Anasayfa » HABERLER » ÇOKLUK, ÇOĞUNLUK, ÇOĞULCULUK

ÇOKLUK, ÇOĞUNLUK, ÇOĞULCULUK

Teslim olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil, kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri söz konusudur. “İnsan kendi hevâsına mı, başkalarının(çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim olmalıdır?” sorusuna verilecek isabetli cevab insanın önünü açacaktır. Açılan ufuk, insanın bütünü görmesini, kendisinin farkına varmasını sağlayacaktır. Önü açılan insanın, görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim elbette daha isabetli olacaktır.

Ercümend Özkan/ Laiklik-Demokrasi ve İslam/116

Bir olandan fazlası, birden fazla ve hatta en az üç olan ve fazlası için kullanılan “çokluk” deyimi toplumsal yaşamda da kullanılmaktadır. Mevcudun yarısından çoğu, yarısından bir fazlası dahi çokluk anlamında kullanılmaktadır. Bu noktada çokluk için “çoğunluk” deyiminin de kullanıldığını biliyoruz.

Siyasi literatürde çokluk veya çoğunluk hemen ikiyüz yıldan beri çok kullanılır olmuş, dünyada demokrasinin yayılması parelelinde yayılmıştır. Halkın, halk için, halk tarafından yönetimi diye basitçe ifade edilen demokrasi söz konusu olduğunda çokluk, çoğunluk ve giderek de çoğulculuk söz konusu olmuştur. Halk, birçok fertten meydana gelen ve birlikte yaşayan bir kitle olduğuna göre bu halkın, yine kendisi için, kendisi tarafından yönetimi söz konusu olduğunda kaçınılmaz olarak çokluk veya çoğunluk da söz konusu olmaktadır. Zira bu yönetim ister istemez, halkın çoğunluğunun evet’leyeceği düşünceleri, evet’leyeceği kişiler eliyle uygulamasına “evet” demesi olduğuna göre, çoğunluksuz demokrasi düşünülemez. Her ne kadar zaman içinde azınlıkta kalanların, çoğunluğun ezici baskısı altında kalmasına bir tedbir olarak getirilen ve azınlıklara da kendilerini temsil imkânı getirmeye yönelik olarak çoğulculuk anlayışı demokrasilere girmişse de, bunun geçmişi pek yakındır.

İster çoğunluk, ister çoğulculuk söz konusu olsun, temelde bir toplumun çoğunluğunun tümüne hükmetmesi anlamına gelen bir yönetim, yani “demokrasi” söz konusudur. İstenildiği kadar azınlıkta kalanların da kendilerini temsil imkânı bulunduğundan bahsedilsin, yine yönetim esas itibariyle çoğunluğun tesbit ettiği doğrular ve eğriler üzerine kurulu bir düzendir demokrasiler.

Çoğunluk, demokrasilerin varlık sebebidir. Varlık nedeninden mahrum kalması halinde demokrasilerden bahsedebilmek mümkün olmamaktadır. Hatta gelişen olaylar karşısında çoğunluğun diktatöryası olarak nitelenen demokrasilere, çoğulculuk getirilerek makyajı tazelenmiş ve biraz daha güzel görünmesi sağlanmak istenmiştir.

Her ne yapılırsa yapılsın, çoğunluğun söz konusu bulunduğu yönetim biçimlerinde çoğunluk, her zaman esas unsur olarak kalmıştır. Azınlıkta kalanlara da hayat hakkı verilmeye çalışılsa dahi bu, çoğunluğun varlığına halel getirici bir tavır olmayıp, bilakis çoğunluğa ömür uzatması için yapılan bir siyasi operasyondur.

Doğruları ve eğrileri insanların kendilerinin belirlemesinin su yüzüne çıkardığı çoğunluk kavramı, bu temel üzerinde bir anlam ifade edegelmiştir.

Fransız ihtilâli ile dünyaya yayılmaya başlayan demokrasi, beraberinde ayrılmaz unsuru olan çoğunluğu da taşımıştır. Osmanlı Devleti’nin temsil ettiği İslâmî yaşam biçimi de, kendine güvenini yitiren müslümanların eliyle hayatın dışına itilince, ortalık tamamiyle rakipsiz olarak Batı’nın yeni yaşam biçimi olan demokrasilere kalmıştı. Marksizm’in eşyanın doğasına tamamiyle ters açıklamalarının yanında ödünç alınmış bir kavram olarak demokrasiden de bahsetmesi pek ciddiye alınmadı. Alınamazdı da. Zira toplumu ayrılmaz bir bütün(kitle) kabul eden Marksizm, bu ayrılmazlığın yanında nasıl olur da ayrı ayrı düşünülen ve bir yanı çoğunluğu diğer yanı azınlığı teşkil ve temsil eden en az iki parçanın varlığını kabul edebilirdi. Mevcudiyetini sürdürürken buna asla izin vermeyen Marksizm, yine de bu bölünmüşlüğe dayanan demokrasiden bahsettiği içindir ki ciddiye alınmamıştı demokrasi konusundaki iddiasında.

Eğrileri ve doğruları tesbitte insanı baz kabul eden; insan aklını, deneyim ve yaşamından çıkardığı sonuçları azîz bilme esasına dayanan demokrasi, Batı’da ortaçağın karanlık Kilise yönetimine bir reaksiyon olarak şekillendi ve ortaya çıktı. Kökleri her ne kadar paganist Yunan toplumunda bulunmuş idiyse de, biçimlenip şekillenmesi, boy bos atması ortaçağ Avrupasının uzun asırlar süren Kral-Kilise uygulamalarına tepki olarak doğmuştur. İktidârı tanrı adına elinde bulunduran Kilise, yeni tanrının kendilerine doğumlarından başlayarak verdiği krallık haklarını da krallara bırakıyorlardı(Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a). İktidarda söz sahibi olabilmek, ya Kilise mensubu bulunmaya ya da filan kraliyet sülâlesinden gelmeye bağlı bulunduğundan, iktidar arzulayanların ya da iktidarda söz sahibi bulunmak isteyenlerin böylesi bir düzende asla şansları yoktu. Burjuvazi, aristokrasinin elinde bulundurduklarını istiyor, buna sahib olabilmek için yapılması gereken her şeyi yapmayı göze alıyordu. Lâkin, düzen sürdüğü sürece asla ulaşılamayacak bir konuma özeniyor ve konumlarında değişiklik istiyorlardı. Bu ise mümkün değildi öylesi bir düzende.

Şimdi bile Avrupa’nın birçok ülkesinde, tanrının kendilerine verdiği Krallık hakkını kullanmaya devam eden Kraliyet aileleri bulunmaktadır; İngiltere, İsveç, Hollanda, Belçika, Danimarka gibi devletler ve bazı minik krallıklar sembolik devletler gibi varlıklarını sürdürüyorlar. Fakat bu krallıklar, ortaçağ Avrupasının krallıkları olmaktan çoktan çıkmış krallıklardır. Nasıl ki ortaçağda Avrupa’da, her şeyin tanrının yönetimine verildiği inancına rağmen gerçekte ise tanrı kerevetine çıkarılmış, baş köşeye oturtulmuş ve elinden alınan bütün yetkileri Kilise’ye ve Kilise’nin vesayetinde Krallara verilmiş idiyse; şimdiki Krallar da, ortaçağın kendilerine sağladığı ve Kilise eliyle edindiği yetkilerini yeni tanrıya, demokrasi kelimesi ile ifade edilen yeni tanrıya bırakmış, köşelerine çekilmiş, harcamaları için kendilerine biraz bütçe ayrılmış ve kullarını geriden seyreden bir tanrı gibi olmuşlardır. Fransız ihtilâlinin ortaya çıkardığı yeni tanrı, ortaçağın Kilise mensupları elinde oyuncak olan tanrı yerine, artık kalabalıklarla ifade edilen tanrıdır. Bu kalabalıklar tanrısı artık bütün yetkilerini kendileri kullanan, temsilcilerini parlamentoya göndererek orada kendilerini temsil ettiren muhalif ve muvafakatı ile bütün çoğunluğu, çoğulculukla da besleyerek hayata hakim olan tanrıdır. Ki kendisinden başka tanrı tanımamaktadır. Artık hakimiyet bu tanrınındır. Hem de kayıtsız-şartsız bu tanrının.

Zaten hiçbir zaman gerçekten tek tanrıya teslim olmamış, O’na teslim olmayı görmemiş Batı insanı, ortaçağda tanrının sandığı hakimiyeti Kilise adamlarının kullandığını ancak nice sonraları görebilmiş, öğrenebilmiştir. Tevhid dinini hiç tanımamış bu insanlar, elbette ki Tevhid’in tanrısını da öğrenememiş, bilememişlerdir. Kilise’nin tanrı adına kendilerini asırlardır aldattığını görenler gerçekte tanrının değil, tanrı adına kullandığını söyleyen ruhban sınıfının elinden hakimiyetlerini almışlar ve kendi üzerlerine geçirmişlerdir. Demokrasi teorisyenlerinin bütün açıklamaları bu hakimiyet aktarımının ifadelerinden ibarettir. J.J. Rousseau’ları, Montesqieu’ları ve diğerleriyle, yeni zamanların çoğulcu demokrasi teorisyenlerinin tümünün izahları, bu hakimiyeti insanın üzerine geçirme ameliyelerinin açıklanmaya çalışılmasından başka bir şey değildir.

Çokluk veya çoğunluk veya çoğulculuk denildiğinde, temelinde yatan bireyden yani bir tek insandan bahsedildiği bilinmelidir. Bir’inde doğruları veya eğrileri tesbit yetkisi bulunmayanların, çoğunluğunun nasıl bu yetkiye sahib olabildikleri hâlâ açıklanamamıştır. Yol göstereni bulunmayan insanın şaşkınlık içinde kaldığını, bilmediklerinin öğretilmemesi halinde bir şey bilmez halde kaldığını her ne hikmetse düşünemeyen insan bir mürebbiyeye hep ihtiyaç duymuştur. Bütün mes’ele bu mürebbiyenin(terbiyecinin) kim olması gerektiği hususudur. İşte insan bu noktada hep yanılmış, bir türlü gerçek terbiyecisini bulamamış insana acıyan Yaratıcı’sı, merhameti ile ona sürekli olarak terbiye esaslarını bildiren elçileriyle yol göstermiştir. Çoğunun, çoğunluğun bu yolu kabul etmemesine, hevâsına uymasına rağmen yaratıcı Allah tekrar elçiler göndermiş ve kullarına gerçekten mağfiret ediciliği göstermiştir. Kur’an, bu yol göstericiliğin en son eseri olarak elimizde, önümüzdedir.

Hemen her âyetinde, hevâsına tâbî olan insanın nasıl azgınlaştığını, kendi dengesini nasıl bozduğunu, sağlıklı bir ruh yapısına sahib olamadığını açıklayan terbiyecimiz Allah, kendini bozanın çevresini de bozduğundan defaatla söz etmekte, yeryüzünü ifsadından bahsetmektedir. Yeryüzü bir çevredir ki insanın çevresidir. İnsan bu çevre ile vardır. İnsan kendi doğasını ancak bu doğanın sahibince bildirilen esaslara uyarak koruyabilir. Korunamamış doğa, ister insan doğası olsun ister insanın içinde yaşadığı ortam olsun, insan için sağlıksız bir ortam olarak kişiliğini koruyamamanın, giderek kokmanın, kokuşmanın ortamı olacaktır. Öyle de olmuştur, görüyor ve yaşıyoruz. Yaşayarak görüyoruz bu gerçeği.

Analarının karnından bir şey bilmez halde çıkarılan insanların, çıkışlarını takiben bir süre sonra “külli şeyin kâdir” bir varlık haline dönüşmesi mümkün olmazken, insanın temel yanılgısı böyle olabildiğini sanmasıdır. Bu sanıdır ki insanı azdırmakta, azgınlığı giderek kendinden çevresine, çevresinden kendine yönelmiş bozuculuğa, bozgunculuğa çevirmekte ve yaşadığı dünyayı, içinde kendisi de bulunduğu halde berbâd etmektedir.

İnsanların çoğunun bilmediğini, şükretmediğini, akletmediğini, akıllarını kullanmadığını, akıllarının ermediğini, yoldan çıkmışlığını, günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile şişindiğini bu yüzden kabirleri bile ziyaret ederek oradakileri de saydıklarını, mallarının ve evlatlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve daha zengin oldukları halde kendilerinden önce nice toplulukların yok edildiğini, bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan çıktığından, âyetler sıralanamayacak kadar çoklukta ve ısrarla söz etmektedir.

Çokluğun ancak Allah’ı anmada, şükretmede, zikretmede, kulluk etmede işe yarayan bir şey olduğu da yine aynı Kur’an’da defaatla üzerinde durulan gerçekler olarak anılmaktadır.

“Çoğunun kafalarının çalışmadığı”ndan söz edilen insanlar, Allah’tan gelene itibar etmeyen, Rabb olarak Allah’ı tanımak istemeyen kalabalıklardır. Çalışan kafalar, kendinin farkına varan kafalar olsa gerektir. Kendinin farkına varanlar da Allah’ın farkına varırlar; Allah ile kendileri arasındaki farkı farkederler. Haddlerini bilirler ve O’na ait olan, olması gereken hakimiyeti kendi zimmetlerine geçirerek haksızlık etmezler. Haksızlık edenlerin kafaları çalışmıyor demek değil midir? Aleyhine iş yapanın kafası çalışmıyor da kimin kafası çalışıyor!

“Onların(insanların) çoğu, zanndan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, gerçekten hiçbir şey ifade etmez”(Yunus 10/36). Evet gerçekten bir şeyin ifadesi bulunmayan zanna uyanlar, ister çoğunluk ister azınlık olsun, gerçekten bir şeyin ifadesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demek değil midir?

Gerek çokluğun, gerek çoğunluğun, gerekse çoğulculuğun temelinde kendini bile bilmeyen insan ve onun zanna uyan aklı yatmaktadır. Bu itibarla gerçek üzerinde bulunması, buluşması hiçbir zaman mümkün olmayan insan aklı; kendini tanımadıkça, öğretilmedikçe öğrenemeyen, bildirilmedikçe bilemeyen, doğru yola iletilmedikçe bu yolu bulamayan hâli ile hep şaşkın, şaşırmış kalacaktır.

Menşei insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin ürünü olan fikirleriyle, biri diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun veya azınlığının olsun varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu vâr oldu olalı kendi başına doğru yolu bulamamış, o yola ulaşamamıştır. İllâ ki rabbi Allah insana bu doğru yolu göstermiş bulunsun “Ne yapacağını bilmez halde bulup da yol göstermedi mi?” (Duha 93/7). İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken, bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendisinin müstakilen doğru yolu bulmasını ondan beklemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendisi de, kendi bulduğu yoldan da memnun olmamış, olamamıştır.

Özetle demek istiyoruz ki, aklı tanrı edinen insan bu tanrısından razı değildir. Aklın tanrı olduğu demokrasiler, insanların kendine gelmelerini önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini de engellemektedir. Afyonun insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan demokrasiler onlar için yalnız, ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir türlü bu yönleri de bulunan ama, asla bunlardan ibaret bulunmayan bir varlık olduğunu görebilmesine imkân bırakmamaktadır. Ve demokrasiler, insanları insan olmaktan, insanlıklarının farkına varmaktan alıkoyan, insanların önünde aşılması güç bir büyük engel olarak durmaktadır. Bu engeli aşamayan insanın, insanlığının farkına varabilmesi mümkün değildir.

Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi içindeki birer cüz olarak görmek, insanı şaşkına çeviren demokrasi bütününe güvenmemesi için, yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta, insanın kendisinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil, kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri söz konusudur. “İnsan kendi hevâsına mı, başkalarının(çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim olmalıdır?” sorusuna verilecek isabetli cevab insanın önünü açacaktır. Açılan ufuk, insanın bütünü görmesini, kendisinin farkına varmasını sağlayacaktır. Önü açılan insanın, görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim elbette daha isabetli olacaktır.

Hayat, ona hayat verene teslim olmakla, O’na teslim olmakla anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilire teslim olmakla ancak tatmin olabilir.

 

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*