamazlar.En’am 108’de şöyle denmiştir.”Allah’tan başkasına dua edenlere sövmeyin, aksi halde ilimleri olmadan, haddi aşarak Allah’a söverler. İşte böyle bütün ümmetlere amellerini süsledik. Sonra dönüşleri Rab’lerinedir. O zaman, yapmış oldukları şeyleri, onlara haber verecek.” İşte bu kadar açık ve net bir doğru daha.Sizin göreviniz dini anlaşılır bir şekilde tebliğ edip gerisini tebellüğü edenin aklına bırakmaktan başka bir şey olmamalı.Kur’an benim iddiamı açıklayacak iki ayet belirttim.Sizde zıttını ispatlayacak iki ayet çıkarabilirsiniz.Ama hangisi iyiliğe ve doğruya koşuyor takdirini size ve okuyanlara bırakıyorum.

  2. Harun Görmüş

    Allah yarattığını başı-boş koymaz. Bunu hem merhâmetinden dolayı yapmaz, hem de Yaratıcı olmasından dolayı yapmaz. Allah -hâşâ- herşeyi boşverecek “sorumsuz bir Allah” değildir. Baksanıza; dîn, devletten ve kamusal alandan yâni Allah’tan bağımsız hâle getirildiğinde bile ne kadar çok ve ağır zulümler çıkıyor ortaya. İnsan beyni, kâinâtı, Dünyâ’yı ve toplumsal sorunları idrâk edip kuşatabilecek ve aynen göklerdeki gibi bir düzeni oluşturabilecek kapasitede değildir. Allah bu nedenle peygamberler ve kitaplar göndermiştir.

    İnsanlık târihindeki en büyük yıkımları ve zulümleri, “en cins beyinlere sâhip olanlar” yapmıştır. Beyin-akıl; insanları, Dünyâ’yı kurtarmaya yetmez. Akıl ancak “vahiy-merkezli kullanılırsa” doğruya kanalize edilebilir. Aksi-hâlde her türlü aşırılığı yapabilir ve bunu meşrû gösterebilir.

    Allah’ın yaratıp da çekip gittiğini düşünen yâni bir âhiret bilinci olmayanlar, “sonuna kadar” ahlâklı davranamazlar. Zâten beyinleri-akılları da onlara bunu söyler. Meselâ eğer âhiret yoksa bir kişi birini gizlice öldürdüğünde bunu niye îtirâf etsin?. Eğer yakalanmayacaksa ve Dünyâ’da daha uzun bir süre yaşayacaksa bunu îtirâf etmesi akla-mantığa uygun değildir. Bu, sâdece âhiret bilinci ve korkusu ile îtirâf edilebilir. Zâten “vicdan azâbı” da, İslâm-merkezli fıtrattan kaynaklanan bir zorlamadır. Bunun örnekleri görülmüştür-görülmektedir.

    Kötülük hissini frenleyen, Allah (tanrı değil) olmayacak da, beyindeki nöronlar mı olacak?. Tabî ki Allah, âhiret bilinci ve İslâm’a uygun olan fıtrattır kötülük yapmayı önleyen. İnsan beyni, alıştığı şeye zorlar, fakat alıştıkları şeyler özveri değil, çıkar ile alâkalıdır. Oysa İslâm, beynin yada nefsin bu aşırı isteklerine karşı mücâdele etmeyi gerektirir ve bu mücâdelenin motoru da, İslâm-merkezli işleyen fıtrat yada âhiret-vahiy-peygamber’dir. İnsan İslâm fıtratına uygun yaratıldığı için, bu fıtratın zorlamsıyla kötülüklerden geri durur. Bu fıtri alt-yapıyı ise ancak vahiy üst-yapısı besleyebilir ve güçlendirebilir. Dolayısı ile bu özellikleden yoksun olanların her türlü kötülüğü yapması beklenebilir bir şeydir.

    “Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir yada aklını kullanır mı sayıyorsun?. Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar” (Furkân 44).

    Kuzey Avrupa ülkelerindeki suç oranın düşük olmasının nedeni biraz da GSMH oranlarıdır. Onlar fakirlikle, kendilerine savaş açılmasıyla vs. imtihan olmadılar ki gerçekten de ne oldukları belli olsun. Fakat onlar da “intihar” gibi konularda Dünyâ’nın en önde gelenleridir. Üstelik lâik akılları onlara olmayacak işler de yaptırtabilmektedir. Sürekli baskı altında kalan toplulukların karakteri değişiyor tabi. Batı’nın baskısına-şiddetine mâruz kalıp duran İslâm ve doğu toplumlarında zamanla suç oranı artmıştır. Zîrâ Allah’sız akıl çok fazla öne çıkmaktadır-çıkartılmaktadır ve insanlar artık “dîne göre” yâni Allah’a göre değil de, şeytanın baş uşakları olan küresel tâğutların isteklerine, önerilerine, teorilerine ve ideolojilerine göre yaşamaktadırlar. Yâni deizmin bahsettiği güdük akılllarına göre yaşamaktadırlar.

    İnsanın kötülüklerden uzak durmasını sağlayan fıtratı; beyinden, karaciğerden, böbreklerden vs. kaynaklanmaz. İslâm’dan kaynaklanır. İşte, odur insanı insan yapan özellik. Allah’a ihtiyaç mutlakâ vardır. Allah’a ihtiyaç duymayanların 20. ve 21. yüzyılda yaptıklarına baksanıza.. Allah yoksa merhâmet de yoktur. Merhâmet yoksa da ortalıkta zulümden başka bir şey kalmaz. Şuradan, ahlâkın kaynağı ile ilgili yazımı okuyabilirsin:

    http://777has444.blogspot.co.ke/2016/11/ahlakn-kaynag.html

    Dînin apaçık olan doğrusu şudur: Allah her-şeyi yaratmıştır ve “idâre etmek için” arşa kurulmuştur: “İnsan, kendi başına, başıboş ve sorumsuz bırakılacağını mı sanıyor?”. (Kıyâmet 36). İşte İslâm’ın zihinlere-kâlplere nakşetmek istediği şey budur. Zâten ancak bu şekilde “aynen göklerdeki gibi” bir düzen kurulabilir. Aksi-hâlde sonuç ortadır. Yoksa siz Dünyâ’nın mevcut durumundan çok mu hoşnutsunuz?.

    Dediğin gibi: bir dînin (yolun) doğru olduğunun delili amelde-eylemde belli olur. Sonuçta iyilik hâkim olmuş ise, o yol doğru bir yoldur. Fakat lâik-seküler aklın Dünyâ’da ifsâd etmediği bir şey kalmamıştır. İşte bunun sebeplerinde biri de, Allah yerine aklı ilahlaştıran (ilahlaştırmak zorunda kalan) deizmdir. Zîrâ insan, mutlakâ bir ilaha yönelme ihtiyâcı duyar. Bu ilah eğer “her-an bir işte-yaratmada olan” Âlemlerin Rabbi olan Allah değilse, başta akıl olmak üzere Allah’tan gayrı her-şet olur.

    “Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batı’nın da ve bunlar arasında olan her-şeyin Rabbidir” (Şuârâ 28).

    Rabb: “Sâhib, mâlik, besleyen, yetiştiren, “sürekli” terbiye eden” anlamlarındadır.

    Vesselam.

  3. Merhaba.
    “Deizm, ateizme geçişin kapısıdır. Deist olduktan sonra ateist olmak işten bile değildir. Deistlikten ateistliğe geçmek çok kolaydır.” Cümleniz üzerine yorum yapmak istedim. Deizmden ateizme geçmek ile teizmden ateizme geçmek aynı şeydir. Her ikisi de kimine kolay kimine zordur. Kesin yargılarla bu konuya açıklık getirmek doğru değildir. Yazınızı daha objektif bir biçimde yazabilirdiniz. Yıllar boyu süre gelen “tek doğru” kavramı çoğu insanı dinlerden ve toplumlardan uzaklaştırmıştır. Unutulmamalıdır ki mutlak doğru diye bir şey yoktur.

    Saygılarımla…

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*