Anasayfa » HABERLER » BÖLGEMİZDEKİ STRATEJİ SAVAŞLARI…
7de317059701cb67dd5d4feb98deb0cd_59220045c9de3d2998022ddbjpg

BÖLGEMİZDEKİ STRATEJİ SAVAŞLARI…

Her türlü terörün arkasında olan, terör örgütlerini her vesileyle kullanan ABD terör devleti, küresel düzen tarafından “layüsel” kabul edilen İsrail… Koalisyona bizzarure katılmak durumunda kalan ülkeleri bir kenara bırakırsak geriye iki ülkeden daha söz etmek gerekmekte: Suudi Arabistan ve Mısır. Her ikisi de ABD’nin neredeyse tüm pis işlerinde suç ortakları. Terör devleti İsrail’in kendi idealleri ve küresel güçlerin çıkarları adına yaptıkları tüm zulümlerin destekçileri. Kendi insanını, silahsız protesto yaptıkları meydanlarda toplu olarak katleden Firavun’un torunları… 

-KATAR KRİZİ-

Bölgede yaşanan strateji savaşları, eski düzenin/düzensizliğin yerine yeni dengeler oluşuncaya kadar devam edecektir. Dolayısıyla ABD’nin yeni stratejisi doğrultusunda bölgede yapmaya çalıştıklarını; bölgenin yeni denge arayışındaki bölgesel ve küresel aktörleri, dönemsel olarak değişim gösteren ittifakları, bölgedeki gelişmelerin diğer coğrafyalardaki yeni düzen arayışlarına etki edecek nitelikte olmasını ve tabii bunları, enerji kaynakları ve bunların nakledileceği hatlarla ilgili mücadeleyi de içine alacak şekilde değerlendirdiğimizde karşımıza “dönemsel” nitelikli hamleler çıkmaktadır. “Arap baharı” sonrasında gündeme gelen kaos stratejisinin açtığı alandan yararlanarak bölgede düzen kurma çabalarının hiçbirinin hedefine varması kolay değildir. Dünyanın hızla çok kutuplu bir düzene doğru yol aldığı gerçekliği dikkate alınırsa, yeni denge arayışlarının dönemsel gelişmeler ve ittifaklarla sonuca ulaşamayacağı, bölge gerçeklikleriyle de uyumlu mutabakatlara da ihtiyaç olduğu anlaşılacaktır. Ne var ki ABD başta olmak üzere küresel güçlerin bölgesel ve küresel denge arayışını farklı okudukları görülmektedir. Ve strateji savaşlarının tezahürleri, krizler birbirini izlemekte ve giderek benzerlerinin ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır.

Söz konusu krizlerden önce “Katar krizi”ni, sonra da bu krizle de bağlantılı “Filistin sorunu”nu, farklı bir düzlemde çözebileceklerini düşünen malum aktörlerin, stratejik bakışlarıyla uyumlu ama bölge gerçeklerini dikkate almayan hamlelerini kısaca değerlendirmeye çalışacağız…

ABD Başkanı Trump’ın ilk ziyaretlerini Suudi Arabistan ve İsrail’e yapması dikkat çekici ve manidardır. Hatırlanırsa Obama döneminde Washington’ın İran merkezli olarak da değerlendirilen Ortadoğu siyaseti, bir başka ifadeyle, sondan başa doğru okumaya çalışanların ortaya koydukları, ABD’nin “geleneksel müttefikleri”ni tedirgin eden politikalarını revize ettiği görüntüsü vermekte. Yakın geçmişte ABD politikalarından tedirgin olan başta İsrail olmak üzere Suudi Arabistan ve Yeni Türkiye idi. ABD-Yeni Türkiye ilişkileri giderek klasik çizgisinden uzaklaşmış, konuyla ilgili değişik yorumlar ve iddialar gündeme gelmişti. Her ne kadar ABD’nin İran ve Suriye politikaları, Suudi Arabistan’ı tedirgin ediyor olsa da eski kral döneminde ABD politikalarıyla paralel hareket etmeye devam etmişti. Kral Mısır’da seçim ile işbaşına gelen Mursi’yi (Müslüman Kardeşler Örgütü ağırlıklı yönetimini) kanlı bir şekilde deviren Sisi’ye güçlü bir destek de vermişti. Dahası giderek netleşen ABD’nin yaklaşımına paralel olarak Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin büyük bir kısmı Müslüman Kardeşler Örgütü ve dolayısıyla Hamas’ı hedef tahtasına oturtmuş, hiçbir ölçüye sığmayacak bir şekilde onları “terör örgütü” olarak değerlendirmeye başlamışlardı. Yani “Arap baharı” sürecinden tedirginlik duyan ve Batı/ABD’nin himayesiyle varlığını sürdüren Suudi Arabistan ve diğerleri kendi gelecekleri ve güvenlik kaygılarıyla, bir süredir dönemsel/konjonktürel adımları sıklaştırdılar. Suudi Arabistan’daki kral değişikliği, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde kısa süreli sıkıntı yaşanması, (bazı çevrelerin) hatalı okumalarının sonucu olarak dönemsel beklentiler doğurmuşsa da bu durum uzun sürmedi. Kral Selman’ın idaresindeki Suudi Arabistan, “Katar krizi”nin etkili aktörü olarak hareket etti. Kendi güvenlik kaygılarının yanı sıra ABD güdümünde “terör” tanımı yapmaya ve Müslüman Kardeşler Örgütü’nü “terör örgütü” olarak niteleme çizgisine geri döndü.

Yani değişen dünya ve bölge dengeleri düzleminde yaşanan dönemsel gelişmelerin yanı sıra ABD iç dengelerindeki hareketlilik de dikkate alındığında belirsizlikler giderek çoğalmaktadır. “Kurulu düzen” ile çatışma eğilimi güçlenen Trump yönetiminin gidici olduğunun seslendirildiği bir vasatta, ABD’nin bölgedeki operasyonlarının hem niteliği hem de bölge gerçekleriyle ne kadar uyumlu olduğunun sorgulanmaya devam edildiği söylenebilir. Aynı zamanda, ABD’nin geleneksel dış politika kodlarına dönerek stratejik hesaplarını gerçekleştirme niyetini ortaya koyan Trump’ın Suudi Arabistan ve İsrail ziyaretlerinin de ne gibi sonuçlar doğuracağı şüphelidir.

Bahse konu ziyaret ile Trump’ın, Suudi Arabistan liderliğinde oluşturulan “İslam Ordusu”na(?!) destek açıklamasında bulunması ve Suudi Arabistan’a milyarlarca dolarlık silah satması manidardır. Malum ziyaretle ABD’nin, bölgedeki etkisinin azalma eğilimini dikkate alarak, Suudi Arabistan’ın, Çin, Japonya, Hindistan ve Endonezya gibi ülkelere yakınlaşarak güvenlik kaygılarını azaltma girişimlerine karşı bir hamle yaptığı iddiaları gündeme gelmektedir. Şayet ABD iç dengelerinde yeni bir değişim yaşanmadığı takdirde Trump’ın arkasındaki odaklar, ABD’nin bölgede farklı bir politika izlemesi ve eski etkinliğine yeniden kavuşmasını istedikleri bilinmektedir. Bu çerçevede, Trump yönetiminin Obama’nın tersine, İran’ı çevreleme ve geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini mümkün olduğunca restore ederek hedeflerine ulaşabileceğine inandığı da malumdur. Lakin ABD’nin, “Katar krizi” ve bölge gerçekleriyle uyumlu olmayan diğer operasyonları, öncelikle Yeni Türkiye’yi tedirgin etmektedir. Keza bu hamleler, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerle de karşı karşıya gelmeleri sonucunu doğuracak süreçleri tetikleyici niteliğe sahip gözükmektedir…

Tamamen bir kurgu üzerine oturtulan “Katar krizi”nin gerekçesi manidardır. Katar resmi ajansının, FETÖ’nün Türkiye’deki operasyonlarına benzer bir şekilde, Katar Emiri’nin; ‘Suud ve ABD’yi hedef alan açıklamalarını servis etmesi’ ile süreç başlatılmakta. Her ne kadar bu gizemli açıklama, Katar tarafından yalanlanıp geri çekilse de, söz konusu operasyonu kurgulayanlar için bu dikkate alınmadı. Kısa bir süre sonra kriz patlak verdi. Sözüm ona ‘Katar’ın “terörü” finanse eden ülke olduğu, bazı Körfez ülkelerinin Katar’ın bu faaliyetlerine karşı koymak için Trump ile görüştükleri ve (malum “küre” etrafında) bir karar verildiği’ açıklandı. Bu vesileyle Katar’a haddi bildirilecek ve “terörü destekleyen”  diğer ülkelere de bu uyarı olacaktı… Pekiyi, kimlerdi/hangi ülkelerdi, bahse konu açıklamaları yapanlar? Her türlü terörün arkasında olan, terör örgütlerini her vesileyle kullanan ABD terör devleti, küresel düzen tarafından “layüsel” kabul edilen İsrail… Koalisyona bizzarure katılmak durumunda kalan ülkeleri bir kenara bırakırsak geriye iki ülkeden daha söz etmek gerekmekte: Suudi Arabistan ve Mısır. Her ikisi de ABD’nin neredeyse tüm pis işlerinde suç ortakları. Terör devleti İsrail’in kendi idealleri ve küresel güçlerin çıkarları adına yaptıkları tüm zulümlerin destekçileri. Kendi insanını, silahsız protesto yaptıkları meydanlarda toplu olarak katleden Firavun’un torunları… Ne var ki küresel küfür ve şirk unsurları ve işbirlikçileri, algı yönetimi ile bu kurgularını ve arkasındaki planlarını “terörle mücadele” ile kabul ettirmenin her yolunu denemekteler. Ve ne yazık ki medyayı kontrol etmeye devam ettikleri sürece ve karşılarına “Adalet”i temsil edecek bir güç çıkana kadar bu oyun devam edegelmekte. Her ne kadar ABD eskiden olduğu gibi tek başına at oynatma kabiliyetini yitirme sürecine girse de bu tür manipülasyonlar hala “başarılı” olabilmektedir. Buna karşın diğer küresel ve bölgesel unsurların bölgesel çıkarları ve hesapları, ABD’nin strateji oyunlarını kısmen dengelemekte. Ve giderek güçlenen yapılarıyla Yeni Türkiye ve İran, nitelikleri farklı olsa da bölgesel gelişmelerde etkili olabilmekteler. Nitekim Katar krizinde, Yeni Türkiye, İran ve Rusya’nın duruşları süreci doğrudan etkilemiş gözükmektedir. Aynı zamanda, birçok konuda beraber hareket ettiklerini bildiğimiz ABD ve İngiltere’nin Katar konusunda farklı duruşlara sahip olmasını da doğru okumak lazımdır.

Ezcümle, yeni ABD yönetiminin İran’a karşı yapmak istediği çevreleme/sıkıştırmayı da içine alan ve bölgesel stratejisinin de parçası olan bir plandan bahsetmekteyiz. Müslüman Kardeşler ve Hamas’ı da “terör örgütü” ilan etmeye hazırlanan bu strateji sahiplerinin hesaplarının bölge gerçekleriyle uyuşmayacağı çok açıktır. Kısa vadeli gelişmeler, Tel Aviv ile Riyad arasındaki gizli görüşmelerin yoğunlaşması, Katar’a abluka uygulayanların İsrail’in de içinde yer aldığı bir planla Filistin-İsrail barış sürecini başlatmak istemeleri ve güya İsrail için en avantajlı konjonktürde bir sonuç üretmeye çalışmaları manidardır. Ve dikkatle takip edilmelidir.

-“FİLİSTİN SORUNU” NEREYE DOĞRU EVRİLİYOR?-

Başlangıcından bu yana Filistin meselesi, Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki gelişmelere paralel bir çizgi izlemiş, dönemsel/konjonktürel sonuçlar gündeme gelmiştir. Ne var ki olumlu olarak algılanan gelişmeler bile, “Müslümanlar”ın ana referansı ile uyumlu düşünsel netlik ve bunun gereği olan yöntem konusunda sağlıklı bir çizgi tutturulamadığından beklenen gelişmeler yakalanamamıştır.

İki kutuplu dünya düzeninin hakim olduğu süreçte, düşünsel boyutu net olmasa da, siyasal duruşundaki netliğiyle İran İslam Devrimi, Müslümanların üzerindeki “ölü toprağı”nı silkelemiş, umutlandırmıştı. Lakin düşünsel netliğin üzerine bina edilmemiş olan devrim, zamanla siyasi çizgisinden uzaklaştırılmıştır. Buna karşın değişen dünya ve bölge dengeleriyle birlikte gündeme taşınan ; “ikiyüzlü”, “telifçi”/“uyumlulaştırıcı”, aldatıcı siyasi hareketlerin etkisine maruz kaldı bölge insanı. Düşünce itibariyle, “Müslümanlar”ın değerleriyle sözde evrensel Batılı değerleri uyumlulaştırmayı öngören söz konusu hareket, sapkın bir ideolojik temelde, haliyle de “sistem-içi” bir yöntem tercihini çıkış yolu olarak görmektedir. “Müslümanlar”ı bir süredir peşinde sürükleyen ve laik-demokratik temelde inşa edilen bu zihniyet, aldatıcı gelişmelere karşın, küresel sistemin içinde kaldı; kategorik olarak dışlanılmadı. Çoğu zamanda “meşru” görüldü, söz konusu düşünsel sistematik… Lakin, ne zaman ki bu çizgide hareket edenler, küresel güçlerin stratejik hedefleriyle çelişik bir duruşu kendi gelecekleri için zorunlu addettiler, konjonktürel/dönemsel olarak hedef haline geldiler. Ve ne yazık ki bu dönemsel hedef olmaları, insanımızca yanlış okundu. Bir taraftan söz konusu operasyonların dönemselliği ıskalanırken diğer taraftan da küresel ve bölgesel değişim sürecinin “reel politik” temelde ilerlemesi nedeniyle de hatalı değerlendirmelere sebep oldu.

Müslümanların bir güç/İslam’ın temel ilkeleriyle uyumlu bir yapı olamadığı bir dünyada, gerek küresel, gerekse de bölgesel düzlemde gelişmeler yaşanmakta. Eski düzen hızla çökmekte ve yeni dengeleri hedefleyen bir değişim süreci gündemi belirlemektedir… İki kutuplu dünya düzeninin yerini çok kutuplu bir uluslararası bir sistemin alacağı da anlaşılmaktadır. Bu arada önemli bir şey daha fark edilmektedir ki “Müslümanlar”ı, bir şekilde ikna etmeyen bir bölge dengesinin, orta ve uzun vadeli bir ömre sahip olması mümkün değildir… Bu açık gerçekliklere rağmen, maalesef, “Müslümanlar”ın büyük bir kısmı hatalı tanımlamalarla, anlamlandırmalarla, kavramsallaştırmalarla “malül” bir duruş sergilemekteler. Büyük resmi dikkate almak, ana referanstan kaynaklı bir ilkesel duruş ile vizyon sahibi bir bakış açısıyla olayları/gelişmeleri değerlendirmek yerine “Müslümanlar”, “kaba zulüm”den kurtulmak adına reel politik bir çıkış arayışında ısrar etmekteler. Dolayısıyla “Müslümanlar”ın düşünsel ve siyasal duruş itibariyle bir netlik kaygısı taşımadıkları, konjonktürel şartlar ve karşılıklı ihtiyaçların belirleyiciliğinde ve çoğu zaman “duygusal ve reaksiyoner” hareket ettikleri bir vasatta, en azından iletişim itibarıyla topyekün hareketten bile söz etmek mümkün değildir. Ciddi planda sorunlu yaklaşımların söz konusu olduğu, örgütlerin kendi içlerinde bile sıkıntılar yaşadığı bir ortamda, küresel ve bölgesel sistemlerin yeni denge arayışı sürecinin karmaşası içinde aktörlerin, yaşadıkları ilkesiz değişimler Filistin sorunu ve benzerlerinde vahim gelişmelerin gündeme gelmesini kaçınılmaz hale getirebilmektedir. Evet, eski düzenin çökme sürecine girdiği, yeni denge arayışı sürecinin gündemde olduğu bir dönemden geçmekteyiz. Zamanla siyasi ve ekonomik güç kaymalarının yaşandığı, bazı aktörlerin konum ve misyonlarının değişime uğradığı da malumdur. Öyleyse bahse konu değişikliklere karşı duyarlı sorunların bu değişimlerden daha derin etkilenmemesini beklemek beyhudedir. “Müslümanlar”ın içinde bulunduğu şartlar doğru okunduğunda, Filistin Sorunu’nun geçirdiği evrelere ve son zamanlarda yaşananlara şaşmamak gerekir…

Filistin’de, meseleyi “İslami Mücadele”nin doğal bir parçası olarak görenlerin hızla reel şartlara teslim oldukları ve/veya destek aldıkları aktörlerin yaşadıkları değişime paralel sürüklenmeleri söz konusudur. Özellikle 1980’li yılların sonundan bu yana gündeme gelen küresel ve bölgesel değişim süreçleri, Filistin meselesini, hızla “Filistin Ulus Devleti”nin kuruluşu mücadelesine dönüştürmek isteyenlerin lehine sonuçlar doğurmuştur. Şüphesiz bundan küresel dengelerdeki değişim sürecinin değişik etaplarının niteliği etkili olmuştur. Özellikle Hamas’ın konumlandığı yer değişikliklerinin yanı sıra çeşitli gerekçelerle konuya duyarlı İran ve Yeni Türkiye’nin konuyla ilgili yaklaşımları; ideolojik düzlemdeki duruşları ve stratejik kaygıları önemli etkenler olarak okunmalıdır. Son zamanlarda, İran’ın İslami kaygılardan çok başka kaygılarla hareket etmesi, Yeni Türkiye’nin ise yeni konumu ve misyonu düzleminde konuya yaklaşımının sıkıntılı bir süreçten geçiyor olması ciddi sonuçları beraberinde getirmiş bulunmaktadır.Hiç bir kural tanımayan küresel başat güçler ve onların yerel işbirlikçilerinin hala korumasında olan terör devleti İsrail yönetiminin vahşice saldırılarının ve Filistin’i boğma ve yıldırma girişimlerinin önü açılmıştır…

Tüm bu olumsuz şartların yaşandığı bir dönemde, Filistin’de Müslümanlar için her şeye rağmen bir umut olan Hamas’da yaşananlar da gerçekten manidar ve üzerinde düşünülmesi gereken hususlardır…

Çok gerilere gitmeye gerek yok. Filistin mücadelesi El-Fetih ve Hamas olarak ikiye ayrılmasından bu yana El-Fetih; uzlaşmacı, işbirlikçi bir çizginin temsilcisi olmaya devam etmiştir. Hamas ise 1988 yılında yayımladığı ilk siyaset belgesinden sonra bölgedeki gelişmelerin kritik bir aşamasında yeni bir siyaset belgesi yayımlama ihtiyacı duymuş, daha doğru bir ifadeyle buna zorlanmıştır…

Söz konusu belgeyle ilgili değerlendirmelerde, Hamas’ın İsrail’in varlığını kabul edip etmediği üzerinde duruluyor olsa da burada asıl önemli olan husus, Hamas’ı böyle bir belgeyi yayımlamaya zorlayan sebeplerdir. Konuyla ilgili olarak Filistin’deki örgütler arası ihtilaflar ve çatışmaların devam ettiği bir vasatta, küresel ve bölgesel gelişmelerin tetiklediği bir süreci ve bu süreçte yaşananları doğru okumaya çalıştığımızda karşımıza şöyle bir manzara çıkmaktadır…

Öncelikle belirtmeliyiz ki şartlar, Hamas’a siyasal desteğin niteliğinin giderek farklılaşması ve zayıflaması sonucunu doğurmuştur. Ekonomik olarak çok zor şartlarda mücadelesine devam etmekte Hamas. Adeta hareketin bir “varolma” savaşı verdiği bir dönemden geçtiği ifade edilmekte. Hamas’a ekonomik ve siyasal destek veren ülkelerin gelecek kaygıları ve ideolojik duruşları itibariyle sık sık pozisyon değiştirmeleri, bu hareketi, bazı kararlar almaya icbar etmiş olduğu görülmektedir. Böyle bir dönemde, İran’ın yeni pozisyonu, ılımlı-laik-demokrat Yeni Türkiye’nin hareket alanının dönemsel olarak daralması, hatta stratejik müttefiki ABD tarafından yalnız bırakılması ve/veya kendi stratejileri yönünde etki altına alma çabaları Hamas’ı da etkilemiştir. Mısır’da kanlı bir şekilde Müslüman Kardeşler Örgütü yönetiminin (Mursi’nin) tasfiye edilmesi, bu ülkenin Suudi Arabistan ile birlikte Müslüman Kardeşler ve Hamas’ı sistem dışına itme çabaları ve Suriye’deki durum Hamas’ı köşeye sıkıştırmıştır… Yani bölgedeki değişim sürecinin geçirdiği aşamalar ve bölgesel aktörlerin varoluş kaygıları başta olmak üzere çeşitli gerekçelerle pozisyon değişiklikleri kaçınılmaz olarak Filistin’e/Hamas’a yansımıştır.

Dolayısıyla köşeye sıkıştırılan Hamas, açıkladığı “siyasi belge” ile bir taraftan kendisine yönelik çevrelemeyi kırmak istediği anlaşılmaktadır. Bununla da yetinmeyen Hamas, Filistin’de daha aktif bir rol oynamak niyetini de ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu bağlamda Hamas’ın, duruşu ve politikalarıyla radikal biçimde ayrıştığı FKÖ’yü(Filistin Kurtuluş Örgütü), Filistinlilerin ortak çatısı olarak kabul etmesi, kendisi açısından önemli bir değişim, hatta kırılma olarak okunmaktadır. Her ne kadar bölgedeki gelişmelerin İran’ın etkisinden Yeni Türkiye çizgisine taşıdığı 2007’deki açıklamaları ve seçimlere katılması, benzer bir değişim olarak nitelenebilirse de Hamas’ın son açıklamaları daha derin mesajlar içermekte…

Yeni siyaset belgesinin ciddi bir değişimi beraberinde getirmesi, Hamas’ı sisteme daha uyumlu hale getirmesinin şüphesiz pratik sonuçları da olacaktır. Bu gelişme, “sistem-içi” mücadele çizgisinde hareket eden örgütlerin başlarına gelenlerin Hamas’ı da zorlayacağını göstermektedir. Mesela, Hamas, İsrail’i tanıdığını açıkça deklare etmemiş olsa da yeni belgede 1967 sınırları içinde bir ‘Filistin Ulus Devleti’ hedefi sisteme uyum sürecini hızlandıracaktır…

Bazı sorunlar vardır ki verili sistem, her ne kadar meseleyi, kendi çıkarları doğrultusunda çözmek istese ve bunu zorlasa da bu bölgenin gerçekleriyle uyuşmayacaktır. Çünkü bu tür sorunlar, bir “din”in, bir medeniyet algısının sembolü, vazgeçilmezleridir. Mescid-i Aksa, hatta Mekke ve Medine’nin kontrolünün nasıl sağlanacağı gibi…

 

Hakkında ABDULLAH PAMUK

ABDULLAH PAMUK

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*